Gizli belgelerde İran'ın Irak'taki nüfuz ve istihbarat faaliyetleri

Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
TT

Gizli belgelerde İran'ın Irak'taki nüfuz ve istihbarat faaliyetleri

Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)

New York Times,  İran’ın Irak’ın iç işlerine ne kadar güçlü bir şekilde dahil olduğunu ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin oradaki eşsiz rolünü ayrıntılı bir şekilde sunan gizli belgeleri yayınladı.
The Intercept gazetesi, kendisine sızdırılan İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı’nın (MOIS) 2014 ve 2015 yıllarına ait yazışmalarından oluşan yaklaşık 700 sayfalık raporu New York Times ile paylaştı.
New York Times tarafından ‘emsalsiz’ olarak nitelendirilen bu sızıntılar, İran’ın Irak’taki muazzam büyüklükteki etkisini gösteriyor.
Raporda, ABD’nin çıkarı için çalışan Iraklı ajanlara taraflarını değiştirmeleri için ödeme yapılmasını, İranlı casuslar tarafından ülkenin liderlerini seçme ve Irak'ın politik, ekonomik ve dini yaşamının her alanına sızmak için yıllarca süren zorlu çabaları da ortaya kondu.
700 sayfalık gizli belge
Bilinmeyen bir kişiden sızan yaklaşık 700 sayfalık rapor The Intercept’e gönderildi. The Intercept ise iç yazışmaları İngilizce’ye çevirerek New York Times ile paylaştı.
The Intercupt belgeleri sızdıran kişinin kimliğini bildirmedi ancak belgelerin doğruluğunun teyit edildiğini belirtti.
The Intercept'in haberinde, şifreli kanallar üzerinden iletişim kuran söz konusu kaynağın, "İran'ın ülkem Irak’ta neler yaptığını dünyanın bilmesini istiyorum” dediği ifade edildi.
Sızan iç yazışmalara göre Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi'nin, 2014'te Petrol Bakanı olduğu sırada Tahran ile ‘özel ilişkileri’ vardı.
Bu ilişkinin niteliği net olmasa da, gazete Iraklı hiçbir siyasetçinin İran'ın desteği olmadan başbakan olamayacağına dikkat çekti.
Abdulmehdi 2018'de başbakan olduğunda, hem İran hem de ABD’nin kabul edebileceği bir aday olarak görüldü.
Sızan iç yazışmalar, İran’ın rejimine dair istisnai bir görüş sağladığı gibi Irak’ın 2003’teki ABD’nin işgalinden bu yana İran’ın etkisi altında kaldığının da detayını verdi.
İran Devrim Muhafızları, özellikle de Kasım Süleymani liderliğindeki Kudüs Gücü, Tahran'ın ulusal güvenliği için kritik olarak gördüğü Irak, Lübnan ve Suriye'deki politikalarını belirleyen ana organı olarak kabul ediliyor.
Irak yönetiminin eski ve mevcut birkaç danışmanına göre bu ülkelerin büyükelçileri, Dışişleri Bakanlığı tarafından değil, Devrim Muhafızları’nın üst kademeleri tarafından atanıyor.
Kaynaklar, MOIS ve Devrim Muhafızları subaylarının Irak’ta birbirleriyle paralel bir çalışma yürüttüklerini söyledi.
İç yazışmalara göre ikisinin işlerinin büyük bir kısmı, Iraklı yetkilileri yetiştirme operasyonu oldu.
Irak'taki birçok üst düzey siyasi, askeri ve güvenlik görevlisi Tahran'la gizli ilişkiler kurdu. Irak eski Başbakanı Haydar İbadi hükümetindeki birçok kilit ismin Tahran ile yakın ilişkileri vardı.
MOIS’in söz konusu iç yazışmalarından birinde şu ifadeler var;
“Buradaki amaç, bu kişinin ABD hükümetinin Irak’taki planları hakkında, DEAŞ ile mi yoksa diğer gizli operasyonlarla mı uğraşacağıyla ilgili istihbarat öngörüleri sağlaması. Nihai hedef ise muhbir olacak bu kişinin ABD Dışişleri Bakanlığı’nda veya işbirliği yapmak isteyen herhangi bir Iraklı Sünni veya Kürt liderlerden olması.”
İran başlangıçta İbadi'nin sadakatine kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, başbakan olduktan birkaç ay sonra yazılan bir rapor, İran istihbaratı ile gizli bir ilişki kurmaya tamamen hazır olduğunu gösteriyor.
Ocak 2015 tarihli bir raporda, İbadi’nin başbakanlık makamında, ‘sekreter ya da üçüncü kişi olmadan’ Borujerdi olarak bilinen MOIS görevlisi arasındaki özel bir toplantı yaptığı bilgisi yer aldı.
Borujerdi toplantıda Irak'taki Sünni-Şii bölünmesi hakkında konuşarak, “Bugün, Sünniler kendilerini mümkün olan en kötü koşullarda buluyor ve özgüvenlerini yitirdiler. Sünniler evsiz, şehirleri mahvolmuş ve önlerinde belirsiz bir gelecek var ancak Şiiler güvenlerini geri kazanabilir. Bugün Iraklı Şiiler, Irak hükümetinin ve İran'ın bu durumdan yararlanabileceği tarihi bir dönüm noktasında" dedi.
İbadi ise İranlı istihbarat görevlisinin söylediklerini tamamen kabul etti.
Söz konusu iç yazışmalara göre İran, 2011 yılında ABD  askerlerinin Irak'tan çekilmesi sonrasında eski CIA muhbiri olan Iraklıları safına çekmeye çalıştı.
Tahran ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bir casus bulmak için çaba sarf etti ancak bu çabaların başarılı olup olmadığı belli değil.
İran, bu kişiyle görüşerek kendisine para, altın ve hediyeler teklif etti. İç yazışmalarda bu kişinin ismi belirtilmedi ancak ‘ABD hükümetinin Irak’taki planları hakkında, DEAŞ ile mi yoksa diğer gizli operasyonlarla mı uğraşacağıyla ilgili istihbarat öngörüleri sağlayacak’ bir kişi olarak tanımlandı.
ABD Dışişleri Bakanlığı ise konuya dair açıklama yapmaktan kaçındı.
