Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Egemenlik artık mutlak değil, dış değerlendirmeye tabi

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
TT

Donroe Doktrini: Trump'ın Batı Yarımküre Vizyonu

Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026

Stephanie Potendek Ejera

Yüzyılı aşkın bir süredir Latin Amerika, egemenlik, müdahale ve Batı Yarımküre düzeniyle ilgili düzenlemeler gibi kavramlara ilişkin farklı vizyonların test alanı olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela, Kolombiya, Meksika ve Küba'ya verdiği ültimatomlar, bölgedeki birçok kişinin geçmişte kaldığını umduğu gerilimleri yeniden canlandırdı. Bu adımlar güvenlik çerçevesinde olsa da, uluslararası hukuk, toprak egemenliği ve Batı Yarımküre'de müdahale etmeme ilkesinin uygulanabilirliği hakkında daha derin soruları gündeme getiriyor.

Bu endişenin merkezinde, bazı yorumcuların ve analistlerin gayri resmi olarak “Donroe Doktrini” olarak adlandırmaya başladığı şey yatıyor. Donald ve Monroe isimlerini birleştiren bu terim, özellikle ABD'nin Venezuela'ya yönelik saldırısının ardından, Başkan Trump'ın Amerika kıtasına yönelik dış politikasında benimsediği sert yaklaşımı tanımlamak için 2025 ortalarından itibaren New York Post da dahil olmak üzere medya kuruluşlarında yaygınlaşmaya başladı.

Bu doktrin, yasayla ifade edilmiş veya resmi bir belgede yer alan bir doktrin değil, daha ziyade gazeteciler ve analistler tarafından ABD'nin bölgesel davranışındaki bir değişimi tanımlamak için kullanılan bir tanımlama. Popüler kullanımında, terim, kıtasal hakimiyete odaklanmayı, Çin gibi güçlerin dış etkisine direnmeyi ve zorlayıcı ekonomik, yasal ve diplomatik araçları kullanmaya hazır olmayı ifade ediyor.

Bu tanımlama, Başkan James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki sömürgeci Avrupa müdahalesine karşı koymak için formüle edilen 1823 tarihli Monroe Doktrini'nin mirasına dayanıyor. Donroe Doktrini’ne yapılan çağdaş atıflar, yeni bir yasal temelin ortaya çıktığı anlamına gelmiyor, aksine, bu, nüfuz alanları hakkındaki eski fikirlerin sağlam bir şekilde yeniden yorumlandığını yansıtıyor. Bu da egemenliğin hukuk metinlerinde nasıl tanımlandığı değil, pratikte nasıl test edildiğini yeniden şekillendiriyor. Bu ayrım, son ABD eylemleri etrafındaki hukuki tartışmayı anlamak açısından çok önemli.

Kıtasal doktrinden uygulama pratiğine

Uluslararası hukuk ve kuvvet kullanımı hukuku uzmanı Alonso Gurmendi Dunkelberg, “Donroe” teriminin kendisi üzerinde çok durmasa da, çalışmalarında “Monroe Doktrini”nin uluslararası hukuk söylemindeki geç mirasını incelemeye odaklandığını, mevcut ABD uygulamalarını “isteksiz veya yetersiz” kriteri etrafındaki tartışmalardan daha geniş bir bağlama yerleştirdiğini görüyoruz. Dunkelberg, bu sorunlu kavramı, bir ülkenin kendi sınırları içinde var olduğuna inandığı güvenlik tehditleriyle başa çıkmakta yetersiz olduğu düşünüldüğünde, sınır ötesi eylemi haklı çıkarmak için kullanıyor. Bu mantığa göre, egemenlik artık mutlak değil, dış değerlendirmeye tabi kabul edilir ve bu değerlendirmeye dayalı reaksiyonlar gerektirir.

Devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesi, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturuyor

Bu mantık, uluslararası hukukçu ve daha sonra Uluslararası Adalet Divanı yargıçlığı yapan Alejandro Álvarez gibi erken dönem anayasa hukukçuları tarafından formüle edilen Latin Amerika'daki yerleşik hukuk gelenekleriyle çelişiyor. Álvarez, 20. yüzyılın başlarındaki (1909) yazılarında, devletler arasında eşitlik ve müdahale etmeme ilkesinin, özellikle daha güçlü aktörlerin zorlayıcı gücüne maruz kalan devletler için bölgesel uluslararası hukukun temel taşlarını oluşturduğunu savunmuştu.

