ABD'de 5 Kasım'da yapılacak 60. başkanlık seçimleri Iowa'daki ön seçimlerle başlıyor

ABD'de siyasi tartışmaların gölgesinde 5 Kasım'da yapılacak başkanlık yarışı için ön seçim süreci bugün Iowa eyaletinde başlarken 2020 yılında olduğu gibi Demokrat Joe Biden ile Cumhuriyetçi Donald Trump'ın bir kez daha karşı karşıya gelmesi bekleniyor.

Kar, eyaletin başkenti Des Moines'teki Iowa Eyaleti Meclis Binası'nı kapladı (AP)
Kar, eyaletin başkenti Des Moines'teki Iowa Eyaleti Meclis Binası'nı kapladı (AP)
TT

ABD'de 5 Kasım'da yapılacak 60. başkanlık seçimleri Iowa'daki ön seçimlerle başlıyor

Kar, eyaletin başkenti Des Moines'teki Iowa Eyaleti Meclis Binası'nı kapladı (AP)
Kar, eyaletin başkenti Des Moines'teki Iowa Eyaleti Meclis Binası'nı kapladı (AP)

ABD'de kasımdaki başkanlık seçimleri için geri sayım sürerken hazirana kadar devam edecek ön seçim süreci bugün Iowa'da başlıyor.

Amerikan halkı, her 4 yılda bir yapılan başkanlık seçimleri için önce aday adayları arasından kendi partilerinin başkan adaylarını seçmek üzere ön seçim sürecinde oy kullanacak, ardından Demokrat Parti adayı ile Cumhuriyetçi Parti adayı arasındaki tercihini 5 Kasım'da yapacak.

2020 yılındaki kritik seçimlerde olduğu gibi Biden ile Trump'ı karşı karşıya getirmesi beklenen yarışın galibi, 20 Ocak 2025'te yemin ederek ABD'nin 47. başkanı olacak.

5 Kasım'da başkanlık seçimleriyle birlikte yapılacak Kongre seçimlerinde ise 100 üyesi bulunan Senatonun üçte biri ve 435 üyesi bulunan Temsilciler Meclisinin tamamı değişecek.

Eski Florida Valisi Ron DeSantis (Getty)
Eski Florida Valisi Ron DeSantis (Getty)

ABD'de başkanlık seçim takvimi nasıl işliyor?

ABD'de 15 Ocak'ta Iowa'da başlayan ön seçim süreci, 8 Haziran'daki son ön seçimlerle tamamlanacak ve 50 eyalet ile bağlı bölgelerde halk hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Partinin aday adayları arasından tercihini yapacak.

Bazı eyaletlerde hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Parti aynı gün ön seçim yaparken bazı eyaletlerde ise iki parti farklı zamanlarda ön seçim düzenleyecek.

Ön seçimlerde birçok eyalette "primary" denen ve seçmenlerin geleneksel olarak sandığa gidip oy verdikleri sistem kullanılırken bazı eyaletlerde ise parti toplantısı formatında yapılan ve "caucus" denilen sistem tercih ediliyor.

ABD'de başkanlık seçimleri geleneksel olarak Iowa'da başlarken 23 Ocak'ta New Hampshire, 3 Şubat'ta Güney Carolina, 6 Şubat'ta Nevada, 24 Şubat'ta Güney Carolina, 27 Şubat'ta Michigan, 2 Mart'ta Idaho ile Missouri, 3 Mart'ta başkent Washington DC (Cumhuriyetçiler), 4 Mart'ta ise Kuzey Dakota'daki seçmenler, kendi partilerinin ön seçimlerinde oy kullanacak.

Başkanlık yarışının en kritik günlerinden biri kabul edilen ve çok sayıda eyalette ön seçimlerin yapıldığı "Süper Salı" olan 5 Mart'ta Alabama, Alaska, Amerikan Samoası, Arkansas, California, Colorado, Iowa, Maine, Massachusetts, Minnesota, Kuzey Carolina, Oklahoma, Tennessee, Texas, Utah, Vermont ve Virginia'da ön seçimler gerçekleştirilecek.

