Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

Milis gruplarının etkisi silahların ötesine uzanıyor... Ez-Zeydi hükümeti ‘devlet sınavı’ ile karşı karşıya

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
TT

Bağdat… ABD-İran çatışmasının yeni sahnesi

(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)
(foto altı) ABD ile son savaşta İran’ın yanında yer alan Iraklı milis grupları (Halk Seferberlik Güçleri medyası)

14 Mayıs 2026’da parlamentodan güvenoyu almasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmesine rağmen, Ali ez-Zeydi hükümeti henüz tam olarak kurulamadı. Aralarında Irak devlet yapısında merkezi bir konuma sahip olan İçişleri ve Savunma bakanlıklarının da bulunduğu yaklaşık 10 bakanlık koltuğuna yönelik belirsizlik sürüyor.

Hükümetlerin genellikle partiler, parlamenter bloklar, nüfuz ağları ve bölgesel güçler arasındaki uzun müzakerelerin ardından kurulduğu bir ülkede bu yavaşlık tanıdık gelebilir; ancak bu izlenim sadece görünürde geçerlidir. Kabine oluşumunun tamamlanamamış olması, yalnızca makam paylaşımlarına bağlı alışılagelmiş zorlukları yansıtmıyor; her şeyden önce Ali ez-Zeydi’nin iktidara gelmesini sağlayan uzlaşıların henüz gerçek bir hükümet dengesi üretemediğini ortaya koyuyor.

Bu durum, başbakanın parlamenter meşruiyete sahip olmasına rağmen yürütme organı üzerinde tam bir kontrole sahip olamadığına işaret ediyor. Hukuken mevcut olan hükümet, siyasi olarak eksik kalmaya devam ediyor. Bu aşamada temel mesele, kabinenin tamamlanmasından ziyade, ez-Zeydi’ye siyasi, ekonomik ve güvenlik programını uygulaması için ne kadarlık bir hareket alanı tanınacağı olarak öne çıkıyor.

Ali ez-Zeydi’nin, Şii kampı içindeki ana güçlerin vardığı bir uzlaşmanın sadece yöneticisi mi olacağı, yoksa bu uzlaşmayı kademeli olarak gerçek bir siyasi eylem aracına dönüştürerek Irak devletinin inisiyatif alma kabiliyetini yeniden kazanmasını mı sağlayacağı sorusu geçerliliğini koruyor.

fefr
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026’da Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet basın ofisi)

Bu bağlamda, Ali ez-Zeydi’nin temmuz ortasında Washington’a yapması planlanan ziyaret ayrı bir önem kazanıyor. Bu temas, geleneksel bir diplomatik ziyaret olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Tartışılacağı açıklanan ekonomi, enerji ve güvenlik dosyalarının yanı sıra bu ziyaret, ez-Zeydi’nin başbakanlık döneminin ilk gerçek sınavı olacak. Ziyaret aynı zamanda ez-Zeydi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirme, kendisini iktidara getiren siyasi güçler karşısındaki bağımsızlık payını artırma ve Washington’ın Irak’taki önceliklerinin değiştiği bir dönemde ABD yönetimiyle ilişkilerinin niteliğini belirleme kapasitesini değerlendirme fırsatı sunacak.

Irak yeni bir bölgesel denklemde

Tahran’ın bölgedeki bazı güç dengelerini değiştiren ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüseferi engelleyerek ‘kontrol hakkı’ olarak adlandırdığı statüyü dayatmasıyla uluslararası hukuka endişe verici bir boyut kazandıran stratejik hamlesi, pek çok kesimin dikkatini çekti.

Washington ile Tahran arasında varılan geçici anlaşma, ateşkesi ve gelecekteki müzakerelerin yeni bir safhaya geçmesini sağladı. Bu anlaşmanın, kısa vadede doğrudan bir askeri çatışma olasılığını azaltması muhtemel görünse de, Ortadoğu’da ABD ile İran arasında derin görüş ayrılıklarının sürdüğü temel dosyaların hiçbirini çözüme kavuşturmuyor. Aksine iki güç arasındaki rekabetin, çıkarlarının kesişmeye devam ettiği ve Irak’ın başını çektiği diğer sahalara kayma eğiliminde olduğu gözleniyor.

Bağdat açısından bu gelişme açık bir paradoks barındırıyor. Bir yandan Washington ile Tahran arasındaki nispi yumuşama, ez-Zeydi hükümetine bölgesel bir gerilimin yansımalarını doğrudan üstlenmek zorunda kalmadan reformlarını sürdürmesi için ek bir hareket alanı sağlayabilir. Diğer yandan ise aynı yumuşama, iki güç arasındaki rekabet sahasını Irak kurumlarının içerisine taşıyarak Irak devletini mücadelenin ana merkezi haline getirebilir.

Ayrıca Washington-Tahran anlaşması, Irak dosyasını diğer jeopolitik cephelerde de yeniden açıyor.

Körfez ülkelerinin özellikle Irak, Suriye ve Lübnan bağlamında bölgesel çıkarlarını pekiştirmeyi amaçlayan stratejilerini hızlandırması bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle enerji ve lojistik bağlantı alanlarındaki jeopolitik stratejisi aracılığıyla Irak’taki konumunu güçlendirmeye çalışacağı öngörülüyor. Çin ve Rusya’nın ise Avrasya coğrafyasındaki Amerikan ve genel olarak Batı baskısına karşı ‘güney cephesi’ olarak gördükleri İran (Ukrayna’nın temsil ettiği batı cephesi ve Tayvan’ın temsil ettiği doğu cephesinin yanı sıra) ve çevresindeki etki alanlarında varlıklarını sabitlemeye çalışacakları tahmin ediliyor.

df
Başbakan Ali ez-Zeydi, 2026 yılının mayıs ayı ortasında Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet basın ofisi)

Irak’ın, özellikle ekonomik yatırımları çekerek, bölgesel normalleşme ve entegrasyon sürecine daha fazla destek bularak bu yeni bölgesel nüfuz rekabetinden faydalanabilmesi gerekiyor.

Bu jeopolitik dönüşüm, Irak’ın Washington ile Tahran arasındaki mevcut rekabetteki konumuna kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Yaklaşık yirmi yıldır Irak siyasi sistemi muğlak bir denge üzerine kurulmuş durumdadır; ülke ne bir Amerikan mandası ne de tamamen İran’ın bir uydusudur. Aksine dış etkiler, yerel elitler, mezhepsel partiler, silahlı gruplar, kırılgan kurumlar ve rantçı ekonomi arasında kalıcı bir müzakere alanı teşkil etmektedir.