Bu fikirler daha sonra, iç hukuk yolları tüketilmeden önce herhangi bir diplomatik veya askeri müdahaleyi reddeden Calvo Doktrini ve devletler arasında eşitliği ve müdahale etmeme ilkelerini bölgesel normlar olarak benimseyen 1933 Montevideo Sözleşmesi gibi hukuki pozisyonlarla somutlaşmıştı. Tarih boyunca Latin Amerika ülkeleri, egemenliklerini dış müdahale mekanizmalarına tabi kılma girişimlerine karşı direnmiştir ve bu da uluslararası hukukun uzun soluklu bir mirasına katkıda bulunmuştur.

sdfrgty
Venezuela’nın geçici Başkanı Delcy Rodríguez ve Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Padilla, Venezuela'daki ABD operasyonu sırasında öldürülen Venezuelalı ve Kübalı askerleri ve güvenlik personelini anıyor, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Bu perspektiften bakıldığında, Donroe Doktrini etrafındaki mevcut tartışmalar yeni bir doktrini yansıtmaktan ziyade, uzun süredir yerleşik müdahale etmeme ilkeleri ile siyasi davranışı, güvenlik, yönetişim ve uyumla ilgili dış değerlendirmelere bağlayan modern uygulamalar arasındaki yenilenen bir gerilimi gün yüzüne çıkarıyor. Bu gerilim, özellikle zorlayıcı uygulama araçları Venezuela'ya uygulandığında belirgin bir şekilde ortaya çıktı.

Venezuela ve çağdaş zorlayıcı mekanizmalar

Şarkul Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Venezuela, zorlayıcı uygulama baskısının pratikte nasıl işlediğine dair canlı bir örnek sunuyor. Birden fazla yaptırım sistemi, varlıkların dondurulması ve sınır ötesi icraatlar, bu hedeflerin resmi formülasyonlarından bağımsız olarak, siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan temel araçlar haline geldi. Bu uygulamalar, meşru baskı ile yasadışı müdahale arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak, takdir yetkisinin kapsamını genişletiyor ve hesap sorma mekanizmalarını zayıflatıyor. Daha da önemlisi, Venezuela'ya uygulanan baskı sınırlarıyla sınırlı değil. Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor.

xscdfrgt
Caracas'ta Venezuela Ulusal Parklar Birimi (JN Parkes) üyeleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in serbest bırakılmasını talep eden bir yürüyüş düzenledi, 8 Ocak 2026 (AFP)

Küba, enerji kaynaklarına olan yapısal bağımlılığı nedeniyle Venezuela'ya uygulanan baskının bir sonucu olarak en doğrudan ve somut kırılganlık biçimlerinden biriyle karşı karşıya bulunuyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi'nin 2022 ve 2023 verilerine göre, Venezuela tarihsel olarak Havana'nın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 58'ini karşılarken, 2023 yılında ek olarak Meksika ihtiyacının yüzde 31'ini karşıladı. Tedarik kaynaklarını çeşitlendirme yönündeki sınırlı girişimlere rağmen, bu yapı Küba'yı Venezuela'dan gelen tedariklerde herhangi bir aksamaya karşı son derece savunmasız hale getiriyor (ABD Enerji Bilgi İdaresi - 2024).

Donroe yaklaşımıyla, zorlayıcı uygulama kullanılarak daha geniş bir bölgesel ölçekte siyasi davranışın yeniden şekillendirilmesi amaçlanıyor. Bu çapraz etki, son ABD eylemlerine kıtasal önem kazandırıyor ve komşu ülkelerin Caracas'taki olaylara ilişkin artan teyakkuzunu açıklıyor

Uygulama araçlarına dayanan politikaların şekillendirdiği bir bağlamda, enerji ilişkileri salt ticaretten siyasi hizalanmanın bir göstergesine dönüşmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle, Caracas'a ihracatını kısıtlaması için baskı yapmak sadece doğrudan hedefi etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda bu, ekonomik istikrarı büyük ölçüde dış enerji tedarikine bağlı olan üçüncü bir ülke üzerinde dolaylı baskı aracı olarak da kullanılacaktır.

Tedariklerdeki herhangi bir sürekli aksama, Küba ekonomisinin kırılganlığını derinleştirecek ve hükümete yöneltilen yasal ve ekonomik baskıyı, başka bir hükümeti etkileyen insani bir krize dönüştürecektir. Bu yol, dolaylı müdahale biçimlerini reddeden Latin Amerika'daki hukuki geleneklere aykırı. Calvo Hukuk Okulu, dış etkinin varlığını inkar etmez, ancak iç hukuk prosedürlerini atlayan veya ekonomik araçlar kullanarak sınır ötesi baskı uygulayan zorlayıcı uygulamaları reddeder.

Küba örneği, koşullu yaptırımın sınır ötesinde nasıl yankı bulduğunu ve bölgesel ilişkileri yeniden şekillendiren ikincil etkiler yarattığını somutlaştırıyor. Baskının düzeyinin farklı ancak doğasının aynı olduğu bu dinamik, enerji iş birliğinin stratejik hizalanma hesaplarıyla kesiştiği Meksika örneğinde daha da karmaşık bir hal alıyor.

