Snap: Suudi Arabistan'da dijital reklam harcamaları artık yatırımın geri dönüşüne odaklanıyorhttps://turkish.aawsat.com/ekonomi%CC%87/5299061-snap-suudi-arabistanda-dijital-reklam-harcamalar%C4%B1-art%C4%B1k-yat%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1n-geri-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCne
Snap: Suudi Arabistan'da dijital reklam harcamaları artık yatırımın geri dönüşüne odaklanıyor
Snap'e göre reklam olgunluğu; strateji, yaratıcılık, kampanya aktivasyonu, veri ve ölçümün tek bir entegre sistem içinde uyumlu çalışmasına bağlı. (Shutterstock)
Snap: Suudi Arabistan'da dijital reklam harcamaları artık yatırımın geri dönüşüne odaklanıyor
Snap'e göre reklam olgunluğu; strateji, yaratıcılık, kampanya aktivasyonu, veri ve ölçümün tek bir entegre sistem içinde uyumlu çalışmasına bağlı. (Shutterstock)
Şarku’l Avsat'a özel açıklamalarda bulunan Snap Suudi Arabistan Genel Müdürü Abdullah el-Hammadi, ülkede dijital reklam pazarının hızlı büyüme döneminden çıkarak yatırımın etkinliği ve ölçülebilir iş sonuçlarına odaklanan yeni bir aşamaya geçtiğini söyledi.
Snap ile küresel danışmanlık şirketi Kearney tarafından hazırlanan "Suudi Dijital Reklam Olgunluk Çerçevesi", Suudi Arabistan'da dijital reklam harcamalarının büyüme hızı ile e-ticaret büyümesi arasında 8 puanlık bir fark bulunduğunu ortaya koydu. Rapora göre bu durum, reklam yatırımlarının verimliliğini artırmak ve bunları daha doğrudan ölçülebilir iş sonuçlarıyla ilişkilendirmek için önemli bir fırsata işaret ediyor.
Ancak söz konusu farkın tek başına piyasanın performansını açıklamadığı belirtiliyor. E-ticaretin gelişimi; sektörlerin yapısı, tüketici davranışlarındaki değişim ve satın almaların dijital ile geleneksel kanallar arasındaki dağılımı gibi birçok faktörden etkileniyor.
Şarku’l Avsat'a konuşan Snap Suudi Arabistan Genel Müdürü Abdullah el-Hammadi, bu tablonun dijital pazarda genişleme döneminden daha ileri bir aşamaya geçildiğini gösterdiğini belirterek, artık odağın verimlilik ve ölçüm olduğunu ifade etti.
Snap Suudi Arabistan Genel Müdürü Abdullah el-Hammadi. (Snap)
El-Hammadi, "Reklam harcamalarının artması tek başına daha güçlü iş sonuçları anlamına gelmez" dedi. Bugün asıl zorluğun hedef kitleye ulaşmak değil, strateji, içerik, tüketici yolculuğu, veri ve ölçümü tek bir sistem içinde birleştirebilmek olduğunu vurguladı.
Verimlilik dönemi
Snap ve Kearney, şirketlerin reklam yatırımlarını ölçülebilir ticari sonuçlara dönüştürme kapasitelerini değerlendirebilmeleri amacıyla Suudi Dijital Reklam Olgunluk Çerçevesi'ni geliştirdi.
Çerçeve; strateji, yaratıcılık, yerelleştirme, tüketici yolculuğunun etkinleştirilmesi, veri ve ölçüm olmak üzere dört temel eksene dayanıyor. Raporda, tek bir alandaki başarının diğer alanlardaki eksiklikleri telafi etmeyeceği, önemli olanın planlamadan kampanyanın nihai etkisinin ölçülmesine kadar tüm süreçlerin birbirine bağlı şekilde yürütülmesi olduğu belirtiliyor.
El-Hammadi, amaçlarının dijital yatırımların büyümesini yavaşlatmak değil, bunların verimliliğini artırmak olduğunu söyledi.
"Sudi Arabistan zaten güçlü dijital altyapıya, yüksek tüketici etkileşimine ve güçlü büyüme ivmesine sahip. Bundan sonraki fırsat ise reklamverenlerin bu ivmeyi sürdürülebilir iş sonuçlarına dönüştürebilecek olgunluk seviyesine, yerel uyuma ve ölçüm disiplinine ulaşmasını sağlamaktır." dedi.
Buna göre pazardaki temel sorun hedef kitleye erişmek değil; bu erişimin marka bilinirliği, ilgi, satın alma niyeti, etkileşim veya satışlara gerçekten dönüşüp dönüşmediğini tespit edebilmek.
Reklamverenlerin olgunluk seviyeleri farklı
Suudi Arabistan'daki tüm reklamverenler aynı noktadan başlamıyor.
Büyük yerel şirketler, küçük ve orta ölçekli işletmelere kıyasla daha fazla kaynağa, daha güçlü ekip ve veri altyapısına sahip bulunurken, pazara yeni giren küresel markalar ise yerel tüketiciyi tanıma konusunda farklı zorluklarla karşılaşıyor. Kamu kurumlarının ihtiyaçları da girişimler ve e-ticaret platformlarından farklılık gösteriyor.
Snap'e göre Suudi Arabistan'daki dijital reklam pazarı, harcamaları artırmaya odaklı büyüme döneminden çıkarak etkinlik ve ticari getirinin ölçüldüğü yeni bir aşamaya geçiyor. (Reuters)
Bu nedenle çerçeve, tüm reklamverenler için tek bir zayıf alan belirlemiyor.
Bazı kurumlar güçlü bir stratejiye sahip olsa da ölçüm konusunda eksiklik yaşayabiliyor. Bazıları ise yerel pazara uygun içerik üretmesine rağmen bunun ticari etkisini ortaya koyabilecek veri altyapısından yoksun kalabiliyor.
El-Hammadi'ye göre iyileştirme potansiyelinin en yüksek olduğu iki alan ise tüketici yolculuğunun tüm aşamalarının etkin biçimde yönetilmesi ve entegre ölçüm sistemleri.
