Atatürk zamanında müzik Arapları ve Türkleri böyle birleştirdi…

Yeni bir kitap, iki kültür arasındaki etkileşimin tarihini sunuyor.

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon
TT

Atatürk zamanında müzik Arapları ve Türkleri böyle birleştirdi…

Eduardo Ramon
Eduardo Ramon

Teysir Halef

Türkler, 2 Kasım 1934 sabahında şoke edici bir haberle uyandılar. Haberde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Türk radyo programlarında doğu müziğinin tamamen yasaklayan ve bunun yerine sadece batı tarzı müzik parçalarının yayınlanacağına dair bir genelge yayınladığı bildiriliyordu. Türk halkı bunun üzerine radyo alıcılarını Arap radyo istasyonlarına, özellikle de Mısır radyolarına yönlendirdi. O günden sonra hem Ümmü Gülsüm hem de Muhammed Abdülvehhab Türk halkı arasında en popüler şarkı söyleyen yıldızları haline geldi. Türk araştırmacı ve akademisyen Murat Özyıldırım’ın bugünlerde ‘Kelime’ tercüme projesi için Melek Deniz Özdemir ve Ahmed Zekeriya tarafından Arapçaya tercüme edilen “Arap ve Türk Musikisinin XX. Yüzyıl Birlikteliği” başlıklı kitabının ana tezi bu.

“Türk Doğu müziğine yönelik saldırı, bunun meyhane müziği olduğu ve salt Türk müziği olmayıp Bizans, Pers ve Arap müziği karışımı olduğu gerekçesiyle başlatıldı. Öyle ya yeni doğan cumhuriyet modernleşme sürecine ayak uydurmak istiyorsa şayet, Türkler sevse de bu mirası terk etmek gerekiyordu”

Meyhane müziği!

İlk duyulduğunda kulağa garip gelen bu karar, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla başlayan siyasi-toplumsal tartışmanın sonucundan başka bir şey değildi. Nitekim cumhuriyetin doğuşuyla birlikte devleti ve vatandaşları doğulu kimliklerden sıyırıp Avrupalıya dönüştürmeyi hedefleyen farklı yönelimlerdeki modernleşme hareketleri ortaya çıkmıştı. Yazıda Arap harflerinin yerine Latin harflerinin tercih edilmesi ve Doğu tarzı kıyafetlerin Batı tarzı kıyafetlerle değiştirilmesi gibi radikal başka kararlar bir nebze kolaylıkla kabul ettirilse de müzik bu arzunun yolunda bir engel olarak kaldı. Meselenin karmaşık ve o dönemde Türk Batılı entelektüellerinin kafasında dahi fikrin oturmamış olmasına rağmen, kimsenin arzulamadığı aksi sonuçlara yol açan yersiz bir deneme süreci başlatıldı.    

Türk Doğu müziğine yönelik saldırı, bunun meyhane müziği olduğu ve salt Türk müziği olmayıp Bizans, Pers ve Arap müziği karışımı olduğu gerekçesiyle başlatıldı. Öyle ya yeni doğan cumhuriyet, modernleşme sürecine ayak uydurmak istiyorsa şayet, Türkler sevse de bu mirası terk etmeliydi.

Bu fikir, milliyetçi düşünür Ziya Gökalp’in 1923 yılında yayınlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında ele alınmıştır. Gökalp şöyle diyor: “Bugün önümüzde üç tür müzik var: Doğu müziği, Batı müziği ve halk müziği. Bizim için bunlardan hangisi milli? Bizce Doğu müziği hastalıklıdır ve vatansever değildir. Halk müziği bizim kültürümüzün müziği, Batı müziği ise yeni uygarlığımızın müziği; dolayısıyla bu ikisi bize yabancı değil. O halde milli müziğimiz, ülkemizdeki halk müziği ile Batı müziğinin karışımından doğacaktır.”

Bu kutuplaşmanın bir sonucu olarak 29 Aralık 1926’da Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey, o dönemde müzik enstitüsü olan Darü’l-Elhan’daki Doğu müziği eğitimi kısmının kapatılıp, eğitimin Batı müziğiyle sınırlandırılmasını emretti. Anlaşılacağı üzere hedef, nesilleri Batı müziğiyle yetiştirmekti.