16 eyalette seçmenlerin aday adayları arasından tercihlerini yapacağı Süper Salı'da kazançlı çıkan adayların yarışta rakiplerinin önüne geçme ihtimali önemli ölçüde artıyor.

Eski ABD Başkanı Donald Trump (AP)
Eski ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Ön seçim süreci 12 Mart'ta Georgia, Hawaii, Mississippi, Washington ve Kuzey Mariana Adaları, 16 Mart'ta Guam, 19 Mart'ta ise kritik eyaletlerden Arizona, Florida, Illinois, Kansas ve Ohio'daki seçimlerle devam edecek.

23 Mart'taki Louisiana ve Missouri'deki ön seçimleri 30 Mart'taki Kuzey Dakota ön seçimleri izleyecek.

Connecticut, Delaware, New York, Rhode Island ve Wisconsin eyaletlerindeki ön seçimler 2 Nisan'da gerçekleştirilecek, 6 Nisan'da da Alaska, Hawaii ve Kuzey Dakota'daki seçmenler tercihlerini yapacak.

Demokratlar Wyoming'da 13 Nisan'da, Cumhuriyetçiler ise 18 Nisan'da ön seçimlerini yapacak, 21 Nisan'da Puerto Rico'da Cumhuriyetçiler, 28 Nisan'da da Cumhuriyetçiler oylarını kullanacak. 23 Nisan'da ise kritik eyaletlerden Pennsylvania'da ön seçimler gerçekleştirilecek.

Mayıs ayının 7'sinde Indiana, 14'ünde Maryland, Nebraska ve Batı Virginia, 21'inde ise Kentucky ve Oregon'da ön seçimler düzenlenecek.

4 Haziran'da Montana, New Jersey, New Mexico, Güney Dakota ve başkent Washington DC'deki (Demokratlar) seçmenler, aday adayları arasından tercih yapacak. 
ABD'de ön seçim süreci, 8 Haziran'daki Guam ve Virgin Adaları'nda yapılacak ön seçimlerle son bulacak.

Parti kongreleri temmuz ve ağustosta

Haziranda tamamlanacak ön seçim sürecinde her eyaletten belirlenen parti delegeleri, parti kongrelerinde aday adaylarına oy vererek söz konusu ismin o partinin resmi adayı olmasını sağlıyor.

Bu yıl Cumhuriyetçi Parti, 15-18 Temmuz'da Milwaukee'de düzenleyeceği parti kongresi ile başkan adayını resmen belirleyecek, Demokrat Parti ise 19-22 Ağustos'ta Illinois'deki parti kongresinde kendi başkan adayını açıklayacak.

Demokratların başkan adayı ile Cumhuriyetçilerin başkan adayını karşı karşıya getirecek canlı televizyon yayınları ise 16 Eylül, 1 Ekim ve 9 Ekim tarihlerinde yapılacak.

"Seçiciler Kurulu" sistemi nedir?

Amerikan seçim sistemi, en fazla oyu alan adayın değil daha fazla delegeye ulaşan adayın başkanlık koltuğuna oturduğu yapıya dayanıyor.

ABD'de "Seçiciler Kurulu" (Electoral College) adı verilen ve ülkenin anayasasında yer alan bu sistemde her eyalete farklı ağırlıklarla dağıtılmış toplam 538 delege bulunuyor ve bu sayının yarıdan 1 fazlasına yani 270 delegeye ulaşan aday, başkan olmaya hak kazanıyor.

Eski ABD Büyükelçisi Nikki Haley (Getty)
Eski ABD Büyükelçisi Nikki Haley (Getty)

Bu sistemde seçmenler, esasen doğrudan başkan adayına değil eyaletin Seçiciler Kurulu üyelerine oy veriyor. Bu üyelerin görevi, ABD'nin başkanı ve başkan yardımcısını seçmek oluyor.