Bazı kurumların hâlâ veri altyapısı, yetenek havuzu ve kampanyaların ötesindeki gerçek ticari etkiyi ölçebilecek araçları geliştirme sürecinde olduğunu belirtti.
Dijital platformların artık yalnızca marka bilinirliği oluşturmakla kalmadığını; keşif, değerlendirme, satın alma ve satın alma sonrası etkileşim süreçlerinin tamamında daha etkin rol üstlendiğini de sözlerine ekledi.
Birbirine bağlı pazarlama sistemi
Kampanyaların beklenen sonucu verememesi çoğu zaman tek bir hatadan kaynaklanmıyor.
İçerik başarılı olsa bile ticari hedef net olmayabiliyor. Kampanya geniş kitlelere ulaşsa da tüketici yolculuğuyla ilişkilendirilmeyebiliyor ya da çok sayıda veri toplanmasına rağmen sonucun hangi unsurdan kaynaklandığı belirlenemeyebiliyor.
El-Hammadi, "Strateji, yaratıcılık, kampanya aktivasyonu ve ölçüm en başından itibaren birlikte çalıştığında kampanyalar iş sonuçları üretme konusunda çok daha başarılı oluyor" dedi.
Araştırmaya göre kültürel uyum, yalnızca Arapça dil kullanımı veya yerel görsellerle sınırlı değil; kampanyanın en başından itibaren yerel dinamikler gözetilerek tasarlanmasını gerektiren temel bir unsur olarak öne çıkıyor. (Getty Images)
Bu işlevlerin birbirinden bağımsız departmanlar halinde yürütülmesi durumunda şirketlerin yüksek erişim, görüntülenme veya etkileşim rakamlarına ulaşabildiğini, ancak nihai sonuca hangi unsurun katkı sağladığını ya da gelecek kampanyalarda hangi alanların büyütülmesi gerektiğini belirlemekte zorlandığını söyledi.
Bu yaklaşımda ölçümün kampanya başladıktan sonra değil, öncesinde planlanması gerekiyor. Öncelikle hedeflenen ticari sonucun, buna uygun performans göstergelerinin ve gerekli verilerin belirlenmesi gerekiyor. Böylece pazarlama, birbirinden kopuk kampanyalar yerine yaratıcı, teknik ve ticari kararların birbirini beslediği sürekli bir sisteme dönüşüyor.
Yerel uyum artık sadece Arapça kullanmak değil
Araştırmaya göre Suudi tüketicilerin yüzde 30'dan fazlası, reklamlarda kültürel uyumun yetersiz olduğunu düşünüyor.
Bu durum Suudi markalarının kendi pazarını tanımadığı anlamına gelmiyor. Aksine tüketici beklentilerinin hızla değiştiğini ve kitlenin başka pazarlardan uyarlanmış ya da genel geçer reklam mesajlarını kolaylıkla ayırt edebildiğini gösteriyor.
El-Hammadi, kültürel uyumun artık yalnızca Arapça metinler veya yerel görseller kullanmak anlamına gelmediğini belirterek, bunun yaratıcı fikirden kullanılan dile, içerik üreticilerinin seçiminden platform deneyimine, markanın görünme zamanlamasından etkileşimin nasıl ölçüldüğüne kadar uzanan kapsamlı bir süreç olduğunu söyledi.
Gerçek yerelleştirmenin, küresel bir reklam hazırlandıktan sonra tercüme edilmesiyle değil, Suudi pazarına ilişkin anlayışın strateji oluşturma aşamasından itibaren sürece dahil edilmesiyle mümkün olduğunu ifade etti.
Bu yaklaşım; iletişim biçimini, yaş grupları arasındaki farklılıkları, kültürel ve toplumsal anları, farklı kitlelerin kullandığı platformları ve reklam dilinde doğal ya da yapay görülen unsurları da kapsıyor.
El-Hammadi, "Yerel uyum pazarlama sisteminin tamamına işlendiğinde, ortaya çıkan çalışma Suudi tüketiciye daha doğal gelir ve daha güçlü iş sonuçları üretir" dedi.
Çok kanallı etki öne çıkıyor
Geleneksel ölçüm modellerinin önemli bir bölümü satın alma öncesindeki son temas noktasına tüm katkıyı verirken, tüketicinin karar süreci genellikle doğrusal ilerlemiyor.
Bir kullanıcı ürünü önce sosyal medya platformunda keşfedebiliyor, ardından internette araştırma yapıyor, inceleme videoları izliyor ve daha sonra mağaza veya uygulama üzerinden satın alma kararı verebiliyor.
Kantar'ın Suudi Arabistan'da 2025 yılı için gerçekleştirdiği çapraz medya analizine göre, bazı durumlarda platformların oluşturduğu etkinin yaklaşık yüzde 70'i, tek bir platformdan değil, farklı kanalların birbirini tamamlamasından kaynaklanıyor.
Bu oran her kampanya için geçerli olmasa da etkinin önemli bölümünün platformların birlikte çalışmasından doğduğunu gösteriyor.
"Etki" kavramı ise kampanyanın hedeflerine göre değişiyor. Bu; marka bilinirliği, ilgi, satın alma niyeti, etkileşim, internet sitesi veya uygulama trafiği, potansiyel müşteri kazanımı ya da satışlar şeklinde ölçülebiliyor.
Bu nedenle her platformu tek başına değerlendirmek, nihai dönüşümü sağlamasa bile satın alma kararını şekillendiren erken temas noktalarının değerini göz ardı edebiliyor.
"Tek bir hedef belirleyin"
Pazarlama olgunluğu henüz düşük seviyede olan kurumlara tavsiyelerde bulunan El-Hammadi, önümüzdeki altı ay içinde tüm eksiklikleri aynı anda gidermeye çalışmak yerine tek ve net bir ticari hedef belirlenmesini önerdi.
Bu hedef; dijital satışları artırmak, uygulama kullanımını yükseltmek, müşteri sadakatini güçlendirmek veya ilgiyi satın almaya dönüştürme oranını artırmak olabilir.