Foto: Münire el-Mehdiye
Münire el-Mehdiye

Münire el-Mehdiye ve Atatürk’ün tavsiyesi

Araştırmacı Murat Özyıldırım’a göre Doğu müziği üzerine yapılan toplumsal ve siyasi tartışmaların çözümü açısından en önemli olay, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da meşhur bir konser sırasında yaşandı.

Mustafa Kemal Atatürk, Sarayburnu’nda ünlü Mısırlı şarkıcı Münire el-Mehdiye’nin yanı sıra bir Türk grubu ve caz müziği icra eden yabancı grubun katıldığı bir konsere davet edilmişti.

Mısırlı sanatçı, Atatürk’e saygılarını sundu ve sonra meşhur eserlerinden bir seçki yapıp şarkı söylemeye başladı. Bu şarkılar arasında Atatürk’ün 1905-1906 yıllarında Şam’da iken dinlemeyi sevdiği şarkılar da yer alıyordu. En ilginci de şuydu ki sanatçı, başından sonuna kadar Atatürk’ü övdüğü bir şiir okudu ve bunun üzerine dinleyicilerden coşkulu bir alkış aldı. Konserden sonra Mustafa Kemal Paşa, Münire el-Mehdiye’yi çağırarak ona Batı müziği öğrenmesini tavsiye etti ve şöyle dedi: “Bu sesle seni tüm dünya dinler; şöhretin tam olsun.”

O gecenin tanıklarından biri olan ünlü Türk gazeteci ve yazar Falih Rıfkı [Atay], Sarayburnu’ndaki insanların çok neşeli olduğunu ve bu durumun Atatürk’ün mutluluğunu artırdığını söylüyor. Atay, o gecenin havasını bozan şeyin Arap müziği olduğu yönündeki iddiasını ise şu sözlerle ifade ediyor: “Ağlatan Arap ezgileri, havayı bozdu.” Bu demek oluyordu ki neşe kaynağı, caz müziğiydi!

Konser esnasında Atatürk, bir konuşma yaptı. Türk gazetelerinde yayınlanan bu konuşmada, Türk alfabesinin Arapların alfabesiyle aynı olmaması gerektiği ve Türk müziğinin de biraz önce dinledikleri o müzik olmadığını söyledi ki kastettiği, Münire el-Mehdiye’ydi. Atatürk bu konuşmasında şu ifadelere yer vermişti: “Bu gece, tesadüfen Doğu’nun en güzide orkestrasını, bilhassa sahneye ilk çıkan Münire el-Mehdiye Hanım’ı dinledim; sanatında başarılıydı. Ancak benim Türk duygularım için bu basit müzik, Türklük ruhunu ve şuurunu tatmin etmeye yetmez. Şimdi uygar dünyanın müziğini de dinledim (caz müzik orkestrasını kastediyor); o ana kadar Doğu müziği karşısında hareketsiz görünen insanlar hemen hareketlendi. Hepsi keyifle dans ediyor. Bu, çok doğal bir şey. Gerçekten neşeli ve mutlular. Bu halkın güzel doğasını fark etmediyseniz bu, onların suçu değil. Kısır uygulamalar, acı ve feci sonuçlar doğuruyor ve bu yüzden Türk milleti hüzünleniyor. Millet şimdi hatalarını kanla düzeltti, artık rahat. Türk halkı mutlu ve morali yerinde. Türk insanı artık mutlu.”

“Bu seçkinci saçmalık yüzünden tüm Türkler, Arap müziğine yöneldi ve Ümmü Gülsüm, Abdülvehhab, Leyla Murad ve diğer meşhur Arap sesleri gibi ünlü isimleriyle Mısır Ulusal Radyosu, Türk dinleyicilerin uğrak noktası oldu”

Bir müzik devrimi

Atatürk’ün bu konuşmasından sonra Doğu müziğinin yasaklanması çağrısında bulunan kalemler cesaret buldu ve bu müziğin, yükselen ulusun ruhu üzerindeki olumsuz yansımalarını sergilemekte ustalaştı. Birkaç yıl sonra 1930’da Atatürk, Alman “Voss” dergisiyle yaptığı bir röportajda ‘müzik devrimiyle’ tam olarak ne istediğini açıkladı. Ünlü gazeteci Emil Ludwig kendisine Türk müziğini iyileştirme vizyonunu sorduğunda Atatürk şöyle dedi: “Batı müziğinin mevcut haline gelmesi ne kadar zaman aldı?” Gazeteci bu soruya “400 yıl” cevabını verince Atatürk de şu karşılığı verdi: “Bizim bu kadar beklemek için vaktimiz yok. Bu yüzden Batı müziğini almaya karar verdik.”