Stratejik hizalanma hesapları

Meksika’nın konumu hem daha belirsiz hem de daha karmaşık. Küba'nın aksine, Meksika doğrudan maddi kırılganlıkla karşı karşıya değil, ancak Venezuela'ya yönelik uygulama politikalarından kaynaklanan siyasi ve hukuki baskıya giderek daha fazla maruz kalıyor. Tamamlayıcı bir enerji tedarikçisi olarak artan rolü, ekonomik iş birliğinin stratejik hizalanmayla ilgili beklentilerle nasıl kesişebileceğini gösteriyor.

swefrt6y
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, Mexico City'deki Ulusal Saray'da düzenlenen bir basın toplantısında, 5 Ocak 2026 (AFP)

Meksika'nın tutumu, müdahale etmeme ilkesine ve diplomatik karar alma bağımsızlığına yönelik sağlam bir anayasal bağlılığın yanı sıra Washington ile karmaşık bir stratejik ilişkiyle tanımlanıyor. Buna ek olarak, enerji sektöründe veya bölgesel diplomaside Caracas ile yapılacak herhangi bir iş birliği, ekonomik değerinin ötesine uzanan yasal ve normatif sonuçları içinde taşıyor. İç politika açısından bölgesel istikrara doğru bir adım gibi görünen, dışarıda beklenen hizalanmadan bir sapma olarak yorumlanabilir.

Uluslararası ilişkilerde bu yaklaşım, devletlerin doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler aracılığıyla özerkliklerini korumaya çalıştıkları “yumuşak dengeleme” olarak tanımlanır. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi olması nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor.

Bu nedenle Meksika, karşıt beklentiler arasında sıkışıp kalmış bulunuyor. Enerji istikrarı çabalarına katılım ve diplomatik etkileşim, siyasi karar alma alanını daraltan bir uygulama merceğinden değerlendirilebilir. Meksika’nın, müdahale etmeme ilkesine bağlılığını ve dış baskıları reddettiğini kamuoyu önünde yeniden teyit etmesine rağmen, hizalanma beklentisinin devam etmesi, yasal özerkliğinin giderek artan bir baskıya maruz kalabileceğine işaret ediyor.

Bu dinamikler, farklı bir biçimde de olsa, Kolombiya’nın karşı karşıya kaldığı baskıları da yansıtıyor. Bogotá’dan bir güvenlik hizalanması talep edilirken, Meksika diplomatik ve yasal baskılarla karşı karşıya bulunuyor. İki vaka birlikte, yaptırıma dayalı bölgesel stratejilerin egemenlik üzerinde nasıl farklı, ancak benzer kısıtlamalar yarattığını ortaya koyuyor.

Devletler, doğrudan çatışma yerine kurumsal konumlanma ve yasal çerçeveler yoluyla özerliklerini korumaya çalışıyorlar. Ancak Donroe mantığı, tarafsızlığın kendisinin dış değerlendirmeye tabi hale gelmesi nedeniyle bu tür manevraları daha sınırlı hale getiriyor

Kolombiya ve güvenlik bağımsızlığının daralan sınırı

Kolombiya, Venezuela'ya uygulanan baskının paralel, ancak farklı türde sonuçlarıyla yüzleşiyor. Enerjiye güvenmek yerine, Bogotá'daki temel dinamik güvenlik hizalanması ve egemenliğin savunulması etrafında dönüyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan ABD operasyonunun ardından, Kolombiyalı liderler, uluslararası hukuk uyarınca öz savunma, ulusal toprakların herhangi bir dış saldırıya karşı savunulması hakkı konusunda açık uyarılarda bulundular.

Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, ABD'nin saldırganlığını açıkça reddederek, Kolombiya'nın saldırıya uğraması durumunda kendini savunacağını vurguladı. Bu duruş, caydırıcılık ve hazırlığı diplomatik uzlaşmanın önüne koyan güvenlik reaksiyonlarını tetikleyebilecek uygulama odaklı söylemin nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

sı8o9
Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Kolombiya'nın başkenti Bogotá'da, Güney Amerika’da bağımsızlık lideri Simón Bolívar'ın resminin bulunduğu pankartlar taşıyan destekçileriyle çevrili, 7 Ocak 2026 (Reuters)

Venezuela'daki istikrarsızlık uluslararası bir güvenlik tehdidi olarak gösterildiğinde, koordineli uygulama örtük bir yanıt haline geliyor. Bu durum, Kolombiya'yı özellikle sınır kontrolü, istihbarat iş birliği ve göç yönetimi konularında uyumluluk beklentilerinin ön saflarına yerleştiriyor. Aynı zamanda, bu süreç Bogotá'nın müzakereci barış süreçleriyle ilgili taahhütlerine ve bölgesel güvenlik politikasının özerkliğine baskı yapıyor.

Bu duruş, özellikle ABD müdahalesinden çekinenler arasında kısa vadeli iç siyasi kazanımlar sağlayabilir, ancak aynı zamanda diplomatik manevra alanını daraltma ve ikili bölünmeleri derinleştirme riskini de taşıyor. Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir.