Hedef netleştirildikten sonra kurumlar sorunun içerikten mi, tüketici yolculuğundan mı, veriden mi yoksa ölçüm süreçlerinden mi kaynaklandığını daha kolay tespit edebilir.
Körfez'de artan saldırılar petrolü uçurdu: Varil fiyatı 107 doları aştı
Irak'ın güneyinde, Basra yakınlarındaki deniz petrol terminallerinden birinde demirlemiş bir petrol tankeri. (Reuters)
Küresel petrol fiyatları, Husi gruptan Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılar ve Körfez’deki gemileri hedef alan müdahalelerin ardından arz güvenliğine ilişkin kaygıların artmasıyla bugün ilk işlemlerde %3’ten fazla değer kazandı. Yükselişte, Suudi Arabistan’ın ana nakil hattı olan Doğu-Batı petrol boru hattının İHA saldırısı sonrası geçici olarak durdurulması etkili oldu.
Brent ham petrolü vadeli işlemleri, TSİ 06:40 itibarıyla 3,21 dolar (%3,1) artışla varil başına 107,82 dolara yükselirken; Batı Teksas türü (WTI) ham petrol vadeli işlemleri 3,17 dolar (%3,2) artarak 103,22 dolara çıktı.
ING emtia analistleri, fiyatlardaki bu sıçramanın "Suudi Arabistan'daki kritik Doğu-Batı boru hattının hedef alınması da dahil olmak üzere enerji altyapısına yönelik artan saldırıların" ardından geldiğini belirterek, hasarın boyutu ve hattın kapalı kalma süresinin halen belirsizliğini koruduğunu belirtti.
Suudi yetkililer, bir İHA saldırısının ardından Doğu-Batı petrol boru hattındaki akışın geçici olarak durdurulduğunu açıkladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre hattın devre dışı kalması, küresel petrol arzının %4'lük kısmının aksama riskiyle karşı karşıya kalması anlamına geliyor.
Öte yandan Suudi Arabistan'ın güneyindeki Cizan bölgesinde, resmi medyanın Husi saldırısı olarak nitelendirdiği olayda hasar gören evlerin ve bir caminin görüntüleri dün yayımlandı. Husiler de komşu bölgedeki bir Suudi askeri üssünü hedef aldıklarını iddia etti.
İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları (UKMTO) tarafından dün yapılan açıklamada, Hürmüz Boğazı'ndaki bir gemide füze/roket isabet etmesi sonucu yangın çıktığı ve mürettebatın tahliye edildiği bildirildi. İran tarafı ise kendi kıyıları açıklarında saldırıya uğrayan İran bandıralı ticari gemide 1 mürettebatın hayatını kaybettiğini, 4 kişinin ise yaralandığını açıkladı.
İran destekli Husilerin cuma günü stratejik Perim (Meyyun) Adası'na ulaşmasının ardından Babülmendeb Boğazı'ndaki endişeler de yükseldi. Bu hamlenin, Husilerin bölgedeki en önemli petrol geçiş noktalarından biri üzerindeki denetimini artırabileceği belirtiliyor. Babülmendeb Boğazı, son aylarda küresel petrol arzının yaklaşık %4 ila %5'inin taşınmasını sağlıyordu.
Petrol fiyatları, arz tedarikindeki aksamaların etkisiyle geçen hafta %8 artış göstererek temmuz ayından bu yana ilk kez varil başına 100 dolar eşiğini aşmıştı.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, dün X platformunda yaptığı paylaşımda, Körfez ülkeleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı'nın durumunu görüşmek üzere bugün (Pazartesi) Umman'da yapılması planlanan toplantının ertelendiğini duyurdu.
Gelişmeler, altı ay önce ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan savaşta haziran ayında geçici anlaşmanın çökmesinden bu yana herhangi barış görüşmesinin yapılmadığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Dünya Bankası: Bölgedeki gıda güvenliğini ekonomik bir fırsata dönüştürmek için yıllık 12 milyar dolara ihtiyaç varhttps://turkish.aawsat.com/ekonomi%CC%87/5317768-d%C3%BCnya-bankas%C4%B1-b%C3%B6lgedeki-g%C4%B1da-g%C3%BCvenli%C4%9Fini-ekonomik-bir-f%C4%B1rsata-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9Ft%C3%BCrmek-i%C3%A7in
Dünya Bankası: Bölgedeki gıda güvenliğini ekonomik bir fırsata dönüştürmek için yıllık 12 milyar dolara ihtiyaç var
Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afganistan ve Pakistan’da gıda güvenliği artık sadece hane halkının sofrasındaki gıda miktarıyla sınırlı bir mesele olmaktan çıkarak, bölge ekonomilerinin kısıtlı kaynakları yönetme, ticareti çeşitlendirme, yatırım çekme, istihdam sağlama ile jeopolitik ve iklimsel şoklarla mücadele etme kapasitesinin kapsamlı bir sınavına dönüştü.
Dünyanın en kurak bölgelerinden birinde, 142 milyondan fazla insanın gıda güvensizliği çektiği ve nüfusun yüzde 42’sinin sağlıklı bir beslenme çantasının maliyetini karşılayamadığı bir coğrafyada denklem giderek zorlaşıyor: Doğal kaynaklar tükenmeden daha fazla gıda üretimi nasıl sağlanacak?
Gıda talebinin 2050 yılına kadar yaklaşık yüzde 67 oranında artmasının beklendiği bölgede Dünya Bankası, bu talebin karşılanmasının başta su olmak üzere kaynak yönetiminde bir mantık değişikliği gerektirdiğini belirtiyor. Banka, daha verimli sulama ve tarımsal yenilikler için bölgenin yıllık yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyduğunu tahmin ediyor.
Dünya Bankası Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afganistan ve Pakistan’dan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ousmane Dione (Fotoğraf: Turki el-Ukayli)
Şarku’l Avsat’a konuşan Dünya Bankası Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afganistan ve Pakistan’dan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ousmane Dione; tarım, su, ticaret, lojistik, sanayi, teknoloji ve özel sektörün tek bir ekosistem olarak ele alınması durumunda mevcut zorlukların büyük ekonomik fırsatlara dönüştürülebileceğini ifade etti.