Ancak tartışmayı bitiren ve sonrasında Türkiye’yi hiç olmadığı bir hale getiren son konuşma, Lider Atatürk’ün 1 Kasım 1934’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı şu konuşma oldu: “Arkadaşlarım! Biliyorum ki vatanın gençlerinin tüm güzel sanatlarda yükselmesini istiyorsunuz. Bizim yaptığımız da bu. Ancak her şeyden önce ve olabildiğince hızlı bir şekilde Doğu müziğini ele almamız gerek. Milletin yeni değişiminin ölçüsü, müzikteki değişimi idrak edip anlama yeteneğidir. Bugün icra edilen müzik, övgüye değer olmaktan çok uzak. Bunu açıkça bilmek gerek. Milli duygu ve düşünceleri ifade eden kelimeleri derleyip genel son müzik kurallarına göre incelememiz lazım. Türk milli müziği, ancak bu düzeyde yükselebilir ve dünya müziği arasındaki yerini alabilir. Temennim odur ki, Kültür Bakanlığı bu göreve gereken önemi versin ve halk da ona bu konuda yardımcı olsun.”

tt

Timur yasağı

Bu konuşmanın ertesi günü Türk radyosunda Doğu müziğinin yayınlanmasını yasaklayan karar çıktı ve bunu, kamusal alanlarda Doğu müziğinin yasaklanmasına dair tartışmalar izledi. Cumhuriyet gazetesinde 8 Kasım 1934’te “halkın ruhuna hitap etmeyen hüzünlü müziğin halka açık yerlerden kaldırılması için TBMM’ye teklif sunmaya hazırlanan belediye meclisi üyelerinin” toplandığı haberi yayımlandı. Amaç, geleneksel Türk müziğinin radyoda yasaklandıktan sonra gazinolarda da yasaklanmasıydı. Bu haberlere rağmen gazinolarda Türk müziği dinletilmeye devam etti; okullarda geleneksel Türk müziğinin yasaklandığı dönemde bile. Yine aynı gazetede yayınlanan bir makalede bu illetin kökünü kurutmanın bir yolu olarak, geleneksel Türk müziği plaklarının dağıtımının yasaklanması çağrısı yapıldı.

Ancak sıradan insanlar, Türk ulusal radyolarında kafalarını patlatan Batı müziğine alternatif olarak Arap radyolarında, özellikle de Mısır radyolarında kendilerine bir çıkış kapısı buldular. Araştırmacı Özyıldırım, kitabında şu soruyu soruyor: “Devletin ileri gelenleri, çok sesli Batı müziğini hayranlıkla dinliyordu; peki, devleti oluşturan esas unsur olan Türk milleti o dönemde ne dinliyordu: Pretorius’u mu Muhammed Abdülvehhab’ı mı?” Bir yazar, Batı müziğinin Türk radyosunu işgaliyle yaşananları, Timurlenk’in işgaline benzetiyor, yani zulümde ondan aşağı kalır yanı olmadığını söylüyordu.

Türk “Yedigün” dergisinde Ümmü Gülsüm haberi
Türk “Yedigün” dergisinde Ümmü Gülsüm haberi

Abdülvehhab ve Ümmü Gülsüm

Bu seçkinci saçmalık yüzünden tüm Türkler, Arap müziğine yöneldi ve Ümmü Gülsüm, Abdülvehhab, Leyla Murad ve diğer meşhur Arap sesleri gibi ünlü isimleriyle Mısır Ulusal Radyosu, Türk dinleyicilerin uğrak noktası oldu. Arap şarkıları, Türk evlerine ve kahvehanelerine girdi. Bunun Türk müziğinin başka dildeki versiyonundan başka bir şey olmadığını söyleyen Prof. Yalçın Tura şöyle diyor: “O dönemde Arap müziği, yenilik ve bilhassa Batılılaşma evresindeydi. Muhammed Abdülvehhab’ın onlarca şarkısının dinletildiği Mısır filmlerinde de bunun pek çok örneği görülebilir.”

Yasaklama kararından iki yıl sonra Atatürk, Osman Pehlivan’ın tanbur ezgilerinin yayınlamasına dair örtük bir karar aldı. Bu karar, Doğu müziği yasağının kaldırılması olarak değerlendirilse de bu gelişme, bu müzisyenin şarkılarıyla sınırlı kalarak, bunun dışındakiler yasak olmaya devam etti.