Devrim Muhafızları komutanları ve Süleymani’nin Irak’ta DEAŞ’ı ortadan kaldırmak için çalıştıkları doğru ancak bu, Bağdat’ı Tahran’a bağlı olarak tutmaya ve kendisine yakın siyasi gruplarının iktidarda kalmasını sağlamaya daha fazla odaklanarak yapıldı.
“Onlara hizmetlerinde olduğumuzu söyle”
İran, Irak’ın güneyinde her zaman büyük bir varlığa sahipti.
Şiilerin kutsal şehirlerinde dini ofisler kurdu. Oradaki en güçlü siyasi partileri destekledi. İranlı öğrencileri eğitim için buraya gönderdi. İranlı inşaat işçilerini de Irak otelleri inşa etmeleri ve oradaki camileri yenilemeleri için yolladı.
Washington'un işgalinden sonra herhangi bir plan yapmamasının doğrudan bir sonucu olarak İran Irak'ta güçlü bir oyuncu oldu.
MOIS’in iç yazışmalarına göre Tahran, Washington’un Bağdat’ta sunduğu fırsatlardan yararlanmaya devam etti.
CIA için çalışan Iraklılar, ABD'nin çekilmesi sonrasında işsiz kaldı ve ABD ile olan bağları nedeniyle ‘belki de İran tarafından’ öldürülmekten korkuyordu. Bu nedenle Tahran’a hizmet vermeye başladılar.
Kerbela’da, 2014 sonlarında bir Irak istihbarat memuru, bir İran istihbarat yetkilisi ile bir araya gelerek, İranlılara Irak’taki ABD faaliyetleri hakkında sahip olduğu her şeyi anlatmayı teklif etti.
Iraklı istihbarat memuru üç saat süren görüşmede, dönemin Savunma Bakanlığı Askeri İstihbarat Komutanı Hatem el-Maksusi'den şu ifadelerin yer aldığı bir mesaj getirdi:
"Onlara hizmetlerinde olduğumuzu söyle. Neye ihtiyaçları varsa emirlerindeyiz. Biz Şiiyiz ve ortak bir düşmanımız var."
“Irak Ordusu istihbaratının tamamının sizin olduğunu düşünün” diyen Iraklı istihbarat memuru, ABD'nin Iraklılar için gizli hedefleme programını İranlılara devretmeyi teklif ederek, “Eğer dizüstü bilgisayarınız varsa, yazılımı yüklemem için bana verin” ifadelerini kullandı. Hatem el-Maksudi ise söz konusu iddiaları reddetti.
İbadi: ABD’lilerin adayı
ABD, 2014'ün sonlarına doğru DEAŞ ile savaşmaya başladığında bir kez daha Irak'a silah ve asker gönderdi. İran’da oradaki radikalleri hezimete uğratmak ile ilgilendi.
Ancak sızan raporlara göre İran, artan ABD varlığını İran hakkında istihbarat toplamak için bir tehdit olarak görüyordu.
1980'lerde İran'da sürgünde yaşayan Nuri el-Maliki, Tahran'ın favorisiydi. 
İngiltere’de eğitim görmüş halefi Haydar el-İbadi ise Batı’ya daha yakın ve daha az ‘mezhepsel’ görülüyordu.
Yeni bir başbakanın belirsizliği karşısında, İran'ın o dönemki Bağdat büyükelçisi Hasan Danayifer, İran Büyükelçiliği’nde gizli bir toplantı yaptı.
Toplantıda İbadi, ‘İngiliz bir adam’ ve ‘ABD’lilerin adayı’ olarak nitelendirilerek reddedildi.
Sızıntılara göre daha önce İbadi hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yapan İbrahim El Caferi’nin de İran ile özel bir ilişkisi vardı ve bunu inkar etmedi.
Habere göre İran'ın Irak siyaseti üzerindeki egemenliğinin, Suriye iç savaşının şiddetlendiği, Bağdat'ın çok uluslu bir sarmalın merkezinde olduğu, DAEŞ unsurlarının Irak’ın neredeyse üçte birini ele geçirdiği ve ABD güçlerinin giderek kötüleşen krizle yüzleşmek için bölgeye doğru ilerlediği 2014 sonbaharından itibaren arttığı açıkça görülüyor.
Bu kaotik arka plana karşı, o zamanki Irak Ulaştırma Bakanı Bayan Cabr Kasım Süleymani ile ofisinde bir araya geldi.  
Süleymani bir iyilik istemek için gelmişti. Suriye’de Beşşar Esed rejimini desteklemek için gönderilen silah yüklü uçakların Irak’ın hava sahasının erişimine ihtiyacı vardı. Ulaştırma Bakanı tereddüt etmeden bunu kabul etti.
Süleymani bundan memnun oldu. Cabr, ellerini gözlerinin üzerine koydu ve 'Gözüm üstüne. Dilediğiniz gibi’ dedi. Süleymani ise Cabr’i alnından öptü.
Cabr, Süleymani ile yaptığı görüşmeyi doğruladı ancak İran'dan Suriye'ye olan uçuşların, insani yardımlar ve kutsal bölgeleri ziyaret etmek için Suriye'ye seyahat eden insanları taşıdığını söyledi.
Sızan bir başka iç yazışmaya göre Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani, üst düzey ABD'li ve İngiliz yetkililer ile Irak’ın o zamanki Başbakanı İbadi’yle Aralık 2014’te Bağdat’ta bir araya geldi.
Bunun ardından kendisine söylenenleri anlatmak için İranlı bir yetkiliyle görüşmeye gitti. Ancak Barzani bu iddiaları reddetti.
Habere göre İran ayrıca kârlı anlaşmalar elde etmek için de Irak’taki etkisini kullanıyor.
Kudüs Gücü, silah ve diğer yardımlar karşılığında Iraklı Kürtlerden petrol ve kalkınma sözleşmeleri aldı. Başka bir rapora göre İran, bir Meclis üyesine 16 milyon dolar rüşvet ödeyerek karşılığında altyapı ve su arıtma projelerini aldı.
İranlı yetkililer soruları yanıtsız bıraktı
New York Times, İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) sözcüsü Ali Rıza Miryusufi, İran'ın BM Büyükelçisi Macid Taht Revançı ve Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’ten bu konuda yorum istedi.
Miryusufi, bu ayın sonuna kadar cevap veremeyeceğini söyledi. Büyükelçi resmi ikametgahına elden teslim edilen yazılı bir talebe cevap vermezken, Zarif ise e-posta ile kendisine gönderilen soruyu yanıtsız bıraktı.
Kendisine telefon ile ulaşılan İran'ın o dönemki Bağdat büyükelçisi Hasan Danayifer ise bu belgelerin doğruluğunu kabul ederek, “Evet, Irak'ta özellikle ABD’nin orada yaptıkları gibi çeşitli konularda çok fazla bilgiye sahibiz” dedi.



Yemen ordusunun hızlı manevrasıyla Zubab ve BabulMendeb  yeniden ele geçirildi

Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
TT

Yemen ordusunun hızlı manevrasıyla Zubab ve BabulMendeb  yeniden ele geçirildi

Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)

Yemen hükümet güçleri pazartesi günü ülkenin batı kıyısında yeni bir cephe açarak Zubab ilçesi ile BabulMendeb  bölgesinin kontrolünü ele geçirdi. Sahadaki bu önemli gelişme, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin devlet kurumlarını yeniden tesis etmek ve Husilerin kontrolüne son vermek amacıyla Yemen Şafağı operasyonunu başlatmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Bu sırada Taiz'in güney kırsalında şiddetli çatışmalar devam ederken Husiler, Taiz kentini güneydeki Turbe kenti ve Lahic ile Aden'in de bulunduğu hükümet kontrolündeki bölgelere bağlayan ana yolu kesmeye çalıştı.

Yemen hükümet güçleri, BabulMendeb  Boğazı'na kıyısı bulunan Zubab ilçesinde geniş çaplı bir askeri operasyon düzenlediğini açıkladı. Operasyon kapsamında sahada bir kuşatma manevrası gerçekleştirilerek stratejik noktalara ulaşıldığı, Zubab ilçesi ile havalimanının kontrol altına alındığı ve Zubab ile Muha arasındaki yolun kesildiği bildirildi. Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Kurmay Albay Macid en-Nezili ise Vatan Kalkanı Güçleri ile Amalika Tugaylarının BabulMendeb 'in kontrolünü tamamen sağladığını açıkladı.

Gelişme, El-Alimi'nin Yemen Şafağı operasyonunun başlatıldığını duyurmasının ardından geldi. El-Alimi, operasyonun devlet kurumlarını yeniden tesis etmeyi, başkent Sana'yı kurtarmayı ve terörist Husilerin darbesine son vermeyi amaçladığını söyledi. El-Alimi, silahlı kuvvetler ve askeri oluşumların kardeş ve dost ülkelerin desteğiyle devletin yeniden tesis edilmesi yönünde ilerleyeceğini belirtti.

btrn
Yemen Amalika Tugayları ve Vatan Kalkanı Güçleri, batı kıyısına doğru «Yemen Şafağı» operasyonunu başlattı (Yerel medya)

Nezili, hükümet güçlerinin Husilerin kapasite ve unsurlarını hedef almak amacıyla operasyonu geniş çaplı olarak başlattığını söyledi. Gerçekleştirilen kuşatma manevrasının ardından BabulMendeb 'in kontrol altına alındığını belirten Nezili, Zubab Havalimanı'nın da güçlerin kontrolüne geçtiğini, Zubab ile Muha arasındaki yolun kesilerek ateş kontrolü altına alındığını ifade etti.

Nezili, yüzlerce Husi unsurunun Zubab bölgesinde kuşatıldığını belirterek bu kişilere teslim olmaları çağrısında bulundu. Nezili ayrıca bazı Husi unsurlarının kuşatılmalarının ardından teknelerle deniz yoluyla kaçtığını söyledi.

Yemen hükümet güçleri tarafından yapılan resmi açıklamada ise Vatan Kalkanı Güçleri ile Amalika Tugaylarının halk direniş güçlerinin desteği ve hava koruması altında, Husilerle yaşanan çatışmaların ardından Zubab ilçesi ile BabulMendeb  çevresindeki stratejik noktaları kurtardığı bildirildi.

hyju
Taiz cephelerinde hükümet güçleri ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar (AFP)

Bir askeri kaynak, operasyonlarda Husi saflarında ölü ve yaralıların bulunduğunu, çok sayıda araç, ekipman ve askeri teçhizatın imha edildiğini veya kullanılamaz hale getirildiğini söyledi. Kaynak, güçlerin bölgedeki tarama ve güvenlik operasyonlarını sürdürdüğünü ve ikmal yollarını kestiğini belirtti.

1122 hedefe yönelik operasyon

Batı kıyısındaki saldırıyla eş zamanlı olarak Yemen Silahlı Kuvvetleri, son dönemde Husilerin Saada, Cevf, Taiz ve kıyı cephelerindeki mevzi ve kapasitesine karşı 1122 hassas hedefleme operasyonu gerçekleştirdiğini açıkladı.

Nezili, operasyonlarda topçu mevzileri, roketatarlar, savunma tahkimatları, yaklaşma ve ikmal yolları, takviye birlikleri ve askeri yığınakların yanı sıra komuta ve kontrol merkezlerinin hedef alındığını söyledi. Operasyonlarda savaş uçakları, insansız hava araçları, topçu birlikleri, füzeler, roketatarlar ve keskin nişancıların kullanıldığı belirtildi.

Yemen Silahlı Kuvvetlerinin açıkladığı bilançoya göre operasyonlarda 1747 Husi unsuru etkisiz hale getirildi. Ayrıca 364 araç, ekipman, askeri araç ve ikmal aracının imha edildiği veya kullanılamaz hale getirildiği bildirildi.

cdfv
Taiz'de Yemen güçleri birden fazla cephede Husilerle çatışıyor (AFP)

Batı kıyısında yeni bir cephe açılması, operasyonların seyri açısından dikkat çekici bir değişime işaret ediyor. Hükümet güçleri, Taiz çevresinde ve güneydeki yollarda Husilerin ilerleme girişimlerine karşı koymakla sınırlı kalmak yerine Zubab ve BabulMendeb  ekseninde harekete geçerek Husilerin kıyıdaki ikmal hatlarını doğrudan baskı altına alıyor.

Taiz baskı altında

Öte yandan Taiz, çatışmaların ana merkezlerinden biri olmaya devam ediyor. Vilayetin güney ve batısındaki Şimayiteyn, Mevasıt ve Muafir ilçeleri ile diğer cephelerde çatışmalar sürüyor.

Askeri kaynaklar, hükümet güçlerinin bazı cephelerde inisiyatifi yeniden ele geçirdiğini ve Husi sızma girişimleri ile saldırılarını püskürttüğünü belirtti. Saha kaynakları ise Şimayiteyn bölgelerinde çatışmaların devam ettiğini aktardı. Buna göre Husiler batı yönünden ilerleyerek Taiz kentini ilçe merkezi Turbe'ye ve güneyde Lahic ile Aden'e bağlayan ana yolu kesti.