Kurul, her 4 yılda bir seçimlerden birkaç hafta sonra toplanarak bu görevini yerine getiriyor. Bu yılki başkanlık seçimlerinin ardından şekillenecek Seçiciler Kurulu, 17 Aralık'ta başkent Washington'da bir araya gelerek başkan ve başkan yardımcısını resmen belirleyecek.

ABD'de her eyaletin Seçiciler Kurulunda kaç delegenin olacağı ise eyaletin nüfusuna göre belirleniyor. Her eyalet, ABD Kongresinin iki kanadı Senato (100) ve Temsilciler Meclisindeki (435) toplam üye sayısı kadar delegeye sahip oluyor. Ayrıca Kongre'de temsilcisi olmayan başkent Washington'ın da Seçiciler Kurulunda 3 üyesi bulunuyor.

Örneğin California, 54 delege ile Seçiciler Kurulunda en çok üyesi bulunan eyalet olarak öne çıkarken Texas'ın 40, Florida'nın 30, New York'un 28, Illinois ve Pennsylvania'nın 19'ar delegesi yer alıyor.

2020'deki genel oy sayımına göre yeniden dağıtılan delege sayılarının, bir önceki delege dağılımına kıyasla Cumhuriyetçilerin 3 delege daha fazla kazanmasına imkan vereceği öngörülüyor.

Eyaletlerin birçoğunda o eyalette çoğunluğu kazanan aday, bu eyaletteki tüm delegelerin oyunu almaya hak kazanıyor. Örneğin, Texas eyaletinde bir aday, oyların yüzde 50,1'ini bile alsa 40 delegenin tamamına sahip oluyor.

Ülkede birçok eyalet, geleneksel olarak Cumhuriyetçi ya da Demokrat çoğunlukta ve bu eyaletlerde adaylara kesin gözüyle bakıyor ancak farklı seçimlerde farklı parti adaylarına yönelen eyaletlere "kararsız eyaletler" ya da "salıncak eyaletler" deniliyor ve esasen seçimin kaderini bu eyaletler belirliyor.

Iowa'da kar bir kamyonu yoldan çıkardı (EPA)
Iowa'da kar bir kamyonu yoldan çıkardı (EPA)

2024 seçimleri için Kuzey Carolina, Georgia, Pennsylvania, Wisconsin, Arizona ve Michigan'ın kararsız eyaletler olarak seçimin kaderini belirlemede önemli rol oynayacağı tahmin ediliyor.

Öte yandan özellikle Michigan'da yoğunlaşan Müslüman Amerikalı nüfusun, Gazze'deki tutumu dolayısıyla Biden'a oy vermeyebileceği, bunun da kritik eyaletteki seçim sonucunu etkileyeceği yorumları yapılıyor.

Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Partide aday adayları kimler?

2020'deki seçimlerde Trump'a üstünlük sağlayarak ABD Başkanı olan Joe Biden, Demokratların parti kongresi ağustosta yapılacak olsa da partinin kesin adayı konumunda. 81 yaşında ülke tarihinin en yaşlı başkanı olarak yarışa girecek Biden, 25 Nisan 2023'te yeniden başkan seçilmek istediğini resmen açıklamıştı.

Herhangi bir şansları bulunmasa da Demokrat Partide yarışan giren diğer iki aday adayı ise Minnesota Vekili Dean Phillips ile yazar Marianne Williamson.

Diğer yandan 2016-2020 yıllarında ülkede başkanlık koltuğunda oturan 77 yaşındaki Trump ise Cumhuriyetçilerin açık ara en güçlü adayı durumunda.

Trump'ın yanı sıra Cumhuriyetçi Partide ismi öne çıkan diğer adaylar, ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Florida Valisi Ron DeSantis, yatırımcı Vivek Ramaswamy, eski Arkansas Valisi Asa Hutchinson şeklinde sıralanıyor.

Trump, ülke geneli Cumhuriyetçi seçmen anketlerinde yüzde 60'ların üzerinde desteğe sahipken en yakın rakibi Haley'in oy oranları yüzde 11'ler düzeyinde seyrediyor.
Diğer yandan, ülke genelinde yapılan anketlerin ortalamalarına göre muhtemel eşleşmede Trump yüzde 46, Biden ise yüzde 44,8 düzeyinde oy alıyor.



Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
TT

Trump, Türkiye'ye F-35 uçaklarının satışını değerlendireceklerini teyit etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump, dün NATO Zirvesi kapsamında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen karşılama töreninde (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump dün NATO Zirvesi’ne katılmak üzere geldiği Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede, Washington'ın Türkiye'ye F-35 savaş uçağı satışını değerlendireceğini teyit etti. Türkiye, Rusya yapımı hava savunma sistemi satın alması nedeniyle bu gelişmiş savaş uçağı programından çıkarılmıştı.

Trump, NATO Zirvesi için başkent Ankara’ya gelişinde “Bu alacağımız bir karar... İnanılmaz bir uçak, açık ara en iyi uçak ve kesinlikle göz önünde bulunduracağımız bir konu” dedi.

Trump ayrıca ABD'nin Türkiye'nin Rusya yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle ‘ABD’nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası’ (CAATSA) kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımları kaldıracağını da açıkladı.

Trump öte yandan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin İran’daki savaşa dair tutumlarını bir kez daha eleştirdi. Bu ülkelerin güvenliğine milyarlarca dolar harcadıklarını ve İran konusunda destek istemediklerini, ancak Hürmüz Boğazı meselesinde de bu ülkelerin yardımdan çekindiğini vurgulayan Trump, “Hiçbir yardım istemiyorduk, bir anlamda insanları sınıyordum. Bizi destekleyip desteklemeyeceklerini görmek istiyordum. Çünkü ben her zaman onlara yardım ettiğimizi söyledim, ama aynısını yapıp yapmayacaklarından emin değilim.”


Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.


Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
TT

Lübnan ordusu yakında ABD gözetiminde iki pilot bölgede konuşlanacak

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda "Önce Lübnan" sloganını taşıyan afişler görülüyor. (AP)

Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda İsrail ile imzaladığı “Çerçeve Anlaşması” sonrasında, önceki dönemden farklı yeni bir siyasi ve güvenlik sürecine girmeye hazırlanıyor. Bu kapsamda Lübnan ordusunun önümüzdeki saatlerde Bint Cubeyl ilçesine bağlı Frun ile Nebatiye ilçesine bağlı Batı Zutar (Zoutr el-Gharbiye) beldelerinde konuşlanması bekleniyor. Her iki bölge de İsrail'in güvenlik kuşağı olarak gördüğü ve "Sarı Hat" olarak adlandırılan hattın dışında yer alıyor. İsrail, Hizbullah'ın silahsızlandırılması gerçekleşmeden bu güvenlik kuşağından çekilmeyeceğini belirtiyor.

Ordunun konuşlandırılması, ABD ordusuna bağlı gözlemcilerin denetiminde gerçekleştirilecek. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında, Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda Cenevre'de imzalanan Mutabakat Muhtırası'nın yorumlanmasına ilişkin görüş ayrılıklarının yeniden sertleştiği bir dönemde yaşanıyor.

Şarku'l Avsat’a konuşan üst düzey bir hükümet kaynağına göre iki beldeye yapılacak konuşlanma, ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper gözetiminde gerçekleşecek. Cooper'ın, Tel Aviv'den beraberindeki askeri gözlemci ekibiyle gece saatlerinde Lübnan'a gelmesi bekleniyor. Ekibin görevi, Çerçeve Anlaşması'nda pilot uygulama olarak belirlenen bu iki bölgede Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştırmak olacak.

sdbgrtn
Kuzey İsrail'de, Lübnan sınırı yakınlarında bir tırın üzerinde taşınan İsrail tankı. (AP)

Aynı modelin, İsrail ordusunun aşamalı olarak boşaltacağı diğer beldelerde de uygulanması planlanıyor. Böylece ABD himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakereleri doğrultusunda, Çerçeve Anlaşması'nın gündem maddelerinin hayata geçirilmesi ve nihayetinde İsrail'in Lübnan topraklarının tamamından çekilmesi hedefleniyor.

