Hindistan’ı dünyanın üçüncü büyük ekonomisi yapacak yol haritası açıklandı

Hindistan Başbakanı Narendra Modi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi
TT

Hindistan’ı dünyanın üçüncü büyük ekonomisi yapacak yol haritası açıklandı

Hindistan Başbakanı Narendra Modi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi

Yeni Delhi yönetimi, 2024-2025 yılları arasındaki süreçte ekonomisini 5 trilyon dolara çıkarmayı hedefliyor. Bu da Hindistan’ın dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olacağı anlamına geliyor. Hindistan Maliye Bakanı, söz konusu hedef doğrultusunda, yüksek büyüme oranına ulaşmak için yıllık bütçe taslağına dair hazırlanan yol haritasının duyurusunu yaptı. Yol haritasının, 31 Mart 2020 tarihine kadar yürürlükte kalması bekleniyor.
Hindistan’ın bu hedefe ulaşması için güçlü bir yatırım gücü ile yılda yüzde 8’lik bir büyüme kaydetmesi gerekiyor. Hindistan tarihinin ikinci kadın maliye bakanı olan Nirmala Sitharaman, geçen hafta Hindistan parlamentosuna 3 trilyon dolarlık bir yıllık bütçe sundu.
Hindistan bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 57 yıl içinde ancak 1 trilyon dolarlık bir yıllık bütçe açıklayabilmiş, sonraki 7 yılda bunu 2 trilyon dolara çıkarmıştı. Şimdi ise 9 yıl aranın ardından, 1 Nisan 2019’da başlayan ve 31 Mart 2020’ye kadar sürecek olan mali yılı karşılayacak 3 trilyon dolarlık yıllık bütçesini açıkladı.
Yabancı yatırımı ülkeye çekme çabaları
Yeni bütçe sunumu adeta Narendra Modi hükümetinin söz konusu hedefe ulaşmak için ihtiyaç duyduğu yabancı yatırımları ülkeye getirecek yatırımcıların ayağının altına serilen bir kırmızı halı niteliğinde…
Bütçe sunumu, yabancı ve yerli yatırımları teşvik etmek için borç piyasasına yönelik reformlar yapılması, yabancı yatırımlara doğrudan daha yüksek tavanlar sunulması, yabancı kurumsal yatırımcıların yatırımlarına yönelik kısıtlamaların azaltılması ve yasaların kolaylaştırılmasını içeriyordu. Ayrıca Maliye Bakanı Sitharaman, yabancı yatırımcılara daha elverişli bir çerçeve sunabilmek amacıyla mali portföylerdeki yabancı yatırımlara yönelik yüzde 24 tavanını kaldırdıklarını duyurdu. Buna ek olarak daha fazla değişiklik yapılması da bekleniyor.
Bu adımlar, portföylerdeki yabancı yatırımcıların, fon akışının daha yüksek bir frekans oranı kazanma eğiliminde olduğu hisseler dışındaki unsurlara yatırım yapmalarını teşvik etmeyi amaçlıyor. Artık portföylerde izin verilen azami yabancı yatırım miktarı, şirketin faaliyet gösterdiği sektörde doğrudan yabancı yatırıma uygulanan sınırla eşdeğer olacak. Ancak kurumlar çalışmalarını kontrol etme ihtiyacına bağlı olarak daha düşük bir limit belirleyebilir. Bununla birlikte portföydeki yabancı yatırımlar artık gayrimenkul ve altyapı yatırım fonları tarafından verilen borçlanma senetleri yatırımlarına olanak sağlayacak. Söz konusu yatırımların uzun vadede nispeten negatif olma eğiliminde oldukları da belirtilmeli.
Değişiklilerle gayrimenkul ve altyapı yatırım fonları aracılığıyla mevcut varlıklardan para kazanmak isteyen Hint unsurlarına daha fazla yabancı sermaye çekmesi bekleniyor.
BARC India Şirketi CEO’su Partho Dasgupta konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi;
“Hindistan, şirketler üzerindeki yüksek vergi oranları, belirsiz bir vergi sistemi ve e-ticaret politikalarında da olduğu gibi belirsiz bir ortamın varlığı nedeniyle yabancı şirketler tarafından en fazla dava edilen ülkelerden biri haline geldi. Ancak bununla birlikte ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşı, Hindistan’a ilginç bir potansiyel sunabilir ve yabancı yatırımcılara yönelik dostane bir ortamın yanı sıra Hindistan’da daha fazla iş ve yatırım imkanı yaratabilir.”
Hindistan hükümeti, havacılık, sigorta, medya ve perakende alanlarında doğrudan yabancı yatırımlara açılmaya başladı. Şu an hükümet, sigorta broker kesimlerine doğrudan yüzde 100 oranında yabancı yatırım yapma izni vermiş durumda.
Bu atılımlar, Hindistan'daki hizmetlerin kapsamının yanı sıra büyük küresel aktörlerin katılımlarını genişletmek için de yeni yatırımlar sağlayacaktır. Diğer yandan sigortacılıkla ilgili ticari faaliyetlerde doğrudan yabancı yatırım tavan sınırı yüzde 49'a yükseldi. Artık sigorta broker kesimleri daha fazla yatırımı yeni pazarları kapsayacak şekilde dijital teknolojilere yönlendirebilecek.
Offshore borçlanma
Yeni bütçenin en belirgin işaretlerinden biri olan Hindistan'ın yurt içi tasarruflarını, yurt dışından borç alarak ve muhtemelen devlet tahvilleri ihraç ederek telafi etme niyeti ekonomistler arasında büyük tartışmalara neden oldu.
Bu bağlamda, Hindistan’ın gayri safi yurtiçi hasılasına göre devlet borç oranının dünya genelindeki en düşük seviyelerden biri olduğunu belirtmekte fayda var.
Wise Investor’un CEO’su Joydeep Sen konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:
“Hükümet, yerel yatırımcıların ve girişimcilerin ekonomik büyümeyi artırmak için yeterli olmadığının farkına vardı. Ayrıca ulusal tahvil ihracı rekor seviyelerde düşük ve küresel faiz oranlarıyla zamanlamada tutarlı görünüyor. Bu durum yerel tahvil piyasası üzerindeki baskıyı hafifletmenin ve yerel tahvil getirisinin iyi bir düzeyde kalmasının yanı sıra hükümetin mali kayıtlarını iyileştirmesine de yardımcı olur. Hükümet, döviz cinsinden kredi almaya karar verdi. Ancak bu riskli olabilir. Çünkü Hindistan'ın borçlarını geri ödemesi gerektiğinde döviz kurunun ne olacağını tahmin etmek zordur. Dolar son 5 yılda rupi karşısında yüzde 18 ila 20 oranında güç kazandı. Ancak hükümet, borçların geri ödenmesinin ardından ekonominin çok daha büyüyeceği inancında.”
Mali disiplin
Hindistan hükümeti cesurca atılmış bir adımla mali açığını GSYİH'nın yüzde 3,3'üne düşürme kararı aldı. Modi hükümeti, bu yılın başlarında sunulan geçici bütçe kapsamında mali hedefini yüzde 3,4 olarak belirledi. Bu her ne kadar hükümet adına mali kısıtlamaya yönelik bir eğilim olsa da bazı uzmanlar hükümetin coşkusunu paylaşmayarak mali açıkla ilişkili düşük hedefin gerçekleştirilmesinin zor olacağını öngörüyor.
Bu konuda değerlendirmelerde bulunan Nomura Holding ekonomistleri Sonal Varma ve Aurodeep Nandi, hükümet bütçesinin gelirlerin düşmesinden ve büyümenin yavaşlamasından kaynaklanan olumsuz mali koşullara rağmen mali açık hedefini azaltacağına inandıklarını ve bunun hükümetin ekonominin temellerini ve olumlu unsurları kısa vadede iyileştirmeye yönelik kararlılığının önemli bir göstergesi olduğunu aktardılar.
Ancak buna karşın uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's, söz konusu hedefin Hindistan için önemli zorluklar oluşturabileceği konusunda uyarıda bulundu. Moody's açıklamasında, Hindistan hükümetinin 2020 mali yılındaki bütçe açığı için daha düşük bir hedef belirlerken ekonomik büyüme ve gelirlere verdiği desteği koruduğunu kaydetti. Bu zıt hedeflerin önünde önemli zorluklar olacağını vurgulayan Moody’s, hükümetin aldığı geliri destekleyici önlemlere rağmen ekonominin nispeten yavaş büyümesini beklediklerini belirtti.
Korumacılık ve varlık vergileri
Maliye Bakanı Sitharaman tarafından açıklanan bütçede sıkıntılı unsurlara rağmen ekonomik özgürlük öncesi döneme işaret eden bir takım öğeler de yer alıyor. Hindistan, ihtiyaç dışı ürünlerin ithalatını durdurmaya ya da daha maliyetli hale getirmeye karar vermişti. Hükümet, aralarında altın, yabancı kitaplar ve oto yedek parçaları da bulunan yaklaşık 75 ürünün ithalatının yanı sıra ham petrolün litre başına iki rupilik vergi artışı uyguladı.
Bununla birlikte yerel işletmeleri korumak amacıyla 4 milyar rupiye (58,4 milyon dolar) varan kazanç sağlayan şirketler için kurumlar vergisinde indirime gidildi.
Ancak en önemli tedbir, sermayenin bankalara yeniden girmesine yardımcı olmak ve yavaşlayan büyüme hızını yeniden güçlendirmek amacıyla küçük işletmeleri desteklemek için varlık vergileri toplamaktı. Bu doğrultuda hükümet, yıllık geliri 20 milyon rupiyi (292 bin dolar) aşan ve Hint toplumunun en üst tabakasını oluşturan bireylerin gelir vergilerini artırdı. Şu anda Hindistan’da 5 ila 10 milyon rupi arasında geliri olanlara yüzde 10, 10 milyon rupiden fazla geliri olanlara ise yüzde 15 vergi uygulanıyor. Yeni uygulama ise 20 ila 50 milyon rupi arasındaki gelirler için yüzde 25 ve yıllık 50 milyon rupiyi geçen gelirler için yüzde 37'lik bir vergi içerecek.
Ulusal İleri Araştırmalar Ulusal Enstitüsü (NIAS) Sosyal Bilimler Okulu’nda profesör olan Harish Kumar Bhannwala, aşırı zenginlerin vergilendirilmesinin olumlu bir siyasi sinyal gönderebileceğini ancak ülkedeki çok önemli bir alana zarar vereceğini söyledi. Sinyalin, Hindistan hükümetinin ülkedeki büyük işletme sahipleriyle ilgilenmediği şeklinde anlaşılacağına dikkati çeken Prof. Bhannwala, bu yüzden söz konusu insanların diğer ülkelerdeki fırsatları aramaya başlayabileceklerini belirtti.
Diğer yandan Gümrük Dairesi'nden son birkaç yıldır elde edilen veriler, altın kaçakçılığının arttığına, bunun da “olumsuz davranışı” artıracağına işaret etti.
Altyapı ve yenilenebilir endüstrilerin refahı
Hükümet, karayolu bağlantılarını geliştirmek amacıyla 11,7 milyar dolar harcama yapmayı planlıyor. Demiryolu altyapısı için 2019 ve 2030 arasında da 730 milyar dolara ihtiyaç olacak. Hükümet ayrıca daha hızlı kalkınma, yolcu taşımacılığı ve nakliye hizmetleri konusunda kamu-özel sektör ortaklıkları için yabancı yatırımcılara çağrıda bulundu.
Bununla birlikte hükümet, ekonomik büyümeyi ve “Hindistan'da üretildi” sloganını desteklemek amacıyla yarı iletkenler, güneş pilleri, lityum piller ve bilgisayar sunucuları gibi ileri teknoloji alanlarında büyük üretim tesisleri kurulması için uluslararası şirketlere yatırımla ilgili gelirler ve diğer vergiler üzerinde muafiyet vererek ve şeffaf bir ihaleyle ülkeye davet etme planını başlatacak.