Su, gıda denkleminin kalbinde yer alıyor
Dione’ye göre bölgedeki gıdanın geleceğini konuşurken işe sudan başlamak bir zorunluluk teşkil ediyor. Birçok ülkenin hali hazırda ciddi su kıtlığı seviyelerinin altında bulunduğu ve kişi başına düşen yıllık su miktarının 500 metreküpün altına gerilediği bölgede, tarım sektörü mevcut suyun yaklaşık yüzde 87’sini tüketiyor.
Dünya Bankası bu nedenle çözümün yalnızca ek su kaynakları sağlamakta değil, kaynağın kullanım şeklinin yeniden düşünülmesinde yattığını vurguluyor.
Dione, ‘döngüsel su yönetimi’ (Closing the Loop) anlayışına geçilmesinin gerekliliğine dikkat çekti. Bütüncül bir ekonomik döngü çerçevesinde suyun tek bir kullanımdan sonra heba edilmemesini öngören bu konsept; atık suların toplanması, arıtılması ve tarım ile sanayi başta olmak üzere uygun alanlarda yeniden kullanılması ilkesine dayanıyor. Süreç, su ve sulama şebekelerindeki kayıpların azaltılması ve verimliliğin artırılmasıyla eş zamanlı olarak yürütülüyor.
Bu yaklaşımla su, tüketilen bir girdi olmaktan çıkarak defalarca dönüştürülebilen ve kullanılabilen bir kaynağa dönüşüyor. Böylece aynı miktardaki doğal kaynaktan ekonomi için fiilen sağlanan su miktarı artırılmış oluyor.
Bölgenin deniz suyu arıtma alanında önemli adımlar attığını belirten Dione, arıtmanın tek başına yeterli olmayacağını vurguladı. Yapılması gerekenin, suyu yalnızca tarımsal üretimin bir girdisi olarak değil, stratejik bir ekonomik kaynak şeklinde yönetmek olduğunu kaydeden Dione, döngüsel su yönetimine ulaşılana kadar bölgedeki ‘her bir damla suyun’ çok yönlü olarak kullanılması gerektiğini ifade etti.
Öte yandan su kullanımında verimlilik sadece gıda üretimiyle sınırlı kalmayıp, üretilen gıdanın korunmasını da kapsıyor. Kaybolan veya israf edilen her bir gıda miktarı; onun üretimi, taşınması ve depolanması için harcanan su, enerji, arazi ve diğer kaynakların da israf edilmesi anlamına geliyor.
Daha az suyla daha fazla ürün
Dione, damla sulamaya geçişten sızıntı, israf ve suyun yeniden kullanımının azaltılmasına, tarımsal kaynakların daha hassas yönetimi için yapay zekâ ve verilerin kullanılmasına kadar teknolojinin gıda ve su denklemini değiştirmede kilit bir rol oynayacağını belirtti.
Modern teknolojiler, ürünlerin su ihtiyacının belirlenmesine, tüketim oranlarının ölçülmesine, iklimsel ve coğrafi koşullara en uygun ürünlerin seçilmesine ve en az su tüketimiyle en yüksek verimi sağlayacak üretim döngülerinin tespit edilmesine yardımcı olabiliyor.
Bu doğrultuda Dünya Bankası, teknolojiyi yalnızca verimliliği artıran bir araç olarak değil, bölgenin tarım haritasını yeniden çizen bir yöntem olarak görüyor: Ne ekilmeli? Nerede ekilmeli? Ne kadar suyla ve hangi teknolojiyle üretilmeli?
Irak’taki bir su arıtma tesisi (X)
Söz konusu denklem, yer altı suyu tüketimini artırarak tarımsal üretimi genişletmenin mümkün olmadığı bir coğrafyada özel bir önem taşıyor. Aksi bir yaklaşım, gıda güvenliğini sağlama çabasını bölgenin en kıt kaynaklarından biri üzerinde ilave bir baskıya dönüştürme riski taşıyor.
Bu nedenle hedef, ne pahasına olursa olsun daha fazla üretmek değil; her damla sudan daha fazla gıda elde etmek ve mevcut kaynaklardan daha yüksek ekonomik ve besinsel değer yaratmak.
‘Sanal su’... Ticaret, gıda güvenliğinin bir aracı
Dione, gıda güvenliği yönetiminde kritik bir yaklaşıma dikkat çekti: Gıda ithal etmek, zorunlu olarak gıda güvenliğinin zayıf olduğu anlamına gelmez. İthal edilen bir tarım ürünü, menşe ülkede üretimi için kullanılan suyu da dolaylı olarak bünyesinde taşır; bu durum ‘sanal su’ kavramı olarak tanımlanır.
Dolayısıyla bir ülkenin, kendi kısıtlı su kaynaklarını tüketmek yerine, yerli üretimi büyük miktarda su gerektiren bir ürünü dışarıdan tedarik etmesi ekonomik ve çevresel açıdan daha verimli bir tercih oluşturabilir.
Ancak sorun, ithalata olan bağımlılığın sınırlı sayıda ülke veya ticaret güzergahı üzerinde yoğunlaşmasıyla başlar.
Bu noktada su güvenliği ile ticaretin esnekliği kesişmektedir. Gıda ihtiyacının bir kısmını dışarıdan karşılayan bir ülkenin ithalat kaynaklarını ve sevkiyat rotalarını çeşitlendirmesi, ticaret yapısının şoklara karşı dayanıklılığını güvence altına alması gerekmektedir.
Ukrayna’daki savaşın ardından tahıl ticaretinde yaşanan aksamalar, küresel ticaret şoklarının gıda fiyatlarına ne kadar hızlı yansıyabildiğini ve en hassas kesimler üzerindeki baskıyı nasıl artırabildiğini göstermiştir.