Frun'un stratejik önemi

Hükümet kaynağına göre Frun, fiilen İsrail ordusunun kontrolünde bulunmasa da İsrail tarafından ateş altına alınarak kuşatılmış durumda. Batı Zutar ise İsrail'in doğrudan kontrolü altında bulunuyor.

Bu iki beldenin pilot bölge olarak seçilmesinin temel nedeni stratejik konumları. Frun, Bint Cubeyl ilçesindeki beldelere açılan ana giriş noktasında yer alırken, Nebatiye ilçesindeki Kakaat el-Cisr beldesine komşu bulunuyor. Ayrıca tepelerinden biri Marjayun ilçesindeki Tayyibe ve Kantara beldelerini görebiliyor. Vadi el-Huceyr de Frun'un coğrafi sınırları içerisinde yer alıyor.

Batı Zutar ise Litani Nehri'nin kuzey kıyısında, güneye hâkim stratejik bir konumda bulunuyor. Bölge, Vadi es-Suluki üzerinden Kantara ve Deyr Süryan beldelerine uzanan bağlantı hattını kontrol ediyor.

Konuşlanma planında değişiklik

Kaynak, başlangıçta Batı Zutar'ın yanı sıra Doğu Zutar, Arnun ve Yahmur eş-Şakif beldelerinin de plana dahil edildiğini söyledi. Ancak İsrail'in bu bölgelerden çekilmeyi reddetmesi üzerine plan değiştirildi.

İsrail'in, Şakif Kalesi çevresindeki işgalini tahkim etmek amacıyla bu bölgelerde kalmak istediğini belirten kaynak, Tel Aviv'in çekilmeyi Hizbullah'ın hâlâ kuşatma altında tuttuğu Ali et-Tahir Tepesi'ni boşaltmasına bağlayıp bağlamadığını sorguladı.

Beyrut'un Trump-Netanyahu görüş ayrılığına yönelik hesabı

Lübnan yönetimi, ABD'den İsrail üzerinde baskı kurmasını ve Şakif Kalesi ile çevresindeki beldelerin boşaltılmasını sağlamasını talep etmeyi sürdürüyor. Böylece Nebatiye'nin üst ve alt mahallelerinin, zaman zaman İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmalardan uzak tutulması hedefleniyor.

Kaynağa göre Beyrut, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarından yararlanarak Çerçeve Anlaşması'ndaki şartlarını iyileştirmeyi umuyor. Kaynak, iki lider arasındaki farklılıklara rağmen her ikisinin de İsrail'in güneyden çekilmesini Hizbullah'ın silahsızlandırılması şartına bağlama konusunda ortak tutum sergilediğini vurguladı.

defrbrtbtr
Lübnan ve İsrail'in Washington büyükelçileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun huzurunda "Çerçeve Anlaşması"nı imzalıyor. (AFP)

Aynı kaynak, Çerçeve Anlaşması'nın Netanyahu üzerinde baskı kurulabilecek en uygun seçenek olduğunu savundu. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, beşinci tur müzakerelerin başarısızlığa uğramasını önlemek için görüşmeler bir gün uzatıldıktan sonra bizzat devreye girmesinin anlaşmanın sağlanmasında belirleyici rol oynadığını ifade etti.

"Tek seçenek diplomasi"

Kaynak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevaf Selam yönetiminin, İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak için ABD'nin desteğiyle diplomatik yolu tercih ettiğini belirtti.

Buna karşılık Hizbullah'ın daha önce benimsediği askeri seçeneğin ağır insani ve maddi kayıplara yol açtığını, çok sayıda yerleşim yerinin sistematik biçimde tahrip edildiğini ve halkın yoğun İsrail bombardımanı nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kaldığını söyledi.

Hizbullah'ın itirazı

Kaynak, Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı sert bir siyasi kampanya başlattığını belirterek, milletvekillerinin ve Genel Sekreter Naim Kasım'ın anlaşmayı reddeden açıklamalar yaptığını söyledi.