İsrail askerleri neden başkalarının evlerinde “mutlu anlarını” belgeliyor?

Görsel: Lina Jaradat
Görsel: Lina Jaradat
TT

İsrail askerleri neden başkalarının evlerinde “mutlu anlarını” belgeliyor?

Görsel: Lina Jaradat
Görsel: Lina Jaradat

Şadi Alaaddin

Gazeteci Emel Halil, Lübnan'ın güneyinde İsrail tarafından düzenlenen saldırıları haberleştirirken İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) tarafından köşeye sıkıştırıldı. Halil bölgedeki bir eve sığındı. Ancak ev İsrail tarafından bombalandı ve gazeteci enkaz altında kalarak hayatını kaybetti.

Lübnan’ın işgal altındaki Bint Cubeyl şehrinde el konulan bir evde tam bir huşu ve özgüvenle yemek pişiren İsrailli bir kadın askerin fotoğrafları paylaşıldı. Yüzünde coşkulu bir sevinç ve parlak bir neşe vardı. Öte yandan İsrail askerleri, Lübnan’ın güneyinde işgal altındaki evlerden taşıyabildiklerini çalarak askeri araçlara yüklüyorlar. Yağmalanan ve mahremiyeti olan kişisel eşyalar, zamanla gündelik hayatın sıradan birer parçasına dönüştürülmek üzere köklerinden tamamen koparılıyor.

En dikkat çeken noktaysa bu yağma ve cinayetlerin, maruz kalan taraf tarafından değil bizzat İsrail askerleri tarafından belgelenmesi. Normalde ordular bu tür belgelemeleri çoğunlukla inkâr etmeye ve kamuoyuna sızdırmamaya özen gösterir. Oysa İsrail askerleri bu utanç verici belgeleri adeta savaşın en önemli parçası, ruhu ve anlamı olarak görüyor.