Katar’da bulunan Hamad Limanı’ndaki konteyner terminalleri (QNA)
Bu çerçevede Dünya Bankası, doğru denklemin yerli üretim ile ithalat arasında bir seçim yapmak değil, daha esnek bir kombinasyon oluşturmak olduğunu vurgulamaktadır: Su ve kaynak kullanımı açısından verimli ürünleri yerelde üretmek, yerli üretimi suyu aşırı tüketen ürünleri ithal etmek; bu süreçte de tedarik kaynaklarını çeşitlendirerek depolama, lojistik ve stratejik rezervleri güçlendirmek öne çıkmaktadır.
İsraf… Sofraya ulaşamadan kaybedilen kaynaklar
Bölge, gıda kaybı ve israfı şeklinde ortaya çıkan bir diğer ciddi sınamayla karşı karşıya bulunuyor. Dünya Bankası verilerine göre, üretim, depolama, taşıma, işleme, dağıtım ve tüketim dahil olmak üzere tedarik zincirinin farklı aşamalarında gıdanın yaklaşık üçte biri kaybolmakta veya israf edilmekte.
Bu kayıplar, su kıtlığı çeken bir coğrafyada iki kat daha büyük bir anlam taşıyor. Gıda israfı sadece gıdanın heba olması anlamına gelmemekte; aynı zamanda onun üretimi için kullanılan su, enerji ve arazinin de nihayetinde tüketiciye ulaşan bir gıdaya dönüşememesi manasına gelmektedir.
Kahire’de bir fırının önünde sıraya giren insanlar (AFP)
Bu açıdan bakıldığında, israfın azaltılması su tasarrufu sağlamanın yöntemlerinden biri haline geliyor. Gıdayı kaybolmaktan kurtarmak, aynı miktarı yeniden üretmek için kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmaya gerek kalmaksızın, üretimde kullanılan kaynaklardan daha fazla yararlanılmasını sağlıyor.
İsrafın önlenmesi yalnızca tüketici davranışlarıyla sınırlı kalmayıp, tedarik zincirinin erken aşamalarında başlıyor. Depolama, soğuk hava zinciri, taşımacılık, silolar, ambalajlama ve gıda işlemenin geliştirilmesini kapsayan bu süreç, aynı zamanda yeni yatırım fırsatları da sunuyor.
Hürmüz, gıda tedarik esnekliğini sınıyor
Bu boyut, bölgedeki ticaret trafiğinin aksamasıyla, özellikle de Hürmüz Boğazı’na bağlı risklerle birlikte daha büyük bir önem kazanıyor.
Dione, ticaret güzergahlarındaki aksamaların yalnızca gıdaya erişimi tehdit etmekle kalmayıp aynı zamanda gıda maliyetlerini de yükseltebileceğini; bu durumun da ithalat kaynaklarını, taşıma rotalarını ve stratejik stokları çeşitlendirmeyi gıda güvenliğinin ayrılmaz bir parçası haline getirdiğini vurguladı.
Bu doğrultuda ülkelerin, ticaret aksamalarına karşı dayanıklı bir sistem kurması gerekiyor. Söz konusu sistem; menşe ülkelerin çeşitlendirilmesini, limanların, depoların, siloların, soğuk hava zincirlerinin ve ulaşım ağlarının geliştirilmesini, ayrıca tedarik kesintilerinde uyum sağlamak için yeterli zamanı tanıyan stratejik rezervlerin oluşturulmasını kapsıyor.
Yılda 12 milyar dolar... Yatırımlar nereye gidiyor?
Ancak bu sistemin kurulması büyük bir sermaye gerektiriyor.
Dione, bölgenin yıllık yaklaşık 12 milyar dolarlık ek yatırıma ihtiyaç duyduğuna ve bu rakama sadece kamu harcamalarıyla ulaşmanın mümkün olmadığına dikkat çekti. Özel sektörün çekilmesinin öncelikle düzenleyici ve yasal çerçevenin iyileştirilmesiyle başlayacağını belirten Dione, ardından yatırımların en yüksek katma değeri sağlayan alanlara yönlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Kuveyt şehrinin eteklerindeki bir otoyolda ilerleyen araçlar (AFP)
Konu sadece tarımla sınırlı kalmayıp, ürünün çiftlikten çıkışından sonraki süreçleri de kapsıyor: Depolama, işleme, ambalajlama, taşıma, hizmetler ve dağıtım.
Dione, bu entegre zincirin kurulmasının tarımsal yatırımları daha cazip hale getirebileceğini ve diğer sektörlere de yayılan ekonomik etkiler yaratabileceğini ifade etti.
Gıdadan istihdama
Bu yatırımların önemi, gıda tedarikinin ötesine geçerek iş gücü piyasasına kadar uzanıyor. Bölge genç bir nüfus yapısına sahip olmakla birlikte Dione, söz konusu ‘demografik fırsat penceresinin’ sonsuza dek açık kalmayacağı, özellikle de bölgedeki bazı ülkelerin nüfusun yaşlanması süreciyle karşı karşıya kalmaya başladığı konusunda uyarıda bulundu.
Bu nedenle gıda sisteminin geliştirilmesi; doğrudan tarımsal faaliyetlerin ötesinde gıda sanayii, depolama, taşımacılık, lojistik, hizmetler, ticaret ve teknoloji gibi alanlarda yeni istihdam olanakları sağlayabilir.
Dünya Bankası, bölgede halen yaklaşık 63 milyon istihdamın tarım ve gıda sistemleriyle bağlantılı olduğunu, bu sistemin geliştirilmesi sayesinde 2050 yılına kadar yaklaşık 5 milyon ilave istihdam yaratılabileceğini tahmin ediyor.
Dione, finansman, teknoloji, pazarlar ve değer zincirleriyle entegre edilmesi halinde tarımın yalnızca gıda sağlayan bir faaliyet değil, gelir ve refah kaynağı olabileceğini vurguladı.
Küçük çiftçiler... Değer zincirlerine doğru
Bu noktada küçük ölçekli çiftçiler özelinde bir diğer sınama öne çıkıyor. Büyük ölçekli tarım işletmeleri genellikle finansmana ve teknolojiye erişimde daha yüksek bir kapasiteye sahipken, küçük çiftçiler finansman, pazara erişim, depolama, makineleşme ve altyapı konularında zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
Dünya Bankası’nın hayata geçirdiği AgriConnect girişimi tam da bu noktada devreye girerek, dünya genelinde yüz milyonlarca küçük çiftçinin geçimlik tarımdan daha organize, verimli ve karlı bir üretime geçmesine yardımcı olmayı hedefliyor.
