Mısır’da Hür Subaylar Hareketi’nin mirasından geriye ne kaldı?

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
TT

Mısır’da Hür Subaylar Hareketi’nin mirasından geriye ne kaldı?

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Necib ve Hür Subaylar Hareketi, coşkulu halk kitleleri arasında 23 Temmuz 1952 devrimini kutlarken (AFP)

Her ne kadar birçokları; sadece Mısır içerisinde değil hem bölgesel hem de küresel boyutta bir ilham kaynağı olduğu konusunda hemfikir olsa da üzerinden 67 yıl geçmiş olmasına rağmen olayları ve karmaşık ayrıntıları ile 23 Temmuz 1952’de yaşananlar halen tartışma konusudur.
Mısır’ın Krallık rejiminden Cumhuriyet yönetimine geçmesine ve “tarihindeki dönüm noktaları”ndan birini yaşamasına neden olan bu “kutlu hareket” -kendisini gerçekleştiren Hür Subaylar’ın deyimiyle- planlama aşamasından gerçekleşme aşamasına kadar modern Mısır tarihinde hiçbir olayın karşı karşıya kalmadığı kadar bir ilgiye mazhar olmuş, araştırılmış, incelenmiş ve pek çok kitaba konu olmuştur.
Bu olaya katılanların hatıratlarından döneme tanıklık edenlerin kitaplarına, şahitlerin tanıklıklarına ve bu dönemi takip eden yıllar içerisinde tarihçilerin, araştırmacıların ve politikacıların yazdıkları hep bu olayı devrim mi yoksa darbe olduğu konusunda görüş ayrılığına düşmüş sonuçları ile Mısır’da 23 Temmuz 1952 yılındaki krallık yönetimi karşıtı Hür Subaylar Hareketi’nden geriye ne kaldığını tartışmış ve tartışmaya da devam etmektedir
23 Temmuz’da neler yaşandı?
Tarihçilerin ve yazarların anlattıklarına göre Temmuz 1952’den önce ülke, daha önce benzeri görülmemiş keskin bir çıkmaza girmişti. Bu yılın başında İngiliz subaylar İsmailiye’de bir polis karakolunu kuşatmış ve 25 Ocak katliamını gerçekleştirmişlerdi.
Ertesi gün de öfkeli protesto gösterilerinin arkasından Kahire yangını yaşanmıştı. Askeri Polis zabitleri Abidin Saray önünde gösteri yaparken başkentin sokaklarına kaos hakim olarak yüzlerce dükkan, mağaza ve bina yakılıp yıkılmış, onlarca kişi hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Kral Faruk, başbakan Mustafa Nehhas hükümetini görevden alarak Ali Mahir’i yeni hükümeti kurmakla görevlendirmiş ardından onu da uzaklaştırarak Ahmed Necip el-Hilali’yi hükümetin başına getirmişti.
Bütün bunlar yaşanırken silahlı kuvvetler içerisinde birkaç subaydan oluşan ve kendisine Hür Subaylar adını veren gizli bir grup, Kral’ı devirmek için fırsat bekliyordu.
Krallık yönetimine son verilmesinin ardından kurulan yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı ve Hür Subaylar Hareketi’nin lideri olan Muhammed Necib “Mısır’ın Cumhurbaşkanıydım” adlı hatıratında şunları anlatıyor: "23 Temmuz gecesinde takip edilecek harekat planından sadece 10 subayın haberi vardı. Diğerlerine ise belirli görevler verilmişti. Örneğin; Abdullatif el-Bağdadi’nin görevi Almaza Havaalanı’ndaki üssü ele geçirmekti. Hüseyin el-Şafi ve Halid Muhyiddin’in görevleri süvari birliğinin, Abdulmunim Emin’in görevi ise topçu birliğinin silahlarına el koymaktı.
Salah Salim ve Cemal Salim’in görevleri el-Ariş’teki birliği kontrol altına almaktı. Benim ise genelkurmay başkanlığı ele geçirilene kadar evde beklemem gerekiyordu.”
Aynı plan ile ilgili Hür Subaylar'dan biri ve ünlü bir askeri tarihçi olan Cemal Hammad “23 Temmuz’un Sırları” adlı kitabında şöyle der: "Plan temel olarak, el-Kubbe köprüsündeki genelkurmay başkanlığını ele geçirerek tüm askeri birliklerin kontrolünün sağlanmasına odaklanıyordu. Bu görevi yerine getirecek birliklerin başında 3 kişi vardı. Cemal Abdunnasır, Abdulhakim Ammar ve Abdullatif Bağdadi vardı. Bu 3 kişi kendilerine karşı bir askeri birliğin harekete geçirilmesini önlemek için bazı üst rütbeli subayları da tutuklayacaklardı. Ardından da Abidin Sarayı kuşatılacak, Kahire’nin bütün girişleri kapatılacak ve başkentteki 3 ana hava üssü ele geçirilecekti (Almaza, Mısr el-Cedide ve Batı Kahire). Halkın güvenini kazanacak sivil bir hükümet kurulacak ve son aşamada Kral’ın kendisinden kurtulacaktık.”
Planın uygulama tarihi ile ilgili olarak da Hür Subaylar tarafından yazılan hatıratların çoğunda farklılıklar vardır. Ama hemen hemen hepsi  de başlama anının liderlerin takdirine bağlı olduğu konusunda hemfikirdir. 19 Temmuz akşamında Hür Subaylar, yönetimi nasıl en kısa sürede ele geçirecekleri ve Kral’ı nasıl devireceklerini görüşmek üzere olağan buluşma yerleri olan Halid Muhyiddin’in evinde bir araya geldiler.
Necib’in hatıratına göre; "Toplantıya katılanlar 20 Temmuz gecesi, darbe girişiminin başarılı olması için orduya bağlı birlikleri harekete geçirmekten başka bir yöntem olmadığı konusunda bir karara vardılar. Ama buna güçlerinin yetip yetmeyeceği ve başarılı olup olmayacakları bir soru işaretiydi. Bir sonraki gün 22 Temmuz’da öğlen saatlerinde, hareketin önde gelen isimlerinden 14 subay, planı son bir kez  gözden geçirmek için Halid Muhyiddin’in evinde bir kez daha bir araya geldi. Bu durumun, akşam saat 8’e kadar gizli tutulmasına karar verildi. Parolamız ise “zafer”di. 23 Temmuz günü sabah saat 3’te planın birinci aşaması başarıyla gerçekleştirilmişti. Genelkurmay başkanlığı ele geçirilmiş ve ordunun komuta kademesinden bazı subaylar, Harbiye Akademisi’ndeki cezaevinde tutulmaktaydı. Cemal Abdunnasır, beni telefonla arayarak son gelişmeleri aktardı.”
Muhammed Necib: "Devrimin ilk saatleri benim için yıllar kadar uzundu. Gözlerim telefona sabitlenmiş bir şekilde Kur’an okuyordum. Birçok kez askeri üniformamı giyerek genelkurmay başkanlığına gitmeyi düşündüm ama planı bozmaktan korkarak bundan vazgeçtim" diye de eklemektedir.
Ardından da sözlerini şöyle sürdürmekte: "Ama ondan önce İçişleri Bakanı Muhammed el-Meraği İskenderiye’den beni telefonla aradı. Yalvarır bir şekilde vatansever bir subay olarak benden bu hareketi durdurmamı istedi. Subayların bu girişimlerini durdurmamaları halinde İngilizlerin müdahale edeceklerini söyledi. Ticaret Bakanı ve Başbakan da beni arayarak benzer bir talepte bulundular. Sonunda Kurmay Yüzbaşı Cemal Hamad beni arayarak planın ilk aşamasının başarılı bir şekilde gerçekleştiği haberini verdi. Bunun üzerine hemen el-Kubbe köprüsüne yöneldim ve orada beni Yüzbaşı İsmail Ferid karşıladı.”
Nasır döneminin iktidara yakın gazetecilerinden biri olan ünlü yazar Muhammed Hasaneyn Heykel “Rejimin Düşüşü: 1952 Temmuz Devrimi Neden Gerekliydi?” adlı kitabında çok daha fazla ayrıntıya yer vermekte. Anlattığına göre; 22 Temmuz 1952 gecesi saat tam 10 buçukta, evinde oturmuş kendisine Binbaşı Cemal Abdunnasır’dan bir mesaj iletecek olan Kurmay Yüzbaşı Saad Tevfik’in telefonunu bekliyormuş. Mesajın ne olduğunu bilmiyormuş ama elbette Mısır’daki genel siyasi atmosfer ile ilgili olduğundan eminmiş. Saat 11:45’te telefon çalmış ama bu beklediği telefon değilmiş. Arayan Bakan Muhammed Ferid Za’luk imiş ve ona:”Ordunun sokağa indiğini ve (saray ile bakanlıkta) ordu içerisinde bir isyan hareketi olduğunu biliyor musun? diye sormuş.
Heykel sözlerine devam ederek:”Sabaha doğru saat 03:45’te Genelkurmay binasına ulaştım. Muhammed Necib benden önce gelmişti. Kendisini Abdulhakim Amir karşıladı ve kendisine Kahire’nin kontrolleri altında olduğunu iletti. Muhammed Necib el-Ariş’te bulunan Birinci Piyade Birliği’nin (o dönemde ordunun ana birliğiydi) tepkisinin ne olduğunu sorduğunda Abdulhakim kendisini rahatlatarak birliğin harekete destek verdiği ve yolda olduğu yanıtını verdi. Devrim Komuta Meclisi üyelerinin hepsi orada bulunuyordu. Saad Tevfik bana meclis üyeleri ile Muhammed Necib’in genelkurmay başkanının ofisinde toplantı yaptıklarını vurguladı. 10 dakika sonra Cemal Abdunnasır dışarı çıktığında yarı gülümser gibiydi ve bizlere toplantının devam ettiğini ama çok uzun sürmeyeceğini, yarım saat içinde geri döneceğini söyledi. Abdulhakim Amir de arkasında duruyordu.”
“Saat 06:05’te Saad Tevfik toplantı odasına çağrıldı. İçeride 1 dakikadan az bir süre kaldı. Döndüğünde elinde biraz sonra Kahire Radyosu’ndan (saat 7’de) okunacak olan bildirinin bir kopyası vardı. Ordu radyoya ait bütün stüdyoları ele geçirmiş olduğu için hazırlanmış olan 1 numaralı bildiri sorunsuz bir şekilde okundu.”
Sabahın ilk saatlerinde bir grup asker ile birlikte Enver Sedat, bildirinin okunacağı radyo binasına gitti. Bildiri de şu ifadelere yer verilmişti: "Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Muhammed Necib’ten Mısır halkına; ülkemiz son dönemlerde rüşvet, yolsuzluk ve istikrarsızlığın hakim olduğu zor bir dönem yaşadı. Bütün bunların orduya büyük bir etkisi oldu. Rüşvetçiler ve çıkarcılar Filistin savaşını kaybetmemize neden oldular. Bu savaştan sonraki dönemde de ordu içerisindeki yolsuzluk arttı. Cahil ya da hain veya yolsuz kimseler ordunun yönetimini ele geçirdi. Mısır’ın kendisini koruyacak bir ordusu kalmadı. Bu nedenle kendimizi temizledik ve ordu içerisinde yeteneklerine, ahlaklarına ve vatanseverliklerine güvendiğimiz kişileri başa getirdik. Bu müjdeli haber, Mısır’ın tamamında sevinç ve mutlulukla karşılanmalıdır. Eski ordu subaylarından tutuklamak zorunda kaldıklarımız ise güvendedir ve zamanı geldiğinde serbest bırakılacaklardır.”
Devrim mi darbe mi?
Bu olay, hem Mısır içinde hem de dışında birçokları için ilham kaynağı olsa da nasıl adlandırılması ve nitelendirilmesi, geçen yıllar içerisinde etkilerinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği ile ilgili tartışma günümüze kadar sürmüştür. Darbe mi yoksa devrim mi olarak adlandırılması gerektiği konusundaki anlaşmazlık halen devam etmektedir. Yine Mısır’da bu hareketin meşruiyetini savunanlar ile karşı olanlar arasındaki bölünme günümüze kadar ulaşmıştır.
23 Temmuz’u destekleyenler onun sosyal adalet, sanayi, bağımsız ulusal karar  düzeyinde gerçekleştirdiklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak ona yöneltilen bütün suçlamaları kınamaktadır. Devrimin tam anlamıyla başarılı olduğunu, ordunun krallık yönetiminin baskısından, yönetimin yolsuzluğundan muzdarip olan, yabancı sömürgeci güçleri memnun etmek için canını feda eden, saraya yakın toprak ağalarını hizmet etmek için Hürlüğünden ve onurundan vazgeçen halkın tarafında yer aldığını ve bu durumu değiştirmenin kaçınılmaz olduğunu gördüğünü vurgulamaktadır. Hür Subaylar’ın ordu içerisinde sadece bunun için harekete geçtiklerinin altını çizmektedir.
Buna karşılık muhalifler; 23 Temmuz’un lider kadrosunun açıkladığı bütün hedefleri gerçekleştiremediği için devrimin tam anlamıyla başarılı olmadığını düşünmektedir. Bu hedefler 6 tanedir: İşgali sona erdirmek, feodal sisteme son vermek, kapitalizme son vermek, sosyal adaleti sağlamak, güçlü bir ordu ve sağlıklı bir demokratik rejim kurmaktır.
Önde gelen destekçilerinden biri olan Mısırlı gazeteci Abdullah el-Sinnavi şöyle yazmaktadır: "Askeri darbeler için yapılacak herhangi bir klasik tanıma göre 23 Temmuz, modern Mısır tarihindeki tek darbedir. Ordu içerisindeki gizli bir grup, aniden harekete geçip krallık yönetimini devirdikten sonra yönetimi ele geçirmeden önce planlar yapmış ve örgütlenmiştir. Devrim ile ilgili herhangi bir klasik tanıma göre de 23 Temmuz, sınıflara ayrılmış bir toplumda gerçekleştirdiği köklü değişimler, benimsemiş olduğu ve 3’üncü dünya ülkelerinde güç ve nüfuz dengelerini değiştiren stratejik yönelimleri ile Mısır tarihindeki tek devrimdir.”
Abdullah el-Sinnavi her ne kadar Temmuz Devrimi’nin en önde gelen savunucularından biri olsa da devrimin meşruiyetinin; Mısır toplumunun yapısını ve sınıfsal bileşimini değiştiren, sosyal politikaları doğuran ve tarihindeki en geniş sosyal hareketlenmeye yol açan bağımsız ulusal karar düşüncesine dayandığını belirtmektedir. Ardından da şunu eklemektedir:”Temmuz Devrimi uyandırdığı ya da hayata geçirdiği hayaller kadar çok karşıt kampanyalar ile de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama o rüzgarların ya da şiddetli fırtınaların kendisini söküp atacağı kadar zayıf bir deneyim değildi. 23 Temmuz’un asıl sorunu; sosyal ve Hürlükçü ilke ve gayelerini koruyacak anayasal bir yapı inşa etmemiş olmasıdır.”
Diğer yandan Mısırlı tarihçi Asım el-Dusuki’ye göre;tarih yaşanan hadiseleri yazar ve kaydeder ama yorumu nakledenin eğilimleri ve ideolojisini göre değişir. Olayı yaşandığı anda yorumlayan kimsenin yorumu eksiktir. Çünkü tablo daha tamamlanmamıştır. Üzerinden zamanın geçmesi ile kapalı kartlar açılır ve olayın değişkenleri ile tablo tamamlanır. İşte o zaman akla ve algıya uygun tam bir sonuca ulaşılabilir.
El-Dusuki 23 Temmuz hakkında ise şöyle der:”23 Temmuz, Mısır devletinin kuruluşunun, herkesten bağımsız kendi kararının sahibi olmasının başlangıç tarihi iken İngiliz sömürge döneminin de sona erdiği tarihtir. Bu devrimin tanık olduğu olayları Mısır tarihinin unutması mümkün değildir.”
Kahire Üniversitesi’nde siyasal bilimler profesörü olan Hasan Nafia devrim hakkında; "Devrim olup olmadığı konusundaki tartışma ve hakkındaki anlaşmazlık geniş ve büyüktür. Tarihçiler ve profesörler arasında belli bir olayı devrim diğer bir olayı ise ayaklanma ya da başka bir şekilde tasnif etmek konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu anlaşmazlığın nedeni ise siyasi ya da ideolojik eğilimlerdir. Politikada bu tür tehlikeli ve toplumda büyük bir kutuplaşmaya yol açan siyasi olaylara yönelik tarafsız ve bilimsel bir tutum yoktur.”
1952 yılındaki Hür Subaylar Hareketi’ni nitelemek konusundaki bu tartışmayı ise Prof. Nafia şu şekilde açıklamaktadır:
"1952 Temmuz Devrimi daha sonra bir devrime dönüşen askeri bir darbedir. Ordu içerisinde kendilerine Hür adını veren bir grup subayın darbe yaparak yönetimi ele geçirmeye karar verdikleri 23 Temmuz gecesi yaşananları askeri bir darbeden başka bir şekilde tanımlayamayız. Ancak yeni yönetim, tarım reformu, ulusal bağımsızlık, sosyal adalet ve sanayi alanında devrimci kararlar almaya başladığında bu darbe bir devrime dönüştü. Dolayısıyla halk da 23 Temmuz’a büyük bir destek vermiş ve onu  bir devrim olarak kabullenmiştir. Yaşananların bir devrime dönüşen darbe olduğunu hiç kimse inkar edemez.”
Hür Subaylar arasında da benzer bir anlaşmazlık ve görüş ayrılılığı vardır. Muhammed Necib hatıratında 23 Temmuz’un bir darbe mi yoksa devrim mi olduğu sorusuna şu yanıtı verir:”Bizi destekleyenler ve yandaşlarımız sanki bize şeref ve saygnlık kazandırmak ister gibi devrim olduğunu söylüyorlar. Muhalif olanlar ise bizi kötülemek için yapmış olduğumuz şeye karşı çıkarak darbe olduğunu söylüyorlar. 23 Temmuz gecesi harekete geçip genelkurmay başkanlığı binasını ele geçirdiğimizde hepimiz darbe yaptığımızı biliyorduk. Aramızda kullandığımız ifade de darbeydi. Bu ifade bizi korkutmuyordu çünkü gerçeği ifade ediyordu. Daha sonra bunu halka açıklamak ve onu kendi safımıza çekmek ya da en azından karşı safta yer almamasını sağlamak istediğimizde hareket sözcüğünü kullandık. Bu sözcük darbenin daha yumuşak ve saygılı bir şekilde ifade bulmuş haliydi. Aynı zamanda da belirsiz ve esnek, siyasi kavramlar sözlüğünde açık ve net bir anlamı ve bir benzeri olmayan bir sözcüktü. Halkın bizleri desteklediğini, teşvik ettiğini hissetiğimizde ve lehimize sloganlar attığını gördüğümüzde hareket kelimesine bir de kutlu sıfatını ekledik. Yaptığımız açıklamalar, bildiriler ve verdiğimiz demeçlerde silahlı kuvvetlerin kutlu hareketi demeye başladık. Kitleler sokaklara dökülüp sevincini göstermeye, gazete ve radyoya destek telgrafları yağmaya başladığında bazılarımız darbenin devrim olması için eksik olan kitlesel desteğin de sağlandığını düşünerek darbe ve hareket yanında ara sıra devrim sözcüğünü de kullanmaya başladılar.”
Başlangıçta “kutlu hareket” olarak adlandırılan 23 Temmuz’u devrim olarak niteleyen ilk kişi ise Arap edebiyatının duayen ismi Taha Hüseyin’dir.
Mısırlılara ne kaldı?
23 Temmuz ile ilgili felsefi bölünmeler yanında Mısırlılar, merhum başkanlar Cemal Abdunnasır ile Enver Sedat’a nispeten Nasırcılar ile Sedatçılar arasında da bölünmüşlerdir. Hatta 67 yıl önce yaşananların bütün yaşam koşulları üzerindeki etkileri ve yankıları konusunda bile görüş ayrılığı vardır.
Onu savunanlar; devrimin –içeride ve dışarıda- bazı başarılara imza attığını ifade etmektedir. Bu başarılar arasında siyasi düzeyde Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, monarşinin kaldırılıp cumhuriyet yönetiminin getirilmesi, 70 yıldan fazla bir süre devam eden işgalden sonra işgal güçlerinin çekilmesini sağlayan anlaşmanın imzalanması, Arap milliyetçi hareketin doğuşunu saymaktadır. Ayrıca kültür sarayları ve merkezleri, tarihi eserlerin ve müzelerin bakımı, kültür kurumlarının desteklenmesi için kurulan genel kurulun yarattığı ekonomik patlama, bedava eğitim, tarım reformu ve toprak ağalığını sona erdiren yasalar, ticaret ve üretimin millileştirilmesi ve Mısırlılaştırlması, Mısır halkı içerisindeki sınıfların ortadan kaldırılması, tarım ve sanayi üretimi alanlarında kapitalizmin hakimiyetine son verilmesi de bu başarılar arasındadır.
Buna karşılık muhalifler kendisini; 1967’deki büyük yenilginin, 1973 yılındaki Arap-İsrail savaşında tamamen kurtarılana kadar Sina yarımadasının İsrail’in işgali altında kalmasının nedeni olarak görmektedir.



Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
TT

Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) bakanlar ve yetkililer, Gazze Şeridi’ndeki durumu, İsrail’in ateşkes ihlallerini ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya konulan barış planının ikinci aşamasının uygulanmasını ele aldı.

Toplantıya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ev sahipliği yaptı. Görüşme, Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında dün gerçekleştirildi. Toplantıya Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile BAE Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Karkaş katıldı.

Dışişleri Bakanlığı kaynakları, toplantının öncelikli amacının, bölgedeki gelişmeler ışığında Filistin meselesini uluslararası toplumun gündeminde tutmak olduğunu belirtti. Kaynaklar, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile Lübnan’da artan İsrail geriliminin bu çabayı daha da önemli hale getirdiğini ifade etti.

İsrail’e yönelik eleştiriler

Kaynaklar, toplantıya katılanların Gazze Şeridi’nde ateşkesin sürdürülebilirliğine yönelik çabaların devam etmesi gerektiğini vurguladığını, ayrıca Filistinlilerin bölgeyi kendi kendilerine yönetmesi ve yeniden imar çalışmalarının vakit kaybetmeden başlatılmasının önemine dikkat çektiğini aktardı.

dv
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında düzenlenen Gazze konulu toplantıdan, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Aynı kaynaklara göre, Gazze Şeridi’nde barış planının ikinci aşamasına geçilmesinin Ortadoğu’daki gerilimi azaltmaya katkı sağlayacağı konusunda mutabakata varıldı. İsrail’in birinci aşamadaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi, ateşkes ihlallerini sürdürmesi ve Gazze Şeridi ile Batı Şeria’daki operasyonlarını devam ettirmesinin barış sürecini sekteye uğrattığı ifade edildi.

Kaynaklar ayrıca, İsrail’in Batı Şeria’da ‘ayrımcı yapıyı’ derinleştiren uygulamaları ile Mescid-i Aksa dahil kutsal mekânların tarihi statüsünü zedeleyen adımlarının da gündeme geldiğini belirtti. Katılımcılar, uluslararası toplumun bu gelişmeler karşısında daha kararlı bir tutum sergilemesi gerektiğini ve İsrail’in ateşkesi zayıflatmaya yönelik girişimleri ile iki devletli çözümü engelleme çabalarına karşı adım atılmasının önemini vurguladı.

vfvbfrgb
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları bölgede büyük yıkıma neden oldu. (Reuters)

Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı tarafından geçtiğimiz çarşamba günü yayımlanan verilere göre, 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana Gazze Şeridi’nde 757 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 111 kişi yaralandı. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın başlangıcından itibaren toplam can kaybı 72 bin 336’ya, yaralı sayısı ise 172 bin 213’e ulaştı.

Genişleme politikasına ilişkin uyarı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’i güvenlik gerekçesini öne sürerek daha fazla toprak işgal etmeye çalışmakla suçladı.

Fidan dün ADF2026 kapsamında yaptığı konuşmada, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun güvenlik konusunu daha fazla toprak ele geçirme amacıyla kullandığını söyledi. İsrail’in Gazze Şeridi, Batı Şeria, Doğu Kudüs ile Lübnan ve Suriye’ye yönelik genişlemeci bir politika izlediğini ifade etti.

Fidan, İsrail’in süregelen işgal politikalarına en kısa sürede son verilmesi gerektiğini vurgulayarak, bölgede kalıcı barışın tek yolunun ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi ve sınırlarını tanıması olduğunu belirtti.

scdv s
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Antalya Diplomasi Forumu’nda (ADF2026) yaptığı konuşmada (Dışişleri Bakanlığı)

Fidan, İsrail’in genişlemeci politikalarının ve toprak edinme girişimlerinin Türkiye açısından bölgesel bir sorun teşkil ettiğini belirtti. Fidan, İsrail’in halihazırda Avrupa ve ABD tarafından güçlü şekilde desteklenmesinin durumu daha da karmaşık hale getirdiğini ifade ederek, Avrupa Birliği’nin (AB) İsrail’in faaliyetlerini sınırlamak için kurumsal düzeyde ortak bir tutum sergilememesini eleştirdi.

Avrupa’nın, özellikle Gazze Şeridi’nde yaşanan ‘soykırımın’ ardından giderek daha fazla farkındalık geliştirdiğini ve İsrail’in politikalarından mesafe koymaya başladığını söyleyen Fidan, bölge ülkelerinin de yeni bir ‘uyanış sürecinin’ eşiğinde olduğunu ve İsrail’i bölgesel bir tehdit olarak gördüğünü dile getirdi.

Fidan ayrıca, İsrail’in barış planının ilk aşamasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediğini, özellikle insani yardımlar konusunda eksiklikler bulunduğunu vurguladı. Gazze Şeridi’ne daha fazla tıbbi ve insani yardımın girişine izin verilmesi gerektiğini belirten Fidan, Filistin teknik komitesinin bölgede çalışmalarına başlaması çağrısında bulundu.

Uluslararası toplumun tutumuna tepki

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü ADF2026’nın açılışında yaptığı konuşmada, uluslararası topluma uzlaşı temelinde harekete geçme ve İsrail’in barış süreci ile müzakereleri zayıflatma girişimlerine karşı hazırlıklı olma çağrısında bulundu.

dsv
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF2026) açılışında konuştu. (Cumhurbaşkanlığı)

Erdoğan, Gazze Şeridi’nde yaşananların yalnızca bir insani trajedi olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu belirterek, bölgede yaşananların mevcut uluslararası sistemin nelere izin verdiğini açık biçimde ortaya koyduğunu ifade etti.

Küresel sistemdeki krizin öncelikle ahlaki ve varoluşsal bir boyut taşıdığını dile getiren Erdoğan, bu krizin ulaştığı seviyeyi anlamak için 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze Şeridi’ne bakmanın yeterli olduğunu söyledi.

Erdoğan, son iki buçuk yılda İsrail saldırıları sonucu 73 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, 172 binden fazla kişinin yaralandığını belirtti.

Erdoğan, “Gazze’de yaşananlar, mevcut sistemin neye izin verdiğini, neyi görmezden geldiğini ve kimi koruduğunu açıkça göstermektedir” ifadesini kullandı.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.


Barguti 24 yıldır hapiste olmasına rağmen hala gücünü koruyor

Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
TT

Barguti 24 yıldır hapiste olmasına rağmen hala gücünü koruyor

Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)

Filistinli lider Mervan Barguti (67), tutuklanmasının üzerinden 24 yıl geçmesine ve bu sürenin önemli bir bölümünü dar hücrelerde tecrit altında geçirmesine rağmen, Filistin sahnesindeki varlığını koruyor. Barguti, karar alma mekanizmalarında yer alan diğer isimlerin sembolik ağırlığını aşarak etkisini sürdürürken, geçmiş yıllarda Fetih Hareketi içindeki seçimlerde de birçok ismin önüne geçti. Gözler, önümüzdeki ay yapılması planlanan hareketin sekizinci kongresine çevrildi.

Tutuklanmadan önce Filistin lideri Yaser Arafat’a yakınlığıyla bilinen Barguti, Fetih hareketi içinde “Arafatçı” olarak tanınıyor. Bu durum, hareket içinde ona güçlü bir destek sağlarken, İsrail açısından ve Arafat çizgisine muhalif kesimler tarafından aleyhine değerlendiriliyor.

Fetih içinde geniş bir tanınırlığı olan Barguti, destekçileri tarafından Filistinlileri birleştirebilecek “kurtarıcı” biri olarak görülüyor. Hareketin sekizinci kongresi, Barguti’nin bu konumunu koruyup korumadığını veya Filistin yönetimi, Fetih ve genel siyasi dengelerde yaşanan büyük değişimlerin ardından etkisini hala sürdürüp sürdürmediğini ortaya çıkaracak.