Fotoğrafların çekilmesindeki tam güven, netlik ve önceden yapılan hazırlık, anlık bir olayın doğallığından uzak görünerek önceden planlanmış ve sistemli bir düzenlemeye işaret ediyor. Bu görüntülerin netliği, tekrarlanması ve yoğunluğu, bunları salt ritüel bir pratik ya da anlık psikolojik bir patlama olarak yorumlamaya izin vermiyor. Aksine bu görüntüler, ev ya da barınak kavramını yalnızca başkasının evini söküp atmak, anılarını ve eşyalarını çalmak çerçevesinde ele alan köklü bir inançlar bütününe aidiyet olduğunu düşündürüyor.

Dağılan yuva

Arapça sözlüklerde ‘ayrılmak’ anlamına gelen, ‘غادر’ (bir şeyi veya bir yeri terk etmek, ondan yüz çevirmek) ile ‘الغدر’ (sadakati terk etmek, sözünden dönmek) ifadeleri arasında anlamlı bir gerilimi ortaya koyuyor. ‘Bırakmak’ anlamındaki terk etme fikri, olası tüm anlamların ortak paydasını oluşturuyor. İsrail literatüründe ev sahiplerini evlerini ‘terk etmekle’ suçlayan ve toprağı ile mekânı ‘zaten terkedilmiş’ olarak tanımlayan bir söylem daima öne çıkar. Sanki hak sahipleri mekâna ve evlere ihanet etmiş, İsraillilere de bu boşluğu doldurmaktan başka bir şey kalmamış gibi.

Filistinli yazar Gassan Kanafani'nin “Hayfa'ya Dönüş” öyküsü, ev bilincinin ve kavramının İsrail ile olan çatışma çerçevesinde nasıl şekillendiğini anlamamızı sağlıyor.

Öykünün kahramanları Said ve eşi Safiye, yirmi yıl sonra Hayfa'daki yağmalanmış evlerini ziyarete geldiklerinde kapıyı Polonyalı Yahudi bir yerleşimci açar. Onlar da hemen "İçeri girebilir miyiz?" diye sorarlar. Kanafani'nin gözlemlediği şekliyle yerleşimcinin onları karşılayışının betimlenişi, yağmaya karşı alışkanlık kazanmış bir İsrail bilincinin ipuçlarını veriyor: "Meraklı yaşlı kadının yüzü aydınlandı ve yolu açarak onları buyur etti, ardından içeri girdiler."

Sanki hak sahipleri mekâna ve evlere ihanet etmiş de İsraillilere yalnızca bu boşluğu doldurmak kalmış gibi.

Said, kişisel eşyalarını tanıyamadı ya da onlara dokunamadı. Eşyalar, mekânda cenaze sessizliği içinde uyumsuz bir biçimde bir arada duruyordu. Kanafani öyküsünde mekanın sahibinin eviyle ilişkisini mikro ayrıntılara dikkat çekerek öne çıkarıyor ve sahiplik fikrine atıfta bulunuyor. Said, uzun yıllar sonra önemsiz görünen ama olayın bağlamında geniş ve yoğun bir anlam katmanına yükselen bir ayrıntıyı hatırlayarak, "Tavus tüyleri yedi taneydi, şimdi yalnızca beş tane kalmış” ifadelerini kullanıyor.

Buradaki eksiklik imgesi mekânın kendisine de yansıyor. Çünkü burası artık tam ve bütünlüğe kavuşabilir bir mekân değil, aynı zamanda artık hem fikir dünyasında hem de varoluş biçimine dönüşümünde parçalanmış bir mekândır.

Yerleşimci "Bu evin sahipleri sizsiniz ve bunu biliyorum" der. Ne var ki bu bilgi hiçbir zaman ahlaki bir tutuma dönüşmez. Yalnızca bir bilgi olarak kalır. Kanafani'nin ışık tuttuğu bu psikolojik ve ahlaki normalleşme evresi, işgal kavramıyla birlikte yaşama, konuya bir kader ya da failleri belirsiz bağlamların yönlendirdiği kasıtsız bir eylem olarak bakma üzerine inşa edilmişti. Yerleşimcinin söylemi “Üzgünüm, ama olan oldu!” demekti.

fbfg
"Hayfa'ya Dönüş" kitabının kapağı

Sistematik olarak insanları bir yerden söküp atma ve evleri işgal etme, o dönemde zehirli bir özür bilincinden ve sorumluluktan kaçışla örtbas ediliyordu. Ancak Kanafani'nin öngördüğü ev sahiplerinin bilinci keskin, yaralayıcı ve yerleşimci zihniyetinin yağmalanmış evlerde barınma fikrinin nasıl evrildiğini anlamlandırmada kurucu nitelikteydi. Said'in eşi ve evin sahibi Safiye'nin bilinci, o andan itibaren şekillenip birikerek belirginleşen yok edici nitelikteki yüzsüzlük yapısına dikkat kesilmekten geri duramaz. Safiye, bu yüzsüzlüğü de “(Yerleşimci) sanki kendi evindeydi, kendi evindeymiş gibi davranıyordu” sözleriyle ifade eder.