Dione, çiftçilerin kooperatifler çatısı altında örgütlenmesinin finansmana erişim, girdi temini, teknoloji kullanımı ve pazara ulaşım kapasitelerini artırabileceğini açıkladı. Ancak Dione’ye göre bu sürecin başarısı, başta depolama, soğuk hava zinciri, taşımacılık ve gıda işleme olmak üzere çevre altyapının da geliştirilmesini gerektiriyor.
Su tüketimini azaltırken tarımsal üretimi artırmanın teorik bir hedef olmadığını göstermek adına bölgedeki uygulamalardan örnekler veren Dione, Fas’ı işaret etti. Fas’ta Dünya Bankası ile yapılan iş birliği; üretimin pazarlarla entegre edildiği, modern sulama teknolojilerine dayalı tarım alanlarının geliştirilmesine ve su kullanım verimliliğinin artırılmasına katkı sağladı.
Dione ayrıca, dünyanın su kıtlığı en yüksek ülkelerinden biri olan Ürdün’e dikkat çekti. Ürdün’de Dünya Bankası destekli projeler, yüksek verim seviyelerine ulaşırken su yönetimi ve damla sulamada modern teknolojilerden yararlanıyor.
Dione’ye göre buradan çıkarılacak ders; doğru politikaların teknoloji ve yatırımla birleştirilmesi halinde, su kıtlığının zorunlu olarak fırsat kıtlığı anlamına gelmediğidir.
Suudi Arabistan... Bölgesel merkez oluşturma fırsatı
Bu dönüşümlerin merkezinde yer alan Suudi Arabistan’ın bölgenin gıda sisteminde bölgesel bir rol üstlenmesini sağlayacak özel nitelikleri bulunuyor. Suudi Arabistan’ın batıda Kızıldeniz’e, doğuda ise Arap Körfezi’ne kıyısı olan coğrafi konumuna dikkat çeken Dione, bu durumun ülkeye ticaret ve bölge pazarları arasındaki lojistik bağlantılarda kilit bir konum kazandırdığını belirtti.
Dione’ye göre olası bu rol, yalnızca iç pazar için gıda ithal etmekle sınırlı kalmayıp; gıda işleme, imalat, ambalajlama, depolama, dağıtım ve yeniden ihracatı kapsayacak şekilde genişleyebilme potansiyeli taşıyor.
Suudi Arabistan’ın gıda ürünlerinin işlendiği, imal edildiği, ambalajlandığı ve ardından bölge pazarlarına dağıtıldığı bölgesel bir merkeze dönüşebileceğini ifade eden Dione, bu rolün Vizyon 2030 kapsamında Suudi Arabistan’ın yürüttüğü yapay zekâ, teknoloji, deniz suyu arıtma, enerji, altyapı ve lojistik yatırımları dahil birçok alanla örtüştüğünü vurguladı.
Suudi Arabistan’ın güneyindeki Asir bölgesinde bir çiftçi, tarlasında buğday hasadı yapıyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan’ın sahip olduğu bol enerji kaynaklarının imalat ve gıda işleme faaliyetlerinin geliştirilmesi için önemli bir zemin sunabileceğini belirten Dione, ülkenin coğrafi konumunun ise gıda akışına bağlı lojistik hizmetlerin büyütülmesine imkân tanıdığını kaydetti.
Gıda işleme, lojistik ve dağıtım alanlarının istihdam yaratmada kritik birer kaynak teşkil edebileceğine işaret eden Dione, Suudi Arabistan’ın bu alanlardaki bölgesel rolünü güçlendirmek adına önemli bir fırsata sahip olduğunu vurguladı.
Bu çerçevede gıda güvenliğinin artırılması, tüm gıda türlerinin mutlaka yerelde üretilmesi anlamına gelmiyor. Su ve ekonomi açısından mantıklı olduğu durumlarda yerli üretimi; çeşitli kaynaklardan ithalat, stratejik stoklar, gıda işleme ve lojistik altyapı ile bütünleştiren bir yaklaşım çok daha verimli bir seçenek olarak öne çıkıyor.
Bölgesel iş birliği... Kaynakların ve pazarların entegrasyonu
Ancak Dione, bu zorlukların bazılarıyla tek bir ülkenin tek başına mücadele edemeyeceğini vurguladı. Bölge ülkeleri arasındaki entegrasyon; belirli üretim kapasitelerine, enerjiye, altyapıya, limanlara veya lojistik hizmetlere sahip ülkeler ile geniş pazarlara sahip olanlar arasında kaynakların daha verimli dağıtılmasına imkân tanıyabiliyor.
Ticaretin ve lojistik bağlantıların geliştirilmesi, mevcut altyapıdan yararlanılması ile bilgi ve teknoloji transferinin sağlanması; bölgenin bir bütün olarak gıda ve su şoklarıyla mücadele kapasitesini artırabiliyor.
Bu durum; su, gıda ve ticaret arasındaki bağı yeniden ön plana çıkarıyor. Tüm gıda ihtiyacını üretecek kadar suya sahip olmayan bir ülke bu açığı ticaretle kapatabiliyor; ancak bunun karşılığında ithalat kaynaklarının çeşitliliğini, taşıma rotalarının esnekliğini ve stratejik stokların varlığını güvence altına alması gerekiyor.
Buna karşılık su kapasitesine, enerjiye veya gelişmiş teknolojiye sahip bir ülke, kaynaklarını daha verimli şekilde ithal edilebilecek ürünlerin üretimiyle tüketmek yerine, bu imkanları daha yüksek katma değerli faaliyetlerde değerlendirebiliyor.