Egemenliğini koruma arayışında Kolombiya, arabuluculuk ve hukuki esneklik kapasitesinin, direnmeye çalıştığı dinamikler tarafından aşındırıldığını görebilir

Küba, Meksika ve Kolombiya'nın deneyimleri birlikte ele alındığında, tek bir devlete uygulanan baskının tüm bir bölgeyi nasıl yeniden şekillendirebileceğini ortaya koyuyor. Enerji bağları, diplomatik bağımsızlık ve güvenlik tercihleri, bir devletin etkisinin iç kurumlarıyla değil, siyasi hizalanmaya ilişkin dış beklentilere uygunluğuyla ölçüldüğü, birbirine bağlı sadakat testleri haline geliyor.

Donroe Doktrini olarak adlandırılan şey, eski bir kıta düzeninin yeniden canlanışını değil, kabulden ziyade uyumu önceliklendiren bir yeniden şekillendirmeyi yansıtıyor. Zorlayıcı araçların yasal ve idari süreçlere entegre edilmesiyle, hukuk ve güç arasındaki denge bölge genelinde değişiyor. Tehlike sadece istikrarsızlaştırmada değil, aynı zamanda iş birliğinin temelini oluşturan yasal güvenin kademeli olarak aşınmasında da yatıyor.

xdfergt
ABD güçleri tarafından tutuklanmasının ardından Havana'da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu destekleyen bir mitingde Kübalılar Venezuela bayrakları sallıyor, 3 Ocak 2026 (AFP)

Uygulamanın alanı genişledikçe, Batı yanlısı gruplar bile ideolojik muhalefetten değil, yasal hayal kırıklığından kaynaklanan yabancılaşmaya karşı savunmasız hale gelirler. Gücün koşullu olarak ele alınması, hem müttefikler hem de rakipler arasında güveni aşındırır ve bölgesel iş birliğinin normatif temellerini zayıflatır.

Bu yaklaşımın nüfuzu artırıp artırmayacağı veya dağılmayı hızlandırıp hızlandırmayacağı henüz belli değil. Ancak kesin olan şey, hukuki terimlerle çerçevelenen baskının, doğrudan hedeflerinin ötesine uzanan sonuçlar doğurarak Amerika kıtasındaki güç, eşitlik ve özerklik kavramlarını yeniden şekillendirdiğidir.



ABD Başkan Yardımcısı Vance, Trump'ın koltuğuna talip olacak mı?

JD Vance'in bizzat yazarak 2016'da yayımladığı yaşam öyküsü Hillbilly Elegy, hem New York Times En Çok Satan Kitaplar listesinde zirveye çıkmış hem de filme uyarlanarak dünya sinemalarında gösterilmişti (AP/Arşiv)
JD Vance'in bizzat yazarak 2016'da yayımladığı yaşam öyküsü Hillbilly Elegy, hem New York Times En Çok Satan Kitaplar listesinde zirveye çıkmış hem de filme uyarlanarak dünya sinemalarında gösterilmişti (AP/Arşiv)
TT

ABD Başkan Yardımcısı Vance, Trump'ın koltuğuna talip olacak mı?

JD Vance'in bizzat yazarak 2016'da yayımladığı yaşam öyküsü Hillbilly Elegy, hem New York Times En Çok Satan Kitaplar listesinde zirveye çıkmış hem de filme uyarlanarak dünya sinemalarında gösterilmişti (AP/Arşiv)
JD Vance'in bizzat yazarak 2016'da yayımladığı yaşam öyküsü Hillbilly Elegy, hem New York Times En Çok Satan Kitaplar listesinde zirveye çıkmış hem de filme uyarlanarak dünya sinemalarında gösterilmişti (AP/Arşiv)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, CBS Sunday Morning'e verdiği röportajda 2028'de yapılması beklenen başkanlık seçimlerinde aday olup olmayacağı sorusunu yanıtladı. 

Kasımda düzenlenecek ara seçimleri işaret eden 41 yaşındaki Cumhuriyetçi, o tarihten sonra eşi Usha Vance'le birlikte karar vereceklerini söyledi. O ana kadar herhangi bir karar almayacağını belirtti:

İster başkanlık ister başka bir şey olsun, gelecekteki işimi düşünürken daha kötü bir başkan yardımcılığı yapmayı hiç istemem.

Kendisinin atacağı adımlar hakkında Donald Trump'ın ne düşüneceği konusundaysa şöyle konuştu: 

ABD Başkanı'nın nihayetinde alacağım herhangi bir karara büyük bir destek vereceğinden hiçbir şüphem yok ama bu kararın ne olacağı konusunda gerçekten konuşmadık.

Trump'la yaptığı görüşmelerde kendi siyasi geleceğini gündeme taşımadığını ifade eden Vance, "Bu konuyu hiç ben açmıyorum. Ama tabii ki Başkan bazen kamuoyu önünde, bazen de özel sohbetlerde bunu sık sık gündeme getiriyor. Başkan tam anlamıyla bir siyaset kurdu. Bu tür şeyleri çok seviyor" dedi. 

