KKTC Dışişleri Bakanı'ndan dünyaya çağrı: Doğalgaz konusunda Rumları masaya oturtun

KKTC Dışişleri Bakanı'ndan dünyaya çağrı: Doğalgaz konusunda Rumları masaya oturtun
TT

KKTC Dışişleri Bakanı'ndan dünyaya çağrı: Doğalgaz konusunda Rumları masaya oturtun

KKTC Dışişleri Bakanı'ndan dünyaya çağrı: Doğalgaz konusunda Rumları masaya oturtun

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, “Uluslararası aktörler gerçekten yardımcı olmak istiyorlarsa doğalgaz konusunda inisiyatif alsınlar ve Kıbrıs Rum liderliğini doğalgaz konusunda masaya oturtsunlar” dedi.
KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, adanın etrafında bulunan ve aranan doğalgaz yataklarıyla ilgili yaşanan krizlerle ilgili basın mensuplarına bir dizi açıklamalarda bulundu. Özersay, doğalgaz konusunun 50 yıldır süren sonuç ama vermeyen müzakerelerden çok daha önemli olduğunu vurgulayarak, “Uluslararası aktörler gerçekten yardımcı olmak istiyorlarsa doğalgaz konusunda inisiyatif alsınlar ve Kıbrıs Rum liderliğini doğalgaz konusunda masaya oturtsunlar. Federal çözüm kısır döngüsü için tarafları masaya getirme çabası ortaya koyanlar, federal çözümün olamayacağını gördükleri halde bunda ısrar ediyorlarsa çözümü değil statükonun devamını istiyorlar demektir” dedi. 
Özersay, sorunun sadece doğalgaz değil Kıbrıs Türkünün hakkını güvence altına alacak mekanizmaların oluşturulması gerektiğini söyleyerek, “Mesele sadece doğalgazı konuşma meselesi değildir, bizim için önemli olan şey Kıbrıs Türk Halkının bu kaynaklara dair haklarını güvence altına alacak bir mekanizma oluşturmaktadır. Bu da Kıbrıs Türk Halkının iradesini de bu süreçlere dâhil etmekle mümkündür. Aradığımız şey bu konuyu sadece konuşacak etkisiz ve yetkisiz bir komite kurulması değildir” ifadelerini kullandı.
“BMGK gerçekle yüzleşme cesareti göstermiyor” 
BM Güvenlik Konseyi'nin son kararına da değinen Özersay, “Maalesef BM Güvenlik Konseyi, örgütün Genel Sekreteri tarafından yazılan raporda yer alanları dahi sulandırmaya çalışıyor ve gerçekleşme yüzleşme cesareti gösteremiyor. Oysa Genel Sekreter'in raporunda açıkça bu ve benzeri konularda tüm ilgili tarafların tanıma/tanımama meselesine takılmadan, bunu sorun haline getirmeden işbirliği yapabilecek mekanizmalar geliştirebileceklerini açıkça vurguluyor” dedi. 
Genel Sekreter Antonio Guterres'in raporunun dahi görmezden gelindiğini söyleyen Özersay, “Güvenlik Konseyi kararına sokmamak için ellerinden geleni yaptılar. Ne oldu? Bunu sulandırdıkları zaman gerçek değişti mi? Burada Kıbrıs adasının kuzeyinde Kıbrıslı Türklerin de bir devleti olduğu gerçeği değişti mi, ortadan kalktı mı? Bu konularda sonuç alabilmek için bizimle de işbirliği yapmak zorunda oldukları gerçeğini değiştirebildiler mi? Hayır. O zaman biraz cesaret göstersinler diyorum. Daha adil bir durum oluşturamadığımız sürece bu coğrafyada istikrarı elde etmek ne mümkün?” ifadelerini kullandı.
“Taraflar bir araya gelmeli” 
Kıbrıs Türklerinin tüm sorunların çözülmesi için istekli olduğunun altını çizen Özersay, “Biz Kıbrıs Rum tarafıyla çözüm olmadan da doğalgaz konusunda diyalog kurmaya ve işbirliği yapmaya hazır olduğumuzu söylüyoruz. Kıbrıs Rum tarafı ise Türkiye ile doğalgaz konusunda diyalog ve işbirliği yapmak istediğini söylüyor. Madem ki ilgili taraflar doğalgaz konusunda çözüm olmadan da diyalog ve işbirliğine hazırdır, o zaman geriye kalan tek unsur bunun için bir platform oluşturmak ve tarafları bir araya getirmektir, bu konuda konuşmalarını sağlamaktır. Ancak bu sadece Türkiye ve Kıbrıs Rum tarafı arasında olamaz, bu bölgedeki kaynakların ortaklarından birisi olarak biz de Kıbrıs Türk Halkı olarak o masada olmalıyız, aksi düşünülemez” diye konuştu.
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Özersay, “Tarafsız olabilecek, dengeli, olabilecek bir ülke yahut bir uluslararası örgüt bu konuda inisiyatif alabilir. Bu, Kıbrıs Rum tarafında paylaşma konusundaki isteksizlik devam ederken sürekli olarak denen ve her defasında başarısızlıkla sonuçlanan federal ortaklık müzakerelerinden çok daha önemli, çok daha gerekli ve acildir” ifadelerini kullandı.
“Maraş adımımızı engellemeye çalışanlar sadece ülke menfaatine zarar vermiş olur”
Kapalı Maraş konusunda hükümet düzeyinde Bakanlar Kurulu'nun aldığı kararın bir envanter çalışması yapma kararı olduğunu belirten Özersay, bu çalışmanın sonucuna dayalı olarak bir adım atacaklarını söyledi ve şöyle devam etti:
“Gerek Vakıflar İdaresi'nin gerekse kapalı Maraş'ın eski sakinlerinin mülkiyete dayalı haklarına halel getirmeksizin bu çalışmaları yürütmek temel prensibimizdir” açıklamasını yapan Özersay, “Bu bölgenin askeri bir bölge olmaktan çıkarılıp sivil bir bölgeye dönüştürülmesidir istenen. Bunun ne zaman ve ne şekilde yapılacağı envanter çalışmasının sonucuyla doğrudan ilişkilidir. Taşınmaz malların, yapıların kendi içinde tasnif edilmesiyle ilgilidir. Genel olarak bölgenin bir fotoğrafını çıkarabilmemiz lazım. 1980'de yapılan, el yazısıyla yazılan bir envanter işimizi görmez. Bizim ilgilendiğimiz bugündür. Bugün bir döküm çıkarıp bugünkü durumuna bakmak lazım.”
Mimar-Mühendis Odaları, Taşınmaz Mal Komisyonu, Vakıflar İdaresi, Mağusa Belediyesi Eski Eserler ve Müzeler Dairesi'nden temsilcilerin olduğu bir envanter komisyonu kurulduğunu anımsatan Özersay, komisyonun, en üst düzeyde yasak olan askeri bir bölge içinde bir çalışma yapmaya başladığını sözlerine ekledi. İçinde, Salamis'ten, Engomi'den ve başka yerlerden çıkmış çok sayıda eserin bulunduğu bir müzenin varlığından da bahseden Özersay, eserlerin orada ya da dışarıda bir yerde olabildiğince erken bir zamanda sergilenmesinin önemli ve olumlu bir adım olabileceğini belirtti. “Bu eserler sadece Kıbrıs'ın değil dünyanın kültür mirasının bir parçasıdır” ifadesini kullanan Başbakan Yardımcısı, Maraş konusunda ciddi olduklarını ve zamana yayma düşüncelerinin olmadığını söyledi.
“Kapalı Maraş adımının engellenmesi ülke menfaatine zararlıdır”
Bazı kesimlerin ve Kıbrıs Rum liderliğinin KKTC Hükümeti tarafından kapalı Maraş konusunda atılan adımla ilgili olarak rahatsızlık duyduğunu gözlemlediğini de belirten Özersay, “Kapsamlı çözümü beklemeden, Kıbrıs Rum siyasi liderliğinin oyalamasına kanmadan kendi inisiyatifimizle kapalı Maraş'a dair adım atıyor oluşumuz, bazı kesimleri rahatsız ediyor. Bu süreci engellemeye veya sulandırmaya çalışanların, Kıbrıs Rum tarafının yapmak istediğine yani burada statükoyu devam ettirmek isteyenlere yardımcı olmuş olacağını açık yüreklilikle söylüyorum. Kapalı Maraş adımımızı engellemeye çalışanlar ya da Kıbrıs Rum liderliğini bu sürecin içerisine dahil etmeye çalışanlar yalnızca ülkenin menfaatine zarar vermiş olurlar” dedi.
“Ülkemizdeki bir devlet okulunun yönetimi bir başka ülkeye devredilemez”
Kudret Özersay, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı arasında eğitim kalitesinin yükseltilmesine yönelik imzalanan mutabakat zaptının, önemsiz bir şey olmadığını ama olduğundan daha farklı sunulup siyasi istismar yapılmaması gerektiğini söyledi. Özersay, İlahiyat kolejiyle ilgili sadece bugünü ele alarak değerlendirme yapmanın sağlıklı olmayacağını belirterek, “Eğitimin birliği ve bütünlüğü açısından, bazı vatandaşların çocuklarının Kur'an veya Arapça öğrenme yönündeki taleplerini baştan daha farklı çözebilmeliydik. Bunun için yeni bir okul oluşturmaya gerek olmaksızın seçmeli ders uygulamasını kullanabilir, gelen bu talebi laik eğitim sistemimiz içinde karşılayabilirdik. Ama yıllar önce bu doğru kurgulanmadı ve aslında bence hata yapıldı” ifadelerini kullandı. 
Tevhid-i tedrisat konusunda halihazırda sıkıntı yaşandığına dikkat çeken Özersay, “Biz zaten devlet okulları arasında kolejler ve normal liseler ayrımının bile sıkıntısını yaşarken bir de eğitimdeki birliğin, yeknesaklığın hilafına ilahiyat koleji tarzı bir okul yapıldı. Burada UBP de CTP de kendi hatalarını sorgulamalı ve bununla yüzleşmelidir. Yoksa geçmişte yapılan bu hatanın faturasını bize çıkarmaya kimse kalkmasın. Bu saatten sonra toplumda bölünmeye, ayrışmaya, farklı muameleye neden olacak söylemlerden ve uygulamalardan kaçınmaktır önemli olan. Bu saatten sonra bu sıkıntıyı nasıl aşacağımızı düşünmemiz gerekir” ifadelerini kullandı.
Özersay, açıklamasına şöyle devam etti:
“Bazı vatandaşlarımızın çocuğuna Arapça, Farsça, Kur'an öğrenmesi yönünde bir isteği olduğunda Milli Eğitim Bakanlığı'nın tüm okullarında seçmeli dersler sağlayabilirdik. Sadece bu maksatla bir okul kurulup, Türkiye'de de olmayan bir ‘ilahiyat koleji' kavramı geliştirmek, en baştan doğru kurgulanmış bir yapı değildir. Geçmişte de okulun kapatılması yönünde bir ifadem olmadı ancak Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine bu ülkenin dokusunun, yapısının, hassasiyetlerin, dünya görüşü ve dine bakışının daha farklı olduğunu anlatabilmemiz gerektiğini savundum. Bu dönemde de aynı düşünceyi savunmaya devam ettim. Hem dörtlü koalisyon döneminde hem bu hükümette karşımıza çıkan ‘Bu nitelikte okul kuralım' talebini doğru bulmadık mesela. Mevcut okul yönetiminin Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanması talebini de doğru bulmadık ve olumlu yaklaşmadık, bunu kabul etmedik. 
Geçmişte yaptığım açıklamada ‘bunu dostumuz, müttefikimiz Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine anlatmak gerekir' diyordum, son iki hükümette de en üst düzeyde anlatma imkânı buldum. KKTC Anayasası'na göre ülkemizdeki bir okulun, KKTC dışındaki bir ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanması mümkün değildir.
Türkiye'de azınlık okulları var, yabancıların kurduğu okullar var, misyoner okullar var. Hepsinin ortak özelliği, müfredatını Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı'nın belirlemesi ve tümünün bakanlığın denetiminde olması. Bizim ülkemizdeki bir okulun denetimi, yönetimi neden Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı'nda olsun ki? Binden fazla öğrencisi olan ilahiyat koleji konusunu ayrışmaya ve kavgaya neden olmadan çözmek zorundayız. İnsanları ötekileştirerek çözülecek bir mevzu değil, çünkü gençlerden, çocuklarımızdan, öğrencilerden bahsediyoruz.” 



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.