Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

Milis gruplarının etkisi silahların ötesine uzanıyor... Ez-Zeydi hükümeti ‘devlet sınavı’ ile karşı karşıya

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.



Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk

Gazze Şeridi’ndeki Hamas Hareketi’nden dört kaynak, İsrail’in bugün Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı İzzeddin el-Beyk’i, Gazze kentinin kuzeybatısındaki Nasr mahallesinde bulunduğu bir meskene düzenlenen saldırıyla öldürdüğünü doğruladı.

Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları ayrı açıklamalarda, ‘Aşmavi’ lakabıyla tanınan el-Beyk’in, savaş uçakları tarafından gerçekleştirildiği değerlendirilen ve meskeni hedef alan saldırıda atılan 3 füze sonucunda olay yerinde hayatını kaybettiğini belirtti. Kaynaklar, füzelerin hedefin öldüğünden emin olmak amacıyla kullanılmış olabileceğini ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz da operasyonu duyurarak el-Beyk’in öldürüldüğünü doğruladı.

Şarku’l Avsat muhabirinin aktardığına göre saldırı sabaha karşı saat 03.30’da gerçekleşti. Saldırının ardından daire alevler içinde kaldı ve yangın, sivil savunma ekiplerinin müdahalesiyle söndürülene kadar yarım saatten fazla sürdü.

İsrail ordusunun, hedef alınan kişiyi ya patlamanın etkisiyle ya da bu füzelerden yayılan zehirli duman nedeniyle öldürmek amacıyla yoğun yangına yol açan füzeler kullandığı görülüyor.

Saldırı, yaklaşık iki ay önce gündüz saatlerinde benzer bir saldırının düzenlendiği başka bir binanın bitişiğindeki konut binasında gerçekleşti. Söz konusu saldırıda, Kassam Tugayları’na bağlı Gazze Tugayı’nın operasyonlar komutanı ve 7 Ekim 2023 saldırısında önemli rol oynayan isimlerden Edhem Nesman öldürülmüştü.

Önceki suikast girişimi

El-Beyk, geçtiğimiz mayıs ayının sonlarında, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Kassam Tugayları’nı sırasıyla Muhammed es-Sinvar’ın ardından komuta eden İzzeddin el-Haddad ve Muhammed Avde’nin öldürülmesinden birkaç gün sonra bir suikast girişiminin hedefi olmuştu.

Söz konusu saldırıda Gazze Tugayları Komutan Yardımcısı ve Zeytun Taburu Komutanı İmad İslim öldürülmüştü. O dönemde Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, İslim ile el-Beyk’in yanı sıra Gazze Tugayları’nın yeni komutanı Muhanned Receb arasında bir toplantı yapılmasının planlandığını, ancak saldırı düzenlendiğinde diğer iki ismin bölgeye henüz ulaşmadığını belirtmişti.

Bu operasyon, Kassam Tugayları’nın Han Yunus Tugayı Komutanı Muhammed el-Yazuri ile Refah Tugayı Komutanı Nail Ebu Ubeyd’in öldürülmesinden yaklaşık iki hafta sonra gerçekleştirildi.

İzzeddin el-Beyk kimdir?

48 yaşındaki İzzeddin el-Beyk, Hamas’ın en önemli kalelerinden biri olan Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki Felluce bölgesinde yaşayan ve uzun yıllardır hareketin önde gelen mensupları arasında yer alan bir isimdi. 1990’ların sonunda camilerdeki faaliyetlere katılmasının ardından Hamas’a dahil olan el-Beyk, İkinci İntifada’nın başlamasıyla Kassam Tugayları bünyesinde çalışmaya başladı. İsrail’in kampa ve Beyt Lahiya beldesine yönelik kara operasyonlarına karşı koyma faaliyetlerinde belirgin ve etkin bir rol üstlendi. El-Beyk, 2004 yılında Cibaliye Mülteci Kampı’nı hedef alan kapsamlı bir İsrail askeri operasyonuna karşı koyarken Yasin tanksavar roketlerini ilk kullanan isimlerden biri oldu.