Vance, Trump'ın zaman zaman kendisine "Bundan sonra ne olacak?", "Başarımızı nasıl sürdürebiliriz?", "Bu geleceğimiz açısından ne anlama geliyor?" gibi sorular yönelttiğini belirtip "Yani bu konuları konuşuyoruz ama çok da derinlemesine değil" ifadesini kullandı.

Vance'e yakın bir kaynakla görüşen Washington Post, ABD Başkanı Yardımcısı'nın temmuz sonlarında dünyaya gelmesi beklenen 4. çocuğunun doğumunu beklediğini martta bildirmişti. 

2028'de Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı olmasına yüksek ihtimal verilen isimler arasında Vance'le birlikte Dışişleri Bakanı Marco Rubio da var. 

55 yaşındaki Rubio'yla Vance'i rekabete girmeye teşvik eden Trump, ikilinin aynı seçim kampanyasında başkan ve başkan yardımcısı adayı olarak birlikte yarışabileceklerini de söylüyor.

Geçen ay yapılan bir anket Cumhuriyetçilerin yüzde 36'sının Vance'i, yüzde 35'ininse Rubio'yı başkan adayı olarak görmek istediğini ortaya koymuştu. 

Independent Türkçe, The Hill, Washington Post


ABD ve İran, savaşı sona erdirmek için “mutabakat zaptı” üzerinde anlaştı; Lübnan maddesi ise çıkmaza girdi

ABD ve İran, savaşı sona erdirmek için “mutabakat zaptı” üzerinde anlaştı; Lübnan maddesi ise çıkmaza girdi
TT

ABD ve İran, savaşı sona erdirmek için “mutabakat zaptı” üzerinde anlaştı; Lübnan maddesi ise çıkmaza girdi

ABD ve İran, savaşı sona erdirmek için “mutabakat zaptı” üzerinde anlaştı; Lübnan maddesi ise çıkmaza girdi

ABD ile İran, 28 Şubat’ta başlayan savaşı sona erdirmeyi amaçlayan ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını, kırılgan ateşkesin tüm cephelerde uzatılmasını öngören ön mutabakat zaptına, pazartesi günü erken saatlerde ulaştı. Ancak diplomatik açıdan önemli bir ilerleme olarak görülen anlaşmanın uygulamaya ilişkin ayrıntıları, cuma günü İsviçre’de yapılması planlanan resmi imza törenine kadar netleşmeyecek.

Ancak mutabakat, ilk siyasi ve sahadaki sınavıyla da karşı karşıya kaldı. İsrail, Lübnan, Suriye ve Gazze’de kontrol altına aldığı bölgelerden çekilmeyeceğini açıkladı. Buna karşın Tahran, anlaşmanın tüm cephelerde, özellikle de Lübnan’da askeri operasyonların durdurulmasını içermesi gerektiğini savunuyor.

Mutabakat zaptının tam metni henüz yayımlanmadı. Ancak ABD, İran ve Pakistanlı yetkililer, anlaşmanın kalıcı bir ateşkese zemin hazırladığını, ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukasının kaldırılmasını ve Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine yeniden açılmasını öngördüğünü belirtti. Nükleer program, yaptırımlar ve dondurulmuş İran varlıkları gibi daha karmaşık konuların ise 60 gün sürecek teknik müzakerelerde ele alınması planlanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamaları

  • Anlaşma imzalandı.
  • Hürmüz Boğazı cuma günü tamamen açılacak.
  • Petrol fiyatlarının düşmesi ve hisse senedi piyasalarının yükselmesi önemli.
  • İran nükleer silaha sahip olmayacak.
  • İki ülke arasında iyi ilişkiler kurulmasını umuyoruz.
  • İmza törenine katılabilirim de katılmayabilirim de.
  • ABD Başkan Yardımcısı Vance imza töreninde yer alacak.
  • İran ile yapılan anlaşmanın metni cuma gününden sonra yayımlanacak.
  • İran üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeden yaptırımlarda herhangi bir gevşeme olmayacak.
  • Lübnan’daki durumun düzeltilip düzeltilemeyeceğini değerlendireceğiz.
  • Macron’un Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda “büyük bir yardıma” ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum.

Üst düzey bir ABD’li yetkilinin açıklamaları

  • İran ile bir mutabakat zaptı imzaladık.
  • Trump ve Vance’ın yanı sıra İran Meclis Başkanı da anlaşmayı imzaladı.
  • Anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın derhal açılmasını ve ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukasının kaldırılmasını içeriyor.
  • Boğazdaki gemi trafiğinde hemen hissedilir bir artış bekleniyor.
  • Anlaşmanın ayrıntıları bir veya iki gün içinde açıklanacak.
  • Bu hafta içinde teknik müzakereler başlayacak.
  • İran ile yürütülecek müzakerelerin bir sonraki aşamasında ABD’nin mevcut askeri konuşlanmasını korumayı planlıyoruz.
  • Nihai bir anlaşmaya varılması halinde askeri güçlerin azaltılması seçeneği değerlendirilecek.
  • Anladığımız kadarıyla İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Dini Lider tarafından müzakere ve imza yetkisiyle görevlendirildi.
  • ABD, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasına ve yaptırımların hafifletilmesine hazır; ilk aşamada bazı sınırlı adımlar atılabilir.
  • Washington, İran’ın doğrulanabilir ve geri döndürülemez adımlar attığını görmek istiyor.
  • İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, İran ile yapılacak anlaşmanın tamamlanması için ön şart değil.
  • İsrail, Hizbullah saldırılarına karşı kendini savunma hakkına sahip olacak.
  • Yaptırımların hafifletilmesi belirli bir davranışa değil, İran’ın genel tutumuna bağlı olacak.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklamaları

İran medyasının aktardığına göre Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi:

  • Müzakere heyetlerinin başkanları arasında cuma günü İsviçre’de bir toplantı yapılmasının muhtemel olduğunu söyledi.
  • ABD ile mutabakat zaptının imzalanmasının ardından ilk müzakere turunun gerçekleştirileceğini belirtti.
  • Müzakerelerin ve anlaşmanın uygulanmasının; karşılıklı güvensizlik, geçmişteki yükümlülük ihlalleri ve önceki deneyimler dikkate alınarak yürütüleceğini ifade etti.

Petrol varillerinin ötesinde... Hürmüz’deki atılım, Körfez’deki ekonomik istikrarın çehresini yeniden şekillendiriyor

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

Petrol varillerinin ötesinde... Hürmüz’deki atılım, Körfez’deki ekonomik istikrarın çehresini yeniden şekillendiriyor

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Hürmüz Boğazı krizinde son dönemde yaşanan yumuşama, yalnızca enerji sevkiyatlarının yeniden güvence altına alınması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin mali ve ekonomik yapıları üzerinde doğrudan etkiler yaratabilecek stratejik bir dönüşüm olarak değerlendiriliyor. Küresel enerji ticaretinin ana arterlerinden biri olan Hürmüz Boğazı, Körfez ülkelerinin petrol ve doğal gaz ihracatının büyük bölümüne ev sahipliği yaptığından, deniz trafiğinin yeniden normalleşmesi bölgesel ekonomik istikrar açısından yeni fırsatlar sunuyor.

ABD ile İran, aylar süren kanlı çatışmalar ve küresel ekonomik dalgalanmaların ardından Ortadoğu’daki savaşı sona erdirmeyi ve stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı öngören ön anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı. ABD Başkanı Donald Trump, dünya petrol arzı açısından kritik öneme sahip olan ve savaşın başlamasından bu yana İran’ın çeşitli kısıtlamalar uyguladığı Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılacağını duyurdu. Trump yaptığı açıklamada, “İran İslam Cumhuriyeti ile anlaşma artık tamamlandı. Dünya gemileri, motorlarınızı çalıştırın. Petrol akmaya başlasın” ifadelerini kullandı.

Küresel piyasalar, ön anlaşma haberine hızlı tepki verdi. Önümüzdeki cuma günü İsviçre’de imzalanması beklenen resmî anlaşma öncesinde gösterge Brent petrolünün vadeli kontratları yüzde 4,5’in üzerinde değer kaybederek varil başına 84 doların altına geriledi. Deniz trafiğinin yeniden normalleşmesi ise bölgesel ekonomik istikrar açısından olumlu beklentileri güçlendirdi.

Finans ve ekonomi danışmanı Dr. Hüseyin el-Attas, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, anlaşmanın yalnızca ham petrol arzında yaşanabilecek kesintileri önlemekten ibaret olmadığını, aynı zamanda finansal istikrarı destekleyen yapısal bir gelişme niteliği taşıdığını söyledi. El-Attas, mevcut dönemde yatırımcı güveninin kalıcı biçimde güçlenmesinden kaynaklanan kazanımların, jeopolitik gerilimlerin yol açtığı geçici petrol fiyat artışlarından çok daha değerli olduğunu vurguladı.

Öte yandan Dünya Bankası da geçen hafta yayımladığı değerlendirmede, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol ve doğal gaz akışının kademeli olarak yeniden başlamasının KİK ülkeleri üzerindeki mali baskıları hafifleteceğini belirtti. Kurum, petrol ihracatındaki toparlanmanın bölge ekonomilerinin büyümesine ivme kazandıracağını ve bölgenin gayrisafi yurt içi hasıla büyüme oranının 2027 yılında yüzde 4,2 seviyesine ulaşabileceğini öngördü.

sxc s
Bender Abbas açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda kargo gemileri ve ticari gemiler seyrederken, bir kişi sığ suda oturuyor. (AP)