Mutfakta bir asker

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail işgali altındaki Bint Cübeyl'de bir evde yemek pişiren İsrailli kadın askerin fotoğrafında yeni İsrail sahnesi tüm kasıtlı, organize ve önceden hazırlanmış özellikleriyle kendini gösteriyor. Yeni toplanmış gibi görünen sebze ve ürünlerle dolu sepetler, pişirme hazırlıkları, askerin yüzündeki sevinç ve aşinalık ile istikrar ve yerleşiklik fikrini yansıtan bir rahatlık.

Öte yandan görünmez taraf, olayın organizatörü, düzenleyicisi ve yöneticisi olarak sahnede yerini alıyor. Söz konusu taraf, küçük ayrıntıları büyük bir özenle ön plana çıkarırken tam bir işgal sahnesi oluşturmak amacıyla mikroskobik ve son derece ince detayları yakalamaya ve derlemeye yönelik bir güdüyle fotoğraflamayı, arşivlemeyi ve belgelemeyi titiz ve becerikli bir şekilde üstleniyor.

Fotoğraftaki her şey, üstün öldürme teknolojisiyle bütünleşmeyi gözler önüne seriyor. Yüksek görüntü kalitesi teknik deneyime ve fotoğrafçılık bilgisine işaret ederken titiz hazırlık ve fotoğrafın ev gibi derin anlamlı bir materyal üzerinden askeri ve teknolojik üstünlüğü yansıtmasına gösterilen özen dikkati çekiyor. İsrail, yemek pişiren kadın askerin fotoğrafıyla ezici üstünlüğü, işgal altındaki evi hiçbir gerekçe ya da meşrulaştırmaya ihtiyaç duymayan doğal bir hak haline getiriyor. İşgal edilen bu evle kurulan ilişkide belirgin aşinalık ve samimiyet, Kanafani'nin romanında yakaladığı yerleşimcinin ‘sanki kendi evindeymiş gibi davranması’ olgusunun belirleyici bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Bu benzetme artık suikasta uğramış durumda. İsrailli kadın asker ‘sanki evindeymiş’ gibi davranmıyor, bu evin ‘her zaman kendi evi olduğunu varsayarak’ davranıyor. Bu sahne şiddete normalleşmenin çok ötesine geçerek onu varoluşsal bir koşula dönüştürmeyi pekiştiriyor.

Kanafani, yerleşimcinin ‘sanki kendi evindeymiş gibi davranmasında’ tezahür eden soykırımsal nitelikteki yüzsüzlüğün o andan itibaren nasıl şekillenip biriktiğini kayıt altına alıyor.

İsrailli araştırmacı Hagar Kotef, “The Colonizing Self: Or, Home and Homelessness in Israel/Palestine” (Sömürgeleştirilen Benlik ya da İsrail - Filistin'de Ev ve Evsizlik) adlı eserinde İsrail evi inşasının artık evsizlik üretimiyle iç içe geçtiğini saptarken mekâna bağlılığın belleğe ya da tarihe ihtiyaç duymaksızın şiddet aracılığıyla oluşabileceğini vurguluyor. Kotef'e göre evsizlik, sömürgeleştirilmiş benliğin rastlantısal bir bileşeni değil, temel ve belirleyici bir unsuru.

Ancak İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki ve Güney Lübnan'daki evlere yönelik muamelesine dair peş peşe gelen görüntüler, Kotef'in analizlerini fikir, kavram, mekân ve kimlik olarak evin bütünüyle sökülüp atılmasına yönelik eğilimi anlamada yalnızca bir başlangıç olduğunu gösteriyor.

Kotef, mekâna bağlılığın şiddet aracılığıyla inşa edildiğine, bir başka deyişle işgal altındaki Bint Cübeyl'de bulunan bir evde yemek pişiren İsrailli kadın askerin, o eve olan bağlılığını inşa etmek için söz konusu evi ele geçirmesine olanak tanıyan şiddetin sonucundan yararlandığına dikkati çekiyor. Bu durum, söz konusu eğilimin özgün ve benliğin kurucu bir unsuru olmayabileceğine işaret ediyor. Oysa evlere yaklaşımdaki aynı davranış örüntüsünün fiili gerçekliği ve bol miktarda tekrarı, şiddetin evlere bağlılığı bir sonuç olarak üretmediğini, aksine bu tür söküp koparma ve işgale dayalı ilişki biçiminin dışında ayakta kalamayan önceden kurulu bir ev tahayyülünden kaynaklandığını gösteriyor.

fsdg
Gazze'nin kuzeyinde, silah üretimi yapıldığı iddia edilen bir atölyeye giren İsrail askerleri, 8 Kasım 2025 (Reuters)

Bir İsrailli için işgal ve sahiplerinden koparma dışında ev sahibi olma olanağı yok. Bu ilişki, ev fikriyle şiddet ve el koyma olmadan bir ilişki üretemeyen varoluşun belirleyici bir biçimini gözler önüne seriyor.

Kotef'e göre hâkimiyetin ürettiği ve işgal pratiğini gündelik bir eyleme dönüştürebilen aşinalık, işgal anıyla tam bir eş zamanlılık içinde beliren o dolaysız ve anlık aşinalığı açıklamaktan uzak kalıyor.

Lübnan’ın güneyinde işgal altındaki bir evde İsrailli kadın asker, evin işgali eylemiyle bütünleşmiş bir görüntü veriyor. Konuya duyduğu aşinalık, işgal anından öncesine dayanıyor. Bu durum, yağmalanmış evin topraklarındaki fiili varlığını, işgalle derin, önceden var olan ve varoluşsal bir uyum içinde olmanın sahada gerçekleşmesinden ibaret kılıyor.

İşgal “trendi”

İsrail askerleri, Gazze'de ve Güney Lübnan'da yaptıklarını belgelemeye büyük özen gösteriyor. Bu süregelen bir davranış biçimi ve mevcut savaşla başlamış değil. İsrail’in savaş eyleminin tüm eklemlerine öylesine sızmıştır ki artık savaşın özgün bir parçası olarak değerlendirilebilir.

dsvfd
Bir kadın, Güney Lübnan'ın Deble beldesinde Hz. İsa'nın heykelini kıran bir İsrail askerinin fotoğrafını incelerken, 20 Nisan 2026 (Anwar AMRO / AFP)

Bu eylemler uluslararası mahkemelerde dava açılmasına zemin hazırlayabileceği ya da utanç verici sonuçlar doğurabileceği gerekçesiyle kurumsal düzeyde organize edilmemiş olarak değerlendirilebilirse de İsrail ordusunun ve askerlerinin sahadaki davranışları, tüm siyasi ve ahlaki engelleri aşarak ihlali önceden tasarlandığını ve kararlı bir biçimde belgeleyip yayma güdüsüne teslim olduklarını ortaya koyuyor.

Bir İsrailli için işgal ve sahiplerinden koparma dışında ev sahibi olma olanağı yok. Bu ilişki, ev fikriyle şiddet ve el koyma olmadan bir ilişki üretemeyen varoluşun belirleyici bir biçimini gözler önüne seriyor.

Sosyal medyada yayılan ve işgal altındaki evlerde yapılan kutlamaları, ziyafetleri ve ele geçirilen mekânlar üzerindeki mutlak sahipliği öne çıkaran davranışları gösteren fotoğraflar, tekrar, yoğunluk ve bolluk aracılığıyla bu görselliğe normalleşmenin dayatılabileceğini düşünen bir mantığı gün yüzüne çıkarıyor. Bu mantık, silah kullanımı ve katliam işleme mantığıyla birebir örtüşüyor. İsrail ordusu askeri operasyonlarında sürekli genişleyen yıkıcı bir güce ve giderek daha büyük ve korkunç katliamlar işlemeye dayanıyor. Öyle ki yeni suç önceki suçları siliyor ve etkili bir suçlama belleği oluşturmak imkânsız hale geliyor.

İsrail'in işleyiş mekanizması, sosyal medyanın bilgi ve görüşlerin kontrolsüzce yayılmasına olanak tanıması bakımından yarattığı genel etkinin tam tersine işliyor. Bu mekanizma, sürekli ve kesintisiz besleme gerektiren ‘trend’ mantığından yararlanıyor.

sddv
İsrailli askerler, el-Fevvar Mülteci Kampı'ndaki evleri arıyor, 2016 (Reuters)

İsrail askerlerinin eylemlerine karşı dünyaya yayılan kınama dalgaları, bizzat askerlerin ürettiği malzemelerden beslenirken trend mantığını da destekler hale gelmektedir. Bu dalgaların keskin radikalliği tartışma ve görüş bildirme imkânını ortadan kaldırıyor. Böylece trend sistemi, evleri ve yağma kampanyalarını hedef alan ihlallerin İsrail tarafından sergilenmesi mantığına hizmet ediyor. Çünkü bu ihlallerin gerçek vahşeti aynı anda iki boyutta hareket ediyor. Bunlardan birincisi alıcının tartışma kapasitesini felç ederek onu yalnızca keder ya da çaresiz bir kınama tutumuna mahkûm ederken ikincisi felaketlere gözetleme arzusu ve heyecan açısından trend kavramıyla tam bir uyum içinde işliyor. Evleri işgal eden, yağmalayan ve gasp eden İsrail askeri, ahlaki ve siyasi bir etki üreten gerçek bir kınamaya konu olamaz hale geliyor. En iyi ihtimalle sinemadaki kötü adam imgesiyle özdeşleşen bir portreye büründürülüyor.

Köklerinden koparma stratejileri

Tüm bunlar, Gazze'de, Güney Lübnan'da ve İsrail'in hedef aldığı her yerde kurbanların barınma imkânının sembolik olarak elinden alınmasına hizmet ediyor.

Filozof Martin Heidegger'in yalnızca barınabildiğimizde inşa edebildiğimize dair tespitinden hareketle söylenebilir ki ev dışında hiçbir inşa mümkün değil. Tam da bu boyutta İsrail'in sökme stratejileri anlaşılır hale geliyor. Zira bu stratejiler yalnızca evin bugününü ve tarihini değil, geleceğini ve onun varlığıyla sahipliğinin yaşamla, gelişmeyle ve sürekliliğiyle kurduğu ilişkiyi hedef alıyor.

fevfv
İsrail'in güneyindeki bir köyde, İsrail tarafında görülen İsrail askeri araçları ve askerleri, 23 Nisan 2026 (Reuters)

İsrail, kurbanları kalıcı olarak görünmez kılacak bir silme operasyonu yürütmeye çalışmaktadır; bu ise ancak evleri temsil edenleri ve hakikatin değerini savunanları öldürerek gerçekleştirilebilir.

Evin yok edilmesiyle soykırım nihai sınırlarında gerçekleşmiş olur. Ev, sayısız göndermeye yanıt veren bir başlık ve bu göndermeler, hakikati araştırıp yayma aracılığıyla evin sahipliğini savunan ve ev sahiplerini temsil eden yerli gazetecilerin imgesiyle odaklanıp yoğunlaşabiliyor.

İstatistikler ve belgelenmiş rakamlar, İsrail'in modern çağın en büyük gazeteci katili olduğunu ortaya koymaktadır. Evi sert gerçekler korur ve inşanın sürmesini sağlar. Çünkü İsrailli düşünür Ariella Aïsha Azoulay'a göre yok etme her zaman yok olmak anlamına geliyor.

sdfvfde
Gazeteci Emel Halil, İsrail’in düzenlendiği hava saldırısında hayatını kaybetmeden önce çekilen video kaydından bir kare, 23 Nisan 2026 (Reuters)

İsrail, kurbanları kalıcı olarak görünmez kılacak bir yok etme kampanyası yürütmeye çalışıyor. Bunu da ancak evleri temsil edenleri ve evin ile hikâyenin kime ait olduğu üzerindeki çatışmada hakikatin değerini savunanları öldürerek gerçekleştirilebilir.


İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, İran halkını enerji tüketimini rasyonelleştirmeye çağırıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (DPA)
TT

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, İran halkını enerji tüketimini rasyonelleştirmeye çağırıyor

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (DPA)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (DPA)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan dün İranlıları elektrik tüketimini azaltmaya çağırdı. Pezeşkiyan, enerji arzında bir kıtlık olmamasına rağmen ABD ve İsrail'in ‘halk arasında hoşnutsuzluk’ yaratmaya çalıştığı konusunda uyardı.

Pezeşkiyan Fransa Haber Ajansı AFP’nin aktardığına göre televizyon ekranlarından yayınlanan konuşmasında, “Sahada hazır ve mevcut bulunan sevgili halkımızdan tek bir basit talepte bulunuyoruz: Elektrik ve enerji tüketimini azaltın” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şu an halktan fedakârlık istemiyoruz; ancak tüketimi kontrol altına almamız gerekiyor. Evde 10 ışık yakmak yerine 2 ışıkla idare etseniz ne olur?"

İran'daki enerji üretim tesisleri, 28 Şubat'ta savaşın patlak vermesinden bu yana büyük ölçüde ABD-İsrail bombardıman kampanyasının dışında kaldı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, 8 Nisan’da ateşkesin yürürlüğe girmesinden önce İran'ın enerji altyapısını yerle bir etmekle tehdit etmişti.

Son günlerde Tahran'da herhangi bir elektrik kesintisi yaşanmadı. Pezeşkiyan ise İran'ın düşmanlarını, ‘mevcut memnuniyet ortamını hoşnutsuzluğa dönüştürmek amacıyla’ altyapıyı hedef almak ve abluka uygulamakla suçladı.

İran'da talep zirvesine ulaşılan kış ve yaz aylarında elektrik kesintileri sıkça yaşanıyor. Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) verilerine göre İran, elektriğinin yaklaşık yüzde seksenini doğal gazdan üretmekte ve zengin gaz rezervleri sayesinde bu kaynakta öz yeterliliğini koruyor.

Bunun yanı sıra ülke, eski enerji santrallerini çalıştırmak için mazot kullanırken hidroelektrik santraller ve bir nükleer santralden de yararlanıyor.

Eskiyen altyapı, yetersiz yatırımlar ve ülkenin teknoloji ile yatırım kaynaklarına erişimini kesen ağır uluslararası yaptırımların etkisiyle elektrik şebekesi yoğun talep dönemlerinde kapasitesinin üzerinde zorlanıyor.

Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan daha önce de enerji tüketimini azaltmaya yönelik farkındalık kampanyaları başlatmıştı.


Almanya, Rusya'yı milletvekillerinin ve hükümet yetkililerinin telefonlarını ele geçirmekle suçluyor

Saldırılar, kullanıcılara Signal uygulamasından gönderilmiş gibi görünen mesajlar gönderilmesiyle gerçekleşiyor (AP)
Saldırılar, kullanıcılara Signal uygulamasından gönderilmiş gibi görünen mesajlar gönderilmesiyle gerçekleşiyor (AP)
TT

Almanya, Rusya'yı milletvekillerinin ve hükümet yetkililerinin telefonlarını ele geçirmekle suçluyor

Saldırılar, kullanıcılara Signal uygulamasından gönderilmiş gibi görünen mesajlar gönderilmesiyle gerçekleşiyor (AP)
Saldırılar, kullanıcılara Signal uygulamasından gönderilmiş gibi görünen mesajlar gönderilmesiyle gerçekleşiyor (AP)

Alman yetkililer dün, mesajlaşma uygulaması Signal kullanan milletvekilleri ve üst düzey hükümet yetkililerini hedef alan siber saldırıların arkasında Rusya'nın olduğunu ileri sürdü.

Bir hükümet yetkilisi “Federal hükümet, mesajlaşma uygulaması Signal’i hedef alan kimlik avı (phishing) saldırısının büyük olasılıkla Rusya tarafından yönetildiğini değerlendiriliyor” dedi.

Fransa Haber Ajansı AFP’nin aktardığına göre aynı yetkili, kimlik avı saldırısının durdurulduğunu da sözlerine ekledi.

Alman savcılar ise cuma günü, aralarında Meclis Başkanı ve Başbakan Friedrich Merz'in liderliğindeki Hristiyan Demokrat Birliği'nin (CDU) önde gelen bir üyesinin de bulunduğu çeşitli partilerden milletvekillerini hedef aldığı öne sürülen saldırılara yönelik soruşturma başlattı.

Saldırılar aynı zamanda hükümet çalışanlarını, diplomatları ve gazetecileri de hedef aldı.

Ukrayna'nın Avrupa'daki en büyük askeri destekçisi olan Almanya, Rusya'nın 2022'de Ukrayna’ya karşı başlattığı topyekun işgalin ardından artan siber saldırıların yanı sıra casusluk ve sabotaj girişimleriyle de karşı karşıya kalıyor.

Moskova ise bu eylemlerin hiçbirinde sorumluluğu olduğunu reddediyor.

Saldırılar, kullanıcılara Signal uygulamasından geliyormuş gibi görünen mesajlar gönderilmesine dayanmaktadır. Bu mesajlarda kullanıcılardan hassas bilgiler talep ediliyor ve ardından bu bilgiler hesaplara sızmak ve özel sohbet gruplarına, mesajlara ve fotoğraflara erişmek amacıyla kullanılıyor.

Alman hükümeti şimdiye kadar etkilenen milletvekili sayısına ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı. Der Spiegel dergisine göre ise siyasi figürlere ait en az 300 hesap ele geçirildi.

Rusya, Batılı ülkelerde gerçekleştirilen pek çok siber saldırıyla da suçlanıyor. Alman yetkililer daha önce de defalarca hedef alındı. 2015 yılında Alman Federal Meclisi (Bundestag) bilgisayar sistemleri ve dönemin Başbakanı Angela Merkel'in ofisi de bu saldırılardan nasibini almıştı.