Kıtlık yönetiminden fırsat yaratmaya
Nihayetinde Dione, bölgenin karşı karşıya olduğu asıl sınamanın yalnızca 2050 yılında nüfusunu nasıl doyuracağı değil; daha çalkantılı bir küresel konjonktürle baş edebilecek bir gıda, su ve ticaret sistemini nasıl inşa edeceği olduğunu belirtti.
Sınırlı su kaynakları daha yüksek verimliliği, çatışmalar ticarette daha fazla esnekliği, nüfus artışı yükselen talebi, genç nüfus ise yeni istihdam ihtiyacını zorunlu kılarken; teknoloji daha verimli üretim modellerine kapı aralıyor.
Bu denklemde su, tarım, depolama, gıda işleme, lojistik ve teknolojiye yapılan yatırımlar, doğrudan ekonomik dayanıklılığın kendisine yapılan yatırımlara dönüşüyor.
Suudi Arabistan açısından fırsat, yalnızca kendi gıda ihtiyacını güvence altına almakla sınırlı kalmayıp; coğrafi konumunu, enerjisini, altyapısını ve teknolojisini kullanarak bölgesel gıda sisteminin merkezi bir parçası haline gelmesinde yatıyor. Suudi Arabistan; gıda işlemesini ve lojistiği geliştirmenin yanı sıra teknoloji, deniz suyu arıtma, suyun yeniden kullanımı ve akıllı ithalatı eş zamanlı kullanarak her şeyi yerelde üretmeye değil, gıdayı verimli bir şekilde güvence altına almaya, katma değer yaratmaya ve bölge pazarlarını birbirine bağlamaya dayalı bir model inşa edebilir.
Böylelikle gıda güvenliği yalnızca bir tüketim meselesi olmaktan çıkıp bir yatırım ve ekonomi fırsatına dönüşürken, su güvenliği de bu fırsatın sürdürülebilirliği için temel bir ön koşul haline geliyor.
Başka bir ifadeyle bölgedeki gıda mücadelesi yalnızca tarlalarda değil; su şebekelerinde, limanlarda, depolarda, fabrikalarda, laboratuvarlarda ve tedarik zincirlerinde kazanılacaktır.
Ankara, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri ‘daha yüksek seviyelere’ taşımayı hedefliyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/t%C3%BCrkiye/5316455-ankara-suudi-arabistan-ile-ekonomik-ili%C5%9Fkileri-%E2%80%98daha-y%C3%BCksek-seviyelere%E2%80%99
Ankara, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri ‘daha yüksek seviyelere’ taşımayı hedefliyor
Türkiye, Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. (Şarku’l Avsat)
Suudi Arabistan-Türkiye ekonomik ilişkileri, ticaret hacmi ve geleneksel yatırım alışverişindeki büyümenin ötesine geçerek yenilenebilir enerji ve savunma sanayisinden turizm ve lojistik hizmetlerine kadar uzanan sektörlerde sermaye, uzmanlık ve teknolojinin bir araya geldiği uzun vadeli sanayi ve yatırım ortaklıklarının kurulacağı yeni bir aşamaya giriyor.
Bu dönüşüm, Suudi yatırımcıların fonlar ile birleşme ve satın alma işlemleri aracılığıyla Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisiyle öne çıkarken, Türk şirketleri de Suudi Arabistan’daki varlıklarını genişletmeye ve ülkenin Vizyon 2030 hedefleri ile büyük projelerinin sunduğu fırsatlardan yararlanmaya çalışıyor. Enerji ve savunma, iş birliğinin genişletilmesi açısından öne çıkan alanlar olurken, iki ülke ortak yatırım, teknoloji transferi ve sanayinin yerlileştirilmesine dayalı bir ekonomik ilişkiler modeli oluşturma yolunda ilerliyor. Bu durum, Suudi Arabistan-Türkiye ortaklığına ticaretteki dalgalanmalara daha az bağlı, daha sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.
Bu çerçevede, Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu, son yıllarda Türkiye’deki Suudi yatırımlarında dikkat çekici bir dönüşüm yaşandığını belirtti. Dağlıoğlu, yatırımcıların birleşme ve satın alma işlemleri ile Türk şirketlerinde hisse alımına ve fonlar üzerinden yatırım yapmaya ilgisinin arttığını, bunun yanı sıra Suudi sermayesinin bankacılık ve finansal hizmetler, imalat sanayisi, gayrimenkul ve aile şirketleri gibi sektörlerdeki varlığını sürdürdüğünü söyledi.
Dağlıoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi tarafından İstanbul’da düzenlenen İstanbul İklim Finansmanı Zirvesi kapsamında gazetecilerle bir araya geldiği toplantıda Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Türk şirketlerinin de Suudi Arabistan pazarındaki varlıklarını genişlettiğini ifade etti. Türk şirketlerinin, Vizyon 2030 ile Krallık’ta yürütülen büyük projelerin sunduğu fırsatlardan özellikle imalat, hizmetler, sağlık, hastaneler ve lojistik sektörlerinde yararlandığını kaydetti.
Daha fazla güven
Son yıllarda Riyad ile Ankara arasındaki ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmelerin iki ülkeden yatırımcılara daha fazla güven verdiğini ve ticaret ile yatırımların yükseliş eğilimine girmesine katkı sağladığını belirten Dağlıoğlu, iki ülke arasındaki ilişkilerin şirketlerin pazarlara giriş ve uzun vadeli yatırım kararlarında önemli bir gösterge oluşturduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, Türkiye’deki Suudi yatırımlarının gerçek hacminin resmi verilerde görülenden daha yüksek olabileceğine dikkat çekti. Bazı yatırımların uluslararası finans merkezlerinde kayıtlı fonlar ve şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi nedeniyle bunların her zaman doğrudan Suudi sermaye akışı olarak kaydedilmediğini belirtti.
Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu (Şarku’l Avsat)
Dağlıoğlu, bu durumun Suudi yatırımcıların kullandığı araçların geliştiğini gösterdiğini belirterek, yatırımcıların şirketlerden hisse satın almak veya birleşme ve satın alma işlemlerini finanse etmek için fonlara ve uluslararası yatırım yapılarına daha fazla başvurmaya başladığını söyledi.