Bu iyimser toparlanma beklentileri, bölge ekonomilerinin yaşadığı zorlu daralma döneminin sona ermeye başlayabileceğine işaret ediyor. Dünya Bankası’nın yapısal analizine göre, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ekonomik etkileri KİK ülkeleri arasında eşit şekilde hissedilmedi. Etkinin boyutu, ülkelerin enerji ihracatında boğaza ne ölçüde bağımlı olduklarıyla doğrudan bağlantılı oldu. Kuveyt ve Irak, petrol ihracatı için Körfez dışına açılan alternatif deniz güzergâhlarına sahip olmamaları nedeniyle krizden en fazla etkilenen ülkeler arasında gösterildi. İhracatın durması, her iki ülkede de günlük milyonlarca varillik satış kaybına yol açarken, kamu maliyesinde ciddi finansman açıkları ve bütçe baskıları oluşturdu. Katar ise doğuya yönelen sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatı için alternatif deniz rotaları oluşturmakta önemli lojistik zorluklarla karşılaştı. Bu durum bazı büyük sevkiyatların ertelenmesine, LNG tesislerinde operasyonel baskıların artmasına ve Katar tankerlerinin sigorta maliyetlerinde rekor düzeyde yükselişlere neden oldu. Bölgedeki büyük limanlar da krizden olumsuz etkilendi. Özellikle yeniden ihracat faaliyetleri ve lojistik hizmetlerinde önemli yavaşlamalar yaşanırken, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in finans ve bankacılık sektörleri uluslararası yatırım fonlarının bölge varlıklarına uyguladığı risk primlerinin yükselmesi nedeniyle doğrudan maliyetlerle karşı karşıya kaldı.

Buna karşılık Suudi Arabistan, gelişmiş enerji altyapısı sayesinde kriz sürecinde daha yüksek bir dayanıklılık sergiledi. Ülke, Doğu-Batı Boru Hattı aracılığıyla petrol ihracatının yüzde 60’tan fazlasını Kızıldeniz üzerinden yönlendirerek Hürmüz Boğazı’na bağımlılığını önemli ölçüde azaltmayı başardı. Umman da coğrafi avantajlarından yararlanan ülkeler arasında yer aldı. Arap Denizi ve Hint Okyanusu’na doğrudan erişim sağlayan Sohar ve Dukm gibi limanlar, Umman ekonomisine Hürmüz Boğazı’ndaki darboğazlardan büyük ölçüde bağımsız hareket etme imkânı sundu.

Finansal boşlukları kapatmak

Enerji piyasalarına ilişkin teknik analizler, Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin kademeli olarak yeniden başlamasının Körfez ülkelerindeki üreticilere ihracat faaliyetlerini normal seviyelere çıkarma imkânı sağlayacağını ortaya koyuyor. Böylece deniz ablukası nedeniyle oluşan ve milyarlarca dolarla ifade edilen gelir kayıplarının telafi edilmesi, ayrıca kamu maliyesi üzerindeki baskıların hafifletilmesi hedefleniyor.

Bu gelişme, Asya’nın önde gelen enerji ithalatçılarında biriken güçlü talep ile aynı döneme denk geliyor. Çatışma süresince birçok Asya ülkesi ve rafineri şirketi enerji tüketimini azaltırken stratejik rezervlerine yönelmişti. Ancak anlaşmanın ardından bölge ülkelerinin petrol ve doğal gaz stoklarını yeniden güçlendirmeye hazırlandığı belirtiliyor. Bu durumun orta ve uzun vadede Körfez enerji ihracatına yönelik talebi desteklemesi bekleniyor.

Buna karşın uzmanlar, olumlu etkilerin piyasalara tam olarak yansımasının zaman alacağı görüşünde. AP’nin dikkat çeken bir analizine göre, enerji şirketlerinin küresel talebi karşılayabilecek üretim ve sevkiyat kapasitesine yeniden ulaşması birkaç ay sürebilir. Raporda, petrol sevkiyatı ve rafinaj süreçlerindeki yavaş toparlanmanın yanı sıra boğazdaki geçiş güvenliğine ilişkin bazı soru işaretlerinin devam etmesinin, anlaşmanın ekonomik etkilerinin kısa vadede sınırlı kalmasına neden olabileceği ifade edildi.

Kriz yönetimi sürecinde Suudi Arabistan’ın sergilediği lojistik esneklik de dikkat çekti. Riyad yönetimi, gelişmiş altyapısından yararlanarak petrol ihracatının yüzde 60’tan fazlasını Doğu-Batı Boru Hattı üzerinden Kızıldeniz’e yönlendirmeyi başardı. Bu sayede Suudi Arabistan, enerji arzındaki sürekliliği korurken uluslararası pazarlardaki konumunu muhafaza etti ve ihracattaki kesintilerin etkisini önemli ölçüde sınırladı. Uzmanlar, bu performansın Riyad’ın alternatif lojistik altyapısının jeopolitik kriz dönemlerinde dahi etkin biçimde çalışabildiğini ortaya koyduğunu değerlendiriyor.