“Arap ve Türk müzisyenler arasında Türk müzisyen Münir Nureddin Selçuk ile Muhammed Abdülvehhab ve Türk şarkıcı Perihan Altındağ Sözeri ile Ümmü Gülsüm arasındaki ilişki gibi sanatçı dostlukları kuruldu”

Geç gelen geri adım

O günlerin Türkiye’sindeki acayipliklerden biri de bizzat Atatürk’ün Doğu müziğine düşkün olup hayatı boyunca Batı müziğinden hoşlanmamasıydı. Yasağı kaldırma kararından bir süre sonra şu açıklamayı yapmıştı: “Maalesef, benim sözlerimi yanlış anladılar. Ben, neşeyle dinlediğimiz Türk müziğini Batılılara da dinletmek için bir yol bulmamız gerektiğini kastetmiştim. Yoksa, gelin Türk ezgilerinden kurtulup Batı ülkelerinin müziğini alarak kendimize mal edelim, demedim. Sözlerimi yanlış anladılar ve öyle bir gürültü kopardılar ki, bir daha bu konu hakkında konuşamadım.”

Çok açıktır ki Atatürk, resmî kayıtlara geçen talimatlarının yanlış olduğunu, bu talimatların Türk halkını Araplara daha da ittiğini anladı. Bu yüzden bu ilginç açıklamayla “felaketi” gidermeye çalıştı ama geri adım atmak için çok geçti. Nitekim, Doğu müziği eğitim kurumlarında kaybolmuş, Arap müziği Türklerin ilk tercihi haline gelmiş ve hem Ümmü Gülsüm hem de Abdülvehhab, Türk sokağının tartışmasız iki yıldızı olmuştu.

Mısır sineması ve sanatsal ilişkiler

Kitap, Mısır müzikal filmlerinin Türk sinema salonlarında yayılması meselesini de detaylı bir şekilde ele alıyor. Türkler, radyoda Mısırlı şarkıcıların seslerine aşina olduktan sonra kitleler Mısır filmlerinin gösterildiği Türk sinema salonlarına akın etti. Bu bağlamda araştırmacı, Türkiye hükümetinin o dönemde bu durumdan duyduğu rahatsızlığı ve bu filmlerin Türkçe dublaj olmadan gösterilmesini engellemek için attığı adımları da ayrıntılı olarak ele alıyor. Araştırmacı ayrıca, Türk ve Arap müzisyenlerin Türkiye’de ve bazı Arap ülkelerinde birbirlerini ziyaret etmelerinin ve bu ziyaretlerde kurdukları ilişkilerin müzik etkileşimindeki rolüne de odaklanıyor. Bu bağlamda, Osmanlı döneminde klasik Türk müziğinin büyük bestecilerinin sonuncusu kabul edilen Zekai Dede Efendi’nin Mısır ziyareti ve Arap müziği öğrenimi ile Mısırlı şarkıcı ve besteci Abdu el-Hamuli’nin İstanbul ziyareti ve Mısır’a döndükten sonra klasik müziğe yeni makamlar ve ritimler eklemesini ele alıyor. Bu ziyaretler esnasında Arap ve Türk müzisyenler arasında kurulan pek çok sanatçı dostluğuna da ışık tutuluyor. Türk müzisyen Münir Nureddin Selçuk ile Muhammed Abdülvehhab ve Türk şarkıcı Perihan Altındağ Sözeri ile Ümmü Gülsüm arasındaki dostluk buna örnektir. Hatta Sözeri, Ümmü Gülsüm’den “Gannili Şuvey Şuvey” şarkısını öğrenerek İstanbul gazinolarında söylemeye başladı.

