Hindistan aşırı sağı neden benimsedi?

Narendra Modi (The Independent)
Narendra Modi (The Independent)
TT

Hindistan aşırı sağı neden benimsedi?

Narendra Modi (The Independent)
Narendra Modi (The Independent)

2019'daki Hindistan parlamento seçimleri, Hindistan Halk Partisi (BJP) ve Ulusal Demokratik İttifak'taki (NDA) müttefikleri için büyük bir zaferle sonuçlandı. 2014’te BJP parlamentoda oyların yüzde 31’ini alarak 282 sandalye kazanırken Ulusal Demokratik İttifak (NDA) da yüzde 38,5 ile 336 sandalye kazanmıştı. Bu seneki seçimlerde ise BJP’nin 303 sandalyesiyle birlikte NDA toplamda 353 sandalye kazandı. BJP’nin yüzde 37,4, NDA’nın da toplamda yüzde 48 oy aldığı düşünüldüğünde sonuçlar, neredeyse her iki Hindistanlı seçmenden birinin BJP ve müttefiklerine oy verdiği anlamına geliyor.
2004-2014’te 10 yıl boyunca iktidarda olan ana muhalefet bloğu, Hindistan Ulusal Kongresi (INC) tarafından yönetilen Birleşik İlerici İttifak’tı (UPA). 2014’te UPA 60 sandalyeye sahipken 2019’da 91 sandalye elde etti. Fakat Hindistan Ulusal Kongresi ise 44 sandalye elde ettiği en kötü seçim performansından sadece 8 sandalye daha fazla alarak 52 sandalyeye ulaştı. Oy dağılımı bakımından, 2014 yılına göre yüzde 0,8 oranında bir düşüş yaşadı. UPA’nın en büyük kazancı, Tamil Nadu’daki Dravidian İlerleme Federasyonu’ndan (DMK) geldi. 2014’te hiç sandalyesi yokken, şu an 23 sandalyeyi güvence altına alarak meclisin üçüncü büyük partisi oldu.
İki blok dışındaki partilerse 2014’ten daha kötü durumda. 2009’da bu partilerin 122 sandalyesi varken 2019’da bu sayı 98’e düştü. Aşırı sağda en çok zarar gören Batı Bengal’deki iktidar partisi Trinamool Kongresi (TMC) olurken (2014’te 34, 2019’da 22 sandalye), sol kanatta da asıl Hindistan Komünist Partisi’nin iki büyük parlamenter parçası olan Hindistan Komünist Partisi (CPI) ve Hindistan Komünist Partisi (Marksist) (CPI-M) oldu. 2014’te CPI ve CPI(M) 10 sandalyeye sahipken 2019 da ise sadece 5 sandalye kazanabildi. Solun aldığı diğer bir sandalye ise Kerala’daki Hindistan Ulusal Kongresi’nin müttefiki olan Devrimci Sosyalist Parti’ye (RSP) ait.
Uzun vadeli yorumlar ve hızlı değerlendirmeler arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. BJP ve önceki enkarnasyonu Jana Sangh; Rashtriya Swamsewak Sangh’ın (RSS-Ulusal Gönüllüler Organizasyonu) saldırgan Hindutva milliyetçiliğinin siyasi seçim silahlarıydı. RSS, 1925’te Hindu baskın kast üstünlüğünü (öncelikle Brahman) savunmak için kuruldu. 1930’lara gelindiğinde RSS liderleri Mussolini ve ardından Hitler ile temas halindelerdi ve Kristallnacht zamanından beri Nazilerin en ateşli destekçileri arasındaydılar. Aynı zamanda özgürlük mücadelesinde yer almayı reddetmiş, Hindistan siyasetine sadık kalmış ve kadrolarına gerçek mücadelenin İngiliz sömürge yöneticileriyle Hindistan halkı arasında değil, Hindular ve Müslümanlar arasındaki savaş olacağını söylemişti.
Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS), iktidar partisi Hindistan Halk Partisi (BJP) ile yakın bağları olan bir Hindu milliyetçisi paramiliter grup. Gandhi’nin Nathrum Godse tarafından öldürülmesi RSS’nin yasaklanmasıyla sonuçlandı. Sonunda, siyasette yer almayacaklarına söz vererek yasaktan kurtuldular ve bu söz seçim sonuçlarına itiraz etmeyecekleri şeklinde yorumlandı. Dolayısıyla bu, Jangh Sangh gibi seçim araçlarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Ardından bunu geniş bir yelpazede kurumlar kurarak, sivil topluma uzun vadede nüfuz etme stratejisi izledi. Bu strateji, tarih ve edebiyat yoluyla Hindutva’nın (siyasi Hindu milliyetçiliği) yüceltildiği okullarla ve *Dalitlerle diğer alt sınıfları hedef alan özel örgütlerle ilerledi. 
1970’lerde Hindutva’nın kaderinde bir değişiklik oldu; ana burjuva partileri ve sosyalist sol, Indira Gandhi’nin önderliğindeki Hindistan Ulusal Kongresi’ni yenmek için onlarla bir noktaya kadar işbirliği yapmaya istekli olduklarını gösterdi. 1977’de seçimlerinde Indira Gandhi, rakiplerinin çoğunluğu RSS tarafından sağlanan kadroya yenildi. Sonuç olarak, 1977 seçimleri sırasında Hindistan Ulusal Kongresi’ne karşı savaşan birleşik muhalefet, RSS’nin önemli sayıda üyesinin parlamentoya seçilmesini ve yeni hükümetin RSS’nin gündemindeki konuların bir kısmını gerçekleştirmesini sağladı.