Risk priminde düşüş

El-Attas, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, krizin yatışmasının en hızlı ve doğrudan etkisinin jeopolitik risk primindeki düşüş olacağını belirtti. El-Attas’a göre çatışma dönemlerinde ve Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimalinin gündemde olduğu süreçlerde, Körfez bölgesindeki finansal varlıklar ve piyasalar üzerinde risk primi otomatik olarak yükseliyor. Bu durum, mali piyasalarda ek baskılar oluştururken şirketlerin faaliyet maliyetlerini de artırıyor. Ancak krizin hafiflemesiyle birlikte söz konusu risk priminin belirgin şekilde gerilemesi bekleniyor. Bu gelişmenin hem bölgesel hem de uluslararası yatırımcıların güvenini güçlendireceğini ifade eden el-Attas, Körfez piyasalarına kısa vadeli sermaye girişlerinin yanı sıra uzun vadeli yatırımların da yeniden hız kazanabileceğini söyledi.

Risk primindeki düşüşün, deniz taşımacılığı ve lojistik sektöründe yaşanacak toparlanmayla da doğrudan bağlantılı olduğuna dikkat çeken el-Attas, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin son aylarda nakliye ücretleri ile savaş riski sigorta primlerini rekor seviyelere taşıdığını hatırlattı. Bu maliyet artışlarının hem Körfez ülkelerindeki ticaret faaliyetlerini hem de küresel tedarik zincirlerini olumsuz etkilediğini belirten el-Attas, bölgede istikrarın yeniden sağlanmasıyla birlikte taşıma ve sigorta giderlerinde kayda değer düşüşler yaşanmasının beklendiğini ifade etti. Uzmanlara göre bu gelişme, hem Körfez ülkeleri arasındaki ticaretin verimliliğini artıracak hem de bölgenin uluslararası ticaret koridorlarındaki rekabet gücünü destekleyerek küresel tedarik ağlarının daha istikrarlı işlemesine katkı sağlayacak.

Finans piyasaları için itici güç

El-Attas, Körfez finans piyasalarının jeopolitik risklerin azalmasına olumlu tepki vermesinin beklendiğini belirterek, özellikle bankacılık, petrokimya, ulaştırma ve lojistik sektörlerinde faaliyet gösteren öncü şirket hisselerine yönelik yatırımcı ilgisinin artabileceğini söyledi. El-Attas’a göre söz konusu sektörler, bölge borsalarının temel taşı niteliğinde olduğundan, risk algısındaki iyileşme hisse senedi piyasalarında genel bir yükselişi destekleyebilir. Olumlu etkinin yalnızca hisse senedi piyasalarıyla sınırlı kalmayacağını vurgulayan el-Attas, sabit getirili menkul kıymetlerin de bu süreçten fayda sağlayacağını ifade etti.

Uzmanlara göre jeopolitik görünümün netleşmesi, doğrudan yabancı yatırımlar açısından da önemli bir avantaj oluşturuyor. Küresel sermayenin istikrarlı ve güvenli yatırım ortamlarına yöneldiğini hatırlatan el-Attas, uluslararası deniz ticareti ve enerji koridorlarının güvenliğine ilişkin kaygıların azalmasının Körfez ülkelerinin yatırım çekme kapasitesini güçlendireceğini söyledi. Bu çerçevede, ulusal kalkınma vizyonları kapsamında yürütülen büyük ölçekli turizm, sanayi ve teknoloji projelerinin yabancı yatırımcılar için daha cazip hale gelmesi bekleniyor. Bölge ülkelerinin petrol dışı sektörleri geliştirmeye yönelik stratejileri de bu ilgiyi destekleyen unsurlar arasında gösteriliyor.

dsvfdv
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Petrol piyasalarına ilişkin değerlendirmesinde ise el-Attas, arz kesintisi endişelerinin azalmasıyla birlikte petrol fiyatlarında belirli ölçüde gerileme yaşanabileceğini, ancak bunun orta ve uzun vadede olumsuz bir gelişme olarak görülmemesi gerektiğini ifade etti. El-Attas’a göre Körfez ülkeleri için asıl önemli olan, kısa süreli ve sert fiyat yükselişlerinden ziyade küresel talebin sürdürülebilir biçimde devam etmesi ve enerji ihracatının geleneksel ve yeni pazarlara güvenli şekilde ulaşabilmesi. Bu nedenle fiyat istikrarı, bölge ekonomileri açısından daha kalıcı ve sağlıklı bir kazanç olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlar ayrıca, jeopolitik risklerin azalmasının iş dünyası üzerindeki etkilerine de dikkat çekiyor. Belirsizlik dönemlerinde birçok şirket ve yatırım grubu genişleme planlarını erteleyebiliyor veya sermaye harcamalarını yavaşlatabiliyor. Ancak risklerin azalmasıyla birlikte özel sektörün önünü daha net görebileceği, stratejik yatırım kararlarının hızlanacağı ve istihdam ile yeni yatırımların artabileceği öngörülüyor. Bu durumun, Körfez ülkelerinin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmasına ve ekonomik çeşitlendirme programlarının daha hızlı ilerlemesine katkı sağlaması bekleniyor.