Bu model, kırılganlığına rağmen yıllarca nispi bir istikrar sağlamış olsa da, mevcut göstergeler sistemin bugün devletin ve kurumlarının pekişmesine doğru evrilmesi gereken yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

ABD politikasında dönüşüm

Trump yönetiminin, Washington ile Tahran arasında doğrudan ya da dolaylı bir tür ortak yönetime dayanan ve geçtiğimiz yıllarda Irak dosyasını belirleyen zımni mantığı artık tamamen kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor.

Şu ana kadar verilen mesajlar, Irak devletinin kendi kurumlarının güçlendirilmesine dayanan uzun vadeli bir Amerikan nüfuzu tesis etme eğilimine işaret ediyor. Bu güçlendirmenin, teknokratik araçlar ve muhtemelen daha fazla ideolojik tarafsızlık yoluyla, özellikle ekonomik olmak üzere Irak'ın ulusal çıkarlarını İran nüfuzuna karşı üstün kılacağı öngörülüyor.

Amerikan yönetimi içindeki pek çok yetkilinin de bu yaklaşımı benimsediği anlaşılıyor; keza bu yetkililer, Irak devlet kurumlarının güvenilirlik ve etkinliklerini yeniden kazanması halinde, ülkenin İran desteğine olan bağımlılığından kademeli olarak kurtulabileceğini vurguluyor.

Eylül 2026 için planlanan Amerikan askeri çekilme tarihi yaklaşırken, yalnızca güvenlik odaklı bir yaklaşımın Irak’taki durumu çözmede yetersiz kaldığı görülüyor. Özellikle 2020’den bu yana silahlı grup liderlerine ve bunların örgütsel yapılarına yönelik tekrarlanan hedef alma operasyonlarının, güç dengelerinde gerçek bir değişim yaratmadığı dikkate alındığında bu durum daha net anlaşılıyor.

Bu yaklaşımın en önde gelen savunucuları arasında, bu stratejide özel bir konuma sahip olan Tom Barrack öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Donald Trump’ın yakın kurmaylarından biri olan Barrack, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisiyle ve dönüşüm süreçlerinde merkezi (hatta otoriter) sistemlerin etkinliğinin en güçlü savunucularından biri olmasıyla tanınıyor; bugün kendisi Suriye ve Irak dosyalarındaki en etkili aktörlerden biri konumunda bulunuyor.

Barrack, Ortadoğu’da kalıcı bir nüfuzun, asgari düzeyde siyasi ve kurumsal meşruiyete sahip merkezi devletler olmadan kurulamayacağını savunan klasik ekole mensup. Bu doğrultuda Barrack, Suriye’de Şam’daki yeni yönetimle ilişkilerin normalleştirilmesi için pragmatik bir süreci desteklerken, Irak’ta ise Erbil’in önemini ve konumunu göz ardı etmeksizin Bağdat’ın rolünün güçlendirilmesine özel bir ilgi gösteriyor.

Son dönemde bazı dosyaların yeniden hareketlenmesini de bu sebeple okumak gerekiyor. Bağdat ile Erbil arasındaki gerilimi azaltma çabalara, Bağdat ile Şam arasında daha yakın bir koordinasyonu teşvik etme arzusu ve bazı bölgesel projelere gösterilen yeni ilgi, yalnızca diplomatik mülahazaları yansıtmıyor; aksine tüm bunlar, Irak devletinin bölgesel dengelerde merkezi bir aktör olarak rolünü kademeli olarak yeniden kazanmasını amaçlayan tek bir mantık çerçevesinde yer alıyor. Federal hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki kronikleşmiş anlaşmazlıkların –ister bütçe, ister petrol ihracatı, ister enerji kaynaklarının yönetimi ya da yetki paylaşımı konusunda olsun– çözüme kavuşturulması, Bağdat’ın ve dolayısıyla bizzat Ali ez-Zeydi’nin konumunu güçlendirecektir.

rbrtb
Irak’ın petrol ihracatı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından olumsuz etkilendi. (Reuters)

Aynı mantık Bağdat-Şam ilişkileri için de geçerlilik taşıyor. Amerikan makamlarının (Barrack’ın etkisiyle) bugün iki başkent arasında pragmatik bir koordinasyonu tercih ettiği görülüyor; bu durum Şam’daki yeni yönetime verilen bir destekten ziyade, bölgesel güvenlik açısından kritik önem kazanan bir sınır bölgesinde istikrarı sağlama arzusundan kaynaklanıyor.

Irak-Suriye sınırı, silahlı gruplarla mücadele, kaçakçılık ve yasa dışı geçiş ağlarına karşı stratejik bir önem taşımaya devam ediyor; ancak uygun siyasi koşullar sağlandığı takdirde, aynı zamanda ekonomik değişim ve enerji akışı için yeniden bir alan haline gelme potansiyeli de barındırıyor.

Bu bağlamda, Kerkük-Baniyas petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi fikri ayrı bir önem kazanıyor. Bu proje, ekonomik boyutlarının ötesinde derin jeopolitik anlamlar da taşıyor; Irak’a petrolünü Akdeniz üzerinden ihraç etmesi için ek bir çıkış noktası sağlayarak, Körfez veya Türkiye üzerinden geçen mevcut hatlara olan bağımlılığını, kısmen de olsa, azaltmayı vaat ediyor.

Daha da önemlisi bu proje, Irak’ın Körfez, Arap Maşrıkı ve Akdeniz arasında bir köprü olma yönündeki tarihi rolüne geri dönüşünü somutlaştıracaktır. Bu proje tek başına Irak’ın ekonomik krizini çözmeye yetmeyecek olsa da, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güçlerin çatıştığı bir arena olarak kalmak yerine, bölgesel dinamiklerin merkezinde yeniden konumlanma iradesini ifade ediyor.

Mali kısıtlamalar altında yönetim

Ancak bu vizyon, iç ekonomik durum göz önüne alındığında oldukça kırılgan bir yapıya sahip; keza Ali ez-Zeydi hükümeti, kötüleşen bir mali tablo devraldı. Özellikle Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde olmak üzere son yıllarda biriken yükümlülükler neticesinde devletin hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Kamu sektöründeki maaş yükü, sosyal harcamalar, iç borçlar ve çeşitli mali taahhütler artık devlet kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyor.

Buna ek olarak, petrol ihracatını çevreleyen zorluklar da duruma tuz biber ekiyor; Ceyhan Limanı üzerinden ihracatın yeniden başlatılması konusunda Türkiye ile yürütülen müzakerelerin henüz netleşmemiş olması, Irak’ı petrol gelirlerinin önemli bir kısmından mahrum bırakıyor. Bu kriz patlak vermeden önce, söz konusu hat üzerinden yapılan ihracat günde yüz binlerce varili buluyordu.

Dolayısıyla mevcut kriz, yalnızca geçici bir ekonomik konjonktürü veya dönemsel bir mali durumu yansıtmıyor; aksine Irak’ta 2003 sonrasında kurulan siyasi ve ekonomik modelin yapısal sınırlarını ifşa ediyor. Irak devleti zamanla petrol rantının yeniden dağıtıldığı devasa bir mekanizmaya dönüştü. Memur maaşları, emekli aylıkları, sosyal yardımlar, kamu ihaleleri, kamu iktisadi teşebbüsleri ve alt yüklenici ağları, siyasi ve toplumsal dengenin sağlandığı temel araçlar haline geldi.

Bu denklemde maaşların düzenli ödenmesinin güvence altına alınması, artık sadece mali yönetim ya da genel bütçeyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp, bizzat siyasi sistemin istikrarını ilgilendiren hayati bir meseleye dönüştü. Yaklaşık 5 milyon kamu çalışanının yanı sıra milyonlarca emekli ve sosyal yardım programlarından yararlanan nüfus doğrudan genel bütçeye bağımlı durumda. Bu sistemde yaşanacak uzun vadeli herhangi bir aksama, geniş çaplı toplumsal patlamaları hızla tetikleyebilir ve halihazırda eş zamanlı çok sayıda siyasi meydan okumayla karşı karşıya olan bir hükümetin kırılganlığını daha da artırabilir.

dfevfrbf
 Irak’ın Tikrit kentinin kuzeybatısında, Irak’taki bir milis grubuna mensup savaşçıların fotoğrafı (Arşiv – Reuters)

Yürütme organının önündeki seçenekler ise oldukça sınırlı kalıyor; devlet tahvili ihracı geçici bir mali likidite sağlayabilir ancak derin yapısal aksaklıkları çözmeye yetmeyecektir. İç borçlanmaya başvurulması ise Irak ekonomisindeki mevcut likidite darlığı nedeniyle kısıtlı bir seçenek olarak duruyor.

Dünya Bankası veya Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) destek alma seçeneği geçerliliğini koruyor ancak bu durum; kamu iktisadi teşebbüslerinin reforme edilmesi, kamu harcamalarının rasyonelleştirilmesi, mali yönetimin iyileştirilmesi ve bazı devlet sübvansiyonlarının kademeli olarak azaltılması gibi katı şartları beraberinde getirecektir.

Bu önlemler uluslararası ortaklara güvence verilmesine katkı sağlayabilir, fakat buna karşılık, devletin halen en büyük işveren konumunda olduğu ve ekonomik krizlerin etkilerini emen temel güvenlik ağını oluşturduğu bir ülkede toplumsal hoşnutsuzluğu körükleme riski barındırıyor.

Milis grupları… Kurumsallaşma ve yeniden yapılanma arasında

Irak’taki ekonomik kriz, güvenlik meselesiyle yakından ilişkili. Zira devlet artık yalnızca petrol gelirlerini dağıtan rantçı bir yapı olmaktan çıkmış, devlet kurumlarının siyasi, idari, ekonomik ve askeri ağlarla iç içe geçtiği ve tamamının kamu rantından farklı derecelerde beslendiği bir alana dönüşmüştür. Bu doğrultuda silahlı gruplar, güçlerini artık sadece askeri kapasitelerinden değil, son yirmi yılda geçirdikleri ve onları parlamentoda, yürütme organında, kamu yönetimi mekanizmalarında, mali kaynaklarda, ekonomik şebekeler ile ofislerde, petrol şirketleriyle çalışmak üzere kurulan koruma bürolarında, medyada ve sosyal örgütlerde nüfuz sahibi kılan uzun bir kurumsallaşma sürecinden almaktadır. Buna, söz konusu yapıların bir kısmının DEAŞ’a karşı yürütülen savaş sırasında kazandığı ‘meşruiyet’ de eklenmektedir.

Dolayısıyla, bu yapıları devletin dışında duran sıradan silahlı gruplar olarak görmek, 2003 sonrasında şekillenen Irak gerçekliğini artık yansıtmamaktadır. Bu bağlamda, devlet ile silahlı gruplar arasındaki iç içe geçmişlik, kamu kurumlarına yönelik basit bir sızmanın ötesine geçerek bizzat devletin işleyiş tarzının bir parçası haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, Batı literatüründe sıkça tekrarlanan bir başka basitleştirmenin de aşılmasını zorunlu kılmaktadır: Bu yapıları yalnızca ‘İran’ın kolları’ olarak nitelendirmek yetersizdir. Keza bu grupların tamamı Tahran’a aynı derecede yakın olmadığı gibi, onunla aynı düzeyde siyasi veya askeri bir bağa da sahip değildir. Bazıları önemli bir bağımsızlık alanına sahip olup önceliği Irak’a dair hesaplarına verirken, bazıları ise Tahran’ın bölgesel ağlarına daha entegre bir görünüm sergilemektedir. Bu nedenle, söz konusu yapıları doğrudan birer uzantı olarak indirgemek yerine ‘İran’a yakın Iraklı gruplar’ olarak tanımlamak daha isabetlidir. Çünkü bu indirgemeci yaklaşım, bu örgütlerin Irak toplumu ve devleti içinde geçirdiği dönüşümleri görünmez kılmaktadır.

Bu ayrım, silahlı grupların geleceğine dair bugün yürütülen tartışmaları anlamak açısından özel bir önem taşımaktadır. Zira bu yapıların bir kısmının kendi konumlarını kademeli olarak yeniden düzenlemeyi tartışmaya hazır olduğu görülüyor; hükümetle yürütülen mevcut müzakereler de silahların derhal bırakılmasından ziyade, bu örgütlerin Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) çatısı altındaki entegrasyonunun derinleştirilmesi ve siyasi faaliyet ile askeri komuta arasında daha net bir ayrım yapılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna karşılık, başta Ketaib Hizbullah, Nüceba Hareketi ve Ketaib Seyyidü’ş-Şüheda olmak üzere diğer bazı örgütler, özerklik alanlarını daraltabilecek veya devletle olan ilişkilerini yeniden tanımlayacak herhangi bir sürece karşı daha mesafeli ve ihtiyatlı bir tutum sergiliyor.

Ancak asıl soru, siyasi ve askeri kanatlar arasında bir ayrım yapmanın ne kadar gerçekçi olduğuyla değil, bizzat devletin doğasıyla ilgilidir. Her ikisi de aynı kurumsal yapı içinde hareket ederken siyaset ile silahı birbirinden ayırmak gerçekten mümkün müdür? Artık devletin dışında yer almayan örgütler üzerinde, geleneksel silahsızlandırma ve yeniden entegrasyon modelleri uygulanabilir mi?

Bugün bu gruplar artık askeri cephaneliklerinden ziyade devlet içindeki konumlarını, kamu kaynaklarındaki paylarını, ekonomik ağlarını ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerinin sağladığı iş, maaş, hizmet ve himayeye bağımlı hale gelen toplumsal tabanlarını savunuyorlar. Bu yapılara bağlı personel sayısının 200 bin ila 300 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor ki bu rakam, aileleri de hesaba katıldığında milyonlarca Iraklının bu sisteme farklı derecelerde bağlandığı anlamına geliyor. Bu nedenle, bu yapıyı yeniden yapılandırmayı veya rolünü sınırlandırmayı amaçlayan herhangi bir proje, kendini son derece karmaşık bir denklemin karşısında bulacaktır: Silahların devlet tekelinde toplanmasını baskılayan Amerikan vizyonu, bölgesel caydırıcılık sisteminin bir parçasını korumaya çalışan İran nüfuzu ve bu grupların varlığının devamını kendi ekonomik ve siyasi konumlarının garantisi olarak gören geniş yerel çıkarlar.

Bu iç içe geçmişlik ışığında artık soru “Silahlı gruplar nasıl silahsızlandırılır?” değil, “Bir devlet nasıl yeniden inşa edilir?” sorusudur.

Güç dengesinde bir unsur olarak zaman

Bu kurumsal karmaşıklığa, genellikle önemi göz ardı edilen bir başka boyut daha ekleniyor: Zamanla olan ilişki. ABD genellikle, başkanlık dönemiyle sınırlı, hızlı sonuçlar aramaya odaklı ve yakın diplomatik takvimlerin belirlediği nispeten kısa vadeli bir siyasi zaman ufkuyla düşünür.

Buna karşılık, İran’a yakın Iraklı gruplar –tıpkı Tahran’ın kendisi gibi– tamamen farklı bir zaman ufku içinde hareket ederler. Bu yapılar nasıl bekleyeceklerini, kararları nasıl erteleyeceklerini, baskıları nasıl göğüsleyeceklerini bilir; arabuluculuk süreçlerini çoğaltır ve zamanın kendisini siyasi bir kaynağa dönüştürürler.

Irak’ta zaman, kendi başına güç dengesinin unsurlarından birini oluşturur. En köklü aktörler; hükümetlerin değişmesine, uluslararası yaptırımlara, siyasi dengelerin kaymasına ve bölgesel krizlere karşı nasıl direneceğini bilenlerdir.

g fg bf
Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının tatbikatlarından (Halk Seferberlik Güçleri Medya Merkezi)

Uzun vadeli zaman mantığıyla hareket edebilme yeteneği, güvenlik alanını yeniden yapılandırmaya yönelik birbirini izleyen girişimlerin neden mütevazı sonuçlar verdiğini de açıklamaktadır. Zira yerel güçler, uluslararası güç dengelerinin, Irak’ın iç dengelerine kıyasla çok daha hızlı değiştiğinin bilincindedir. Bu zamansal farklılıklar aynı zamanda, İran, ABD ve İsrail arasındaki son savaşın Irak siyasi sahnesinin önemli bir kesiminde nasıl algılandığını anlamaya da yardımcı olmaktadır.

Geniş bir siyasi aktör kitlesinde, İran’ın bu çatışmadan siyasi açıdan daha da güçlenerek çıktığı inancı kademeli olarak yerleşti. Bu durum, Tahran’ın kayıplar vermediği veya büyük bir baskıya maruz kalmadığı anlamına gelmiyor; aksine, sadece İran rejiminin çökmediğini ve bölgesel denklemin dışına itilemediğini gösteriyor. Birçok müttefiki için İran’ın sadece ayakta kalabilmiş olması bile bir tür ‘siyasi zafer’ teşkil etti.

Bu okuma, Tahran’a en yakın Iraklı grupların davranışlarını doğrudan etkiliyor. Bu grupların birçoğu bugün şu basit soruyu soruyor: Eğer İran kendi bölgesel kapasitesini korumayı başardıysa, Irak’taki gruplar neden taviz versin?

Yeni bir Amerikan doktrini mi var?

Sonuç olarak, mevcut aşama henüz Irak’a yönelik net hatlarla belirlenmiş yeni bir Amerikan doktrininin şekillendiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak bir dizi gösterge, Amerikan yönetiminin bir kesiminin artık İran nüfuzunu sınırlamanın yolunun Tahran ile doğrudan karşı karşıya gelmekten değil, Irak devletinin güvenilirliğini ve iş yapma kabiliyetini kademeli olarak güçlendirmekten geçtiğine inandığına işaret ediyor.

Öte yandan bu yaklaşım, Irak’ın yukarıda zikredilen gerçekliğine çarpmaktadır. Zira ABD, İran ve Irak’ın her biri farklı bir zaman ritmine göre hareket etmektedir.

Bu tabloda Ali ez-Zeydi, eş zamanlı bir dizi sınamayla karşı karşıya kalacaktır. Ez-Zeydi, tüm bunlar yaşanırken içsel bir kutuplaşmaya yol açmaksızın; kamu maliyesinde dengeyi yeniden kurmak, mevcut siyasi uzlaşıları korumak, devlet ile silahlı gruplar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak, Bağdat’ın hem Erbil hem de Şam ile ilişkilerini dengelemek ve Washington ile yapıcı bir diyalog sürdürmek için çalışmak zorundadır.

Bu nedenle yeni hükümetin bugünkü temel sınavı, ülkenin işlerini yönetmedeki başarısından ziyade; Irak’ın, kendisine nispi bir istikrar sağlayan mevcut siyasi dengeler içinde daha güvenilir bir devleti yeniden inşa edip edemeyeceğini görmektir.

Reform ile statüko, devlet otoritesi ile nüfuz ve tahakküm ağlarının gücü, ulusal ritimler ile farklı bölgesel dinamikler arasında kalan bu sınır çizgisinde, muhtemelen Irak’ın önümüzdeki yıllardaki siyasi geleceği de tayin edilmiş olacaktır.



Kongo'da bin 333 doğrulanmış Ebola virüsü vakası kaydedildi

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Kızılhaç gönüllüleri, ülkenin doğusundaki Ituri eyaletinde Ebola virüsü kurbanı bir kişinin cesedini taşıyor (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Kızılhaç gönüllüleri, ülkenin doğusundaki Ituri eyaletinde Ebola virüsü kurbanı bir kişinin cesedini taşıyor (AFP)
TT

Kongo'da bin 333 doğrulanmış Ebola virüsü vakası kaydedildi

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Kızılhaç gönüllüleri, ülkenin doğusundaki Ituri eyaletinde Ebola virüsü kurbanı bir kişinin cesedini taşıyor (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Kızılhaç gönüllüleri, ülkenin doğusundaki Ituri eyaletinde Ebola virüsü kurbanı bir kişinin cesedini taşıyor (AFP)

Hükümet tarafından dün yayımlanan verilere göre, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde Ebola virüsü doğrulanmış vaka sayısı bin 333’e yükseldi. Bu vakaların 399’u ölümle sonuçlandı.