Yenilenebilir enerji
Dağlıoğlu, Suudi Arabistan merkezli Acwa Power şirketinin Türkiye’deki yenilenebilir enerji projelerine dahil olmasını, iki ülke arasındaki yatırım ilişkilerinin yönünü gösteren önemli bir örnek olarak değerlendirdi. Bu alandaki iş birliğinin geniş fırsatlar barındırdığını belirten Dağlıoğlu, Türkiye’nin temiz enerji kapasitesini artırmaya ihtiyaç duyduğunu, Suudi şirketlerin ise büyük ölçekli projelerin geliştirilmesi, finansmanı ve işletilmesi konusunda ileri düzeyde deneyime sahip olduğunu ifade etti.
Dağlıoğlu, büyük kapasiteli yenilenebilir enerji üretim projelerini kapsayan yatırım taahhütlerinin bulunduğuna işaret ederek, Türkiye’nin Antalya’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’e ev sahipliği yapacağı dönemde, önümüzdeki süreçte bu alanda ilave adımların açıklanmasını beklediğini söyledi.
Enerji sektörünün iki ülke arasındaki ortaklığın başlıca eksenlerinden birine dönüşebileceğini belirten Dağlıoğlu, Suudi Arabistan’ın yenilenebilir enerji alanındaki uluslararası yatırımlarını genişletme yönündeki yaklaşımına ve Türkiye’nin enerji karmasında temiz kaynakların payını artırma hedeflerine dikkat çekti.
Savunma iş birliği
Öte yandan SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki savunma iş birliğinin artık yalnızca ürün satışı veya ihracat anlaşmalarıyla sınırlı kalmadığını, teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ortak üretim kapasitelerinin geliştirilmesini kapsayan stratejik bir ortaklığa doğru ilerlediğini söyledi.
Tütüncü, Suudi Arabistan’ın savunma sanayisini yerlileştirme hedeflerinin, Türkiye’nin son yıllarda oluşturduğu sanayi ve teknoloji kapasitesiyle örtüştüğünü, bunun da iki tarafın şirket ve kurumları arasında daha geniş kapsamlı bir iş birliğinin önünü açtığını belirtti.
Suudi Arabistan’ın yalnızca savunma ekipmanları ve sistemleri satın almayı hedeflemediğini ifade eden Tütüncü, ülkenin askeri sanayide yerli içeriğin payını artırma hedefleri doğrultusunda teknik bilgiye, üretim, geliştirme ve bakım kapasitesine sahip olmayı amaçladığını kaydetti.
Tütüncü, “Türk şirketleri Suudi Arabistan pazarını yalnızca ürün ihraç edilecek bir pazar olarak değil, uzun vadeli stratejik bir ortak olarak görüyor” diyerek, gelecekteki iş birliğinin ortak üretim, teknoloji transferi, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi ve yerel tedarik zincirlerinin oluşturulmasını kapsayabileceğini vurguladı.
İki ülke arasındaki savunma ilişkisini, Suudi Arabistan’ın finansman ve yatırım imkanları ile Türkiye’nin teknik ve sanayi tecrübesinden yararlanan bir ‘sanayi entegrasyonu’ olarak nitelendiren Tütüncü, bu modelin havacılık, insansız sistemler, elektronik ve ileri teknolojiler gibi alanlara da yayılabileceğini ifade etti.
İki ülke arasındaki insansız hava aracı (İHA) anlaşmalarının savunma iş birliği açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Tütüncü, bunun iş birliğinin sonu değil, Suudi Arabistan’da sanayi ve üretim kapasitelerinin geliştirilmesini de kapsayabilecek daha geniş bir dönemin başlangıcı olduğunu söyledi.
Turizm ve mevsimsel entegrasyon
Turizm sektöründe ise Dağlıoğlu, iki ülkenin mevsimsel entegrasyona dayalı bir model oluşturma fırsatına sahip olduğunu belirtti. Türkiye’nin yaz aylarında çok sayıda Suudi turisti ağırladığını ifade eden Dağlıoğlu, Türk şirket ve turizm işletmecilerinin ise Suudi Arabistan’daki kış turizm sezonundan ve Krallık’ta hayata geçirilen yeni turizm ve eğlence projelerinden yararlanabileceğini söyledi.
SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü (Şarku’l Avsat)
Türk konaklama, işletmecilik ve turizm hizmetleri şirketlerinin Türkiye’de talebin düştüğü dönemlerde deneyim ve personellerini Suudi Arabistan pazarına taşıyabileceğini belirten Dağlıoğlu, bunun Suudi Arabistan’daki projelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına katkı sağlayacağını ve Türk şirketleri için yeni fırsatlar oluşturacağını kaydetti.
Dağlıoğlu, Riyad ile Ankara arasındaki iş birliğinin yalnızca hükümetler ve büyük şirketlerle sınırlı olmadığını, yatırımcıların, girişimcilerin ve küçük ve orta ölçekli şirketlerin de birbirleriyle bağlantı kurmasını ve iki ülke pazarlarına girişlerinin kolaylaştırılmasını kapsadığını vurguladı.
Daha fazla büyüme
İki Türk yetkili, önümüzdeki dönemde karşılıklı yatırımlarda daha yüksek bir büyüme yaşanmasının beklendiğini belirtti. Bu büyümenin, ilişkilerdeki iyileşme, Suudi Arabistan’daki projelerin kapsamının genişlemesi, Suudi yatırımcıların Türkiye’deki varlık ve şirketlere yönelik artan ilgisi ve Ankara’nın sanayi, enerji ve teknoloji sektörlerini destekleyecek nitelikli yatırımları çekme hedefiyle desteklenmesi bekleniyor.
Bu süreç, Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin ticari ivmenin yeniden kazanıldığı bir aşamadan, ortak yatırım, teknoloji transferi ve kapasite entegrasyonuna dayanan daha derin ekonomik ve sanayi çıkarların oluşturulduğu bir döneme geçtiğini gösteriyor. Böylece iki ülke arasındaki ilişkiler, geleneksel ticaretteki dalgalanmaların ötesine geçen, uzun vadeli bir nitelik kazanıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة