İran’ı anlamak ya da yanlış anlamak!

Kitabın kapağı – 2003 yılında İran’ı ziyaret eden Jack Straw (Getty Images)
Kitabın kapağı – 2003 yılında İran’ı ziyaret eden Jack Straw (Getty Images)
TT

İran’ı anlamak ya da yanlış anlamak!

Kitabın kapağı – 2003 yılında İran’ı ziyaret eden Jack Straw (Getty Images)
Kitabın kapağı – 2003 yılında İran’ı ziyaret eden Jack Straw (Getty Images)

Jack Straw’un kaleme aldığı yeni kitabın alt başlığı, okuyucuya İran’ı anlama konusunda yardımcı olmayı vaat ediyor. Bununla beraber kişinin 390 sayfa boyunca elde ettiği şey, en iyi değerlendirme ile bugünkü İran’a dair bir yanlış anlama olabilir.
Bu yanlış anlama, Batılı başka pek çok gücün yanı sıra İngiltere’yi İran’a karşı gerçekçi bir siyaset geliştirmekten alıkoyuyor ve İslam Cumhuriyeti’nin uluslararası alana yönelik radikal tutumlarının sebep olduğu krizin uzamasına katkı sağlıyor.
Straw’un bu yanlış anlaması, İran konusunda hayalini mesken edinen ‘mutlak tutkudan’ kaynaklanıyor olabilir. Bu yanlış anlamanın üç ayağı var:
Öncelikle Straw’a göre İran, kadim bir medeniyet olarak büyük şairler yetiştirdi, halı üretiminde özel bir ustalığa sahip oldu ve dünyaya en iyi mutfaklardan birini armağan etti. Bunlardan dolayı rehin alıkoyma, nefret propagandası yapma, insan haklarını ihlal etme ve devrim adı altında terör ihraç etme gibi farklı birçok alanda sergilediği garip faaliyetlere karşı hoşgörü ile yaklaşılmayı hak ediyor!
Bu, kişinin Puşkin ve Çaykovski’yi takdir ediyor ve Rus çorbası Borş’u afiyetle yiyor diye Stalin’e hoşgörü göstermesine benziyor!
Peki soruyoruz: Friedrich Schiller’i, Beethoven’ı ve patates salatasını seviyoruz diye Hitler’e hoşgörü ile yaklaşsak durum nice olur!?
Doğrusu şu ki Büyük Cyrus’un ulu bir kral olması ve belki Straw’un işaret ettiği gibi insan haklarını gözetiyor da olması, İranlı Mollaların liderliğindeki paralı ordunun Suriyelilere yönelik kitlesel kıyımını haklı çıkarmaz. Bu, mevcut İran rejiminin tecavüzlerinin tek bir örneği.
Straw’un ‘yanlış anlamalarından’ ikincisi, şu tuhaf düşünce etrafında şekilleniyor: İktidardaki Humeyni eliti, Batılı demokratik rejimlerle sıkı ilişkiler kurmayı arzulayan ‘reformist’ bir grup içeriyor.
Dolayısıyla “Yüce Rehber” Ali Hamaney’in liderliğindeki ‘radikal’ kanadı zayıflatmak ve nihayetinde de ondan kurtulmak için bu reformist kanadı desteklemek lazım. Ama Straw’un İran’da var olduklarını iddia ettiği bu ‘reformistler’ kim?
Straw’un zikrettiği birkaç isim arasında, önceki iki Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani ile Muhammed Hatemi, şimdiki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, her ikisi de şu an ev hapsinde bulunan önceki iki cumhurbaşkanı adayı Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi’nin yanı sıra Muhammed Cevad Zarif, Straw’un ‘kadim dostum’ diye tarif ettiği Kemal Harrazi ve Mustafa Taczade gibi daha düşük rütbeli birkaç mevcut ve eski yetkili de bulunuyor.
Sorun şu ki Straw, Tahran’da olduğu iddia edilen ‘reformcu’ kanat tarafından uygulanmasını geçtik, önerilen bir tane reformdan bahsedemiyor. Daha da kötüsü Straw, Hatemi ve Ruhani’nin yönetiminde siyasi sebeplerden ötürü kişilere uygulanan idam veya tutuklama eylemlerinin sayısının, ‘radikal’ kanattan olduğu varsayılan Mahmud Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanlığı dönemindekinden daha fazla olduğunu unutuyor.
Üçüncüye gelince…
Kitaptan anlaşıldığına göre Straw, İslam Cumhuriyeti ile başa çıkmak için yalnızca şu iki seçeneğin olduğu kanaatinde: Ya İran’ın yaptığı her bir şeyi gönülsüzce de olsa yutmak ya da ona karşı kapsamlı bir savaş başlatmak.
Belirtmek gerekir ki Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini yıkmak üzere bir savaş başlatılmasını destekleyen en güçlü seslerden biri olan Straw, Bağdat’taki Baasçı rejim ile reform girişimlerinin artık fayda vermediğini daima vurguladı.
Ama konu İslam Cumhuriyeti’ne gelince önceki İngiltere Dışişleri Bakanı, tam bir barış güvercinine dönüşüyor ve İran’ın tutumunu değiştirmek için makul tek yolun diplomatik çabalara güvenmek olduğu düşüncesini dillendiriyor. Straw, Obama yönetiminin öncülük ettiği, bugün Kapsamlı Ortak Eylem Planı ya da ‘İran Nükleer Anlaşması’ olarak bildiğimiz şeyin bazı meziyetlerinden bahsediyor. Straw, İngiltere Başbakanı Tony Blair tarafından başka bir göreve getirilmeden önce 2006 yılında George W. Bush’un başkanlığı döneminde ABD Dışişleri Bakanı olan Condolezza Rice’a bu fikri ilk sunan kişi idi.
Son yirmi yılda Straw’un beşi Dışişleri Bakanı sıfatıyla olmak üzere İran’ı yedi kez ziyaret ettiğini de belirtmek gerekir. Bu ziyaretlerden birinde Lord Lamont ve o zamanlarda İran Devrim Muhafızlarına ait olan Press TV kanalı için çalışan şimdiki İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn’in yer aldığı bir meclis heyetinin parçasıydı. Corbyn, eşi ve iki arkadaşı ile birlikte gerçekleştirdiği İran’a özel ziyaretlerinden birinde baskılara maruz kaldı ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti içinde faaliyet gösteren dokuzuncu güvenlik kurumlarından biri tarafından İran’dan çıkarıldı.
Straw, İranlı liderlerin yakınlaşma için açık bir girişimi rejimleri için bir aşağılama olarak gördükleri bir zamanda gizli diplomasiyi reddeden Başkan Donald Trump’a da eleştiri yöneltmiş ve İslam Cumhuriyeti’nin birçok Arap ülkesinin içişlerine müdahalesi de dahil olmak üzere Batılı güçleri endişelendiren diğer meseleler konusunda daha fazla gizli görüşme gerçekleştirilmesi halinde ‘nükleer anlaşmanın’ tamamlanacağını iddia etmiş. Straw’a göre ilk Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı, nihayetinde “Yüce Rehberin” etkinliğini baltalama ve kırma çabasıyla, insan hakları meseleleri konusunda benzer planlar takip edebilirdi.
Gelgelelim Straw, bu anlaşmanın, son kırk yıl boyunca İslam Cumhuriyeti ile imzalanan diğer anlaşmalardan farklı olup Humeyni rejiminin yaklaşım ve tutumu üzerinde daimî bir etki bırakacağına dair herhangi bir delil sunmamış. Aslına bakılırsa Humeynici İran yöneticileri, hile ve geri çekilme diplomasisinde çok iyiler. Kendilerine yönelik baskının yoğunlaştığını hissettikleri anda hemen taviz veriyor, baskı hafifler hafiflemez de bu tavizleri geri çekiliyorlar. Daha da önemlisi Straw, kendisine göre Ruhani ve Hatemi’nin aralarında yer aldığı ‘ılımlıların’, Hamaney’den kurtulmak şöyle dursun, onun etkisini azaltmak için gerekli halk desteğinden yoksun olduğunu anlayamamış.
Straw, sayfalar boyunca, kendilerini ‘İran uzmanı analistler’ olarak adlandıranlar arasında yaygın olan birkaç varsayıma da yer vermiş. Bu varsayımlardan biri de İran rejiminde seçilmiş yetkililer ile seçilmemişler arasındaki yetki dağıtımı. Bu çerçevede Straw bizi, seçilmemiş olan Hamaney’in seçilmiş bir yetkili olan Ruhani’den daha az meşru olduğuna inanmaya çağırıyor. Bununla birlikte aslında halk oyuyla seçilen Uzmanlar Meclisi, Hamaney’in seçiminden sorumlu odaktır; selefleri gibi Ruhani de “Yüce Rehberden” bir yürütme kararı çıkmadan cumhurbaşkanı olamazdı.
Straw, yanlışlıkla ‘İran Danışma Meclisi’ olarak tarif ettiği İslam Meclisi’nin, yine yanlışlıkla yalnızca ‘Yüce Rehber’in faaliyeti’ olarak tanımladığı Vekiller Meclisi’ne bağlı olduğu düşüncesinde de hata etmiş.
Mollaların İran’ı yönetmede neredeyse doğuştan ayrıcalık sahibi olduğu varsayımını güçlendirmek için çabalayan Straw, abartılı bir şekilde Şii din adamlarının son beş yüz yıl boyunca İran siyaset sahnesinde oynadıkları rolün öneminden dem vuruyor. Mesela Straw’a göre Ayetullah Magmur’un tütün içmeyi yasaklayan fetvası, büyük bir olaya dönüştü. Din adamları, 1906 yılındaki Anayasa Devrimi’nde bir rol oynamakla birlikte sadece yan güçlerdi. Aynı şekilde Mollalar, 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddak’ın kovulmasında Şah’a destek verdi. Straw bu olayı, İngiltere İstihbaratı ile ABD İstihbaratı CIA’in organize ettiği bir ‘darbe’ olarak nitelendiriyor. Straw’un tamamen bilmezden geldiği şey ise Şah’ın Musaddık’ı, bir darbeden bahsedilmeksizin iki kez ataması ve başbakanlıktan uzaklaştırmasıdır.
Besbelli Straw, Şah’tan nefret ediyor ve onu olabilecek en kötü imajla sunuyor. Belki de 1979 yılındaki Mollalar Devrimi’ni haklı göstermeye çalışıyordur.
Straw, İngilizlerin İran’da oynadığı rolü de abartıyor. Özellikle Kaçar iktidarının son yıllarında olmak üzere İran’ın yolsuz iktidar eliti, İran’ın o dönemdeki emperyalist düşmanları İngiltere ve Rusya’nın müdahalesinden faydalandı ve bunu, yolsuzlukları ve yeterlikten yoksun oluşları konusunda dikkatleri dağıtmak için bir bahane olarak kullandı.
Hiçbir yabancı gücün, en azından o ülkedeki iktidar tabakasının bazı unsurlarının desteği olmaksızın en zayıf milletlere dahi iradesini dayatması mümkün değildir. “Her şey İngilizlerin başının altından çıkıyor!” şeklindeki Farsça deyiş bir yüzyıl boyunca İngilizlerin İran’ın içişlerinde oynadığı role yönelik derin kızgınlığı yansıtıyor.
Bununla beraber bu deyiş, tarihî olaylara yönelik ciddi bir yorumdan ziyade mizah yollu kullanılır. Aslında İran’da büyük bir İngiliz beşerî varlığı hiç olmadı. Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’ın yüzölçümünün yüzde 1’inden daha azında faaliyet yürütüyordu ve faaliyetinin zirvesinde 200’den az İranlı olmayan kişi çalıştırdı ki bunların çoğu da Pencap bölgesinden gelen Sih şoförler ve korumacılardı. Buna ek olarak İngiltere, İran’ın en büyük beş ticari ortağı arasında hiç yer almadı ve Fransa ve Almanya ile rekabet edemedi. 1960 yılından bu yana da ABD ile de rekabet etmekten aciz kaldı ve bu üç ülke, yurtdışında yüksek öğrenimini tamamlamak isteyen İranlıların çoğunu kendisine çekti.
İngilizler, Straw’un belirttiği gibi 1942 yılında değil de 1941 yılında Sovyetler ile işbirliği içerisinde İran’a gerçekten de saldırdı. Ancak Straw’un inanmış gözüktüğü gibi İran’ın tamamını işgal etmediler. Büyük çoğunluğu Hint askerlerden oluşan keşif güçleri, İran’ın beş bölgesinden birinde konuşlandı. Bu güçler, 1943 yılından iki yıl sonra tam anlamıyla çekilene kadar Amerikan yönetimine tâbi oldu. ‘İngiliz Misyonu’ hurafesi ise, tarih boyu pek çok insanlık ilişkisinde de olduğu gibi çekim ve nefret ilişkileri arasında gel-git yaşayan iki ulus arasındaki düşmanlığın süresini uzatmak için tasarlandı.
İrec Pezeşkzad’ın kaleme aldığı Amcam Napolyon adlı roman, ‘Bu bir İngiliz misyonu’ ifadesini mizah olarak kullanır. İlginç olansa bu kitabın 70’li yıllarda yazılmış olmasıdır; Straw’un belirttiği gibi 40’lı yıllarda değil.
Straw’un kitabı genel olarak tat verici, ancak gerçeklerin anlatımında epey hata barındırıyor. Aynı şekilde delillerle desteklenmeyen kehanetler de. Mesela ben Ayetullah Hamaney’in ikinci oğlu Mücteba’nın, bu rejim varlığını sürdürse bile “Yüce Rehber” olarak babasının yerini alma şansına sahip olduğundan şüpheliyim. Aynı şekilde Straw, Ayetullahuzma Nasır Mekarim Şirazi ve şu an Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne başkanlık eden Ayetullah Sadık Laricani’nin sahip oldukları konumu da abartıyor. Straw, İngilizceyi ‘iyi’ konuşabildiği için Sadık Laricani’yi beğeniyor olabilir ancak o, Şii din adamları yapısında hakiki bir konumdan yoksun.
Belirtmekte fayda var ki Hamaney’in anadili Farsçadır ve annesi İsfahanlıdır. Hamaney’in Şair Kemaleddin İsmail’in soyundan geldiğine dair iddialar var. Ama babası, Altay dil grubunda yer alan Azericeyi konuşan bir Azerbaycanlıdır.
Ayetullah Humeyni’nin Yunan felsefesine dair geniş bir bilgisinin olmadığı söylenir. Çünkü Straw’un zikrettiği Platon ve Aristo da dahil olmak üzere Yunan filozofların eserleri, Farsçaya veya İslam dünyasında başka herhangi bile henüz tercüme edilmedi.
Straw’un bazı iddiaları ise yorum yapmaya değmeyecek derecede ilginç. Mesela şöyle diyor: “İran, en laik toplumlardan biri. İnsanlar Mollaların söylediklerine gülüyor”. Ama Mollaların İran’a sonsuza kadar hükmedeceğine de inanıyor. Bununla beraber şöyle de diyor: “Yerin altında İran, her türlü sakinlikten uzak. Rejim bir yönde gidiyor, halkın çoğunluğu başka yönde”.
İslam Cumhuriyeti’nin safına meyleder gibi görünen biri için bu, tehlikeli bir itiraf sayılabilir!



Kremlin, bu hafta Ukrayna ve ABD ile görüşmelerin yapılacağını doğruladı

Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov (Reuters)
Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov (Reuters)
TT

Kremlin, bu hafta Ukrayna ve ABD ile görüşmelerin yapılacağını doğruladı

Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov (Reuters)
Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov (Reuters)

Rusya, bugün yaptığı açıklamada, dört yıldır süren savaşı sona erdirmek amacıyla pazar günü yapılması planlanan Ukrayna ve ABD ile Abu Dabi'deki görüşmelerin, üç tarafın programlarının koordinasyonu gerekliliği gerekçesiyle çarşamba gününe ertelendiğini doğruladı.

Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov gazetecilere, "Görüşmeler gerçekten de geçen pazar günü yapılacaktı, ancak üç tarafın programlarının daha fazla koordinasyonu gerekiyordu" dedi.

Şunları da ekledi: “İkinci tur görüşmeler gerçekten de çarşamba ve perşembe günleri Abu Dabi'de yapılacak. Bunu teyit edebiliriz.”

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymir Zelenskiy pazar günü, üçlü görüşmelerin çarşamba ve perşembe günleri BAE başkentinde yapılacağını duyurmuştu.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde 23 ve 24 Ocak tarihlerinde yapılan bu görüşmelerin ilk turu diplomatik bir atılım sağlayamadı.

Bu ikinci tur görüşmeler, Moskova'nın Ukrayna'ya karşı büyük çaplı saldırısının dördüncü yıldönümünden iki haftadan kısa bir süre önce gerçekleşiyor.

Görüşmelerin, şu ana kadar herhangi bir ilerleme kaydedilememesiyle birlikte, hassas bir konu olan toprak meselesine odaklanması bekleniyor.

Washington, on binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve Ukrayna'nın doğu ve güney bölgelerinin büyük bir kısmının harap olmasına neden olan iki komşu ülke arasındaki savaşa son verilmesi için baskı yapıyor.


İran: Pezeşkiyan nükleer müzakerelerin başlatılması talimatı verdi

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında Özgürlük Heykeli'nin meşale tutan kolunun kırıldığını gösteren duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında Özgürlük Heykeli'nin meşale tutan kolunun kırıldığını gösteren duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
TT

İran: Pezeşkiyan nükleer müzakerelerin başlatılması talimatı verdi

Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında Özgürlük Heykeli'nin meşale tutan kolunun kırıldığını gösteren duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)
Yetkililerin ‘casus yuvası’ olarak adlandırdığı Tahran'daki ABD Büyükelçiliği’nin dış duvarlarında Özgürlük Heykeli'nin meşale tutan kolunun kırıldığını gösteren duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Fars Haber Ajansı, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın nükleer müzakerelerin başlatılması yönünde talimat verdiğini bildirdi. Bu adım, yalnızca nükleer dosyayla sınırlı bir çerçevede ABD ile görüşmelere girilmesi ihtimalinin resmi düzeyde ele alındığına işaret ediyor.

Ajans, Tahran ile Washington arasında bu kapsamda müzakerelerin başlatılması konusunda bir mutabakata varılmasının mümkün olabileceğini aktardı.

Aynı bağlamda Tesnim Haber Ajansı, bilgili bir kaynağa dayandırdığı haberinde, İran ile ABD arasında önümüzdeki günlerde üst düzey yetkililerin katılımıyla müzakerelerin başlayabileceği ihtimalini doğruladı.

Kaynak, görüşmenin yer ve zamanının henüz netleşmediğini, ancak temasların İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile ABD Başkanı’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff düzeyinde yapılmasının beklendiğini ifade etti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise günün erken saatlerinde yaptığı açıklamada, Tahran’ın ABD ile yaşanan gerilimleri ele almak üzere farklı diplomatik yolların ayrıntılarını değerlendirdiğini söyledi. Bekayi, önümüzdeki günlerde somut sonuçlar elde edilmesini umduklarını dile getirdi.

Bekayi, Pezeşkiyan’ın yürüttüğü temasların ‘devlet başkanları düzeyinde ve Dışişleri Bakanlığı kanalıyla en üst seviyede’ gerçekleştiğini belirterek, yapılan ziyaretlerin ‘İran diplomasisinin ulusal çıkarları koruma çabalarının bir parçası’ olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise dün yaptığı açıklamada, İran’la bir anlaşmaya varmayı umduğunu söyledi. Trump’ın bu açıklaması, İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik herhangi bir saldırının bölgesel bir savaşı tetikleyebileceği yönündeki uyarısının ardından geldi.

Hamaney’in uyarılarını küçümseyen Trump, Florida eyaletinde bulunan Mar-a-Lago’daki malikanesinden gazetecilere yaptığı değerlendirmede, “Elbette bunu söyleyecek” dedi. Trump, “Bir anlaşmaya varmayı umuyoruz. Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman haklı olup olmadığını görürüz” ifadelerini kullandı.

Axios internet sitesi, Trump yönetiminin İran’a farklı kanallar aracılığıyla bir anlaşma müzakere etmek üzere görüşmeye açık olduğunu ilettiğini aktardı. Konuya yakın kaynaklar, Türkiye, Mısır ve Katar’ın, gerilimin tırmanmasını önlemeye yönelik diplomatik çabalar kapsamında, önümüzdeki günlerde Ankara’da Steve Witkoff ile üst düzey İranlı yetkililer arasında olası bir toplantı düzenlenmesi için temaslarını sürdürdüğünü bildirdi.

Beyaz Saray yetkilileri ise Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar almadığını ve diplomatik seçeneğe açık olmaya devam ettiğini vurguladı. Yetkililer, Trump’ın müzakere söyleminin ‘bir manevra olmadığının’ altını çizdi.

Tahran, AB büyükelçilerini çağırdı

Bu kapsamda İran, Avrupa Birliği’nin (AB) DMO’yu ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırmasını protesto etmek amacıyla, ülkede görev yapan AB üyesi tüm devletlerin büyükelçilerini Dışişleri Bakanlığı’na çağırdığını açıkladı. Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre, Tahran bu adımı AB’nin kararına resmi bir tepki olarak attı.

İran, AB’ye yönelik söylemini de sertleştirdi. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, dün yaptığı açıklamada, AB ülkelerinin ordularını ‘terörist gruplar’ olarak nitelendirdi. Kalibaf’ın bu çıkışı, AB’nin DMO’yu terör örgütleri listesine alma kararına karşılık olarak geldi ve Avrupa’dan sert tepkilerle karşılandı.

AB dışişleri bakanları, DMO’yu tüm unsurlarıyla terör örgütleri listesine dahil etmişti. Karar, İran’daki üst düzey yetkililerden sert ve tepkili açıklamaların gelmesine yol açtı. Avrupa cephesinden doğrudan yanıt ise Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’dan geldi. Wadephul, İran’ın Avrupa ordularını ‘terörist’ olarak nitelemesini reddederek, bu açıklamayı “temelsiz ve propaganda amaçlı bir iddia” olarak değerlendirdi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise Çin ve Rusya ile gerçekleştirilen ortak askeri tatbikatlara ilişkin olarak, bu konudaki liderlik kararlarında herhangi bir sorun ya da değişiklik bulunmadığını ifade etti.


İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
TT

İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)

Ortadoğu'nun güvenlik yapısı, eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun eşiğinde duruyor. Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, kapsamlı bir anlaşma dayatmak veya Haziran 2025 savaşındakilerden bile daha yıkıcı saldırılar düzenlemek için USS Abraham Lincoln uçak gemisinin önderliğinde Körfez'e devasa bir yığınak yaparken, İran rejimi ikili bir varoluşsal krizle karşı karşıya; birincisi karşı koyamayacağı bir askeri tehdit, ikincisi ekonomik şikayetlerden kaynaklanan iç ayaklanmanın şiddetle bastırılması. Bu denklemde, Katar'ın katılımıyla İsviçre'den başlayarak çeşitli arabuluculuk çabaları ortaya çıkarken, Umman, en azından geçici olarak patlamayı kontrol altına alabilecek müzakereler ve görüşmeler için hazır bir arka kanal olmayı sürdürüyor.

Görüşmeler hakkında bilgili bir İranlı kaynağa göre, tehditlerin en yoğun olduğu dönemde bile birkaç müzakere kanalı sessizce işliyordu. Kaynak, işler açık bir çatışmaya doğru gidiyor gibi görünürken bile, Washington ile müzakerelerin asla durmadığını ifade etti.

İsrail açısından durum biraz farklı. Son iki yıl içinde İsrail, gelecekte tehdit oluşturabilecek herhangi tarafın peşine düşmeye dayalı bir “silahlı bekleme” stratejisi benimsedi. Haziran 2025'te İran'ın kapasitesinin önemli bir bölümünü yok ettikten sonra, Kudüs'teki bir Arap kaynağa göre Tel Aviv, “Tahran'ın müzakereleri siyasi bir manevra olarak kullandığına” inanıyor. İsrail’e göre İran rejiminin ekonomik çöküşü ve protesto hareketleri, İsrail'in mevcut kabiliyetleri içinde en tehlikeli olarak gördüğü balistik füze programının imhasını hızlandırmayı gerektiriyor. Bu görüş, Donald Trump ve ekibinin görüşüyle ​​çelişiyor; onlar, yaptırımların etkinliğinin, protestolar ve diyalog yoluyla azami siyasi baskıyla birleştiğinde, bu aşamada askeri saldırıdan daha tercih edilebilir olduğuna inanıyorlar.

İranlı kaynak, müzakerelerin siyasi manevra değil, birçok kişinin İran'a yakın bir saldırı beklediği dönemde başlayan gerçek bir süreç olduğunu ifade ediyor. ABD’nin askeri saldırı imasının sadece bir baskı taktiği olduğunu, Donald Trump'ın Tahran'ı açıkça tehdit etmesinin ardından geri adım atmasının da bunun kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu müzakere sürecindeki en önemli kanal, Tahran'da ABD’nin diplomatik temsilciliğini yürüten İsviçre Büyükelçiliği gibi görünüyor. İki taraf arasında tavsiyelerin iletilmesinin yanı sıra, teklif ve acil mesajlar alışverişi de bu büyükelçilik aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve karşılıklı çıkarları temsil eden ofisler aracılığıyla daha az etkili kanallar da mevcut.

Halihazırda yaşananlar, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman’ın da dahil olduğu birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testidir

Ancak İranlı kaynağa göre, şu anda en belirgin arabuluculuk rolünü, sorunlar karmaşıklaştığında veya bazı hassas noktaların hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiğinde müdahale eden Katar yürütüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman'ın Tahran ziyaretinin de bu bağlamda, belirli karmaşıklıkları çözmek için gerçekleştiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Umman'ın da rolü yok değil, ancak farklı bir karakter taşıyor. Mevcut aşamada ayrıntılı, günlük bir kanal olmaktan ziyade, yükselmesi halinde tansiyonu yönetmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Bu rol, geçmişte hassas nükleer müzakerelere sponsorluk etme mirasına dayanıyor.

Körfez arabuluculukları

Sahada birden fazla tarafın aktivizmi, bölgede savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlıyor. Birçok Körfez ülkesi, doğrudan arabuluculuk yoluyla değil, savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunma yoluyla buna katılıyor. Başlıca endişe, küresel ekonomi etrafında dönüyor; çünkü savaşın patlak vermesi petrol fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesine, deniz üzerinden arzların durmasına, ulaşım ve enerjinin felç olmasına yol açacaktır. Bunlar, ABD, Çin, Avrupa ve İran'ın kendisi de dahil olmak üzere herkesi etkileyecek sonuçlardır.

Trump'ın savaşı kapsamlı anlamda kazançlı bir seçenek olarak görmediği aşikar. Elinde daha az maliyetli ve daha uzun süreli olduğunu düşündüğü yaptırımlar politikası var. Buna karşılık, askeri çatışma, büyük kayıplara ve uluslararası politikada sarsıntılara yol açacaktır, çünkü herhangi bir yanlış adım, kontrol altına alınması zor olacak geniş çaplı bir savaşı tetikleyebilir.

İranlı kaynak, Washington'un İran'da hızlı bir iç çöküşe bahis oynamanın zorluğunu anladığına işaret ediyor. Tahran, sahadaki güvenlik ve siber kontrolünü sıkılaştırdı ve daha önce protestoları iletmek veya ülkenin farklı şehirlerindeki protestocuları birbirine bağlamak için kullanılan uydu iletişim ekipmanlarının çoğunu ele geçirdi.

Peki, aslında ne görüşülüyor?

Görüşmelerin hâlâ genel çerçeveyi belirleme aşamasında olduğu açık. Bir kaynağa göre, Katar Dışişleri Bakanı'nın ziyareti, İran'ı nükleer ve zenginleştirilmiş uranyumdan vekil güçler ile balistik füzelere kadar tüm tartışmalı konularda birden fazla ekip aracılığıyla müzakereleri kabul etmeye teşvik etmeyi amaçlıyordu. Edinilen bilgiler, halihazırda yaşananların, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman'ın da dahil olduğu, birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testi olduğunu ortaya koyuyor.

Trump tarafından önerilen anlaşma, İran rejimine varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor: savaş veya rejimin milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek kendini “açıkta bırakması”

İranlı kaynağa göre, Tahran'a sunulan seçenekler arasında, güven inşa etme konusunda belirli bir süre için geçici dondurma duyurusuyla birlikte, İran'ın zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınması da yer alıyor. Füze dosyasına gelince, Amerikalıların imkansız olduğunu bildiği tam bir söküm değil, kontrol ve güvence çerçevesinde görüşülüyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)

Ancak Kudüs'teki Arap kaynak, İran'ın tüm nükleer tesislerini hedef alan saldırılardan sonra zenginleştirme meselesinin çözüldüğünü ve artık İsrail'in birincil talebi olmadığını düşünüyor. Kaynak, Washington'un Tahran'ın elinde bulunan ve 400 kilograma eşdeğer zenginleştirilmiş uranyumu satın almayı teklif ettiğini de teyit ediyor.

Devasa filolar ve boyun eğme

Trump, İran'ın iç zayıflığından yararlanarak, elektronik savaş yetenekleri ve Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir saldırı filosunu Hint Okyanusu, Arap Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e konuşlandırarak bir uyarıda bulundu. Bu güç gösterisini Trump, “Venezuela'ya gönderilenden daha büyük” olarak nitelendirdi. İran rejimini devirecek “daha şiddetli” bir askeri saldırı yerine, balistik füzelerden, bölgesel vekil güçlerden (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar) vazgeçmeyi içeren kapsamlı bir nükleer anlaşma imzalamayı teklif etti. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gerilimin doruk noktasında, Umman diplomasisi felaket senaryosunu önlemek için harekete geçti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 10 Ocak 2026'da “kurtarma misyonu” olarak nitelendirilen bir ziyaretle Tahran'a gitti. Washington'dan İran liderliğine açık uyarıda bulunan, doğrudan sözlü bir mesaj iletti: “Protestoculara yönelik infazları derhal durdurun ve bizim şartlarımızla müzakere masasına geri dönün, aksi takdirde ölümcül darbeyle karşı karşıya kalacaksınız.”

Busaidi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer bazı İranlı yetkililerle görüştü ve mesajın etkili olduğu görülüyor. Trump, aldığı “güvencelere” atıfta bulunarak, İran'ın 800 protestocunun infazını durdurduğunu açıkladı. Bu, protestocuları korumak için doğrudan askeri müdahale tehdidini yumuşattı ve odağı kapsamlı bir anlaşma için baskıya kaydırdı.

Krizin bir yönü de Amerikan baskısı ile İsrail'in pozisyonu arasındaki etkileşimdir. Bilgiler, Trump'ın İsrail saldırısını “ertelemeyi” Tahran ile pazarlık kozu olarak kullandığını ve net bir mesaj verdiğini gösteriyor: “Gerekli adımların atılması karşılığında İsrail'in size saldırmasını şimdilik engelleyeceğim.”

İran sınavı karşısında arabuluculuk

Trump'ın önerdiği anlaşma, İran rejimine mevcut haliyle varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor; savaş veya milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek rejimin kendisini “açıkta bırakması”.

İran'da, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından temsil edilen reformist kamp, ​​yaptırımların kaldırılması, ekonominin kurtarılması ve sokağın yatıştırılması karşılığında, rejimin yeni haliyle de olsa korunması için tavizlerin gerekli bir bedel olduğuna inanıyor.

Sertlik yanlısı kamp, ​​yani Devrim Muhafızları ve Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olanlar, bu talepleri “stratejik intihar” ve rejimin en önemli caydırıcı kozlarından mahrum bırakılması olarak görüyor. Bu görüş, arabuluculuğu hedef alan ve Amerikan vaatlerini “aldatma” olarak değerlendiren Keyhan gazetesinde de vurgulandı. Gazete, İran'ın vekil güçlerinden vazgeçmeyi kabul etmesinin “ileri savunma” doktrininin çöküşü anlamına geleceğini, bunun da İran topraklarını gelecekteki herhangi bir savaşa açık hale getireceğini ve rejimin prestijinin aşınmasına ve içeriden çöküşüne yol açacağını savundu.