Söz konusu vakaların, Orta Afrika’da yer alan ülkenin doğusundaki Ituri, Kuzey Kivu ve Güney Kivu eyaletlerinde kaydedildiği bildirildi.


Mısırlı kaynak: Kahire görüşmelerinde Gazze anlaşmasının uygulanmasını hızlandırmak için 4 ana başlık bulunuyor

Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail’in düzenlediği hava saldırısında annesiyle birlikte hayatını kaybeden bir bebeğin cenazesini uğurlayan Filistinliler (Reuters)
Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail’in düzenlediği hava saldırısında annesiyle birlikte hayatını kaybeden bir bebeğin cenazesini uğurlayan Filistinliler (Reuters)
TT

Mısırlı kaynak: Kahire görüşmelerinde Gazze anlaşmasının uygulanmasını hızlandırmak için 4 ana başlık bulunuyor

Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail’in düzenlediği hava saldırısında annesiyle birlikte hayatını kaybeden bir bebeğin cenazesini uğurlayan Filistinliler (Reuters)
Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail’in düzenlediği hava saldırısında annesiyle birlikte hayatını kaybeden bir bebeğin cenazesini uğurlayan Filistinliler (Reuters)

Kahire’de Gazze ateşkes anlaşmasına ilişkin yürütülen müzakerelerin seyrine hâkim Mısırlı bir kaynak, görüşme masasında ‘temel ve belirleyici’ nitelikte dört ana başlığın bulunduğunu belirtti.

İsrail, geçtiğimiz yıl ekim ayında ilan edilen ateşkes anlaşmasını ihlal ederek bini aşkın Filistinliyi öldürdü ve Hamas’ın üst düzey isimlerine yönelik suikastlar düzenledi. Bu süreçte başta Mısır, Katar ve Türkiye olmak üzere arabulucu ülkeler, anlaşmanın uygulanmasını güvence altına almayı ve yaklaşık üç yıldır savaşın yıkıcı etkileri altında bulunan Gazze Şeridi’nde sükûnetin sağlanmasına yönelik maddelerin ileri aşamalarına geçilmesini hedefliyor.

Hamas ile diğer Filistinli gruplardan oluşan bir heyet dün Kahire’ye ulaştı. Mısırlı kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, müzakere turunun ilk etapta çarşamba gününe kadar sürmesinin öngörüldüğünü, geçen hafta başlayan görüşmelerin devamı niteliğindeki bu turda dört temel ve kritik başlıkta sonuca ulaşılmasının amaçlandığını söyledi.

Kaynağa göre görüşme gündemindeki ilk başlık, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin çalışmalarına derhâl başlamasının ele alınması ve mevcut aşamada önceliğin silah dosyasına değil, çalışma komitelerinin faaliyetlerine verilmesinin teyit edilmesi. İkinci başlık ise silahların depolanması fikrinin temel çerçevesi ve unsurlarının belirlenmesi ile silahsızlanma ve depolama ilkelerinin nasıl bağdaştırılabileceğinin değerlendirilmesi.

Üçüncü başlık, özellikle mevcut ve sağlanabilecek güvenceler çerçevesinde Gazze Barış Kurulu’na yeni görevler verilmesi konusunda uzlaşmaya varılması olurken, dördüncü başlık ise kurulması planlanan istikrar gücü konusunda ilgili taraflar arasındaki koordinasyonun sağlanmasını kapsıyor. Kaynak, bazı ülkelerin bu konuda şimdiden heyetler gönderdiğini, hangi ülkelerin güce katılacağının ise kısa süre içinde netleşmesinin beklendiğini ifade etti.

erht65j
Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi Başkanı Ali Şaas, komitenin görev bildirgesini imzalarken (X)

Mısırlı kaynak, görüşme başlıkları konusunda taraflar arasında görüş ayrılıklarının bulunduğunu doğrularken, müzakerelerin son aşamasındaki düzenlemelerde ilerleme sağlanması ve sürecin ‘olumlu’ seyretmesi halinde Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un Kahire’ye gelmesinin beklendiğini söyledi.

Kaynağa göre bu turdaki en dikkat çekici gelişme ise Hamas’ın olumlu adımlar atması oldu. Hamas heyetinin karar alma konusunda tam yetkiyle müzakerelere katıldığını belirten kaynak, görüşmelere diğer Filistinli grupların da iştirak ettiğini ifade etti.

Hamas üzerindeki baskıyı hafifletme çabaları

Mısırlı kaynak, Kahire’deki müzakere turunun başarıyla sonuçlanması için yoğun çaba harcandığını belirterek, “Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın sürecin anlaşmayla sonuçlanmasını hızlandırmaya katkı sağlamak amacıyla Kahire’de bulunduğunu” söyledi. Kaynağa göre Mısır ve Türkiye, Katar ile koordinasyon içinde Hamas’ın İran gibi son dönemde krize daha fazla müdahil olan bölgesel aktörlerden gelebilecek baskılardan etkilenmesini önlemeye çalışıyor. Kaynak, Gazze dosyasında sürecin ilerletilmesi amacıyla anlaşmaya en kısa sürede varılması yönünde ortak çaba yürütüldüğünü ifade etti.

Kaynak ayrıca, mevcut aşamadaki en önemli önceliğin, birinci aşamanın ve buna ilişkin yükümlülüklerin tamamlanması olduğunu belirterek, bunun ardından Gazze Şeridi’nde Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin üstleneceği rolü ve uluslararası güçlerin konuşlandırılmasını kapsayan ikinci aşamaya geçilmesinin hedeflendiğini söyledi.

efrth
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda suyla oynayan Filistinli çocuklar (AFP)

Mısırlı kaynak, İsrail tarafının görüşmelerde hâlâ daha çok usule ilişkin ve teknik konulara odaklandığını belirterek, “Hafif, ağır ve kişisel silahlar olmak üzere tüm silah türlerinin kayıt altına alınması ve sınıflandırılması gibi başlıkların öne çıktığını, buna karşılık Arap tarafı ile arabulucuların uluslararası güçlerin görevlerine en kısa sürede başlamasını sağlayacak temel unsurlarda uzlaşma sağlamaya çalıştığını” ifade etti.

Kaynak, genel tabloya bakıldığında Hamas’ın şu ana kadar olumlu bir tutum sergilediğini değerlendirirken, İsrail’in herhangi bir anlaşmayı uygulama konusundaki tutumunun ise hâlâ belirsizliğini koruduğunu söyledi. Kaynağa göre, öncelikle üzerinde ilerleme sağlanabilecek olumlu başlıklarda uzlaşıya varılması, ardından da Washington’ın anlaşmanın uygulanması için Tel Aviv’e baskı yapması bekleniyor.

Kahire el-İhbariyye televizyonu, Hamas heyetinin ateşkes planının ikinci aşamasına ilişkin yol haritası müzakerelerini yeniden başlatmak üzere dün Kahire’ye ulaştığını duyurdu.

Mısırlı kaynak, görüşmelerin iyimser bir atmosferde sürdüğünü belirterek, ABD Başkanı Donald Trump’ın barış planının uygulanmasının tamamlanmasına yönelik güçlü bir iyimserlik bulunduğunu söyledi. Kaynak, Hamas yöneticilerinin Kahire’ye varışlarının ardından plana tam destek verdiklerini ve uygulanmasının önündeki tüm engelleri aşmaya hazır olduklarını dile getirdiklerini aktardı.

Aynı kaynağa göre Mısır Genel İstihbarat Servisi Başkanı Hasan Reşad ile MİT Başkanı İbrahim Kalın, Hamas yöneticilerinden Halid Meşal’in de aralarında bulunduğu bir grupla bir araya geldi.

Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Tahir en-Nunu ise dün yaptığı yazılı açıklamada, hareketin üst düzey isimlerinden Zahir Cebbarin başkanlığındaki heyetin, ateşkes anlaşmasının uygulanmasının sürdürülmesini ele almak üzere Mısırlı yetkililer ve arabulucularla görüşmek amacıyla Kahire’ye ulaştığını bildirdi.


Sudan krizi ve perde arkasında dönenler

Başkent Hartum’da hasar görmüş bir binanın kırık camlarının arasından geçen Sudanlı kadınlar, 16 Nisan 2026 (AFP)
Başkent Hartum’da hasar görmüş bir binanın kırık camlarının arasından geçen Sudanlı kadınlar, 16 Nisan 2026 (AFP)
TT

Sudan krizi ve perde arkasında dönenler

Başkent Hartum’da hasar görmüş bir binanın kırık camlarının arasından geçen Sudanlı kadınlar, 16 Nisan 2026 (AFP)
Başkent Hartum’da hasar görmüş bir binanın kırık camlarının arasından geçen Sudanlı kadınlar, 16 Nisan 2026 (AFP)

Şevki Abdulazim

Sudan'daki kriz konusunda perde arkasında bir hazırlık yapıldığı görülüyor. Bu hazırlık yeni bir tablo düzenlemeyi ya da geçtiğimiz üç yıl boyunca krize eşlik eden tıkanıklığı kırarak çatışmaya son verecek bir uzlaşının önünü açmayı amaçlıyor. Çeşitli göstergeler hem dışarıdan hem de içeriden birden fazla aktörün sessizce ve temkinli adımlarla yeni durumu şekillendirme çabasında olduğuna işaret ediyor.

Sahnenin aktörleri, nihai bir uzlaşıya ulaşmak için temel şart olarak Sudan ordusu, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve destekçilerinin kesin zafer vaatlerini farklı cephelerde gerçekleştirmedeki başarısızlığı üzerine bahis oynuyor. Bu süreçte her iki tarafın da halktan aldığı destek erirken, savaşı ve sonrasını yönetme kapasitelerine duyulan güven de geriliyor. Perde arkasında yürütülen çalışmalarda bölgesel ve uluslararası çözüm girişimlerinin tekrarlanan başarısızlıklarından edinilen deneyim de göz önünde bulunduruluyor. Daha da önemlisi yeni plan, sahadaki gerçekliklere ve savaşın yarattığı, artık hiçbir biçimde inkâr edilemeyen olgulara dayanıyor.

Pek çok kişiye göre bu hazırlığa işaret eden güçlü göstergeler, hatta somut sonuçlar bulunuyor. 26 Haziran Cuma günü Sudan meselesine ilişkin düzenlenen son Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) oturumu bunu neredeyse açıkça dile getirdi. Herkes Sudan'daki krizin mevcut hâliyle sürdürülmesinin imkânsız olduğu konusunda hemfikir oldu. Oturuma katılan ülkeler, savaşın sona ermesine zemin hazırlayacak üç aylık acil bir insani ateşkes çağrısında bulundu. Tartışma her zamankinden daha açık, net ve keskindi. Çünkü perde arkasında gerçekten bazı hareketlilikler söz konusu.

Dikkat çekici bir gelişme olarak esir takası

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan önderliğindeki Sudan ordusu ve hükümetin tutumunda köklü bir değişimin ilk somut belirtisi -ve yukarıda değindiğimiz hazırlığın doğrudan sonucu- Sudan ordusunun HDK ile esir takasına onay vermesi oldu. Ordunun elindeki esirleri HDK'ya teslim etmeyi kabul etmesi, savaşın seyrine ilişkin genel tutumda etkili olacak dikkat çekici bir dönüşüm anlamı taşıyor. Ordu cephesinden gerçekleştirilen son esir teslim operasyonu, savaşın patlak vermesinin ardından dört ay sonra Suudi Arabistan'ın ABD ile iş birliği içinde yürüttüğü Cidde Barış Platformu'nun baskısıyla 2023 yılında gerçekleşmişti. O dönemde reşit olmayan 30 unsur ile 200 reşit asker teslim edildi. Buna karşılık HDK, ordu personelinden esir gruplarını tekrar tekrar serbest bıraktı. Bunların en dikkat çekicisi 500'den fazla polisin serbest bırakılması girişimiydi.

HDK tarafından gerçekleştirilen esirleri serbest bırakma girişimleri HDK liderlerinin iddiasına göre ‘iyi niyet’ çerçevesinde yapılıyordu. Son girişim ise Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto aracılığıyla gerçekleşti. Haavisto her iki tarafı da esir takasına davet etmişti. Sudan’ın resmi haber ajansı SONNA’nın haberine göre Sudan Dışişleri ve Uluslararası İş Birliği Bakanı Büyükelçi Muhyiddin Salim, 25 Haziran 2026 Perşembe günü Sudan ordusunun bu çağrıyı memnuniyetle karşıladığını açıkladı. Salim açıklamasında, Haavisto'nun başlattığı esir takası girişimini bu konuda yürürlükte bulunan hukuki prosedürlere uygun biçimde memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, “Sudan hükümeti, ülkenin her köşesindeki vatandaşlarının canına önem veriyor” ifadelerini kullandı.

Son iki ay içinde siyasal İslamcıların savaşı destekleme rolünde bir değişim yaşandı. Bazı gözlemcilere göre bu gerileme, ‘Sudan İslami Hareketi’ ile ‘Bera bin Malik Tugayı’nın ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılmasından kaynaklanıyor.

