Hasan Fahs
Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasındaki ve ikisi ile birlikte bölgeyle olan ilişkiler en hassas ve kırılgan aşamasından geçiyor. Bu, açık ve yıkıcı bir askeri çatışmaya dönüş uçurumu ile Washington ve Tahran arasında ve Tahran ile bölge arasında yeni bir ikili uzlaşı aşamasıyla sonuçlanabilecek düzlük arasında ince bir ipte yürümek gibi.
Son haftalarda etkili bölge başkentlerinin Tahran'a yönelik yürüttüğü diplomatik faaliyetler ve etkili uluslararası başkentlerin İran liderliğinin ne düşündüğünü öğrenme arzusu, bölgeyi hiçbir büyük oyuncunun istemediği savaş hayaletinden kurtaracak bir çıkış yoluna yönelik umutları artırdı.
Bir yandan Mekke Savunma Paktı ülkelerini temsil eden üst düzey güvenlik ve askeri heyetlerin Tahran'a yaptığı ziyaret, diğer yandan Pakistan-Katar ortak çabaları, bu tür ziyaretlerin geleneksel diplomatik boyutunu açıkça aşıyor. Heyetlerin ilettiği mesajlar, bu tarafların krizi yönetmek, şiddete ve savaşa geri dönüşü önlemek için ciddi ve samimi girişimlerini ortaya koyuyor. Ayrıca bu, ülkeler arasında Batı Asya bölgesindeki güvenlik mimarisini yeniden tanımlamak ve bu çabaların savaş tehlikesini önlemede başarılı olması durumunda alacağı biçimi belirlemek için siyasi zemin hazırlamak yönünde ciddi bir çabayı da gösteriyor.
Amerikan talepleri ile İran’ın şartlarını uzlaştıran bir formüle varmayı amaçlayan ve Katar tarafının mesajları iletmek ve iki tarafın sert tutumlarını uzlaştırma formülleri bulmak görevini üstlendiği arabuluculuk çabaları, ABD tarafının İran tarafına gönderdiği bir mesajın ortaya çıkmasıyla eş zamanlı olarak geldi. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in mesajı, arabulucu Katar tarafından İran rejiminin Dini Liderinin onayıyla, müzakerelerden sorumlu yetkili ve karar verici olan İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'ye iletildi.
Vance'in mesajı, Beyaz Saray yetkilileri ile İran liderliği arasında türünün ilk örneği olmayabilir. Zira bu mesaj, İran rejimi ile Başkan Ronald Reagan yönetimi arasında 1986 yılında ortaya çıkan İran-Kontra skandalının (İran-Gate veya McFarlane skandalı olarak da bilinir) 40. yıldönümüne denk geliyor. Dahası, Başkan Donald Trump suikastından önce, Haziran 2019'da Tahran'ı ziyaret eden Japonya Başbakanı Shinzo Abe aracılığıyla eski Dini Lider Ali Hamaney'e benzer birkaç mesaj göndermişti. Bu mesajları, İran'a ve nükleer tesislerine yönelik ilk büyük ölçekli saldırıdan üç ay önce, Mart 2025'te Birleşik Arap Emirlikleri kanalı aracılığıyla bir kez daha göndermişti.
Dolayısıyla bu mesaj alışverişi, uzlaşmaya varma konusunda gerçek bir irade eksikliğiyle birleştiğinde, potansiyel anlaşmaya giden bir pencere açmayabilir. Zira her iki taraf da bölgeyi çatışma döngüsünden ve savaş mantığından kurtaracak, hesaplarını yeniden değerlendirmesine ve taleplerini yumuşatmaya, stratejik ve taktiksel tavizleri kabul etmeye yönelik gerçek bir isteklilik göstermesine dayanan kapsamlı çözüme doğru ciddi bir arayışa yönlendirecek iradeden yoksun. Dolayısıyla mesaj alışverişi uzlaşıyı sağlamak yerine durumu daha da karmaşık hale getirebilir, sonuçları tahmin edilmesi zor olan dramatik yankıları önlemek için sürdürülen çabalara diğer tarafları da katılmaya itebilir.
Müzakerelere, diyaloglara ve mesaj alışverişi kanallarına katılan bütün taraflardan gelen iyimser sinyallere rağmen, bölge hâlâ savaş ve barış yarışında kritik anlar yaşıyor; bu da bölgeyi ve ülkelerini alışılmadık sonuçlar doğuracak açık çatışma ile güç dengelerini yeniden şekillendirmeye katkıda bulunacak bir uzlaşma seçeneği arasında bırakıyor.
Rızai'nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir telefon görüşmesi yapması, İran'ın dost ve müttefik ülkelerin nükleer krizden ciddi bir çıkış yolu bulma girişimlerine karşılık verme eğiliminde olduğuna dair inancı güçlendiriyor. Zira nükleer kriz ABD Başkanı için Tahran ile herhangi bir uzlaşmayı kabul etme konusunda bir ikilem haline geldi.
Çin'in bu çabalara katılımı tamamen yeni olmasa da Rusya'nın uranyum stokları konusundaki önerisiyle ilgili olarak göreceli uzlaşmalara ulaşma olasılığı açısından olumlu sonuçlar doğuruyor. Son günlerde Pekin'deki hareketlilik ve etkili bölgesel Arap aktörlerin ziyaretleri, Çin liderliğinin bu iyimserlik anını değerlendirdiğini gösteriyor. Bu iyimserlik Çin'i önemli diplomatik kaynaklarını harekete geçirmeye, ABD-İran anlaşması sonrası dönem için bölgesel yönetişim veya İran'ın “bölgesel güvenlik iş birliği sistemi” olarak adlandırdığı konuda bölgesel aktörler tarafından kabul edilebilir bir çerçeve oluşturmaya odaklanmaya yöneltti.
Mart 2023'te İran ve Suudi Arabistan arasında varılan anlaşmada oynadığı olumlu arabuluculuk rolüne dayanarak Pekin, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı ve Dini Lidere yakın bir isim olan (selefiyle birlikte suikasta kurban giden mevcut Dini Liderin kız kardeşinin eşi) Ali Bakıri Kani'yi ve Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaid bin Muhammed el-Ayban'ı ağırladı. Ancak bu diplomatik aktivizmin en önemli ayağı Umman Sultanı Heysem bin Tarık'ın ziyaretiydi. Bu ziyaret Maskat'ın Tahran ve Washington arasında arabuluculukta yeniden daha aktif ve etkili bir rol üstlenmesinin önünü açıyor.
Rusya ve Çin'in, Tahran ile Washington arasında nükleer mesele konusunda ve Tahran ile bölge devletleri arasında bölgenin geleceği, güç dengeleri ve beklenen uzlaşmalar konusunda oluşan uçurumu kapatma çabalarının başarısı, 18-19 Kasım tarihlerinde Çin'in Shenzhen kentinde yapılması planlanan Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi kapsamında ABD, Rusya ve Çin başkanları arasında üçlü bir zirvenin düzenlenip düzenlenmeyeceğinin belirlenmesinde çok önemli rol oynayabilir. Zira Trump daha önce böyle bir zirveye katılımının nükleer silahsızlanma meselesinin görüşülmesine bağlı olduğunu belirtmişti.
Bu gelişmelerin yanı sıra, 8 Mart'ta Dini Lider'in seçilmesinden bu yana eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik gelişmesi yaşandı. Bu gelişme Dini Lider tarafından yapılan toplantıların sıklığının ve yoğunluğunun artmasıyla karakterize ediliyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu durum, kendisine herhangi bir mesaj iletilirken günler süren iletişim zorluklarının yaşandığı veya kendisinden üst düzey rejim yetkililerine herhangi bir direktif veya mesaj iletilirken karmaşık güvenlik prosedürlerinin uygulandığı önceki dönemle tam bir zıtlık oluşturuyor.
İran'ın güvenlik anlayışında bir değişimin göstergesi olan Dini Lider ile üst düzey askeri komutanlar arasındaki görüşme, Rızai ile yaptığı ve Mekke Savunma Paktı ülkeleriyle yapılan zirvenin sonuçlarını ve Amerikan mesajının içeriğini kendisine ilettiği görüşmenin hemen ardından gerçekleşti. Bu görüşme aynı zamanda Dini Lider'in rejimin karşı karşıya olduğu zorlukların ayrıntılarıyla doğrudan ilgilenmeye geri döndüğünü ve uzaktan mesaj gönderme politikasından vazgeçmeye başladığını da işaret ediyor.
Bu açıdan bakıldığında, Dini Lider'in askeri liderlikle yaptığı görüşmede açıkladığı pozisyonlar büyük bir önem kazanıyor ve önceki pozisyonlarından farklılık gösteriyor. İran’ın müzakere masasına koyduğu koşullara bağlılık ve ne pahasına olursa olsun taviz vermenin veya geri adım atmanın zorluğu ile ifade edilen görünüşte gerilimi artırıcı tona, ayrıca ABD ve İsrail'in başlatabileceği herhangi bir saldırganlığa veya taarruza karşı koymak için silahlı kuvvetlere verilen geniş yetkilere rağmen, bu pozisyonlara Dini Lider tarafından atılan ezber bozan bir adım da eşlik etti: Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan liderliğindeki hükümete ve yürütme organına, İran'ın yüksek ulusal çıkarlarıyla uyumlu kararlar almak ve müzakere etmek yetkisi verilmesi. Bu, İranlı müzakereciye uzlaşma için çabalamak, bir anlaşmayı kolaylaştırmak için köşeleri yumuşatmak, tehditler ve yeniden savaş döngüsünden kurtulmak için ortak zemin bulmak için bir özgürlük alanı sağlıyor. Peki, bu çabalar gerçekten meyve verecek mi, yoksa felaketin eşiğinde durulmaya devam mı edilecek?
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."