Bu çatışmalar, çok sayıda cepheden baskı altında bulunan Taiz kenti açısından özel önem taşıyor. Husilerin çatışmaları kentin güney ve batı kırsalına yayma ve kentin hükümet kontrolündeki bölgelerle bağlantısını kesme girişiminde bulunduğu belirtiliyor. Saha kaynakları ayrıca Taiz kırsalındaki Ulyum bölgesine doğru Husi hareketliliği yaşandığını, kent çevresindeki çatışmaların da sürdüğünü bildirdi.

Taiz'in güney kırsalındaki çatışmalar son iki günde şiddetlenmişti. Hükümet güçleri saldırı ve sızma girişimlerinin püskürtüldüğünü açıklarken askeri kaynaklar, pusu, keskin nişancı ateşi, insansız hava araçları, doğrudan çatışmalar ve hava saldırıları sonucunda Husilerin ağır kayıplar verdiğini belirtti.

Hükümet güçleri, Taiz'deki çatışmaların tüm cephelerde inisiyatifi yeniden ele geçirmeye yönelik daha geniş kapsamlı bir planın parçası olduğunu belirtiyor. Husi grubunun ise son dönemde batı kıyısında elde ettiği kazanımları korumaya ve Taiz kentine batı ve güney yönlerinden baskı uygulamaya çalıştığı ifade ediliyor.

Seferberlikten saldırıya

Zubab'daki saldırı, El-Alimi'nin devlet topraklarının geri kalanını yeniden ele geçirmek ve ülkenin tamamında devlet otoritesini tesis etmek amacıyla askeri operasyonların başlatıldığını açıklamasından 24 saatten kısa süre sonra gerçekleşti.

El-Alimi, silahlı kuvvetler, güvenlik güçleri ve diğer askeri oluşumlara görevlerini yerine getirmeleri yönünde talimat verildiğini belirterek savaşın devlet kurumlarını yeniden tesis etmeyi amaçladığını vurguladı. El-Alimi, operasyonun Husilerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan halka karşı, herhangi bir mezhep veya kabileye yönelik bir savaş olmadığını söyledi.

El-Alimi ayrıca sivrilere askeri mevzilerden, toplanma noktalarından ve ikmal yollarından uzak durmaları ve çocuklarının çatışmalara sürüklenmesini engellemeleri çağrısında bulundu. Silah bırakarak Husiler adına savaşmaya son verenlerin güvenli şekilde geri dönmelerinin sağlanacağı yönündeki devlet taahhüdünü yineledi.

Hükümet güçleri ve halk direnişine yönelik mesajında El-Alimi, görevin yalnızca toprakları geri almakla sınırlı olmadığını, devlet otoritesinin de bu bölgelere yeniden taşınmasını kapsadığını belirtti. El-Alimi, sivillerin ve mülklerin korunması, hukuka uyulması, intikam alınmaması ve masumlara yönelik saldırılardan kaçınılması çağrısında bulundu.

Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu Komutanlığı da El-Alimi'nin konuşmasının ardından Yemen güçlerine operasyonel destek sağlanacağını açıkladı. Koalisyon, devletin ve kurumlarının yeniden tesis edilmesine ve Husi grubunun deniz ulaşımının serbestisi üzerindeki tehdidinin sona erdirilmesine kadar Yemen hükümetinin yanında olmaya devam edeceğini bildirdi.


Reşad el-Alimi, Sana'yı Husilerden kurtarmak için Yemen Şafağı operasyonunu başlattı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
TT

Reşad el-Alimi, Sana'yı Husilerden kurtarmak için Yemen Şafağı operasyonunu başlattı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, pazartesi günü yaptığı açıklamada, devlet kurumlarını yeniden işler hale getirmek, başkent Sana'yı kurtarmak ve İran destekli Husilerin darbesine son vermek amacıyla Yemen Şafağı adını verdiği askeri operasyonun başladığını duyurdu.

El-Alimi, X platformundaki paylaşımında, “Allah'ın izniyle devlet kurumlarını yeniden tesis etmek, başkent Sana'yı kurtarmak ve terörist Husilerin darbesine son vermek amacıyla Yemen Şafağı operasyonu başladı” ifadelerini kullandı.

Operasyonun “Allah'ın yardımı, halkımızın iradesi, silahlı kuvvetlerimiz ve tüm askeri oluşumların cesareti ile kardeşlerimiz ve dostlarımızın desteğiyle” ilerleyeceğini belirten El-Alimi, Yemen'in “özgürlük, barış ve istikrarın yeni bir şafağına” doğru ilerleyeceğini vurguladı.

Açıklama, Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu Komutanlığı'nın Yemen güçlerine tam operasyonel destek sağlanacağını ve devlet kurumları yeniden tesis edilene kadar meşru hükümete verilen desteğin sürdürüleceğini açıklamasından saatler sonra geldi. Koalisyon ayrıca Husilerin deniz ulaşımının serbestisi üzerindeki tehdidinin sona erdirilmesi için desteğini sürdüreceğini bildirdi.

El-Alimi, pazar günü Yemen halkına hitaben yaptığı konuşmada, gerilimi düşürme ve barış girişimlerinden sonuç alınamaması üzerine askeri harekata geçildiğini açıklamıştı. El-Alimi, silahlı kuvvetler, güvenlik güçleri ve diğer askeri oluşumlara, onaylanan planlar doğrultusunda görevlerini yerine getirmeleri yönünde talimat verildiğini belirtmişti.

Başkanlık Konseyi Başkanı, savaşın Husilerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan halka karşı yürütülen bir savaş olmadığını vurgulayarak sivillere askeri mevzilerden, toplanma noktalarından ve ikmal yollarından uzak durmaları çağrısında bulundu. El-Alimi ayrıca devletin sivilleri ve mülkleri koruma, hukuka uyma ve intikam ile misillemeyi reddetme taahhüdünü yineledi.

Operasyonun başlatılması, Taiz vilayetinde çatışmaların tırmandığı bir döneme denk geldi. Husiler, Taiz kentini hükümetin kontrolündeki Lahic ve Aden gibi bölgelere bağlayan yolları kesme girişimleri kapsamında vilayetin güneybatısındaki kırsal kesimlere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı.


Lübnan, Türk-İsrail çekişmesinin mayın tarlasında yol alıyor

Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
TT

Lübnan, Türk-İsrail çekişmesinin mayın tarlasında yol alıyor

Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)

Süreyya Şahin

Temmuz ayı sonunda Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevaf Selam'ın Ankara ziyaretlerinin ardından Lübnan-Türkiye ilişkilerinde yeni bir başlangıç ​​yaşanırken, İsrail'in ağustos ayında Suriye'nin kuzeyinde, ağırlıklı olarak Türk nüfuzu altında olduğu düşünülen Ebu’z Zuhur Havaalanını bombalaması sonucu Türk-İsrail ilişkilerindeki gerilim tırmandı.

Bu durum, özellikle 2024 ve 2026 yıllarında girişilen Gazze ve İran'a destek savaşının ardından işgal ettiği Lübnan topraklarından İsrail'in çekilmesi için müzakereler yürüten Lübnan'ın, Türkiye ve İsrail dosyaları ile onlarla bağlantılı son derece hassas ve kırılgan meseleler karşısındaki kırılgan konumuna dair birçok soruyu gündeme getirdi.

Lübnan ve Türkiye arasında atılan önemli adımların, 26 Haziran'da Lübnan ile “Çerçeve Anlaşması”nı imzalayan İsrail'i rahatsız ettiğine şüphe yok. Bu çerçeve kapsamında yedi görüşme turu yapıldı ve sekizincisinin önümüzdeki ekim ayında yapılması bekleniyor.

Türkiye'ye siyasi bir mesaj niteliğinde olan Ebu’z Zuhur'un bombalanmasının ardından, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail'in Türkiye'yi Suriye'de askeri üs kurmaması konusunda uyardığını belirtti. Zira İsrail'de, Suriye-Türkiye askeri iş birliği konusu başta olmak üzere, Türkiye'nin bölgedeki rolüne ilişkin artan bir endişe var.

Türkiye'nin İsrail'i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olduğunu ve onunla doğrudan veya dolaylı bir savaşa girmediğini belirtmekte fayda var. Akdeniz'deki Türk-İsrail anlaşmazlığı, geniş çaplı bir askeri ve stratejik rekabete dönüştü. Bu kapsamda iki taraf arasında 20 Ağustos'ta denizde bir sürtüşme kaydedildi. İsrail donanması komutanları, İsrail'in bölgedeki “hareket özgürlüğünün” korunacağı konusunda uyarılarda bulundular.

scdfv
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Lübnanlı mevkidaşı Joseph Avn, Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda gerçekleşen görüşmeleri öncesinde düzenlenen karşılama töreninde onur kıtasını selamlıyor, 30 Temmuz 2026 (AP)

Türkiye ziyaretinin ardından Cumhurbaşkanı Avn, özellikle iki ülke arasındaki son silah anlaşmasıyla birlikte İsrail ile askeri ve savunma ortaklığının güçlendiği bir dönemde, 31 Ağustos'ta Yunanistan'ı ziyaret etti. Yunanistan, Türkiye'nin rakibi ve Türkiye'nin artan siyasi, güvenlik ve ekonomik etkisine ilişkin endişelerini paylaşan İsrail ile askeri ortaklığını güçlendirmeyi amaçlayan bir devlettir.

Türkiye, anlaşmayı kendisine yönelik ve İsrail'in Türk topraklarına yakın bir bölgede askeri sistemlerini konuşlandırmasına olanak tanıyan bir mesaj olarak değerlendirdi. Anlaşma, Yunanistan'ın “Aşil Kalkanı” adındaki hava savunma projesi kapsamında İsrail'den 3,1 milyar avro değerinde silah satın almasını içeriyor.

Türkiye, bölgesel varlığını sağlamlaştırmak için Lübnan'da bir rol oynamaya çalışıyor. Bu, Türkiye için yeni bir şey değil; Osmanlı İmparatorluğu 400 yıldan fazla bir süre Lübnan'ı yönetmişti. Bugün Türkiye, iş birliği, koordinasyon ve ikili ilişkilerin güçlendirilmesiyle ilgilenerek buraya geri dönüyor.

Ordunun desteklenmesinin yanı sıra güneyin yeniden imarına katkıda bulunmaya hazırlanan Türkiye ile Lübnan arasında yeni bir ortaklık süreci de şekilleniyor. İki ülke arasındaki iş birliği, yaklaşık 100 milyon Türk lirası tutarındaki askeri ve mali iş birliği anlaşmasıyla başlatıldı. Buna ek olarak orduya destek amacıyla yani yaklaşık 3 milyon dolar nakdi yardım sağlandı. Türkiye, 17 Eylül 2026'da Paris'te düzenlenen Lübnan ordusunu desteklemeye yönelik uluslararası hazırlık konferansına da katıldı.

Türkiye, UNIFIL’e alternatif olacak güce katılma arzusunda olduğunu dile getirdi ve kendisi ile birlikte Mısır, Pakistan, Endonezya ve Malezya dahil olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden oluşan bir Arap gücü kurulmasını önerdi. Türkiye'nin de üyesi olduğu NATO'dan bir güç oluşturulması önerisi de yapıldı. Ancak İsrail, kuzey sınırında Türk güçlerinin varlığını kategorik olarak reddederken, Hizbullah bunu memnuniyetle karşıladı. Bu konunun, Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri'nin Türkiye'ye yapacağı ziyarette ele alınması bekleniyor.

Lübnan, Türkiye ile giderek stratejikleşen ilişkiler ile öne çıkıyor ve son ziyaretler ışığında bu konu üzerinde çalışılıyor

Türkiye, bölgesel nüfuzunu derinleştirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda, Reuters'ın 1 Ekim 2026'da ortaya koyduğu gibi, Suriye ve Hizbullah arasında arabuluculuk rolü oynuyor.

Hem Türkiye Cumhurbaşkanlığı hem de Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan resmi inkarlara rağmen, Lübnanlı kaynaklar medya kuruluşlarına bunu doğrulayan açıklamalarda bulundular. İki taraf arasında, Eylül 2026'nın ilk on gününde Türkiye'de düzenlenen üçlü güvenlik toplantısında Türkiye üzerinden karşılıklı “gerilimi azaltma mesajları” iletildiğini belirttiler.

Karşılıklı mesajlar arasında Hizbullah'ın hem askeri hem de güvenlik açısından Suriye sahnesinden uzaklaşma ve eski rejimle bağlantılı grupları desteklememe taahhüdü karşılığında, Suriye’nin, Lübnan topraklarında Hizbullah'ı silahsızlandırma planının bir parçası olarak Lübnan'a askeri müdahalede bulunmaması sözü de yer alıyordu.

Kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın Şam'ın Hizbullah'ı silahsızlandırma misyonunu yerine getirebileceği yönündeki tehditlerinin ardından Türkiye'nin bu arabuluculuk çabalarını sürdürdüğünü belirtti; Trump özellikle Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara'nın bu misyonu başarabileceğini de ima etmişti. Hizbullah, arabuluculuğa olumlu veya olumsuz herhangi bir tepki vermese de, o da güvenlikle ilgili endişeler taşıyor. Buna rağmen, Lübnan sınırındaki Suriye güvenlik önlemlerini engellemeyeceğine dair güvence verdi.

hy
Lübnan ordusu subayları, Güney Lübnan'daki Batı Zavtar köyünde, “pilot bölgeler” olarak bilinen üç alandan birinde Lübnan askerlerinin konuşlandırılması sırasında, 26 Temmuz 2026 (Reuters)

Kaynaklar, Hizbullah'ın Suriye'den tamamen çekildiğini ve müdahale etmeyeceğini, ayrıca iç politikadaki konumlanmasına bağlılığını açıkça teyit ettiğini belirtti. Bu nedenle Türkiye, Hizbullah'ın eski rejimin kalıntılarına verebileceği herhangi bir desteğe ilişkin Suriye'nin endişelerini gidermeye çalışırken, aynı zamanda Hizbullah'ın Lübnan'da silahsızlandırılmasını amaçlayan herhangi bir Suriye rolüne ilişkin kaygılarını da gidermeye çalıştı.