Foto: Ümmü Gülsüm Kahire’de Ankara Radyo Topluluğu ile
Ümmü Gülsüm Kahire’de Ankara Radyo Topluluğu ile

Araştırmacı bu müzik etkileşiminin etkenleri arasında Araplar ile Türkler arasında bir köprü olan dergilerin rolüne de değiniyor ve Arap müzisyenlere ilgi gösteren önemli Türk sanat dergileri ile bunların Arap muadillerini inceliyor. Bu bağlamda, Muhammed Abdülvehhab ve Ümmü Gülsüm gibi Arap müzisyenlerle yapılan birçok röportaja ve sanat haberine yer veriyor. Ümmü Gülsüm’ün Türk dergileriyle yaptığı bu görüşmelerde çok arzuladığını ifade etmesine rağmen İstanbul’u ziyaret etmemesini masaya yatırarak, bu konuya dair birçok görüşü zikrediyor. Yazar, kitabını Türkiye’de Arap müziğinin arabesk müzikle ilişkisine dair yapılan tartışmalardan bahsederek bitiriyor. Bu konuda pek çok görüş ileri sürerek, sonunda arabeskin Arap müziğinin Türkiye’ye giriş yollarından biri olduğunu kanıtlıyor.



Terörsüz Türkiye yasası Meclis'te kabul edildi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Terörsüz Türkiye yasası Meclis'te kabul edildi

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Kamuoyunda "çerçeve yasa" olarak bilinen ve PKK'lıların cezalarının ertelenmesini içeren yasa teklifi TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaştı. Yasanın oylamasına 592 milletvekilinden 562'si katıldı. Bu vekiller arasından 468'i kabul, 88 vekil de ret oyu verdi. Oylamada 6 vekil de çekimser oy kullandı. 

Çoğunluğu AKP, MHP ve DEM Parti'den olmak üzere 367 milletvekilinin imzasıyla 5 Ağustos'ta Meclis’e sunulan teklif, 8 Ağustos günü Adalet Komisyonu'nda 18 saat süren görüşmelerin ardından sabaha karşı kabul edilmişti.

"Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" adıyla sunulan 12 maddelik yasa, Ekim 2024’te başlatılan yeni çözüm sürecinin hukuki altyapısını oluşturuyor. 


Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
TT

Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)

İsa Nehari

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının imzalanmasının ardından Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, bunun çeşitli ilişkiler ve çıkarlar ağının yerini alan alternatif değil, tamamlayıcı bir çerçeve olduğunu vurgulamaya önem verdi. Nitekim Riyad bu adımın Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerinin pahasına olmadığını açıkladı. Ankara, bunun NATO taahhütleriyle çelişmediğini vurgularken, İslamabad yeni anlaşmanın Suudi Arabistan ile yapılan Ortak Stratejik Savunma Anlaşması'ndan ayrı olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte anlaşma, büyük bölgesel güçler arasında ortaklıklarını derinleştirme konusunda artan bir ilgiyi gösterdi ve bunun ABD'nin Ortadoğu'daki rolü üzerindeki etkisi hakkındaki soruları gündeme getirdi. Son güvenlik düzenlemeleri, yıllarca süren Amerikan güvenilirliğinin gerilemesinin ardından yeni bir bölgesel düzenin oluşumu bağlamında yorumlanırken, birçok analist bunların mutlaka Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak anlamına gelmediğini, aksine çok katmanlı güvenlik sistemleri kurmayı ve caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını düşünüyor.

 Amerikan rolünün yeniden tanımlanması

Carter Doktrini, 46 yıldır bölgedeki Amerikan politikasının temel taşlarından birini oluşturdu. Bu doktrin, bir dış gücün Arap Körfezi'ni kontrol etme girişiminin Amerikan çıkarlarına yönelik saldırı teşkil edeceğini ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli bütün araçlarla karşılık verileceğini öngörüyordu. Son İran savaşı, Washington'un askeri müdahaleye hazır olduğunu gösterirken, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın gerilimi azaltma ve savaşın yayılmasını önleme yönünde baskı yapması göz önüne alındığında, kararlarının bölgesel ortaklarının çıkarlarıyla tutarlılığı konusunda soru işaretlerini de gündeme getirdi.

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak, Pentagon'un Körfez Ofisi'nin eski başkanı David Des Roches verdiği demeçte, ABD'nin, etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ortakları arasında bölgesel iş birliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşıladığını söyledi. “Bu durumda, Washington'un anlaşmayı, açıkça İsrail karşıtı bir tavır almadığı sürece memnuniyetle karşılayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu'nun “tamamen Amerikan liderliğindeki bir güvenlik sisteminden” uzaklaştığının bir göstergesi olarak görülse de Londra’daki King's College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg, anlaşmanın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın ABD'nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine, özellikle Washington'un bölgesel savaşları önleme, İsrail'i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalıştıklarını gösterdiğini belirtti.

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el-Rifai, Mekke Anlaşması'nın, 2023'ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir cevap olarak, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmek değil, yeniden tanımlamak sürecinin devamı olduğunu ifade etti. Bu durum, üç ülkenin İran ile savaş sonrası döneme hazırlanmasıyla birlikte ortaya çıktı; böylece savaş sonrası düzenlemelerde sadece pasif alıcılar değil, bölgenin geleceğini şekillendirmede aktif katılımcılar haline geliyorlar.

Caydırıcılığı güçlendirme ve yükü paylaşma

Mekke Anlaşması, mevcut bölgesel koşullardan ivme kazandı, ancak anlık bir karar değildi. Bu anlaşmadan önce, Riyad'ın Ağustos 2023'te ilk toplantısına ev sahipliği yaptığı Üçlü Savunma Komitesi kuruldu. Anlaşma, NATO'nun 5. Maddesine benzer şekilde, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendirirken, imzaya giden süreç, sürdürülebilir, kendi kendine yeten savunma yetenekleri oluşturmaya odaklandığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Raid Karmali de anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturmadığını, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını vurgulayarak, bu yönü açıklığa kavuşturdu.

xcdvfrgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile anlaşmayı imzaladıktan sonra (AFP)

Resmî açıklamalara göre savunma sanayilerinde iş birliği, bunların yerelleştirilmesi ve bilimsel araştırmalar, Mekke Anlaşması'nın temel taşını oluşturuyor. Örneğin, Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı. Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan'ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, ABD'nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini güçlendirirken, Rifai, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla daha yakından bağlantılı olduğunu belirtti. Irak Savaşı'ndan bu yana, birbirini takip eden yönetimlerin bazıları katılımı genişletmeye çalışırken, bazıları geri çekilmeyi ve Asya'ya odaklanmayı savundu; bu durum, ABD'nin Avrupa'da Rusya'ya yönelik politikasındaki kararsızlığa benziyor. Rifai, “katılım ve geri çekilme arasındaki bu gidip gelme, bölgedeki ülkeleri ilave güvenlik şemsiyeleri ve daha kendi kendine yeten çözümler aramaya yöneltti; özellikle de bölgenin zorluklarını en iyi anlayan ve bunları ele almak için siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel meşruiyete sahip olan ülkeler oldukları için” değerlendirmesinde bulundu.

Birmingham Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ömer Kerim yaptığı açıklamada, anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu söyledi. Zira üç ülkeyi Washington'a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington'a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Statükonun korunması

Yeni güvenlik düzenlemeleri, İran savaşının sonuçlarından ayrılamaz. Kerim, üç ülkenin de statükoyu değiştirmeye çalışan güçleri caydırmada ve İran'ın hegemonik emellerini dizginlemede ortak bir çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu emeller savaşın bir ürünü değil, ancak Kerim, İran'ın Hürmüz ve Bab’ul Mendeb Boğazlarındaki deniz trafiğini kontrol etmeye odaklanan yeni bir stratejik yaklaşımına işaret ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre üç ülkenin statükoyu koruma çıkarı, özellikle Amerikan rolünden etkilendi. Zira yaklaşık iki ay önce Tahran ile imzalanan mutabakat zaptı, Washington'un uzun süreli bir savaştan kaçınma ve seyrüseferi yeniden başlatma arzusunun, Hürmüz Boğazı'nda İran'a tavizler vermesine neden olabileceği endişelerini artırdı. Trump'ın hızlı bir anlaşma çağrısında bulunmasının ardından müzakerelerin yeniden başlamasıyla bu endişeler daha da arttı; Tahran ise zaman kazanmak için görüşmeleri uzatmayı sürdürdü.

Birmingham Üniversitesi'nden araştırmacı, anlaşmanın Tahran'a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini belirtti. Yeni düzenlemenin, İran'ın bölge dışından gelen güçlerin müdahalesine itiraz etme gerekçesini zayıflattığını, çünkü Tahran'ın bölgesel güçler tarafından yönetilen bir güvenlik düzenlemesine meydan okumasının zor olduğunu belirtti.

İsrail de giderek daha iddialı ve genişleyen askeri davranışları nedeniyle üç ülke için ortak bir tehdit oluşturuyor. Kerim bu nedenle anlaşmanın, İsrail'in Afrika Boynuzu veya Maşrık’taki (Levant) eylemlerini tek taraflı olarak değil, önemli yeteneklere sahip devletleri zayıflatma veya egemenliklerini devlet dışı aktörler aracılığıyla çökertme girişimlerine karşı harekete geçmeye hazır olan üç yerleşik orta gücün kolektif olarak caydırabileceğini düşünüyor.

Karşılaştırmalı avantajlar ve özel motivasyonlar

Ortak bölgesel değerlendirmelerin ötesinde, anlaşmanın her taraf için özel motivasyonları bulunuyor. Des Roches bu motivasyonları şöyle açıklıyor; Suudi Arabistan İran ve vekillerinden gelen tehditlere karşı savunma yeteneklerini çeşitlendirmek ve geliştirmek için endüstriyel tabanlara sahip ortaklar istiyor. Türkiye, Avrupa'nın kendisini reddettiğini ve NATO ile ilişkilerinin gergin olduğunu hissettiği bir ortamda ittifak ağını genişletmeyi amaçlıyor. Nitekim Erdoğan hükümeti NATO’ya şüpheyle bakıyor ve darbe girişiminin bazı üyelerinin özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiğine veya teşvik edildiğine inanıyor. Pakistan'a gelince, güvenlik doktrininde derine kök salmış olan “stratejik derinlik” kavramı, Hindistan'ın demografik ve coğrafi üstünlüğünü dengelemek için onu Riyad ve Ankara ile ortaklığını genişletmeye itiyor.

gbhyju
Araştırmacılar, üç ülkenin İran'ın hegemonik emellerini dizginleme konusunda ortak bir çıkarı olduğuna inanıyor (AFP)

ABD’li eski yetkili, Türk sanayisinin mühimmattan insansız hava araçlarına kadar uzandığını, Pakistan'ın ise 155 mm top mermisi gibi konvansiyonel askeri sanayide önemli yeteneklere sahip olduğunu belirtti. ABD ve diğer Batı ülkeleri arasında görülen önümüzdeki yıllarda silah ihracatına ilişkin daha fazla genel temkinlilik eğilimi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan bu yeteneklerden faydalanabilir. Zira Batılı ülkelerin bu eğilimi, Riyad'ı kaynaklarını çeşitlendirmeye ve ihtiyaç duyulduğunda büyük miktarlarda mühimmata hızlı erişim sağlamaya itiyor. Öte yandan, Suudi Arabistan pazarı Türk ve Pakistan sanayileri için önemli fırsatlar sunuyor.

Üç ülke de anlaşmanın belirli ülkeleri hedef almadığını açıklarken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı anlaşmanın “kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunu teyit etti ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mısır'ın da katılacağını öngördü. Des Roches bunun muhtemel olduğuna inanıyor, ancak Kahire'nin özellikle ABD yardımını, özellikle de askeri yardımı, Kongre içinde olası herhangi bir adımdan koruma arzusunu göz önünde bulundurarak, İsrail'in endişeleri yatışana kadar katılmayı erteleyebileceğini düşünüyor.

Anlaşmanın genişleme potansiyeli, Rifai'nin bunu “zorunluluk ittifakı” olarak tanımlamasıyla örtüşüyor. İttifaklar ortak kimliğe dayanabilir veya stratejik ortamın gereklilikleri tarafından dayatılabilirken, bu yeni ittifak her iki unsuru da birleştiriyor. Üç İslam ülkesini içeriyor, ancak öncelikle 2023'ten bu yana Ortadoğu'nun sahne olduğu yapısal dönüşümlere yanıt veriyor; bu dönüşümler geçici askeri çatışmaların ötesine geçerek güç dengesindeki değişimleri, devletlerin saldırı ve savunma yeteneklerini, nüfuz ve kontrol sınırlarını ve hatta siyasi ve coğrafi haritaları kapsamaya başladı. Bu nedenle, Rifai’ye göre anlaşma bir güç gösterisi değil, bu dönüşümlere bir yanıt niteliğinde.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


PKK'dan çerçeve yasaya tepki

PKK liderleri ve üyeleri, Kuzey Irak'ın Süleymaniye iline bağlı Kandil Dağı'nda düzenlenen sembolik silah yakma töreninde, 11 Temmuz 2025 (Reuters)
PKK liderleri ve üyeleri, Kuzey Irak'ın Süleymaniye iline bağlı Kandil Dağı'nda düzenlenen sembolik silah yakma töreninde, 11 Temmuz 2025 (Reuters)
TT