Kaynak, Hizbullah'ın itirazlarını daha sakin ve kurumsal yöntemlerle dile getirmesi gerektiğini savunarak, bunun yerine hareketin İslamabad'da imzalanan İran-ABD Mutabakat Muhtırası'nı savunduğunu ve Cumhurbaşkanı Avn ile Başbakan Selam'ı bu süreci engellemekle suçladığını ifade etti.

Ayrıca Hizbullah'ın alışılmadık sertlikte bir dil kullandığını, medya üzerinden geniş çaplı ihanet suçlamaları ve tehdit kampanyası yürüttüğünü, Beyrut merkezinde anlaşmayı protesto gösterileri düzenlediğini ve İran-ABD mutabakatının Lübnan'ın işgalden kurtulmasının tek yolu olduğunu ileri sürdüğünü söyledi.

"İran'ı Lübnan denkleminden çıkarma" hedefi

Kaynağa göre Hizbullah'ın Çerçeve Anlaşması'na yönelik saldırılarının temelinde, İran'ın Lübnan dosyasından güvenlik ve askeri açıdan dışlanmasına karşı çıkması bulunuyor.

Kaynak, Hizbullah'ın yürüttüğü kampanyayı, bu kez askeri değil siyasi nitelikte olan "2 Mart sürecine" benzetti. Ayrıca Naim Kasım'ın, Meclis Başkanı Nebi Berri'ye İran'a askeri destek vermeyeceğine dair verdiği söze rağmen, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine misilleme olarak İsrail'e altı roket fırlatılmasına siyasi destek verdiğini öne sürdü.

Kaynak ayrıca Kasım'a, "Diyalog çağrısını nasıl hayata geçirecek? Milletvekili Hasan Fadlallah'ın Çerçeve Anlaşması'na karşı iç savaş tehdidinde bulunmasıyla bu çağrı nasıl bağdaşabilir?" sorularını yöneltti.

Kaynağa göre Hizbullah, diyalog çağrısını ancak karşı tarafın kendi şartlarını kabul etmesi temelinde yapıyor ve bunların başında İsrail ile doğrudan müzakerelerin reddedilmesi geliyor. Kasım'ın uzlaşı aramak yerine siyasi gerilimi daha da tırmandırdığı ve farklı görüşte olanları ihanetle suçladığı öne sürülüyor.

Lübnan'da iç barış vurgusu

Kaynak, Hizbullah'ın söylemine rağmen Lübnan'daki siyasi aktörlerin büyük çoğunluğunun iç savaşa sürüklenmeyi kesin biçimde reddettiğini söyledi.

Ülkedeki geniş kesimlerin iç barışa bağlı olduğunu belirten kaynak, geçmişte yaşanan iç çatışmaların ve dış güçlerin Lübnan topraklarında yürüttüğü savaşların toplumda derin izler bıraktığını, bu nedenle yeni bir iç savaş çağrısının karşılık bulmayacağını ifade etti.

Öte yandan İran'ın Çerçeve Anlaşması hakkında henüz resmi bir açıklama yapmadığına dikkat çeken kaynak, Tahran'ın kampanyayı bilinçli şekilde Hizbullah'a bırakıp bırakmadığını ve bunun Lübnan'ın İran'ın Beyrut Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani'nin güven mektubunu geri çekmesini sağlamaya yönelik bir baskı olup olmadığını sorguladı.

Kaynağa göre tüm bu süreçte en önemli güvence yine Meclis Başkanı Nebi Berri olarak görülüyor. Her ne kadar Çerçeve Anlaşması konusunda hükümetle görüş ayrılığı bulunsa da, Berri'nin siyasi anlaşmazlıkların sokağa taşınmasını önleyen en önemli isim olduğu değerlendiriliyor.

Kaynak, Berri'nin daha önce de Hizbullah'ın sokağı kullanarak Başbakan Nevaf Selam hükümetini düşürmesini engellediğini belirterek, Lübnan'da mezhepsel çatışmanın önlenmesinin aşılmaması gereken kırmızı çizgi olmaya devam ettiğini vurguladı.