Türkiye'nin Afrika Boynuzu'na yaklaşımının stratejik boyutları

Addis Ababa, Ankara'nın bölgede artan rolüne ihtiyatlı bir memnuniyetle bakıyor

Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni karşılamak için Mogadişu Limanı’nda düzenlenen resmî törenden (Sosyal medya siteleri)
Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni karşılamak için Mogadişu Limanı’nda düzenlenen resmî törenden (Sosyal medya siteleri)
TT

Türkiye'nin Afrika Boynuzu'na yaklaşımının stratejik boyutları

Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni karşılamak için Mogadişu Limanı’nda düzenlenen resmî törenden (Sosyal medya siteleri)
Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni karşılamak için Mogadişu Limanı’nda düzenlenen resmî törenden (Sosyal medya siteleri)

Mahmud Ebu Bekir

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Türkiye'ye Somali topraklarında bir uydu fırlatma üssü kurmasına izin verdiklerini açıkladı. Başkent Mogadişu'da iş insanlarıyla bir araya gelen Cumhurbaşkanı Şeyh Mahmud, Somali'nin Türk uydu fırlatma üssüne ev sahipliği yapmasının öneminin milyarlarca dolarlık yatırımları aştığını ve Somali'nin küresel arenadaki stratejik rolünü vurguladığını söyledi.

Gözlemciler, 6 milyar dolarlık projenin Ankara'nın uzun menzilli füze denemeleri ve uzay araştırmaları alanındaki hedeflerini ilerletirken, Afrika Boynuzu ülkelerinden biri olan Somali ile artan bağlarını da güçlendireceğini düşünüyor. Türkiye, Somali'nin ekvatora yakın stratejik konumundan yararlanarak Hint Okyanusu üzerinden etkili bir şekilde füze fırlatılmasını kolaylaştırmayı amaçlıyor. Somali ise istihdam yaratma ve artan yatırımlardan faydalanıyor.

Türkiye'nin Somali ile ilişkileri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Somali’nin altyapısına yönelik devasa yatırımlarının ve insani yardımların başladığı 2011 yılındaki ziyaretinden bu yana istikrarlı bir şekilde büyüdü.

Askeri üs ve sondaj istasyonları

Ankara ayrıca 2017 eylülünde Mogadişu'da yurtdışındaki en büyük askeri üssünü kurduğu Somali aracılığıyla Afrika Boynuzu'ndaki varlığını da güçlendirdi. Hint Okyanusu kıyısında yer alan üs, üç askeri okulun yanı sıra diğer tesislere de ev sahipliği yapıyor ve Türkiye dışındaki en büyük Türk askeri eğitim üssü olma özelliğini taşıyor.

Oruç Reis Araştırma Gemisi, geçtiğimiz ekim ayında, Türk Deniz Kuvvetlerine ait iki fırkateyn ve destek gemileriyle birlikte Somali açıklarında petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini başlatmak amacıyla Somali'ye ulaştı. Gemi, iki ülke arasında geçtiğimiz temmuz ayında imzalanan hidrokarbon arama ve üretim anlaşması kapsamında yaklaşık 5 bin kilometrekarelik bir alanda petrol ve doğalgaz arayacak.

Afrika Boynuzu işleri uzmanları, Türkiye'nin Somali'ye yönelik 2011 yılında başlayan ilgisinin amacını, uluslararası seyrüsefer faaliyetlerinde en etkili su yollarında yeniden konumlanarak uluslararası rolünü güçlendirmek isteyen Ankara'nın stratejik varlığını güçlendirmek olduğunu düşünüyorlar.

Türkiye ayrıca Etiyopya ve Somali arasındaki liman krizinde arabuluculuk yaparak önemli bir rol oynadı ve iki tarafı geçtiğimiz haftalarda Ankara'da anlaşma imzalamak üzere bir araya getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın anlaşmadaki taahhütlerin uygulanıp uygulanmadığını takip etmek üzere ocak ayında Mogadişu ve Addis Ababa'yı ziyaret etmesi bekleniyor.

Türkiye'nin yaklaşımının hedefleri

Somali işleri uzmanı Muhammed Eidi'ye göre Türkiye-Somali ilişkilerinin tarihi kökleri çok eskilere, 14. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne kadar uzanıyor. O dönem Adal Sultanlığı, (bugünkü Cibuti, Somali ve Etiyopya topraklarında hüküm sürmüş bir Müslüman emirliği olan) Afrika Boynuzu'ndaki kontrolünü genişletirken, Somalililer, Habeşistan'a ve Vasco de Gama liderliğindeki Portekiz'e karşı çetin savaşlara girdi. Portekizlilerin Kızıldeniz'i geçip Somalilerin savunma hatlarını aşarak Hicaz bölgesindeki İslami mabetleri kontrol etmek istemesi, Adal Sultanlığı liderlerinin Osmanlıları işgalcileri püskürtmeye çağırmasına neden oldu.

Osmanlı Devleti’nin Adal Sultanlığı’na gelişmiş sahra silahları sağladığını belirten Eidi, bunun da savaşın dengesini, Habeşistan'ın (bugünkü Etiyopya) başkenti Gondar'ın kontrolünü ele geçiren ve Portekiz işgalini püskürten Dini Lider Ahmed İbrahim el-Gazi liderliğindeki Adal Sultanlığı lehine değiştirdiğini söyledi.

Türkiye-Somali ilişkilerinin son elli yıldır çeşitli nedenlerden ötürü soğuduğunu belirten Somalili uzman, aynı şekilde Somali devletinin 1991 yılında çökmesi ve ülkenin acımasız bir iç savaşa girmesinin iki ülke arasında neredeyse bir yabancılaşmaya yol açtığını vurguladı. Somali'nin toparlanması ve uluslararası arenaya göreceli olarak geri dönmesinin, iki ülke arasındaki tarihi ilişkilerin yeniden canlanmasını sağladığını belirten Eidi, 2011 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çeşitli kalkınma ve yardım projeleri başlattığı Mogadişu ziyaretinin bunun bir örneği olduğunu ifade etti. Eidi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılındaki ikinci ziyareti sırasında da Doğu Afrika'nın en büyük hastanesinin açıldığını ve Mogadişu ile e Mogadişu ile İstanbul arasında bir eşleştirme projesinin hayata geçirilmesine olanak sağladığını belirtti.

Stratejik boyutlar

Türkiye'nin Somali'deki varlığına ilişkin net stratejik hedefleri olduğunun altını çizen Eidi, genel olarak uluslararası alanda yükselen bir güç olarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzasındaki uluslararası stratejiler içinde varlığını ortaya koymaya çalıştığını söyledi.

Türkiye'nin genel olarak bu bölgeye ve özel olarak Somali'ye yönelik çabalarının stratejik boyutlarına ilişkin değerlendirmede bulunan Somalili uzman, bunlardan birincisinin, Türkiye'nin kendi toprakları dışındaki en büyük askeri üssünü Mogadişu'nun güneyinde Hint Okyanusu kıyısında inşa etmesi ve bu üs aracılığıyla barışın ve güvenliğin korunmasına yaptığı katkının yanı sıra, Somali ordusunun iyileştirilmesine de katkıda bulunması nedeniyle stratejik ve askeri boyut olduğunu söyledi. Eidi’ye göre ikincisi, Ankara'nın Somali kıyılarında petrol ve doğalgaz aranmasına ilişkin anlaşmalar imzalayabildiği ekonomik ve ticari dosya boyutu. Üçüncü boyut ise jeopolitik boyut. Zira Ankara, özellikle Körfez petrolünü Avrupa'ya ulaştırmak başta olmak üzere uluslararası ticari seyrüseferin yaklaşık yüzde 14'ünün bu bölgeden geçmesi nedeniyle, bölgedeki güvenlik ve siyasi stratejiler içinde varlığını kabul ettirmek istiyor. Ankara ayrıca 21. yüzyıl boyunca en büyük korsanlık faaliyetlerine sahne olan bu bölgede, terörizm ve organize suçlarla mücadeleye yönelik uluslararası çabalara da katkıda bulunmayı hedefliyor.

Dördüncü boyut, özellikle Mogadişu'nun uluslararası ticarete açık politikalar benimsemesi çerçevesinde Somali'nin Doğu Afrika ülkelerine açılan önemli bir kapıyı temsil etmesi nedeniyle, Türkiye'nin Türk malları için Afrika pazarlarına ulaşma çabasında ortaya çıkmaktadır.

Ankara'nın Addis Ababa ve Mogadişu arasında yaşanan diplomatik krizde üstlendiği etkin siyasi roller, özellikle Somali'nin Afrika Birliği Somali Misyonu (AMISOM) bünyesinde görev yapan Etiyopya askerlerinin çekilmesini ve yerlerine Mısır askerlerinin yerleştirilmesini talep etmesinin ardından neredeyse bölgesel bir savaşın eşiğine gelinen anlaşmazlığa güvenli ve barışçıl çözümler bulunmasını sağladı.

Etiyopya ve Somali temsilcileri arasında üç tur süren müzakerelerin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'i Somaliland bölgesi ile imzalanan ve Etiyopya'nın Somali kıyılarına egemen deniz erişimini garanti altına alan mutabakat zaptından vazgeçmeye ikna edebildi. Bunun yerine Mogadişu ile Somali'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması karşılığında, Addis Ababa'nın Hint Okyanusu'na güvenli erişimini sağlayacak, Somali egemenliğinde bir limanın kiralanmasını öngören anlaşma imzalandı. Bu da Somali tarafından yapılan önerinin kabulüyle elde edilen ve Etiyopya'nın onurunu koruyan bir başarı olacak görüldü.

Mogadişu’nun kurtarılması

Afrika Boynuzu meselelerinde uzman Etiyopyalı araştırmacı Selemun Mehari, Türkiye'nin Afrika Boynuzu'na yönelik yeni yöneliminin önemli iç ve dış hedefleri olduğunu söyledi. Osmanlı Devleti döneminde hakimiyeti Kızıldeniz kıyılarına kadar uzanan Ankara’nın, tarihi etkisini yeniden canlandırmak ve modern uluslararası koşullara uygun yeni kurallara göre siyasi ve stratejik rollerini yeniden canlandırmak istediği değerlendirmesinde bulundu. Mehari, “Etiyopya'da Osmanlı dönemine dair olumsuz geçmişe ve sultanlığın Somali'nin Etiyopya topraklarını işgaline verdiği desteğe rağmen, mevcut Etiyopya yönetimi, Ankara ile yeni temeller üzerine güçlü ilişkiler kurmaya çalıştı. Somalililer de Etiyopya'nın denize güvenli erişim taleplerine karşı Türkiye ve Mısır dahil olmak üzere bölge ülkelerine güvenmeye çalışıyor” şeklinde konuştu.

Bazı Etiyopyalı seçkinler tarafından dile getirilen çeşitli endişelere rağmen, Türkiye’nin yeni yaklaşımının Etiyopya için çeşitli kazanımlar sağladığını kabul eden Mehari, “Bunlardan belki de en önemlisi, Mogadişu'nun Mısır-Eritre-Somali üçlü ittifakı da dahil olmak üzere Etiyopya'yı hedef alan siyasi ve askeri ittifaklardan çıkarılmasıdır” dedi.

Mısır, Eritre ve Somali arasındaki üçlü zirvenin Eritre'nin başkentinde yapıldığına dikkati çeken Etiyopyalı araştırmacı, Kahire ve Asmara'nın Etiyopya’yı hedef alan farklı siyasi ve stratejik hedefleri olduğunu belirtti. Addis Ababa’nın, özellikle Mogadişu'nun Mısır birliklerini Somali'nin Etiyopya ile ortak sınırına yerleştirme kararından sonra tehlikeyi sezdiğini vurgulayan Mehari, “Dolayısıyla Abiy Ahmed ve Hasan Şeyh Mahmud'u Ankara anlaşmasına kim getirdiyse,” Somali'yi bu üçlü ittifaktan çıkarmış oldu. Bu açıdan Addis Ababa, Türkiye'nin Afrika Boynuzu'nda artan rolüne temkinli bir memnuniyetle bakıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Çıkar ve nüfuz oyunu

Öte yandan Türkiye'nin Afrika Boynuzu'ndaki yaklaşımının bölgedeki uluslararası stratejiden bağımsız olarak görülemeyeceğini ifade eden Mehari, Ankara'nın çabalarını Batılı güçlerle koordine ettiğini ve bu güçlerin çoğunlukla Etiyopya'nın tutumlarını desteklediğini açıkladı. Şarku'l Avsat'ın Indepenedent Arabia'dan aktardığı analize göre Mehari ayrıca, Somali'deki Türk askeri üssünün, Somali ordusunu yeniden inşa etmek amacıyla yılda yaklaşık bin 500 Somali askerini eğittiğini ve böylece Somali ordusundan kadroların Eritre'de eğitilmesinin risklerini en aza indirdiğini belirtti.

Eritre-Türkiye ilişkilerinin Etiyopya-Türkiye ilişkilerine kıyasla önemsiz olduğunu ifade eden Etiyopyalı uzman, Ankara ile Kahire arasında Addis Ababa tarafından algılanan tehlikeleri en aza indirmeye katkıda bulunan, geçmişten bu yana süregelen bir rekabetin bulunduğunu da ifade etti.

Etiyopya ve Somali arasında Ankara’da imzalanan anlaşmanın özelliklerinden birinin Türkiye’nin bu anlaşmanın uygulanmasının garantörü olması olduğunu belirten Mehari, “Ankara gerek Somali topraklarındaki fiili askeri varlığı gerekse petrol arama projeleri sayesinde Mogadişu ile iç içe geçmiş ticari, ekonomik ve mali ilişkileri açısından Somali'de ezici bir nüfuza sahip olduğu göz önüne alındığında, anlaşmayı uygulamak için yeterli güce sahip. Türkiye’nin Etiyopya'daki yatırımları bu yıl yaklaşık 3,3 milyar dolara ulaştı ve Türkiye, ülkedeki en büyük ikinci yatırımcı oldu. Dolayısıyla Etiyopya'daki ticari ve mali çıkarları önemli derecede etkili” yorumunda bulundu.



ABD, Türkiye'ye uçak motoru satışında ilerleme kaydetti

Washington'daki Boeing fabrikasında bulunan bir uçak motoru (Reuters)
Washington'daki Boeing fabrikasında bulunan bir uçak motoru (Reuters)
TT

ABD, Türkiye'ye uçak motoru satışında ilerleme kaydetti

Washington'daki Boeing fabrikasında bulunan bir uçak motoru (Reuters)
Washington'daki Boeing fabrikasında bulunan bir uçak motoru (Reuters)

Donald Trump yönetiminin, Türkiye’ye yüzlerce milyon dolar değerinde onlarca uçak motoru satışı için ilerleme planladığı bildirildi. Gelişme, ABD Kongresi’ndeki itirazlara rağmen gündeme gelirken, kararın önümüzdeki NATO zirvesi öncesinde Türkiye ile ilişkilerde önemli bir adım olabileceği değerlendiriliyor.

Kaynaklara göre motorlar, ABD merkezli General Electric tarafından üretilecek ve Türkiye’nin yerli savaş uçağı TAI Kaan programında kullanılacak. Söz konusu anlaşmanın değerinin 700 milyon doları aşabileceği belirtiliyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Türkiye, 2016’da başlattığı KAAN projesiyle savunma alanında dışa bağımlılığı azaltmayı hedefliyor.

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Trump döneminde genel olarak olumlu bir seyir izlese de Ankara’nın 2019’da S-400 hava savunma sistemi satın alması sonrası Lockheed Martin F-35 programından çıkarılmasıyla gerilim yaşamıştı.

Trump’ın, Türkiye’ye yönelik yeni adımlar atabileceğine dair açıklamaları da dikkat çekerken, Beyaz Saray’ın bazı çevreleri F-35 programına dönüş ihtimalini hâlâ değerlendirdiği ifade ediliyor.

ABD Kongresi’nde ise sürece yönelik itirazlar devam ediyor. Özellikle Demokrat Partili vekil Gregory Meeks, Türkiye’nin S-400 sahipliği nedeniyle anlaşmaya karşı çıkan isimler arasında yer alıyor.

Meeks, yönetimin yeterli bilgilendirme yapmadığını savunurken, bazı uzmanlar motor satışının F-35 programına dönüşten daha kolay bir adım olduğunu, ancak asıl kritik meselenin Ankara’nın S-400 politikası olduğunu vurguluyor.

ABD’li yetkililer, resmi sürecin sürdüğünü ve nihai kararın Kongre bilgilendirmesi sonrası şekilleneceğini ifade ediyor.


Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
TT

Yıkıcı bir sel ve ölümcül kuraklık arasında... Türkiye, Dicle ve Fırat nehirlerinin anahtarlarını elinde mi tutuyor?

Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)
Fırat Nehri üzerine inşa edilen Atatürk Barajı, 1990'larda Türkiye ile Suriye arasında bir krize neden oldu (Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü internet sitesi)

Suriye’nin kuzey ve doğusunu haziran ayı başında vuran sel felaketi, şiddetli yağışlar ve Türkiye’den gelen su akışının artmasıyla Fırat Nehri’ndeki su seviyesinin yükselmesi; Suriye ve Irak’taki su krizini ve Türkiye’nin Dicle ile Fırat nehirlerini siyasi ve güvenlik amaçlı bir baskı unsuru olarak kullanıp kullanmadığı tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki su krizinin temelinde Dicle ve Fırat nehirlerinin su paylaşımı yatıyor. Ana kolları kontrol eden kaynak ülke konumundaki Türkiye’nin su politikaları ve nehirler üzerinde baraj yapımını genişletmesi, su akışını ciddi oranda etkiledi. Bu durum, kuraklığı artırarak su seviyelerini felaket boyutuna yaklaştırdı; özellikle son 80 yılın en şiddetli kuraklık dalgasıyla karşı karşıya kalan Irak bu durumdan ağır darbe aldı.

Türkiye, Dicle ve Fırat’ın "sınır aşan nehirler" olduğunu ve toprak egemenliği gereği bu kaynakları yönetme hakkına sahip olduğunu savunurken; Irak ve Suriye ise bu nehirlerin "uluslararası nehir" olarak sınıflandırılmasını istiyor. İki ülke, 1923 Lozan Antlaşması ve ortak iş birliği protokolleri gibi tarihi anlaşmalara dayanarak, adil paylaşım kriterlerinin ve uluslararası hukukun uygulanmasını talep ediyor.

Kötü yönetim mi, kaynakların tüketilmesi mi?

Türkiye, komşu ülkelerdeki PKK varlığı ve faaliyetleri gibi güvenlik gerekçeleriyle suyu bir baskı aracı olarak kullanmakla suçlanıyor. Bu güvenlik gerilimi zamanla hava ve kara operasyonlarıyla askeri müdahalelere dönüşmüş ve özellikle Ankara ile Bağdat arasında uzun süredir anlaşmazlık konusu olan bir Türk askeri varlığı yaratmıştır.

Krizin merkezinde yer alan en önemli konulardan biri, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerini kalkındırmayı amaçlayan Güneydoğu Anadolu Projesi’dir (GAP). Türkiye bu proje kapsamında sulama ve enerji üretimi amacıyla başta Atatürk, Keban ve Ilısu olmak üzere devasa barajlar ve rezervuarlar inşa etti. Bu durum, suyun akış yönünde yer alan geçiş ve mahreç ülkeleri Suriye ile Irak’a ulaşan su miktarını büyük ölçüde azalttı.

Söz konusu azalma özellikle Irak üzerinde son derece olumsuz etkiler yarattı. Su kıtlığı tarım sektöründe ciddi bir krize, tarım alanlarının daralmasına ve Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Güney Ahvar (Mezopotamya Sazlıkları) bölgesinin zarar görmesine yol açtı. Bunun yanı sıra tekrarlayan sosyal krizleri ve çevresel sorunları da beraberinde getirdi.

Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)Su kıtlığı, 2025 yılında Irak'ta son 80 yılın en şiddetli kuraklığına yol açtı (AFP)

Aynı şekilde su akışının azalması, hidroelektrik enerji üretimini ve milyonlarca insanın içme suyuna erişimini doğrudan etkilerken, kuraklık dönemlerinde Suriye’de kirlilik riskini artırdı ve salgın hastalıkların yayılmasına zemin hazırladı.

Anlaşmazlıkların çözümü için zaman zaman diplomatik girişimlerde bulunuldu. Hayati ihtiyaçların asgari düzeyde karşılanması adına ikili ya da üçlü mutabakat zaptı ve ortak anlayış birlikleri geliştirildi. Bazı aşırı kuraklık dönemlerinde ise Türkiye, su akışını artırmaya ikna edilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye, kendisinin de su fakiri bir ülke olduğunu vurgulayarak, Irak’taki krizin barajlardan değil, yerel yönetim hatalarından ve kaynakların kötü kullanımından kaynaklandığını savunmaya devam ediyor.

Mezopotamya’da su, her zaman doğal bir kaynak olmanın ötesine geçerek medeniyetin kurucu unsuru, çatışmaların kaynağı ya da bazen yeniden imar ve ortak kalkınmanın anahtarı oldu. Bu durum, Irak ve Türkiye arasında Kasım 2025’te su ve kalkınma alanında imzalanan çerçeve anlaşmasına da yansıdı.

Dicle’nin birleştirdiğini Fırat ayırıyor

Türk su politikaları uzmanı ve araştırmacı Bilgay Duman’a göre, tarafların maddelerini henüz tamamen açıklamadığı bu anlaşma, sadece Ankara-Bağdat ilişkilerinde değil, Ortadoğu’da ortak kaynakların yönetimi kavramının yeniden tanımlanmasında da önemli bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Duman, Türkiye, Irak ve Suriye devletlerinin kurulmasıyla birlikte kaynakların kullanımını düzenlemenin hukuki ve siyasi bir zorunluluk haline geldiğini, ancak aynı zamanda kalıcı bir anlaşmazlık dosyasına dönüştüğünü belirtiyor. Fırat Nehri üçlü bir mesele haline gelirken, Dicle Nehri ise Türkiye-Irak ilişkilerinin ana eksenini oluşturdu.

 Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)Haziran başında Fırat Nehri'nin taşması sonucu Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor'da geniş alanlar sular altında kaldı (AFP)

Geçmişte su paylarının bölüşülmesi amacıyla erken dönem girişimlerde bulunulmuş; 1921 Ankara Antlaşması ve 1946 Türkiye-Irak Antlaşması ile veri paylaşımı ve taşkın kontrolünü içeren teknik iş birliğinin temelleri atılmıştı.

Daha sonra, 1987 yılında Suriye-Türkiye arasında geçici bir anlaşma yapıldı. Atatürk Barajı’nın suyla doldurulma aşaması olan 5 yıllık dönemi kapsayan bu anlaşma 17 Temmuz 1987’de imzalandı. Anlaşmaya göre Türk tarafı, üç ülke arasında Fırat suyunun nihai paylaşımı yapılana kadar, Türkiye-Suriye sınırında saniyede yıllık ortalama 500 metreküpten fazla su bırakmayı taahhüt etti.

17 Nisan 1989’da ise Suriye ve Irak arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre Suriye sınırından Irak’a aktarılacak yıllık su payı 9 milyar 106 milyon metreküp, Suriye’nin payı 6 milyar 627 milyon metreküp ve Türkiye’nin payı yıllık 15 milyar 700 milyon metreküp olarak belirlendi.

Suriye, Fırat suyunda kendisinin ve Irak’ın asgari haklarını güvence altına almak için Türkiye ile yaptığı anlaşmayı 1994 yılında Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ettirdi, ancak bu adım sorunu çözmeye yetmedi.

PKK karşılığında su

Türkiye’ye yönelik, suyu komşularına karşı bir şantaj aracı olarak kullandığı, Suriye’deki Kürt gruplara baskı yaptığı ve Irak’ı PKK’yı terör örgütü olarak ilan etmeye zorladığı yönündeki suçlamalar artarken; BM’nin 1997 tarihli Uluslararası Su Yolları Sözleşmesi’nde "zarar vermeme" ve "dağıtımda adalet" ilkeleri ile havza ülkelerinin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının gözetilmesi gerektiği vurgulandı.

 Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)Irak'ın kuzeyindeki PKK militanları (Reuters)

Bu sözleşme, Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında geniş topraklara sahip olan Irak ve Suriye’nin elini hukuki olarak güçlendirdi. Suriye, sözleşme ilan edilir edilmez ilk onaylayan ülkelerden biri olurken, Türkiye ise su haklarına ve çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle sözleşmeye katılmadı ve aleyhte oy kullandı.

Fırat Nehri’nin 640 bin hektardan fazla arazisini suladığı Suriye, su hakları için Türkiye’ye karşı uluslararası tahkime başvurmadı. Çünkü uluslararası hukuk bu tür konularda hâlâ kesin bir çözüme sahip olmadığı gibi, tahkime gidilebilmesi için uyuşmazlığın her iki tarafının da onayını şart koşuyor.

Suriye’nin PKK’ya destek vermesi ve militanlarının Suriye’nin kuzeyini operasyonları için bir arka üs olarak kullanmasına izin vermesi, Türkiye’nin su konusundaki tutumunu daha da sertleştirmesine ve bu desteği su anlaşmazlıklarıyla ilişkilendirmesine yol açtı.

1993 yılında Ankara’da su paylarına ilişkin nihai bir anlaşmaya varmak amacıyla yapılan Suriye-Türkiye müzakereleri, 1987 tarihli geçici anlaşmadan farklı bir sonuç doğurmadı.

Aynı dönemde Suriye ve Türkiye arasında, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nden doğan Asi Nehri üzerinde ortak bir kalkınma anlaşması imzalandı. Türkiye, 1994 yılında Suriye ve Lübnan arasındaki Asi Nehri paylaşımından dışlanmıştı. Türkiye’nin buradaki payından vazgeçmesi, Fırat Nehri’nden daha fazla yararlanmak adına ödediği küçük bir bedel oldu; zira Hatay’a ulaşan Asi suyunun sadece yüzde 10’u kullanılabilir durumdaydı ve o da kirliydi. Uzun yıllar boyunca tarihi adı "İskenderun Sancağı" olan bu sınır vilayetinin sakinleri, merkezi hükümetin politikalarının kendilerine haksızlık ettiğini, siyasi, ulusal ve dini mülahazalar nedeniyle doğal bir kaynaktan mahrum bırakılarak dışlandıklarını savundular.

Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)Beşşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Türkiye destekli Suriyeli gruplar, Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) bölgeden çıkarmak amacıyla Halep'in doğusundaki Tişrin Barajı'nı hedef aldı. (Reuters)

Suriye iç savaşı: Türkiye için bir fırsat

Suriye’de Beşşar Esed rejimine karşı halk ayaklanmasının başlamasının ardından Türkiye, 2012 yılında Şanlıurfa su tünelleri projesini hızla tamamlayarak Atatürk Barajı’nda tutulan suyun Harran, Mardin ve Ceylanpınar’daki sınır ovalarının sulanmasında kullanılmasını sağladı. Benzer şekilde 2011 yılında Silvan Barajı’nda da su tutulmaya başlandı. Esed yönetiminin iç savaşı bastırmakla meşgul olması nedeniyle Suriye bu hamlelere karşı herhangi bir adım atamadı.

Suriye’nin su dosyasında Türkiye’ye karşı yürüttüğü hamleler, en önemli stratejisinin Türkiye’nin iç güvenliğini ve PKK tehdidini koz olarak kullanmak olduğunu gösterdi. Adana Mutabakatı’nın imzalanmasıyla bu süreç de sona erdi; zira Türkiye’nin askeri gücü, dış ittifakları ve Fırat’ın kaynağını kontrol etmesi nedeniyle diğer yollar Suriye için sonuçsuz kalmıştı.

Irak: Kuraklık ve sosyal çalkantılar

Su ihtiyacının yüzde 60’ını Türkiye’den karşılayan Irak, su kesintilerinden en çok zarar gören ülke oldu. Özellikle Türkiye’nin Dicle Nehri’nin yukarısında inşa ettiği Ilısu Barajı’nın 2020’de faaliyete geçmesi ve diğer yan kollar üzerindeki barajlar nedeniyle ülkenin farklı bölgelerinde ciddi krizler yaşandı; Ankara ile gerilim arttı.

Uzmanlar, Güneydoğu Türkiye Kalkınma Projesi kapsamında inşa edilen Ilısu Barajı'nın Irak'ın Dicle Nehri suyundaki payını olumsuz etkilediğini ve %60 oranında azalttığını belirtiyor (Batman İli, Türkiye internet sitesi).Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında görüşmeler yapıldı (Türk Dışişleri Bakanlığı)

Uzmanlar, Ilısu Barajı’nın işletilmesinin Irak’ın Dicle’deki su payını yaklaşık yüzde 60 oranında azalttığını belirtiyor.

Ayrıca Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik askeri operasyonları sırasında yaşanan ağaç kesimi gibi çevresel sorunlar da Ankara ile olan gerilimi tırmandırdı. Türkiye’ye baskı yapma çabaları, Ilısu Barajı’nın suyla doldurulmasının sadece bir süre ertelenmesini sağladı; bu ise sorunu çözmek yerine yalnızca ileri bir tarihe öteledi.

2018 yazında, azalan su kaynakları ve kirlilik Fırat Nehri’nde toplu balık ölümlerine yol açtı. Su kıtlığı, sonraki yıllarda ülke genelindeki sosyal çalkantıların ana nedenlerinden biri haline geldi ve süreç, 2025 yılında son 80 yılın en görülmemiş kuraklık zirvesine ulaştı.

Irak, Haziran 2025’te su dosyasının siyasi amaçlar için baskı aracı olarak kullanılmaması çağrısında bulundu ve sınır aşan suların adil dağıtımına dayalı ortak bir bölgesel vizyon talep etti. Aynı zamanda Türk ve İran taraflarıyla yürütülen ortak komite çalışmalarında ve müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini belirtti.

Buna rağmen iki ülke, Muhammed Şiya es-Sudani’nin Irak Başbakanlığı döneminde ilişkilerini olumlu bir seyirde tuttu. Güvenlik, ekonomi, ticaret, su ve enerji dosyalarında mutabakatlara varılarak "Kalkınma Yolu" projesinde iş birliğine odaklanıldı.

Suriye örneğinde olduğu gibi güvenlik dosyasıyla doğrudan bağlantılı olan su anlaşmazlıkları, Irak Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 2024 yılında PKK’yı "yasaklı örgüt" ilan etmesinin ardından bir iş birliği zeminine dönüştü.

 Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 2 Kasım 2025'te Bağdat'ta eski Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani'nin huzurunda su iş birliği mekanizması anlaşmasını imzaladı (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

"Kalkınma Yolu" siyasetten geçiyor

2 Kasım 2025’te Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2024’teki Irak ziyareti sırasında imzalanan Su Alanında Çerçeve Anlaşması’nın uygulama mekanizması olan "Su İş Birliği Çerçeve Anlaşması Kapsamında Proje Finansman Mekanizması Belgesi"ni imzaladılar.

Anlaşma, milyarlarca dolarlık su projelerinde iş birliği çerçevesini çiziyor. Buna göre Türk şirketleri, Irak’ta su kullanım verimliliğini ve depolamayı artıracak yeni altyapı tesisleri inşa edecek. Bu projeler, ülkenin ham petrol ihracatını su güvenliğine dönüştürme hamlesi olarak Irak petrol gelirleriyle finanse edilecek.

Resmen açıklanmayan anlaşmadan sızan bilgilere göre ilk projeler arasında su toplama barajları ve arazi ıslah çalışmaları yer alıyor.

Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türk Dışişleri Bakanlığı)Türkiye-Irak arasında 2025 yılında Ankara'da su, güvenlik ve iş birliği konularında yapılan görüşmelerden (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Ankara bu girişimi bölgesel istikrar ve ekonomik iş birliği açısından "kazan-kazan" (her iki tarafın da yararına) bir adım olarak nitelendiriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan imza töreninde, "Türkiye olarak Irak’ın güvenliğini, kalkınmasını ve istikrarını destekleme konusunda kararlıyız ve bu konudaki desteğimiz mutlaktır" dedi.

Hüseyin ise anlaşmayı su güvenliğini, gıda üretimini ve ekonomik istikrarı korumak adına "hayati" olarak nitelendirirken, Bağdat’ın Dicle ve Fırat nehirlerinin kullanımını düzenleyen resmi anlaşmaların eksikliği nedeniyle uzun süre zayıf bir pozisyonda kaldığına dikkat çekti.

Erdoğan’ın 2028 sonrasındaki Cumhurbaşkanlığına destek mi?

Anlaşma, Irak’taki bazı siyasetçiler ve su uzmanları arasında şüphe ve endişelere yol açtı. Bazı çevreler bu anlaşmanın Irak’tan ziyade Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiğini, hatta Erdoğan’ın 2028 sonrasında da Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevinde kalma çabalarına destek sağladığını ileri sürdü.

Irak’ın Türkiye ile yaptığı anlaşmalar, bazı siyasi güçlerin tepkisiyle karşılaştı. "Kalkınma Yolu" projesi ve su iş birliğine yönelik özel anlaşmalara karşı çıkan bu gruplar, bu durumun Irak’ı Türkiye’ye bağımlı hale getireceğini savunuyor.

Ayrıca, Türk şirketleriyle sözleşme imzalamak için petrol gelirlerinin tahsis edilmesi meselesi, birçok hukuki ve anayasal sorunun yanı sıra yolsuzluk ve şeffaflık eksikliği gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Finansman için tek bir kaynağa (petrole) bağımlı olunması, projeleri küresel petrol piyasasındaki fiyat dalgalanmalarına karşı kırılgan hale getiriyor.

Anlaşmaya karşı çıkan bazı muhalifler, iki taraf arasında Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirlerinden Irak’a bırakması gereken su miktarını belirleyen bağlayıcı ve nihai bir hukuki çerçevenin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Türkiye ile PKK arasında faaliyetlerin sonlandırılmasına yönelik bir süreç başlamış olsa da örgütün Kuzey Irak’ta Bağdat hükümetinin kontrolü dışında bulunan bölgelerdeki varlığı, anlaşmanın uygulanması önünde bir engel oluşturabilir.

Buna ek olarak durum sadece Irak’ın iç dengeleriyle sınırlı değil; bölgesel konjonktür ve bazı aktörlerin Irak-Türkiye ilişkilerinin güçlenmesini kendilerine yönelik bir baskı olarak görmesi, Irak’ı bölgesel güçlerin bir nüfuz mücadelesi alanına çevirebilir.

Osmanlı mirası

Türk yazar Bilgay Duman’a göre bu anlaşma hem Türkiye hem de Irak’ın ortak çıkarına hizmet ediyor. Duman, Türkiye ile Irak arasındaki su sorununun son on yılların ürünü olmadığını, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Dicle ve Fırat’ın tek bir siyasi yapı içindeki "iç nehirler" olmaktan çıkıp bağımsız devletler arasındaki "sınır aşan nehirler" haline geldiği döneme dayandığını belirtiyor.

Foto Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)Erdoğan ve eski Irak Başbakanı Muhammed Şiya el-Sudani, 22 Nisan 2024'te Kalkınma Yolu projesiyle ilgili mutabakat zaptının imza töreninde (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Ancak Duman, Türk-Irak ilişkilerindeki mevcut dönemi ayıran temel özelliğin, su paylaşımı konusundaki çatışma mantığından "ortak menfaat yönetimi" mantığına kademeli bir geçiş yapılması olduğunu vurguluyor. Bu durum, sınır aşan kaynakların kalıcı bir gerilim kaynağı olmaktan çıkarılıp bölgesel entegrasyonu teşvik eden bir araca dönüştürülmesini sağlıyor.

Duman, Türk platformu "Fikir Turu"nda yayımlanan makalesinde, anlaşmadaki en dikkat çekici yeni unsurun su ve enerji dosyaları arasındaki organik bağ olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin Irak’tan ithal ettiği petrolün gelirleri, Irak topraklarında barajlar, modern sulama şebekeleri, su arıtma ve israfı önleme alanlarında uzmanlaşmış Türk şirketleri tarafından yürütülecek su projelerinin finansmanında kullanılacak. Böylece Irak’ın kalkınmasının önündeki en büyük engellerden biri olan finansman eksikliği, dış kredilere veya uluslararası mali kuruluşların şartlarına başvurulmadan aşılmış olacak.

Duman’a göre bu model Türkiye’ye sadece su kaynaklarını kontrol eden bir ülke olarak değil, Irak’ın altyapısının yeniden inşasında bir ortak olarak yeni bir rol kazandırıyor. Bu durum Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sert güç yerine ekonomik ve kalkınma araçlarıyla pekiştiriyor. Siyasi koşulların uygun olması halinde bu model, Fırat Nehri sularının yönetimi konusunda gelecekte Suriye ile yapılacak iş birlikleri için de pratik bir referans teşkil edebilir. Böylece Doğu Akdeniz ve Levant bölgesindeki su diplomasisi, egemenlik ve çatışma denklemlerine sıkıştırılmak yerine, doğal kaynaklar ile ekonomik kalkınma arasında bağ kurarak kronik bir çatışma kaynağı olmaktan çıkıp güven inşası ve bölgesel entegrasyon platformuna dönüşebilir.

Sınır aşan sular konusunda tanınmış Türk uzmanlardan Dr. Tuğba Evrim Maden ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, hukuki ihtilaflar veya çatışmalar yerine su kaynaklarının teknolojik çözümlere dayalı ortak yönetim organizasyonuna ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Maden, nehrin aşağı kıyısındaki ülkelerin sorunlarının çoğunlukla siyasi istikrarsızlık, altyapı yıkımı, kaynakların kötü kullanımı ve israftan kaynaklandığını ifade etti.

Türkiye su zengini bir ülke değil

Yaygın inanışın aksine Türkiye su kaynakları bakımından zengin bir ülke olmadığı gibi, bölgesinde de bol suya sahip bir devlet konumunda yer almıyor. Yarı kurak bir iklim kuşağında bulunan Türkiye, su zengini olan Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa ile karşılaştırıldığında, komşularına oranla kişi başına düşen yıllık su miktarında daha düşük seviyelerde bulunuyor.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerine göre su zengini ülkelerde kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 10 bin metreküpün üzerindeyken, Türkiye’de bu miktar yaklaşık 1350 metreküp civarındadır.

2030 yılında nüfusun 100 milyona ulaşacağı tahminleri dikkate alındığında, Türkiye’de kişi başına düşen su miktarının yaklaşık 1000 metreküpe gerilemesi bekleniyor. Türkiye’deki su kaynaklarının coğrafi ve mevsimsel olarak farklılık göstermesi nedeniyle her bölgedeki mevcut ve öngörülen ihtiyaçlar karşılanamıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’nin bazı bölgeleri bol ve kullanıma uygun olmayan su kaynaklarına sahipken, nüfusun yoğun olduğu endüstriyel bölgelerde yeterli su bulunmuyor.

Türkiye'de düşük yağış miktarı su rezervlerinin kurumasına ve 2025 yılında tarımı önemli ölçüde etkilemesine neden oldu (Türk medyası).Türkiye’nin kurak ve yarı kurak bölgeleri yılda sadece 4 ila 5 ay yağış alıyor. Bu nedenle, yağışlı dönemlerde suların toplanarak yıl boyu kullanılmasını sağlayan baraj ve gölet gibi su kaynaklarını geliştirme projeleri, sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınma için büyük önem taşıyor.

Aynı zamanda hızlı kentleşme ve sanayileşme nedeniyle Türkiye’de enerji tüketimi artıyor. Türkiye’de kişi başına düşen enerji kullanımı AB ortalamasının sadece altıda birine tekabül ediyor. Büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olmayan ülke, artan enerji ihtiyacını karşılamak için yerli kaynakları kullanmaya yönelik projeler yürütüyor, yenilenebilir, ucuz ve çevre dostu hidroelektrik enerji potansiyelinden yararlanmaya çalışıyor.

Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi tarafından yayımlanan "Küresel Kuraklık Noktaları 2023- 2025" raporu, Türkiye’yi Güney Avrupa’dan Ortadoğu’ya uzanan kuraklık kuşağındaki kritik bölgeler arasında gösterdi.

Rapor, mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar ciddi bir su kıtlığı durumuna sürüklenebileceği ve önümüzdeki on yıl içinde tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 80’inin tekrarlayan ve şiddetli kuraklık dalgalarına maruz kalabileceği uyarısında bulundu.

Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).Uzmanlar, Türkiye'de açıkta bulunan yağmur suyu depolarının fazlalığını azaltmak ve buharlaşmayı en aza indirmek için teknolojik çözümler çağrısında bulunuyor (Türk medyası).

Şiddetli iklim değişiklikleriyle birlikte Türkiye, kendisini su güvenliğini tehdit eden bir krizin eşiğinde buluyor. Türk ve uluslararası uzmanlara göre, mevcut durumun devam etmesi halinde ülkenin 2030 yılına kadar resmen "su fakiri" bir ülke olarak sınıflandırılması ihtimali bulunuyor.

Türkiye’de kişi başına düşen yenilenebilir su miktarı 2000’lerin başında yaklaşık 1650 metreküp iken, günümüzde BM’nin yıllık bin metreküp olarak belirlediği kırmızı çizgiye yaklaşarak 1300 metreküpün altına geriledi. Su uzmanlarına göre, sadece yirmi yılda yaklaşık yüzde 19’luk bir düşüşü ifade eden bu gerileme, sadece bir kaynak krizini değil, aynı zamanda sürdürülemez bir tüketim modelini ve çok ciddi yapısal zorlukla karşı karşıya olan su yönetim sistemini gözler önüne seriyor.

Türkiye, 2025 yılında yağış azlığı ve eşi benzeri görülmemiş sıcaklık artışları, göllerin ve su yüzeylerinin kurumasıyla karakterize edilen şiddetli bir kuraklık yılı yaşadı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, mevsim normallerine kıyasla yüzde 50’yi aşan yağış açığıyla son yarım yüzyılın en sıcak aralık ayı kaydedildi.

Resmi önlemler yetersiz kalıyor

Uzmanlar, su fakirliği riskine yönelik uyarıların artmasına rağmen yetkililerin resmi müdahalelerinin henüz bu zorluğun seviyesine ulaşamadığını düşünüyor.

İklim uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çaşmaz, sıcaklık artışının neden olduğu buharlaşmanın su kaynakları kaybının en önemli nedenlerinden biri haline geldiğine dikkat çekti. Çaşmaz, suyun iklim kriterleri gözetilmeksizin geniş yüzeyli barajlarda depolanmasının, sıcak dalgalarıyla birlikte suyu buharlaşmaya daha açık hale getirdiğini belirtti. Bu durumun; rezervuarların daha derin ve güneş ışığına daha az maruz kalacak şekilde yeniden tasarlanması, hassas bölgelerdeki açık havzaların kapatılması, kıyı beldelerindeki özel havuzlarda tatlı su kullanımının yasaklanarak yerine arıtılmış tuzlu suyun ikame edilmesi gibi acil teknik çözümler gerektirdiğini ifade etti.

Aynı zamanda, kamu tesislerinin verimli tasarruf sistemleri uygulamadan veya modern tasarruf teknolojilerini benimsemeden büyük miktarlarda su tüketmesi nedeniyle devlet kurumlarının da sorunun bir parçası olduğunu vurguladı.

Türkiye, son yıllarda tekrarlayan aşırı sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla (özellikle yaklaşık 3 bin yangının çıktığı 2025 yaz yangınları) çölleşmenin genişlemesi ve kuraklık dalgalarının kötüleşmesi şeklinde modern tarihinin en karmaşık çevresel zorluklarından biriyle karşı karşıya bulunuyor.

Türkiye’deki su krizi, Fırat sularının yaklaşık yüzde 90’ını ve Dicle sularının büyük bir kısmını kontrol etmesi nedeniyle, özellikle Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgesel su güvenliğini etkileyecek şekilde sınırlarını aşıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekim 2025’teki su projelerinin açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bazılarının inandığı gibi su zengini bir ülke olmadığını, yıllık ortalama yağış miktarının 574 milimetreyi geçmediğini ve bunun küresel ortalamanın çok altında olduğunu vurguladı.

Uzmanlar, tarımın toplam su çekiminin yüzde 70 ila 75’ini tükettiğini, şehirlerin şebeke kayıpları nedeniyle yüzde 20 ila 35 arasında israfa yol açtığını, barajların verimliliğinin ise buharlaşma ve tortu birikimi gibi faktörlerden etkilendiğini belirtiyor.

Hükümet yakın zamanda, başta ülkenin batısındaki Marmara Gölü olmak üzere küçülen veya kuruyan gölleri restore etmeye yönelik bir programın yanı sıra arıtılmış atık suların sulama, tarım ve sanayide yeniden kullanılması için tesislere yatırım yapılacağını, özellikle Batı Anadolu ve Akdeniz kıyıları gibi kronik tatlı su sıkıntısı çeken bölgelerde yeni arıtma tesisleri kurulacağını duyurdu.

Acil öncelikler arasında kentsel kayıpların yüzde 15’in altına indirilmesi, tarım tüketiminde yüzde 30’a varan tasarruf sağlamak için yüksek verimli sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, rezervuar tasarımlarının iyileştirilmesi ve yeraltı depolamasının genişletilmesi yoluyla buharlaşmanın azaltılması, arıtılmış suyun yeniden kullanımının kentsel talebin yüzde 20’sine çıkarılması, su tarifelerinin düzenlenmesi, daha az su tüketen ürünlere yönelinmesi ve zorunlu kuraklık yönetim planlarının oluşturulması yer alıyor.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.