Hamas kaynaklarının Şarku’l Avsat’a verdiği bilgilere göre el-Beyk, Kassam Tugayları’nın Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki ve bugün Nuhbe olarak adlandırılan ilk özel birliklerinden birine komuta etti. Uzun yıllar boyunca Cibaliye Mülteci Kampı bölgesindeki Batı Taburu’nun komutanlığını yürüttü. Daha sonra bu görevden ayrılarak Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başına geçti. Kasım 2023’te Ahmed el-Gandur’un öldürülmesinin ardından ise Kuzey Tugayı’nın komutanı oldu.

Kaynaklar, el-Beyk’in Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başındayken, dönemin Gazze Şeridi genelindeki istihbarat sorumlusu Muhammed Avde’nin ‘gözde adamı’ olarak nitelendirildiğini belirtiyor. İkili arasında özel bir ilişki bulunduğu, her ikisinin de Cibaliye Mülteci Kampı’nda yaşadığı ifade ediliyor.

Kaynaklara göre el-Beyk, son savaş sırasında ‘Generaller Planı’ olarak adlandırılan ve Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Filistinlilerin yerinden edilmesini amaçlayan planın başarısızlığa uğratılmasında rol oynadı. El-Beyk ve beraberindeki savaşçılar, İsrail ordusuyla doğrudan çatışmalarda mevzilerini korudu.

Kendisiyle yakından tanışan Hamas kaynaklarından biri, el-Beyk’in usta bir keskin nişancı olduğunu ve bir dönem Kuzey Tugayı’ndaki operasyonların yönetiminden sorumlu olduğunu belirtti. Kaynak, el-Beyk’in halk arasında sevilen isimlerden biri olduğunu da ifade etti.

El-Beyk, savaş öncesinde ve savaş sırasında çok sayıda suikast girişiminin hedefi oldu. Bunlardan biri son savaşın ikinci yarısında Cibaliye Mülteci Kampı’nda gerçekleştirildi. Saldırıda koruması öldürülürken el-Beyk saldırıdan sağ kurtuldu.


Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
TT

Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Batı Libya’daki çok sayıda sağlık çalışanı, dün Trablus’ta Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) binası önünde ‘haklarını’ talep etmek üzere toplandı. Eylem, ülkede öğretmenlerin genel greviyle eş zamanlı gerçekleşirken, Libya’da hükümeti giderek artan taleplerle karşı karşıya bırakan mesleki protestoların tırmandığı bir döneme denk geldi.

Başkent Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan hükümet binası önünde yüzlerce sağlık personeli, diş hekimi ve sağlık sektörü çalışanı toplandı. Göstericiler, aralarında maaşların artırılmasının da bulunduğu dokuz talebin Trablus’taki yetkililer tarafından yerine getirilmesi çağrısında bulundu.

Protesto, pazar akşamı hükümet binası önünde düzenlenen barışçıl bir gösteri sırasında güvenlik görevlilerinin bazı doktorlara saldırması üzerine düzenlendi. Olay, çok sayıda Libyalının tepkisine yol açarken, olayın soruşturulması yönündeki çağrılar da arttı.

Sağlık çalışanları, protestolarının ‘yıllardır devam eden sıkıntılar ve geçim baskıları, fiyatlardaki artış, biriken borçlar ve sağlık sektöründeki koşulların kötüleşmesi’ nedeniyle gerçekleştirildiğini belirtti. Çalışanlar, taleplerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve sağlık çalışanlarının insanca yaşayabilecekleri koşulların güvence altına alınmasını amaçladığını vurguladı.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği tarafından dün yayımlanan ve çalışanların açıklamalarının aktarıldığı bildiride, eylemin ‘geçici bir öfke anı olmadığı, yıllarca süren sabrın ardından’ gerçekleştirildiği belirtildi. Açıklamada, sağlık çalışanlarının ‘zor’ olarak nitelendirdiği koşullara rağmen, görevlerini yerine getirmeye ve vatandaşlara hizmet etmeye kararlı mesleki kadro ve uzmanların görevlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Çalışanlar, taleplerinin ‘kişisel kazanımlarla ilgili olmadığını’, sağlık sektörü çalışanlarının koşullarının iyileştirilmesini ve görevlerini yerine getirebilecekleri uygun bir çalışma ortamının sağlanmasını hedeflediğini vurguladı. Açıklamada ayrıca sağlık sisteminin reforme edilmesi ve Libya vatandaşlarına sunulan sağlık hizmetlerinin seviyesinin yükseltilmesi çağrısı yapıldı.