1980’lerin sonunda, Hint kapitalist sınıfının geleneksel partisi Hindistan Ulusal Kongresi bir krizle karşı karşıya kaldı. 1984  seçimleri Hindistan Ulusal Kongresi’nin parlamentoda kendi başına çoğunluğu sağladığı son seçim oldu ve bu, Hindu federalizmine geçişle ve Sihleri hedef alan bir değişimle sağlandı. Ayrıca Başbakan Rajiv Gandhi’nin de, 1520’lerde Ayodhay’daki bir tapınağın yerine inşa edildiği düşünülen bir cami üzerinden etkisiz bir toplumsal gerginlik çıkarmasını da içeren bir federalizm dengesi yaratma girişimi oldu.
1989 ve 1991 seçimlerindeyse yeni meselelerin öne çıktığını gördük. 1980’de kurulan BJP, ilk başta Gandi’nin sosyalizminden bahsederek Jang Sangh’ın öncü cephesi RSS’den daha ılımlı bir görünüş sergiledi. Fakat 1984 seçimlerinde sadece iki sandalye kazanabildi ve sonrasında daha agresif Hindutva politikasına geçmeye karar verdi.
Bu arada, muhalif Hindistan Ulusal Kongresi’nin bakanı olan Viswanath Pratap Singh, asla “dokunulmaz” olmamış ama toplumsal olarak ötekileştirilmiş olan ezilen kastların ve toplumsal grupların (Diğer Geri Sınıflar (OBC)) tanınması için bastırdı. 1989 seçimlerinde ve koalisyon hükümetinde Singh’i destekleyen BJP,  bunun Hindu konsolidasyon stratejisi için bir tehdit oluşturduğunun farkındaydı ve Babri Mescid’ini yıkmak ve onun yerine Ram denilen bir tapınak kurmak için kampanya başlattı.
BJP, 1990’lı yıllarda egemen sınıfın ilk tercihi olmaktan uzaktı ve bir refah modelinden neoliberal ekonomiye geçiş, başlangıçta Hindistan Ulusal Kongresi (INC) kapsamında gerçekleşti. Fakat INC’nin zayıflaması beraberinde değişimi getirdi. 2004’ten bu yana BJP, Hindistan kapitalizminin karşılaştığı özel sorunlara bulduğu çözümlerle burjuvazi tarafından her geçen gün daha fazla tercih edilen bir parti haline geldi.
Credit Suisse tarafından yayımlanan 2018 tarihli Küresel Servet Raporu, Hindistan’da şu anda bir milyon doların üzerinde servete sahip 343 bin kişi olduğunu iddia ediyor. Dünya Eşitsizlik Veritabanı’na göre, Hindistan nüfusunun yüzde birinin aylık geliri 4 bin ABD dolarının hemen altında. Mukesh Ambani’nin serveti şu anda 53 milyon 200 bin ABD doları. Ratan Tata’nın serveti ise görünüşte çok daha az fakat bunun sebebi servetinin büyük kısmını tamamen kontrol ettiği şirketlerin mülkü olarak gizlemesi. Tata grubu, Tetley (Tata Çayı), Jaquar Land Rover (Tata Motorları), ve Corus’un (Tata Çeliği) yönetimlerini devraldı. Ratan Tata’nın Jaquar Land Rover, Tetley’deki Tea ve Corcus gibi büyük uluslararası markaları satın alması Hindistan kapitalist sınıfının artan gücünün sembolü oldu.
Fakat Hindistan kapitalizmi, çok daha güçlü olan ABD, Avrupa, Japonya ve son zamanlarda Çin kapitalizmiyle rekabet etmek zorunda kaldı. Sonuç olarak herhangi bir tarihi sömürgesi olmayan Hindistan kapitalizminin, kendi işçi sınıfını aşırı sömürmesi gerekiyordu. Hindistan Ulusal Kongresi (INC) işte bu noktada istenileni veremedi. Ne kadar ihlal edilmiş olsa da eski iş kanunlarının varlığı, işçilerin taleplerini dile getirebilecekleri dayanaklar yaratıyordu. 2004-2009 yıllarında, solun 61 milletvekiline sahip olduğu ve Ulusal Kongre’nin onların desteğine güvenmek zorunda kaldığı UPA-I hükümeti döneminde bu daha da net bir hale geldi. Yukarıdan önemsiz gibi görülen bazı reformlar aslında kırsallarda yaşayan yoksullara pazarlık gücü sağlamıştı. Bunlar arasında, her fakir aileden bir kişinin yılda 199 gün garantili iş almasını sağlayan Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası (MGNREGA) da vardı.
Narenda Modi’nin Gujarat Modeli ise keskin bir tezat oluşturuyordu. Model, iş yasalarını, çevreyi koruma yasalarını ihmal etmeyi ve büyük sermayeyi teşvik etmeyi amaçlıyordu. 2002’de Gujarat’taki çoğunlukla Müslüman binden fazla insanın öldüğü Müslüman karşıtı ayaklanmaların ardından, Hindistan Sanayi Konfederasyonu (CII) üyeleri, o zamanki Gujarat lideri Narenda Modi’yi eleştirdi. Elmas tüccarı ve iş adamı Gautam Adani liderliğindeki bir grup alternatif bir organ olan Yeni Gujarat’ı kurdu. Adani ilk Resurgent Gujarat zirvesi için (Eylül-Ekim 2003’te yapılan) 2 milyar ABD Doları tutarında bir taahhüt verdi. Sonrasında Adani, Modi’nin en önde gelen lobicilerinden biri oldu. Diğer kapitalistler de Gujarat modelinin yarattığı değeri görmeye başladı. Önceki BJP liderlerinin aksine, Modi’nin başbakanlık kampanyası, Vibrant Gujarat zirvesinde önde gelen Hint kapitalistlerin tehlike çanlarını çalmasıyla başlatıldı.
Modi hükümeti destekçilerine ödemeye yapmaya başladı. Modi ulusal düzeyde güç kazandığında, bu ödemeler daha da aşırı hale geldi. BJP’nin 2014’te birkaç kampanya planı vardı. Bunlardan biri yolsuzluk karşıtıydı. Fakat Anna Hazare’den sonra, Hindistan Ulusal Kongresi’ni hedef alan tüm “yolsuzlukla mücadele” taraftarları büyük sermaye sahipleri olarak sessiz kaldılar ve bir noktaya kadar büyük uluslararası kapitalist kaygılar bu mücadeleye büyük zarar verdi.
2002 Gujarat Ayaklanmaları, şu anki Başbakan Narendra Modi bölgenin siyasi lideriyken gerçekleşti ve ardında binden fazla ölü bıraktı. Ancak en azından barikatlar kurulmuştu. Hindistan işçi sınıfı, önceki yıllara göre şu an çok daha zayıf. Yine de iş yasalarını değiştirilmesi ve kamu girişimlerinin özelleştirilmesinin hızlandırılması çağrısı, emek direnişiyle karşılaştı. Hindistan genelindeki genel grevler ve finans sektöründeki düzenli mücadeleler, planların her zaman düşünüldüğü gibi devam edemeyeceği anlamına geliyordu.
2004’te son BJP Başbakanı Atal Bihari Vajpayee burada tökezledi. O da büyük sermayeye hizmet etmeye çalıştı. Fakat **India Shining kampanyası, büyük oranda reddedilmeyle sonuçlandı. Bu, sol oyların ve sandalye sayılarının arttığı son olaydı ve insanların alternatiflere oy vermeye istekli olduğunun göstergesiydi. 2009’da da UPA, NDA’yı büyük bir yenilgiye uğrattı. Bunu, BJP’nin eski gardının kenara itilmesi ve sert, agresif yeni bir liderlik tarzının devralınması izledi.
Bu geçiş sırasında, Hindu milliyetçi söylemleri değiştirildi çünkü yalnızca Hindu birliğini istemenin yeterli kar payı getirmediği açıktı. 2014 sonrası, BJP Hindu milliyetçiliğinden, en çirkin haliyle Hint milliyetçiliğinin tam teşekküllü bir haline geçti. Gördüğümüz gibi RSS’nin genlerinde özgürlük mücadelesi yer almıyor. Yakın zamanda Keşmir ve Pakistan konusundaki milliyetçi laflar cephaneliklerinin bir parçası oldu.
Keşmir’de önceki hükümetlerin belirli bir noktaya kadar izlediği ödül-ceza yöntemi, Modi’nin yönetiminde yerini sadece cezaya bıraktı. Sahneye çıktığı ilk zamandan beri Modi kendini hep güçlü bir adam olarak yansıttı. Keşmir, bu kibirli milliyetçiliğin kilit parçasıydı. Keşmir’deki şiddet elbette ki yeni değil. 1990-2007 yılları arasında yaklaşık 41 bin kişi bu çatışma yüzünden hayatını kaybetti. Bunların 14 bini sivil, 22 bini ise militan olduğu söylenen insanlardı. Modi hükümeti ise şiddeti haklı gösterdiği için 2014’ten beri buradaki şiddetin net olarak artan bir grafik çizgisi oldu.
Mesaj basitti: Ulusal güvenlik medeni özgürlükleri gölgede bırakıyor. Bu 2014’ten bu yana belli bir çizgide olsa da saldırgan milliyetçilik ve sahte propagandalar, RSS’nin öğrenci kanadı ABVP’nin JNU öğrenci sendika seçimlerini kazanamamasından sonra arttı. JNUSU Başkanı Kanhaiya Kumar (Hindistan Komünist Partisi’nin hakim olduğu AISF üyesi), diğer sol örgütlerden öğrencilerle birlikte, Afzal Guru’nun idamını anmak için düzenlenen bir toplantıda, Hindistan karşıtı sloganlar atmakla suçlandı. Guru polis tarafından uydurulan yeterli kanıtlarla, yasal şiddet içerisinde asılan bir Keşmirli’ydi. Birçok avukat ve insan hakları aktivistleri Guru’nun mahkumiyetini ve asılmasını protesto etti. Fakat bunlar önemli değildi, Kumar ve diğerleri Hindistan karşıtı sloganlar atmaktan suçlu bulundu ve tutuklandı. Hiçbir yasal dayanak yokken, milliyetçi duyguları kışkırtmak için elektronik ve yazılı basının büyük bir kısmı kullanıldı.
Amaç oldukça açıktı. İlk olarak, Keşmir şeytanlaştırıldı. Modi, kitlesel ve sınırsız şiddetle olması gerektiği gibi Keşmir’le mücadele eden ilk maskülen lider olarak gösterildi. İkinci olarak, gölgede kalan tüm solcular Keşmir’deki medeni haklardan bahsettiği için “ulus karşıtı” olarak gösterildi. Tabii ki onların ifadelerinin, CPI’de bulunan Kanhaiya Kumar gibileri de dahil olmak üzere (tüm ılımlı sol partiler, Keşmir’in Hindistan’ın ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünde konum aldılar ve sadece kontrolün nasıl yapılacağı konusunda farklı konumdalardı) çarpıtılması gerekiyordu ve böylece Keşmir’in ayrılma noktasında kendi kaderini tayin hakkını savundukları görüşü ortaya çıkıyordu. Üçüncüsü, Delhi’nin liberal ve solcu entellektüellerinin çoğunun yanlarında durduğu JNU öğrencileriydi. Liberal entellektüellerin de tanım gereği ulus karşıtı eğilimi olduğu iddia edildi.
Ulusal güvenlik ve milliyetçilik odağı başarılı oldu. 2004, 2009 ve 2014 seçimlerinin tümü öncelikle ekonomik konular üzerinden yürütüldü. 2004’e BJP, Hindistan’ın parladığını iddia eden anketlerle girdi. Hindistan Ulusal Kongresi ise Hindistan’a neoliberalizmi getiren odakken ve açık şekilde telafuz ettikleri sert bir neoliberal politikaya sahipken sosyal güvenlikten söz etmeye başladı. Böylece sol şimdiye kadarki en yüksek sandalye sayısına ulaştı. 2009’da, UPA-II hükümeti kuruldu çünkü UPA, Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası (MGNREGA) da dahil olmak üzere ekonomi uygulamalarını başarıyla savundu. 2014’te Modi ve BJP yolsuzluk ve ekonomik başarısızlıklara odaklandı. Hindutva; Müslümanlar tarafından yapılan “sızmalarla” yerel halktan işlerini çalarak yabancılara ( göçmen olduğu iddia edilen kişilere) verildiği düşünülen Batı Bengal ve Assam gibi alanlarda belirli ekonomik politikalarla çalıştı. 
2019’da da ekonomi karmakarışıktı. Öyle ki, Hindistan hükümeti verilerin yayımlanmasını durdurdu. Bunu yazarken, beş yıldır güvenli şekilde iktidarda olan hükümet, büyüme oranının yüzde 5,8’e düştüğünü ve Hindistan’daki işsizlik oranının 2017-18’de 45 yılın en yüksek seviyesine ulaştığını kabul etti. Fakat BJP’nin başarısı, propagandasının tamamını ekonomiden uzağa taşıma kabiliyetinde yatmakta. Hindistan Ulusal Kongresi, ekonomi ve yolsuzlukla ilgili sorunları gündeme getirmeye çalıştı, fakat BJP sert bir şekilde şu söylemler üzerinde durdu: Ulusal güvenlik, güçlü liderlik ve Pakistan karşıtlığı.
BJP ve RSS, Kuzey ve Batı ötesine Doğu Hindistan’a ve güney kesimlere yayılan etkisiyle Hindistan’ın çoğunda hegemonik bir ses haline gelmeyi başardı. Elbette yerel meseleleri kullanıyorlar ancak bunları her zaman temel ideolojik yaklaşımıyla sarıyorlar.
30 yıl süren neoliberalizm, ülkede muazzam bir servet yoğunlaşmasına yol açtı. Sonuç olarak, çoğu 2019 seçimlerinde ilk defa oy veren gençler arasında büyük bir öfke, güvensizlik ve hayal kırıklığı hissi var. BJP Hükümetinin son beş yıldaki politikaları, ekonomik krizleri kesinlikle daha da derinleştirdi. Ancak orantısız derecede gençlerin büyük bir kısmının BJP’ye oy verdiği görülüyor. Hiçbir mekanik anlayış bunu açıklayamaz. Bunun yerine, toplumun hayal gücünün nasıl ele geçirildiğine ve öfkelerinin siyaset yoluyla zekice nasıl belirli yönlere kaydırıldığına bakmak gerekir.
Son yıllarda, daha yüksek kast gruplarından 15 yıl daha erken yaşamını yitiren Dalitlere ve diğer alt tabaka kast gruplarına karşı yapılan ayrımcılığa karşı artan sayıda protestolar var. Buradaki kritik durum solun ve özgürlük siyaseti yürütenlerin yenilgisi oldu. Ve bunun merkezinde, 1980’lerden itibaren, Dalit ve “Diğer Geri Sınıflar” etrafında siyasi kimlikler yaratma denemesi oldu. Kast baskısı Hindistan’da toplumsal bir gerçeklik ve belirli gruplar veya Jatiler belirli mesleklerle özdeşleştirilir. Kapitalizm öncesinden kapitalizme geçiş bunu kısmen dönüştürdü. Ayrıca ortak baskı ve aşağılanma deneyimleriyle karşı koyma isteğine dayanan söylemsel bir alternatifi bir araya getirme fırsatı da sağladı. B.R. Ambedkar bu süreci başlattı. Bunun etrafında istikrarlı ve uyumlu siyasi projeler inşa etmek için ciddi girişimlerde bulunuldu.
Dalitler daha fazla itibar, eşitlik kadar maddi çıkarlar için de mücadele talep etti ve bu taleplerin siyasal güç olmadan mümkün olamayacağı kabulüne karşı geldi. Dalitler ve onların siyasi, entellektüel liderleri karşı karşıya kaldıkları özel baskıyı tanımamaları nedeniyle solu kararsız olarak gördü. Bu nedenle, burjuva siyaseti içinde Dalit partisi kurma girişiminde bulundu. En başarılısı Kanshi Ram ve Mayawati’nin Bahujan Samaj Partisi’ydi. Tarihsel olarak Dalitler “dışlanmışlardı”. “Shudra’lar” da kast sisteminde Dalitler’in üzerinde yer elde etmeye çalışan ama aynı zamanda baskı altındaki insanlardı. Bu yazı, tam olarak sınıf-kast arabağlarını ve bağlantılarını açıklayamaz. Fakat bu grupların büyük kısmı Diğer Geri Sınıflar (OBC) olarak tanımlanan gruplardı. Burada da toplum mühendisliği ve politik proje bir araya geldi. Fakat bu siyasi proje, Uttar Pradesh’deki Samajwadi Partisi ve Bihar’daki Rashtriya Janata Dal partisi gibi parçalanmış teşebbüslerdi.
BJP bu gelişen politikaları dikkate aldı ve Dalit birliği veya Diğer Geri Sınıflar (OBC) birliği projelerinin gerçekleşmemesini sağlamak için, bu partiler ortaya çıktığında bir iki küçük ama önemli kast gruplarının ya da sahte ittifakların yanyana geldiği oluşumları dektekledi. Hindutva, bu farklı kastların hepsinin nasıl bağdaştırılacağının anahatarı olarak kullanıldı. Fakat BJP son zamanlarda burada daha fazla esneklik gösterdi. Seçkin Brahminik hiyerarşisi dışındaki insanlar tarafından geleneksel olarak ibadet edilen tanrılar ve tanrıçaları özümserken ortak seçeneğin Sangh şartlarında olmasını sağlamaya çalıştı. Müslümanları sürekli günah keçisi ilan ederek, Hindistan’ın birçok yerindeki Dalitleri Müslümanlara düşman etmeyi başardı. Böylece gerçek bir Brahminik baskı bile Dalitlerin Müslümanlardan yana olmamasını sağladı. Bu, 2002’de Grujarat’ta Müslümanlara karşı tertip edilmiş katliamlarda, kontrol altındaki kastların ne kadar başarılı şekilde harekete geçirilebilindiğinden anlaşılabilir.
Müslümanlar yerel meseleler göz önüne alınarak sistematik olarak günah keçisi ilan edildi. Bu Bengal’de istihdama “sızma”, Assam’da da eski Bengal karşıtı hassasiyetlerdi. Solcular sık sık Sachar Komitesi Raporu’nun ve diğer belgelerin gösterdiği gibi Müslümanlar’ın çoğunun aslında toplumsal ve ekonomik olarak örneğin Dalitler’en daha kötü durumda olduğuna işaret etseler de BJP ve RSS için popüler dindarlığı kontrol etmenin ve Müslümanlara yönelik nefreti artırmanın yolu bu rasyonel argümanlardan geçiyordu.
2008’deki 10 kişinin öldüğü, 100’den fazla kişinin yaralandığı Müslüman karşıtı terörist saldırılara katılmakla suçlanan Pragya Singh Thakur, son seçimlerde Bhopal seçim bölgesinde BJP ile sandalye kazandı. En son yapılan seçimler sırasında, çok sayıda Müslüman’ın  isimlerinin seçim sandıklarından silinmiş olduğu fark edildi ve seçimlerde oy kullanamadı. UP sandalyelerindeki çok sayıda Müslüman isim, Sultanpur’un BJP adayı Maneka Gandhi’ninkiler gibi tehditlere maruz kaldı. Maneka Gandhi, Müslüman seçmenleri eğer seçimlerde ona oy vermezlerse seçim sonrası yardım etmeyeceği konusunda açık.a tehdit etti. Bu boş bir tehdit değil çünkü Seçim Komisyonu seçimden sonra her sandıktaki oy kullanım bilgilerini açıklıyor. Bu da pratikte oylamanın gizliliğini geçersiz kılıyor.
Fakat elbette seçmenlerin bastırılmasında daha büyük faktörler de vardı. Hindistan siyasetinde büyük bir kurumsal değişim yaşandı. Son seçimlerde, BJP çoğu gazete ve TV kanalından aldığı desteği sürdürdü. Ayrıca sosyal medyada BJP tarafından domine edildi. Çok sayıda yurttaşa mesajlar, karikatürler ve yalan haberler yollayan bir çok sosyal medya spekülatörü vardı. Seçimler için yapılan fonlamaya baktığımızda, bu sefer önceki seçimlerle basitçe kıyaslanamayacağı anlaşılır. BJP diğerlerinden yaklaşık 50 kat daha fazla fona sahipti.
BJP’yi seçimlerde mağlup etme olasılığı, geniş bir partiler bloğu kurmaktan geçiyordu. 2018’in ilk yarısında Hindistan Ulusal Kongresi (INC) bu tür ittifakların ilerlemesi konusunda istekliydi fakat birkaç eyalet meclisinde kazandıkları zaferler bunu değiştirdi. 
UP’de, en geniş ittifak Samajwadi Partisi (SP) ile başka partilerle de görüşen Bahujan Samaj Partisi (BSP) arasındaydı. Fakat INC çok büyük taleplerde bulundu. SP-BSP ittifakının çok zayıf INC’yle uzlaşabilmesi için INC’nin onların yaptıklarından daha fazlasını yapması gerekiyordu (Sonia Gandhi ve Rahul Gandhi tarafından itiraz edilen koltuklara aday koymadılar) ve INC’nin daha güçlü olduğu yerlerde (Madhya Pradesh ve Pencap gibi) cevap vermesi gerekiyordu. Basitçe yapmadı. Delhi hükümetini kontrol eden Aam Aadmi Partisi, Delhi sandalyeleri için müzakere etmeyi denedi ancak müzakereler sona erdi. Batı Bengal’deki Sol Cephe, INC’ye ittifak gerçekleşmese de, en azından sandalye düzenlemesi yapılması için yalvardı ancak orada da bunu reddeden INC’ydi.
Bu seçimlerde Hindistan Ulusal Kongresi, BJP’ye meşru bir alternatif olarak kendini ortaya koyma stratejisine karar verdi. Bu hamlesi belirli zamanlarda INC dışında diğer tüm partilerin (Sol Cephe dahil) BJP ile ittifak yapıp BJP’ye meşruiyet kazandırdığını iddia eden liberaller ve solcu tatlı su entellektüelleri arasında başarılı oldu. Bu bir sürpriz olarak görülmemeli, INC’nin egemenliği, genellikle ittifaklara karşı kullandığı güçten geliyordu.
Fakat Hindistan Ulusal Kongresi (INC) de bir dizi konuda yumuşak bir Hindutva politikası izleyerek kendi tavizlerini verdi. Yarışın asıl olarak Sol Demokratik Cephe’ye (LDF) liderlik eden CPI(M) ve Birleşik Demokrat Cephe’ye (UDF) liderlik eden Hindistan Ulusal Kongresi arasında olduğu Kerala’da, Yüksek Mahkeme adet görme yaşındaki kadınların Sabarimala olarak bilinen tapınağa girmesinin yasak olduğu gerici uygulamayı durdurma kararı almıştı. Hindu muhafazakarlarının oylarını kazanabilmek için INC, eyalet hükümetinin tapınağa girmeye çalışan herhangi bir kadına yardım etmeyi reddetmesini istedi. Sonunda Kerala’da Birleşik Demokratik Cephe (UDF) 20 sandalyeden 19’unu kazandı fakat bu, sadece bu nedenle olmadı.
Sonuçta INC, intihar politikası gibi görünen yalnız başına hareket etme politikasını takip etti. Çünkü 2004-2009 yıllarında solla ve 2014-2019 yıllarında bölgesel partilerle olan ittifaklar, INC’yi sermayenin ilgisini çekecek konulara çok fazla önem vermeye zorladı. Dolayısıyla, 2018 sonlarından bu yana INC’nin stratejisi, BJP’ye karşı merkez sol alternatif olarak görünmek ve bölgesel ve sol partilerin oylarını alabilmek oldu.
Bunun nasıl gerçekleştiğine dair yakın bir örnekse büyük Kisan Yürüyüşleri’ydi. Mumbai ve Delhi’deki büyük Kisan Yürüyüşleri’nden esas olarak sol sorumluydu. Hindistan Ulusal Kongresi (INC) buradaki söylemleri sahiplendi. Fakat Kasım ayındaki zaferlerden sonra INC seçim öncesi vaatlerinin aksine, kazandığı illerde ürün tedarik fiyatlarını artırmadı. Sonuç olarak INC, Rajasthan, Madhya Pradesh, Chhattisgarh’da yaklaşık 25 bin kişiye (NYAY planı) yarar sağlayacak yoksul kategorisindeki en fakir ailelerin yüzde 20’sine yıllık 72 bin Hindistan Rupisi verme seçim vaadinde bulunduğunda bu, sıfır etki yarattı. BJP altı ay önce yaşadığı yenilgiden geri döndü ve bu illeri silip süpürdü.
Ana akım sol, sıklıkla söylendiği gibi dört partiden oluşuyor: Hindistan Komünist Partisi (CPI), Hindistan Marksist Komünist Partisi (CPI-M), Devrimci Sosyalist Parti ve Tüm Hindistan İleri Bloğu (AIFB). CPI ve CPI(M) aynı geleneğin temsilcileri ve ayrışmalarının tarihi sebepleri çoktan ortadan kalktı. CPI tekrar tekrar birleşme çağrıları yaptı. Fakat CPI(M) bu çağrıyı CPI’nın daha büyük bir parti olan kendilerini katılması gerektiğini belirten bir kibirle reddetti.  Gerçekte, bu tartışmalar, Hindistan’daki bölünmemiş bir Komünist Partisi’nin meşru mirasçısının kim olduğu tartışmalarından ibaret.
Hindistan Komünist Partisi (Marsist) (CPI-M) ve Hindistan Komünist Partisi (CPI) son yıllarda Sol Demokrat Cephesi altında Güney Kerala eyaletini birlikte yönetiyor. CPI ve CPI(M) ülkenin bağımsızlığından beri Hindistan’ın devrimci partileri olmadı. Ancak militanlık yapmışlar ve bir dereceye kadar parlamento dışı kitlesel eylemlere odaklandı. Fakat 1977 ve 2011 yılllarında, Sol Cephe Batı Bengal’i eyalet düzeyinde sürekli yönetti ve aynı zamanda INC liderliğindeki ittifakla dönüşümlü olarak Kerala’da da uzun bir süre işbirliği yaptı. Küçük Tripura eyaletini de çeyrek asır yönettiler. Bu deneyimler ve her şeyden önce Batı Bengal deneyimi CPI(M)’i değiştirdi. Parti kadroları gerçek kitle hareketlerinde daha az yer aldı fakat bu hareketler çıkarlarına karşı olmadığında ya da doğrudan CPI(M) hükümeti tarafından onaylandığında ilgilendi.
Sol partiler ve kitlesel cepheler önemini sürdürürken (örneğin sendikalar arasındaki CITU ve AITUC, kadın örgütleri arasında AIDWA ve NFIW) kitle hareketleri olağan dışı hale geldi. İşçi sınıfına baktığımızda bu çok daha açık görülüyor. 1991’den bu yana küreselleşme adı altında sürekli saldırılar oldu. Sol sendikalar, bu dönem boyunca toplam 17 periyodik genel grevle saldırılara karşılık verdi. Fakat sendikaları yeniden inşa etmek, taşeron işçileri örgütlemek ve yeni mücadeleler başlatmak solun geçmişte yönettiği alanlarda veya diğer yerlerde çok nadiren gerçekleşti.