PKK'dan çerçeve yasaya tepki

PKK liderleri ve üyeleri, Kuzey Irak'ın Süleymaniye iline bağlı Kandil Dağı'nda düzenlenen sembolik silah yakma töreninde, 11 Temmuz 2025 (Reuters)
PKK liderleri ve üyeleri, Kuzey Irak'ın Süleymaniye iline bağlı Kandil Dağı'nda düzenlenen sembolik silah yakma töreninde, 11 Temmuz 2025 (Reuters)

PKK tarafından dün yapılan açıklamada, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) oylamaya sunulması beklenen, PKK üyelerinin akıbetine ilişkin yasa tasarısında ‘hatalar ve eksiklikler’ olduğunu öne sürerek tepki gösterdi ve kurucu liderinin serbest bırakılması talebini yineledi.

Cuma günü, genel kurulda oylamaya sunulmak üzere TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilen yasa tasarısı, geçtiğimiz yıl feshedilen PKK’nın üyelerinin Türkiye’de sivil hayata dönmelerini sağlayan bir mekanizma öngörüyor.

PKK’ya yakınlığıyla bilinen haber ajansı ANF tarafından yayınlanan PKK liderliğinin açıklamasında, “Bu yasa ciddi hatalar ve eksiklikler içeriyor. (PKK ile barış süreci için yasal bir çerçeve hazırlamakla görevli) TBMM Adalet Komisyonu’nun raporundaki demokrasi ve Kürt sorununun çözümü konusundaki öneriler dikkate alınmadı” denildi.

Açıklamada, “Yasa tasarısının ‘Kürt’ terimini kullanmadan, sadece silahsızlanmadan bahsetmesi, meselenin kapsamlı bir şekilde ele alınmadığını gösteriyor” denilirken, silahlarını bırakan üyelerin, görüşleri nedeniyle hapis cezası riski altında kalmadan ‘düşünce ve toplanma özgürlüğüne dayalı demokratik siyasi hayata katılabilmelerini’ sağlayacak garantiler sunulması çağrısında bulunuldu.

PKK yetkilileri ayrıca, örgütün kurucu lideri Abdullah Öcalan serbest bırakılmadıkça ‘yasanın birçok maddesinin kağıt üzerinde kalacağını’ vurguladı. Tasarı, 77 yaşında olan ve 27 yıldır İstanbul açıklarındaki İmralı Adası’ndaki hapishanede tek kişilik hücrede tutulan Öcalan’ın akıbetine ilişkin bir hüküm içermiyor.

Yasa tasarısı ayrıca, eski PKK üyeleri hakkında beş ila on yıl süreyle soruşturma açılmasını ve cezaların uygulanmasını askıya almayı öngörüyor. Askıya alma süresinin sonuna kadar aynı suçun tekrarlanmaması halinde, soruşturmalar dosyalanacak ve cezalar infaz edilmiş sayılacak. Bu da fiili bir af anlamına gelebilir.

Öte yandan Fransız haber ajansı AFP’nin incelediği metne göre tasarı, PKK’nın faaliyetleri kapsamında işlenen ‘kasıtlı cinayetler’ ile ‘1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen ve ömür boyu hapis cezası gerektiren suçları’ bu af kapsamı dışında tutuyor. Türk hükümetine yakın medya kuruluşları, bu istisnanın müebbet hapis cezasına çarptırılan Öcalan’ı da kapsaması gerektiğini iddia ediyor.

Diğer taraftan 2016 yılından beri tutuklu bulunan Kürt muhalif Selahattin Demirtaş, yasa tasarısına desteğini açıkladı. Türkiye’deki en büyük Kürt yanlısı partinin eski eş başkanı olan Demirtaş, “Bu tarihi barış çabasında yeni ve belirleyici bir aşamaya geçmeyi umuyoruz” diye yazdı. Demirtaş, en az 50 bin kişinin hayatına mal olan dört yıldan fazla süren silahlı çatışmanın ardından bu yasanın ‘Türkiye ve bölgenin kaderini kökten değiştireceğini’ belirtti.

Resmi olarak siyasi sahneden çekilmesine rağmen Türkiye’deki en önde gelen Kürt siyasi figür olmaya devam eden Demirtaş, “Bu yol, bölünme yaratmak, pazarlık yapmak ya da sonuçsuz müzakereler yürütmek için değil” dedi.