cdfghyju
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto eylemine katılan iki çocuk, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Çalışanlar, taleplerinin küçümsenmesi veya sorgulanmasına yönelik girişimleri reddederken, eylemlerini sürdürme ve vatandaşların hayatını doğrudan ilgilendiren temel sektörlerden biri olarak sağlık sektörünü geliştirme konusundaki kararlılıklarını vurguladı.

Libya’daki sağlık çalışanlarının talepleri arasında maaşların artırılması, ek ödemeler ve yan hakların uygulanması, sağlık sigortası sağlanması, personel yapısının genişletilerek düzenlenmesi ve personel açığının giderilmesi yer alıyor. Çalışanlar ayrıca ilaç, tıbbi malzeme ve cihazların temin edilmesini, görevlerini yerine getirirken korunmalarını, ulusal insan kaynağının korunmasını ve uzmanların özel sektöre veya yurt dışına yönelmesine neden olan sorunların giderilmesini talep ediyor. Sendikaların ve meslek kuruluşlarının, çalışanları ve sağlık sektörünü ilgilendiren kararlara dahil edilmesi de talepler arasında bulunuyor.

Libya Genel Diş Hekimleri Sendikası da dün bir gösteri düzenleyerek tüm sağlık sektörü çalışanlarına, ‘sağlık sektörünün tarihindeki en büyük protesto gösterisi’ olarak nitelendirdiği eylemde toplanma çağrısı yaptı. Sendika, sektörde çalışanların ‘meşru ve adil haklarının’ talep edilmesini istedi.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği ise pazar günü Libya’daki ‘çok sayıda tıbbi ve yardımcı sağlık personeli ile idari çalışanın, Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan Başbakanlık binası önünde barışçıl bir protesto düzenledikleri sırada hükümet binasını korumakla görevlendirilen güç tarafından saldırıya uğramasına’ tepki gösterdi ve olayı kınadı.

j78k
Güvenlik güçleri, pazar günü Trablus’taki UBH binası önünde doktorların düzenlediği barışçıl eylemi dağıttı. (Milletvekilleri ve Devlet Yüksek Konseyi üyelerinin hesapları)

Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt de olaya dikkat çekerek protesto sırasında bir güvenlik görevlisinin bir doktorun yakasından tuttuğunu gösteren fotoğrafı paylaştı. Kuzeyt, alaycı bir ifadeyle, “Sivil devletin polisi, üniversite hocalarına saldırdıktan sonra bugün de doktorları boğuyor!” dedi.

Sendika ve sağlık kuruluşları, Libya Başsavcısı’ndan saldırı olayıyla ilgili ‘derhal ve acil bir soruşturma’ başlatılmasını ve olaya karışan herkesin hesap vermesini talep etti. Kuruluşlar ayrıca sağlık çalışanlarına tam koruma sağlanması çağrısında bulundu.

Libyalı akademisyen Farac Derdur, “Cehalet devletin kurumlarına kök saldığında bilimin değeri geriler, doktor ve öğretmen aşağılanırken silahlı oluşumlara mensup kişiler sahnenin önüne çıkar” dedi. Derdur, “Yeterlilikten yoksun bu ayrım, ülkenin durumunun düzelmesini engelliyor ve kaynaklarının her geçen gün daha fazla tüketilmesine yol açıyor” ifadesini kullandı.

Derdur, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda ücret yapısındaki büyük farklılığa da dikkat çekerek, “Yıllarını zorlu bilim dallarında eğitim almaya adamış bir doktorun 2 bin dinarı aşmayan bir maaş alması, silahın başında yer alanların ise bunun katbekat fazlasını kazanması nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Baskıların ardından UBH, Petrol Tesisleri Muhafızları mensuplarının maaşlarının artırılmasını kabul etti. Bu karar, Libya’daki öğretmenler ile sağlık sektöründe çalışanların geniş kesimlerinin tepkilerini artırırken, Misrata Havalimanı çalışanları ve sivil havacılık personeli de mesleki taleplere dayalı protestolara katıldı. Çalışanlar, ‘mali ve idari durumlarının düzenlenmesi’ çağrısında bulundu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Libya’daki öğretmen hareketi, tüm okullarda genel grev kararını sürdürüyor. Eğitim Bakanı Muhammed el-Karyu ise öğrencilerin eğitim hakkının korunması amacıyla okulların derhal açılması ve öğrencilerin kabul edilmesi için belediyelerdeki eğitim müdürlerine pazar günü yazılı talimat gönderdi.

Öğretmenlerin tepkisini yatıştırmaya yönelik bir girişim olarak Karyu, dün sabah Genel Sağlık Sigortası Fonu Yönetim Kurulu ile bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, eğitim sektöründeki öğretmen ve idari personel için uygulanacak sağlık sigortası programının hayata geçirilmesine ilişkin mekanizmaları belirleyecek ortak bir yaklaşım ele alındı.

fgthyju
Pazar günü Batı ve Orta bölgelerden bir dizi eğitim müfettişiyle geniş kapsamlı bir toplantı düzenlendi. (UBH Eğitim Bakanlığı)

Toplantıda, gerekli verilerin toplanması ve güncellenmesi ile bunların Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi’ne iletilmesini sağlayacak yöntem ve mekanizmalar ele alındı. Böylece sektörde çalışanların tamamına sağlık sigortası sağlanmasına ilişkin onaylı düzenlemenin hazırlanması amaçlanıyor.

UBH Sağlık Bakanı Muhammed el-Guc da pazar akşamı sağlık sektöründe çalışanların taleplerini görüşmek üzere tıp sendikaları, yardımcı sağlık meslekleri ve tıbbi laboratuvar temsilcileri ile sağlık hizmetleri ve hastane yöneticileriyle bir araya geldi.

El-Guc, bakanlığın yayımladığı açıklamada, çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mali haklarının artırılması yönündeki taleplerinin meşru olduğunu belirtti. El-Guc, söz konusu taleplerin yasal çerçeve ve mevcut imkanlar doğrultusunda karşılanması için çalışmaların sürdüğünü kaydetti.


Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
TT

Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)

Halil Musa

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da ‘kapsamlı bir ulusal diyalog’ gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısı, 28 Kasım’da yapılması planlanan genel seçimlerin ertelenmesine yönelik seslerin yükseldiği bir dönemde geldi.

Gözlemciler bu çağrıyı, seçimlerin iptal edildiği 2021 yılının aksine, ertelenmesi konusunda bir uzlaşı platformu olarak değerlendiriyor. Nitekim 2021’de seçimlerin düzenlenmesi kararı Hamas ile varılan tam bir uzlaşıyla alınmış olmasına rağmen Abbas, erteleme adımını ulusal bir mutabakat olmaksızın tek taraflı olarak atmıştı.

Erteleme konusunda genel mutabakat

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  üst düzey bir Filistinli yetkili; Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) her birinin farklı gerekçelerle seçimlerin ertelenmesini istediğini, Washington ve Tel Aviv’in de erteleme taraftarı olduğunu belirtti. Yetkili, “Filistinli grupların ulusal diyalog toplantılarında seçimlerin zamanında yapılması konusunda uzlaşması halinde seçimler gerçekleştirilecek; ancak bu grupların erteleme üzerinde mutabık kalmaları durumunda ise seçimler ertelenecek” değerlendirmesinde bulundu.

Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da yapılması planlanan ulusal diyalog toplantılarına katılması bekleniyor. Bu hamle, Temmuz 2023’te Mısır’ın el-Alemeyn kentinde gerçekleşen görüşmelerden bu yana bu ölçekte atılan ilk adım olma özelliğini taşıyor.

Seçimler önemli

Fetih Hareketi Merkez Komitesi, diyalog sürecini başlatmak üzere bir heyet oluşturdu. Komite, ‘meşruiyetlerin yenilenmesi ve Filistin siyasi sisteminin birliğinin güçlendirilmesi için bir çıkış noktası olarak seçimlerin gerçekleştirilmesinin’ önemini vurguladı. Ancak Komite, ‘seçimlerin Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarında düzenlenmesi için gerekli koşulların hazırlanması ve Merkez Seçim Kurulu’nun görevlerini özgürce yerine getirmesine imkân tanınması’ gerektiğinin altını çizdi. Seçimlerin ertelenebileceğine işaret eden Komite, ‘işgal yönetiminin halkımızın seçimlere katılımının önüne koyduğu engellerin kaldırılması’ çağrısında bulundu.

Fetih yöneticilerinden Cibril er-Racub ise genel seçimlerin ertelenmesini ve ulusal uzlaşının sağlanmasının ardından gerçekleştirilmesini; sürecin de genel seçimlerle değil, devlet başkanlığı seçimleriyle başlatılmasını talep etti. Filistinli siyasetçi Avni el-Meşni ise seçimlerin ertelenmesi konusunun ‘Kahire’deki ulusal diyalog çağrısının temelini oluşturduğunu, bunun nedeninin de herkesin bu karar üzerinde uzlaşması ve hiçbir gruba bu sorumluluğun yüklenmemesi arzusu olduğunu’ belirtti.

Merkez Seçim Kurulu’nun tutumu

El-Meşni, “Seçimlerden beklenen, sonuçların seçim tarihlerini belirleyen tarafın şartlarıyla örtüşmesidir; zira bu taraf yalnızca kendisinin kazanacağı bir seçim istemektedir” değerlendirmesinde bulundu. El-Meşni sözlerini şöyle sürdürdü: “Erteleme için bir bahane arıyorlar. Bu görevi Merkez Seçim Kurulu’na yıkmaya çalıştılar, ancak Kurulun bu görevi reddetmesi ve seçimleri düzenlemeye hazır olduğunu teyit etmesi nedeniyle başarısız oldular.”

Filistin Merkez Seçim Kurulu’nun aktardığına göre, Gazze Şeridi’nde seçimlerin düzenlenmesi için iki plan hazırlandı. İlk plan, İsrail’in seçim materyali ve ekipmanının oy verme tarihinden bir hafta önce bölgeye girişine izin vermesine dayanıyor. Merkez Seçim Kurulu Sözcüsü Ferit Taamallah’a göre alternatif plan ise ‘seçim ekipmanları ile oy sandıklarının doğrudan Gazze Şeridi’nde imal edilmesini’ öngörüyor.

Kudüs kentindeki seçim sürecine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Taamallah, Seçim Kurulu’nun planının -1996, 2005 ve 2006 yıllarında olduğu gibi- kentin varoşlarındaki oy verme merkezlerine dayandığını, yani kentteki Filistinlilerin oylarını bu varoşlarda kullanacağını açıkladı. Taamallah, bu durumun İsrail’in kentte oy kullanma hakkına sahip 140 bin kişiden sadece 6 bininin kentteki posta merkezlerinde oy kullanmasına izin vermesiyle eş zamanlı yürüyeceğini belirtti. İsrail’in Kudüs’te seçim yapılmasına izin vermemesi meselesine de değinen Taamallah, bu sorunun ‘teknik olarak aşılabileceğini, ancak meselenin teknik olmaktan ziyade siyasi olduğunu’ vurguladı.