Bunun yerine, burjuva “demokratik” güçlerle veya antiemperyalist güçlerle ittifak kurma çabaları daha popüler hale geldi. Bunun Hindistan versiyonu CPI ve CPI(M) için baskın ideolojik rehber olmaya devam ediyor. Sadece ideolojik gücünün değil aynı zamanda aldığı oylarının gösterdiği gibi solun iktidara gelmesinin himayeyi dağıtabileceği gerçeği göz ardı edildi. Dolayısıyla, 2009’dan itibaren oy oranlarındaki düşüş, kendi kadroları ve hatta Batı Bengal’deki liderleri tarafından tam olarak anlaşılmadı. Bir kez gücün tükendiğinde ve kontrolü sağlayamadığında, güvenli oylarını da kaybetti. Trinamool Kongresi Partisi (TMC), sol liderlerin milletvekili seçilmesine rağmen ya da sol belediyeleri kazandığında fonlarının harcanamayacağını ya da bazı durumlarda fon bile alamayacaklarını belirtti. Bu konuda en önemli örnek Siliguri örneğiydi. Sol Cephe-INC bloğu çoğunluğu kazanmayı ve CPI(M)’den Ashok Bhattacharya’yı belediye şirketlerinin başkanı yapmayı başardı. Şirkete fon tahsis edilmedi ve tüm yol çalışmaları ve diğer işler, himayeyle birlikte, devlet yönetimi tarafından oluşturulan bürokratik bir kuruluş aracılığıyla yapıldı.
Her şeyden önce, Batı Bengal’deki son panchayat (kırsal yerellerdeki özyönetim organları) seçimlerinde sola karşı büyük bir şiddet vardı. Eyalet seçim komisyonu tarafından yapılan ve polis tarafından yürütülen “yasa” ve düzen emri, kargaşa yarattı. Çok sayıda solcu yerel destekçi, aday veya aday adayları dövüldü ve köylerini aylarca terk etmek zorunda kaldı. Liderler, seçim komisyonu ofisleri önünde açıklama veya oturma eylemleri yapmak yerine karşı mücadele etme sorumluluklarını terk etti. Bu durum seçmenlerin büyük bir kısmının solun direniş konusunda ciddi olmadığını düşünmesine sebep oldu. Bu arada, BJP ve kadrosu iktidardaki Tüm Hindistan Trinamool Kongresi (TMC) partisinin şiddetine karşı direndi. BJP, Batı Bengal’de hiç iktidar olmadığı için, bu direniş onların gerçek bir alternatif olduğu illüzyonunu yarattı.
TMC ve BJP, Batı Bengal’de toplumsal kutuplaşma yaratmayı başardı. Sol oyların BJP’ye kaydığı ileri sürüldü (Sol oyların düşmesi ve BJP oylarının 2016 ve 2019 arasında yükselişi nedeniyle makul görünüyordu). Aslında durum daha karışık. Müslüman sol seçmenler, Müslümanlar’ın INC’e oy verdiği gibi, çoğunlukla TMC’ye kaydı. Daha önce sola oy veren birçok Hintli bu kez BJP’ye oy verdi. Sol, Batı Bengal’de itiraz ettiği 40 saldayeden 39’unda mevcudiyetini kaybetti. (Bazıları oyların BJP’ye kayması için sol içinde bazılarının bilinçli bir girişimi olduğunu savundu ancak bu oldukça saçma. Bunun için BJP’yle sol arasında gizli bir ittifak veya zımni bir anlaşma olması gerekiyordu. Ayrıca, Sol birkaç tartışmalı noktada BJP oylarını aldı.)
Sol’a karşı, post-modern aydınlardan ve radikal solda olduğu iddia edilen insanlardan kaynaklanan suçlamalardan biri, sol partilerin Bhadralok partileri ya da üst kast seçkinlerin partileri olduğuydu. Aslında bu kesimi temsil eden Mamata Banerjee liderliğindeki TMC’ydi. Bunu burada uzunca tartışamayız. Fakat 2019 seçimlerinde baksak bile, net bir şekilde ortaya çıkıyor. Kalküta’da her şeyden önce Bhadralok’u temsil eden yer Güney Kalküta’ydı . 1991’den 2011’e Mamata Banerjee tarafından temsil edilen bu yer, 1971’den günümüze CPI(M) tarafından sadece iki kez kazanıldı (1980, 1989). Solun çöküşüyle sonuçlanan durum alt sınıfların boşluğu değildi, sorun hükümette başarı sağlayacak ve parlamento dışı hareketleri güçlendirebilecek bir reformist proje bile inşa edememeleriydi.
BJP hükümeti ne beklememiz gerektiğine dair çoktan net bir fikir verdi: Hindistan’ın büyük ticari çıkarlarının tercih edilen partisi olarak konumunu sürdürmeye çalışmak. Bu da iş kanunlarındaki reformlara dair daha agresif girişimler anlamına geliyor. Yakında ortaya çıkacak yeni bir iş kanunu taslağı bekleyebiliriz. 
Dış politikada, BJP’ye özgü olan aşırı İsrail yakınlığı ile ABD yanlısı itici güç korunacaktır. Müslüman karşıtı iç politika, Pakistan karşıtı söylemlerle desteklenecektir. Bunun özellikle önemli bir yönü, son Balakot olayının, bir ülkenin hava kuvvetlerini bir başkasına gönderme emrinin doğrudan askeri çatışma çıkarttığı ilk iki nükleer silahlı devlet vakası olduğunu hatırlamaktır. Hindistan medyasında ve sosyal medyada gerçekte kaç kişinin öldüğü hakkında çok şey yazıldı. Çok daha önemli olan, buna Pakistan tarafından agresif bir şekilde karşılık verilmiş olması ve bir noktada bir olasılık olarak bunun BJP’yi tekrar böyle bir şey denemesi için cesaretlendirebileceği gerçeğidir.