Başta Orgeneral Burhan olmak üzere ordu komutanlarının açıklamalarını takip eden herkes, bu söylemlerin HDK üyelerinin tasfiye edilmesi ve varlıklarının tamamen sona erdirilmesi etrafında yoğunlaştığını görüyor. Tasfiye tehdidi, bu kuvvetlerle iş birliği yaptığından şüphelenilen siviller dahil herkesi kapsayacak biçimde genişletilmiş durumda. Bu komuta kademesi, teslim olup silah bırakmadıkları takdirde HDK’yı Sudan topraklarından tamamen çıkaracaklarını sıklıkla dile getirmişti. Bu söylemin seferberlik ve mobilizasyon bağlamında yorumlanabileceği bir gerçek olsa da seferberlik söyleminde yaşanan değişimin kendisi başlı başına bir dönüşümü kanıtlıyor. Bakan Muhyiddin Salim'in "Sudan'ın her köşesindeki evlatlarına önem veriyoruz" sözü de yeni düzenlemelerle aynı yöne işaret eden bir gönderme içeriyor.

Siyasal İslamcılar’ın savaştaki gerilemesi

Sudanlıların bugün hâlâ altında ezildiği 15 Nisan savaşını başlatmakla suçlanan ilk grubun ‘Sudan İslami Hareketi’ olduğu biliniyor. Bu suçlama, nesnel emareler, çürütülemez kanıt ve delillerle tanık ifadelerine dayanıyor. Bu kanıtların başında grubun iktidara dönüş için yoğun çaba sarf etmesi ve sivil-demokratik dönüşümün önünü kesme girişimi geliyor. Söz konusu dönüşüm, otuz yıllık iktidar dönemlerinde işledikleri suçlardan hesap sorulmasıyla başlamış, siyasi yaşamdan tamamen uzaklaştırılmalarıyla son bulacak.

df
Berlin'deki Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen Üçüncü Sudan Uluslararası Konferansı toplantısından, 15 Nisan 2026 (AFP)

Sivil hükümetin önündeki engeller başarısızlığa uğradığında siyasal İslamcılar, HDK’nın da katılımıyla 25 Ekim 2021 tarihinde ordu içinden bir darbeyi destekledi. Darbe başarısız olup yeni bir anlaşma yoluyla devrim hükümetinin ve sivil-demokratik dönüşümün geri dönüş işaretleri belirdiğinde, ‘ya biz ya tufan’ sloganıyla yıkıcı savaşın kıvılcımını ateşlediler. Daha ilk andan itibaren tugayları ordunun yanında savaşmaya başladı. Bunlar arasında ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Bera bin Malik Tugayı, Yıldırım Tugayı, Sağlam Bina Tugayı ve Özel Operasyon Tugayı gibi yapılar da bulunuyor. Liderler seferberlik çağrıları yaparak İran ve diğer kaynaklardan para ile silah temin etti ve bu eylemlerini Sudan halkının ve onurunun çıkarına olduğu, mücadelenin ancak HDK'nın tasfiyesiyle son bulacağı şeklinde tasvir ettiler. Sudanlılara, kendileri dışında kalanları, özellikle de iktidarlarını devirmiş devrimi yöneten kişileri, hain ve işbirlikçi olarak gösterdiler. Müzakere yoluyla savaşa son verilmesi çağrısında bulunan herkesin HDK’yı desteklediğini iddia ettiler.

Siyasal İslamcıların savaşı destekleme rolünün son iki ay içinde gözle görülür biçimde büyük bir değişime uğraması, ele aldığımız konu açısından önemli olan nokta. Bazı gözlemciler, savaştan geri çekilmelerini Sudan İslami Hareketi ile Bera bin Malik Tugayı’nın ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılmasına ve İslamcıların savaşın sürmesini sağlamak amacıyla fırtınaya boyun eğme politikasını izlemesine bağlıyor. Bunun yanı sıra İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırganlığına rağmen, ABD ve İsrail'e karşı yürüttüğü son savaşta İran Cumhuriyeti'ne destek vermelerinin orduyu zor durumda bıraktığını ve İslamcılara güvenmenin zor olduğunu ortaya çıkardığını düşünenler de var. Bu sebeple ordu, en azından taktiksel bir adım olarak onları sahneden uzaklaştırmaktan başka çare bulamadı.

Son dönemdeki en dikkat çekici gerilim, ABD Kongresi Dışişleri Komitesi'nin onayladığı ‘Amerikan Sudan Barış Angajmanı Yasası’ tasarısında somutlaştı. Bu tasarı, savaşın taraflarına ve destekçilerine çok daha ağır yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor.

Gözlemciler, siyasal İslamcıların azalan rolünü farklı biçimlerde yorumlasa da onların savaş alanından neredeyse tümüyle çekildiği konusunda hemfikir. Sudan İslami Hareketi’nin ‘mücahit’ liderlerini artık ne cephede ne de seferberlik gösterilerinde görememek bunun en çarpıcı kanıtı. Bera bin Malik Tugayı Komutanı el-Misbah Ebu Zeyd'i artık askeri üniformayla değil sivil kıyafetle, üstelik Sudan dışına ardı ardına gerçekleştirdiği seyahatlerde görmek, bunun en belirgin örneklerinden biri. Artık seferberlik ve savaşa katılım çağrısı yapmıyor; meydan okumasını HDK yerine sivil güçlere ve devrim güçlerine yöneltiyor.

Aslına bakılırsa savaşı destekleyen önde gelen İslamcı isimlerden Naci Mustafa ve Naci Abdullah gibi şahsiyetler de bu tutuma daha önce geçmişti. İslamcıların savaşa yaklaşımı, ancak yeni hareket ve düzenlemeler çerçevesinde anlaşılabilir. Bu süreç başta savaşı destekleyen gruplar olmak üzere herkesi yaklaşan gelişmelere hazırlık amacıyla yeni bir konumlanma arayışına itti.

Burhan ve daire dışına çıkma çabası

Sahnenin perde arkasında emsalsiz bir biçimde hazırlık yapıldığı varsayımını destekleyen bir başka gösterge de Orgeneral Abdulfettah el-Burhan'ın siyasal İslamcıların kendisine dayattığı kapalı daireden çıkma çabası oldu. Savaş boyunca siyasal İslamcıların Orgeneral Burhan'ın etrafını sardıkları biliniyor. Siyasal İslamcıların liderleri bunu birden fazla vesile ile açıkça dile getirdi. Türkiye'de ikamet eden siyasal İslamcı lider Abdülhay Yusuf'un “Burhan'ın ofisinde bizler de varız" sözlerini herkes hatırlıyor. Daha önce belirttiğimiz gibi siyasal İslamcılar, kendilerini Orgeneral Burhan'ın savaştaki destekçileri ve siyasi dayanağı olarak göstermişti.

defrthyj
Güney Kordofan bölgesindeki el-Abyad kenti yakınlarındaki er-Rahmaniye Mülteci Kampı’nda, Sudanlı bir kadın çocuğuyla birlikte otururuyor, 25 Haziran 2026 (AFP)

Aslına bakılırsa siyasal İslamcıların Orgeneral Burhan'ın kararı üzerindeki kontrolü 25 Ekim darbesinden sonra, hatta belki öncesinde de belirginleşmişti. Ancak savaşın yarattığı sonuçlar ve ilk günlerinde öngörülen hızlı çözüm beklentisinin gerçekleşmemesi, Burhan'ı ve ona yakın askeri istihbarat çevresini siyasal İslamcıların kuşatma dairesinden çıkma yollarını düşünmeye itti. Nesnel veriler ise Orgeneral Burhan'ın hem -bünyesinde siyasal İslamcıların örgütlü varlığı göz önüne alındığında- Sudan ordusunun bütünlüğü açısından hem de Orgeneral Burhan'ın şahsi çıkarları ve güvenliği açısından, özellikle de kuşatma dairesini içeriden kırma girişimi söz konusu olduğunda bu yöndeki hamlesinin riskli olduğunu doğruluyor.

Dolayısıyla dış faktörlerin hareketliliğinin daha aktif ve etkili hale geldiğini görüyoruz. Bu da Orgeneral Burhan'ın İslamcıların çıkarlarına aykırı hareket etmesine ve onlarla doğrudan yüzleşmek zorunda kalmadan kuşatmalarını çözmesine imkân tanıyor. Bu süreçte Orgeneral Burhan, savaşın çözümünün gecikmesi, iç koşulların kötüleşmesi, düşmanın süregelen tehditleri ve Sudan'ın parçalanma kaygısı ile bunun bölgesel ve küresel güvenlik ve barış üzerindeki yansımaları gibi dış etkenleri gerekçe olarak öne sürebilir.

Orgeneral Burhan ve etrafındaki askeri istihbarat çevresi, hiç kuşkusuz Sudan İslami Hareketi ve tugaylarını ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırma fırsatını kaçırmıyor. Ancak son dönemdeki en belirgin dış gerilim, ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesi'nin onayladığı ‘ABD'nin Sudan Barışına Katılımı Yasası’ taslak metni. Bu tasarı, savaşan taraflara ve destekçilerine daha ağır yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor. Tasarı ayrıca HDK ve Sudan ordusu liderliğinin ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırılmasının ardından silah ambargosunun bütün Sudan'ı kapsayacak şekilde genişletilmesi gibi ciddi maddeler de içeriyor.

Siyasi güçlerin görüşleri ilk kez yakınlaşırken Berlin'deki sivil güçler konferansı bir kırılma noktası oluşturuyor, Addis Ababa konferansı ise daha başarılı geçiyor. İsviçre'de ise savaşı reddedenler şimdi bir araya geliyor.

Yasa tasarısı, ABD Başkanı Donald Trump’ı sivillerin korunmasını da kapsayan özel bir Sudan stratejisi geliştirmekle yükümlü kılıyor. Aynı zamanda Sudan ordusunun egemenliğini ve meşruiyetini de tartışmaya açıyor. Ordunun ve hükümetinin Sudan'ı temsil etme meşruiyetine ilişkin madde son anda metinden çıkarılmış olsa da "İsabet etmeyen mermi bile gürültü koparır" deyişindeki gibi etkili oldu. Hiç kuşkusuz, mevcut tablo değişmezse 90 gün içinde yürürlüğe girecek bu yasa, Orgeneral Burhan'a siyasal İslamcıların kuşatmasından çıkış vizesi sunuyor, onların istediği yönün tersine hareket etmesine imkân tanıyor ve onları yeniden konumlanmaya zorluyor. Tüm bunlar, perde arkasında devem eden düzenlemeleri somut ve gerçekçi bir tabloya dönüştürüyor.

Mevcut tablo

Bir grup siyasi gözlemci ve uzmanla yapılan istişarelerin özeti, Sudan'daki savaşı sona erdirmek için hazırlanan dönüşümün ya da uzlaşının bu yılın ikinci yarısında somutlaşacağına işaret ediyor. Bu yönde daha önce sıraladıklarımızdan çok daha fazla işaret ve kanıt mevcut. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bunların başında Sudan'ın bugün içinde bulunduğu tablo geliyor. Ekonomide kötüleşme emsalsiz bir noktaya ulaştı. Her alanda krizler hüküm sürüyor. Yerel para birimi diğer para birimleri karşısında satın alma gücünü dramatik biçimde kaybetti. Bankacılık sistemi işlevsiz hale geldi. Ordunun dış destekçileri mali yardımları sonlandırdı. Öğretmenler ve diğer meslek grupları grevde, hükümet ise ya aciz ya da kayıtsız. Tüm bunların yanında savaş Cebel Uveynat'tan doğu sınırına ve Mavi Nil iline kadar şiddetle yeniden alevlenip yayılıyor. HDK, el-Ubeyd şehrini kuşatmış durumda. Başkent Hartum dahil olmak üzere Sudan’ın orta kesimlerindeki iller tehdit altında. Tüm bunlar, savaşın yeniden alevlenmesinin ve sürmesinin en belirgin işaretleri.

dsfvbtny
Hartum’daki bir meydanda kurşun delikleriyle dolu araçlar, 11 Haziran 2026 (Reuters)

Öte yandan siyasi güçlerin görüşleri ilk kez yakınlaşırken Berlin'deki sivil güçler konferansı bir kırılma noktası oluşturuyor, Addis Ababa konferansı ise daha başarılı geçiyor. İsviçre'de ise savaşı reddedenler arasında; Sumud İttifakı çatısı altında bir araya gelen devrim güçlerinin sivil temsilcileri, ordu tarafındaki savaş destekçileri, demokratik blok ve Sudan hükümetine paralel olarak kurulan ayrılıkçı yönetim Sudan Kurucu İttifakı’ndaki HDK destekçileri gibi farklı kesimler şimdi bir araya geliyor. Aktarılan bilgilere göre bahsi geçen kesimler arasındaki engeller neredeyse tümüyle çözülmüş durumda. Dolayısıyla perde arkasında bir hazırlık durumu söz konusu. Daha önce belirttiğimiz gibi bu sürecin önümüzdeki altı ay içinde, hatta daha kısa bir sürede belirginleşmesi bekleniyor. Herkes buna hazırlıklı olmalı!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."