El-Meşni’ye göre, Filistin’in iki büyük siyasi hareketinin seçimleri erteleme yönündeki arzusu nedeniyle mevcut eğilim, ‘Fetih Hareketi’ne seçimleri ertelemesi için bir çıkış yolu sağlayan FHKC’nin erteleme girişimini kabul etme yönünde’ ağırlık kazanıyor.

Söz konusu girişim; genel seçimlerin ertelenmesini, ‘mevcut engeller ve karmaşık koşullar nedeniyle’ Ulusal Konsey’in yeniden oluşturulmasını ve uzlaşıya dayalı bir geçiş dönemine geçilmesi çağrısını içeriyor.

FHKC, “Halkımızın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına, direnişinin desteklenmesine; çatışma ve çekişmelerden uzak, özgür ve kapsamlı seçimlerin düzenlenebilmesi için siyasi, hukuki ve toplumsal zeminin hazırlanmasına öncelik verilmesi” çağrısında bulundu.

Girişime göre geçiş dönemi, ‘seçimler için gerekli bir çıkış noktası oluşturacak ve sürecin yeni bir bölünme ile iç çatışma alanına dönüşmesini engelleyecek.’ Metin, “Halkımızın tüm kesimleri ile siyasi ve toplumsal unsurlarının kapsamlı bir temsilini yansıtacak şekilde geçiş dönemi için yeni bir Ulusal Konsey oluşturulmasını” ve belirlenecek geçiş süreci boyunca görev yapacak birleşik bir ulusal uzlaşı hükümetinin kurulmasını öngörüyor.

Girişim, seçimler konusunda ise ‘ulusal meşruiyetin yenilenmesi için bir gereklilik olarak’ kapsamlı seçim ilkesinin benimsenmesini ve katılım için hiçbir ön koşul olmaksızın seçimlerin eş zamanlı olarak düzenlenmesi hususunda uzlaşıya varılmasını talep ediyor.

Erteleme talepleri

Siyasi araştırmacı Cihad Harb, ulusal diyalog çağrısının ‘Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın seçimlerin ertelenmesi konusunda Filistinli grupların onayını alma arzusundan’ kaynaklandığı değerlendirmesinde bulundu. Harb, “Birlik kurulması ve siyasi program gibi geniş kapsamlı konularda bir ulusal diyalogdan söz ettiğimizde, bu durum Filistin’in iç düzenlemelerine ilişkin bir geçiş sürecini gerektirir” dedi. Filistinli grupların seçimlere hazır olduklarını beyan etmelerine rağmen erteleme temennisinde bulunduklarını belirten Harb, “Fetih Hareketi iç hatlarda sürece hazır olmadığı için erteleme istiyor. Seçim kurulunca listelerin oluşturulması kararı ve hareketin 8. Kongresi’nden çıkan sonuçların bünyesinde yarattığı karmaşa nedeniyle henüz listesini bile netleştirmiş değil” ifadelerini kullandı.

Hamas hareketine ilişkin değerlendirmesinde ise Harb, örgütün ‘önümüzdeki aylarda uluslararası alanda kabul görüp göremeyeceğini bekleyip gördüğüne, bir başka deyişle aldığı ağır darbelerin ardından Gazze Şeridi’ndeki varlığını bugünkünden daha geniş ve etkin şekilde pekiştirme üzerine bahis oynadığına’ dikkat çekti.

Filistin Devlet Başkanı, genel seçimler için adaylık başvuru süresini 12 günden 18 güne çıkarma kararı almıştı. Böylece adaylık için yasal süre 26 Eylül’den 13 Ekim’e kadar uzatılmış oldu. Abbas’a göre sürenin uzatılması, ‘ulaşım zorlukları, coğrafi engeller ve seçim sürecini çevreleyen olağanüstü koşullar altında adaylara ve listelere daha fazla esneklik sağlamayı’ hedefliyor.

Başvuruların geçen cumartesi günü başlamasının ardından Batı Şeria’nın el-Bire kentinde ve Gazze Şeridi’ndeki Deyr el-Balah’ta yer alan Merkez Seçim Kurulu’na yedi aday listesi sunuldu.