2014 ve 2019 yıllarında Modi hükümeti devlet aygıtını kontrol etme süreci başlattı. Daha önce bir miktar bağımsızlığı olan kurumlar, Başbakanlık Ofisi’nin kontrolü altına kademeli olarak alındı. Bu daha da derine inecek ve düzenli bir şekilde demokratik içeriğin aşınmasına yol açacak. Kurumsal yıkımlar, eyalet sisteminin güçlendirilmesiyle desteklenecek ve sonuç olarak Hindu olmayanlar ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşecektir. Birkaç yıl içinde, BJP’nin Ulusal Demokratik İttifak’ının da Eyaletler Meclisi (Rajya Sabha Hindistan Parlamentosu’nun üst kanadı) belirli bir çoğunluğa sahip olması muhtemel. RSS’in istediği anayasa değişiklikleri, Hindistan’ı resmen bir Hindu Krallığı’na veya tek millet haline dönüşmeye itebilir. Yukarıdakilerin hepsi denenecektir ve sadece kitlesel karşı koyuşlar onları durdurabilir. 
Keşmir’de daha fazla devlet şiddeti olacağını ve 370 ile 35A kanun maddelerinin bir yana atılacağını bekleyebiliriz. Aynı zamanda Vatandaşlık Değişikliği Yasası’nı kanunlaştırma girişimleri de olacak. Böylece Bangladeş, Pakistan ve Afganistan’dan gelen Müslümanlar’ın iltica ve oturma izni talepleri reddedilirken Müslüman olmayan göçmenler vatandaşlığa geçme ve oturma izni alma hakkını daha kolay bulacaktır. Hindistan’daki Müslümanlar, resmi belge göstermeye zorlanabilir veya vatandaşlık statüsünü kaybedebilir. Bu sadece onların oy verme haklarını kaybedecekleri anlamına gelmez. Aynı zamada birçok temel haklarını kaybedecekler. Müslümanlar, yeni Hindistan'da yaşamak istiyorlarsa gettolaşmayı kabul etmeleri, RSS'ye karşı çıkmamaları, kafalarını kaldırmamaları ve protesto etmemeleri gerektiği konusunda uyarılıyor. 2002 katliamlarından bu yana Gujarat'taki Müslümanların başına gelenler, başka yerlerde de yaşanabilecekleri gösteriyor.
RSS, ideolojik kontrole her zaman büyük bir ilgi duydu. Bu ilgi, eğitim ve medya üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya evrilecek. Müfredat değişiklikleri şimdiden kapıda. Finansman sağlama, sadece bir avuç dolusu kurumun gerçekten iyi durumda olacağı anlamına gelen rekabetçi bir stratejinin yanı sıra sadakatle de bağlantılı. Gerisini kontrol etmek çok daha kolay olacak. RSS’ye sadık kişilerin kilit noktalara atanması bu kontrolün derinleştirileceği bir başka yol olacak.
Son 5 yıl, buna karşı çıkmaya çalışan hareketlere karşı devlet destekli güç kullanımı olacağını gösterdi. Sol örgütler ve partilerin içinden BJP’nin zaferine karşı verilen cevaplar şimdiye kadar hatalı oldu. Maoistler içinse seçimlerin pek bir önemi yok. Bazı Maoist eğilimli eylemcilerin, reformist solun çöküşüne gösterdikleri sevinç BJP’nin büyümesine gösterdikleri telaşdan daha büyük. Uzun süreli bir Halk Savaşı stratejisi bir sonraki kanlı aşamaya geçecek. Maoistlerin ormanlardan tasfiyesine odaklanılması ve Amit Şah’ın İçişleri Bakanlığı'na atanması Maoistlerin çekirdek alanlarına yönelik acımasız bir saldırı kampanyasına işaret ediyor. Bakış açılarında ve taktiklerinde radikal bir dönüşüm olmadıkça, bu cephede direnişin genişlemesi için çok az olasılık var.
Ana akım sol her zamanki gibi. Hindistan Ulusal Kongresi’nden Rahul Gandhi’nin partisinin daha fazla sandalye kazanamamasından sonra istifasını verdiği durumda bile, sol liderler kendi seçim başarısızlıklarının sorumluluğunu hala kabul etmedi. Bir iki yüz germe operasyonuyla eski solu yeniden inşa etmeye çalışmak işleri ilerletmeyecek. Birçok aktivist için arzu edilen şey toplumsal hareketlere odaklanmamız gerektiğini söylemektir. Fakat bütün bu parçalar tutarlı ve odaklanılmış bir politikaya dahil edilmediği sürece, bu çabaların tümü gökkuşağı adı altında her seçimde INC ve liberal entelektüeller tarafından kapsanacak.
Radikal sağın yükselişte olduğu birçok ülkenin aksine Hindistan’da halk muhalefeti de dahil olmak üzere muhalefet bölünmüş durumda. Sivil toplumun tüm alanlarında çalışan ve yaklaşık bir yüzyıldan beri varlığını sürdüren 36 organizasyona ve 800’den fazla STK’ya sahip RSS ile birlikte Hindutva’ya karşı mücadele, Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı yürütülen mücadeleden farklı. BJP’nin ve RSS’nin hegemonyasına zarar vermek seçim alanlarının ötesindeki mücadele alanlarına geçmek gerek.
Bu sadece yeni bir solun inşasıyla yapılabilir. Yeni solun, liderlerine ve sağa doğru kaymalara meydan okumaya istekli ana akım solun, radikal solun ve özellikle de kast karşıtı toplumsal hareket odaklı sol eylemci kesimlerin bir araya gelerek ortaya çıkması gerekiyor. Bu mücadelede, tüm işçi sınıfı ve sosyalist güçler, işbirliği ve birlikte mücadele için örgütlere ve aktivistlere ulaşarak üzerlerine düşeni yapmalı. Eğer BJP’nin üstesinden gelmek istiyorsak, önce kendi ayrışmalarımızın üstesinden gelmeliyiz.
*Hindistan’da en düşük seviyedeki kast mensupları 
**India Shining: 2003’te Hindistan’da baş gösteren ekonomik iyimserliğe atıfta bulunan politik slogan.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.