Kuzey Carolina Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Hızır Za’rur, el-Mecelle'ye şunları söyledi: “Böyle bir rolün resmi olarak reddedilmesi, devlet ile değil de Hizbullah ile görüşüldüğü için, resmi Lübnan makamlarını zor durumda bırakmama isteğinden ve Suriye ile Türkiye'nin Lübnan devletini zayıf göstermekten kaçınma arzusundan kaynaklanıyor.”

Ayrıca, Türkiye'nin bu konuda bir rolünün olması İsrail'i bunu iki kez düşünmeye sevk ediyor, özellikle de güvencenin Washington'dan geldiği, Hizbullah'ın silahı ile ilgili herhangi bir çözümün Suriye'yi Hizbullah üyelerinin kendisine başvurmasına izin vermeyi düşünmeye istekli hale getirmesinin uzak bir ihtimal olmadığı göz önüne alındığında.

Bu garantiler var oldukça İsrail onlara saldıramaz. Suriye ve Türkiye müttefik ve Lübnan bu ittifaka yakın. Za’rur ayrıca hem Suriye hem de Hizbullah'ın görüşmelere açık olduklarını ifade ettiklerini belirtti. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin temmuz ayında Şam'ın Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu söylediğini ve bir ay sonra da Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın Hizbullah’ın Suriye liderliğiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirttiğini kaydetti.

Bilhassa Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) İsrail ile özel ilişkisinde Yunanistan'ın yanında yer alması ve Lübnan'ın Akdeniz'deki haklarını korumak için GKRY ile deniz sınır anlaşması imzalaması göz önüne alındığında, Lübnan Türkiye ve İsrail ile ilişkiler ve bunların sonuçları arasında nasıl bir denge kurabilecek?

Mecelle’nin görüştüğü üst düzey bir Lübnanlı yetkili şunları söyledi: “Genişleyen dış ilişkiler bağlamında, devletin rolünün önemi açıkça öne çıkıyor. Lübnan'ın kararlarına baskı yapan ve onu uluslararası arenada dışlanmış bir ülke haline getirenlerin eylemlerinden sonra bu rolü küresel sahnede yeniden kazanmak çok önemli.” Türkiye'de ise Cumhurbaşkanı Avn, Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan'a, Lübnan’ın İsrail ve GKRY gibi bölgesel ülkelerle yaptığı anlaşmaların hiçbir Türk çıkarına zarar vermemesi gerektiği konusunda güvence verdi. Lübnan'ın, Türkiye'nin çıkarlarına hiçbir şekilde zarar verecek anlaşmalar peşinde koşmadığını vurguladı. Türkiye’nin büyük bir bölgesel güç ve artık Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte Mekke İttifakı üyesi olduğunu vurgulayarak, Lübnan devletine ve siyasi ve güvenlik politikalarına verdiği tüm desteğin yanı sıra, sosyal alanlardaki desteği için de Türkiye'ye teşekkür etti.

Lübnanlı yetkili, “Lübnan ve İsrail ile özel ilişkileri olan Yunanistan arasındaki tarihi ilişkiler göz önüne alındığında, Atina, İsrail'in tüm Lübnan topraklarından çekilmesinde, Lübnan'ın İsrail ile düşmanlığı sona erdirecek ilişkiler kurmasını amaçlayan Lübnan ve İsrail arasındaki Çerçeve Anlaşması’nın uygulanmasında bir rol oynayabilir. Lübnan, diğer ülkelerin ve komşularının saygısını yeniden kazanmak için dengeli ve saygın bir dış politika izliyor. Bu, uzun bir yol, ama başladı. Tren, izolasyon ve kuşatma veya diplomatik boğulmaya benzeyen durumun yerini almak için harekete geçti. Lübnan, diğer ülkelerin dış politikalarına müdahale etmiyor” dedi.

Türkiye dost, İsrail ise düşman

Lübnan, Türkiye ile giderek stratejik hale gelen ilişkilerle öne çıkıyor ve Mecelle'ye konuşan konu hakkında bilgili bir diplomatın belirttiğine göre, son ziyaretler ışığında bu konu üzerinde çalışılıyor. Diplomat, “Türkiye'nin bölgedeki rolü, yakın zamanda Türkiye'yi de içeren Mekke Anlaşması'nda da görüldüğü gibi, ileri bir pozisyonu temsil ediyor. Türkiye dost bir ülke, İsrail ise düşman bir ülke. Ancak Lübnan, bölgedeki güvenlik ve nüfuz mücadelesinin gölgesinde bu noktalar arasında dikkatli bir şekilde ilerlemelidir” dedi.

Türkiye, stratejik ilişkilerin kurulduğu ve iş birliğinin güçlendirildiği dost bir ülke. İsrail ile ise hiçbir ilişki yok

Aynı diplomata göre, Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün İsrail tarafından yakından izlenmesi şaşırtıcı değil. İsrail, Türkiye'nin Suriye, Lübnan ve hatta Gazze'deki nüfuzundan duyduğu endişeyi dile getiriyor. Aynı zamanda Türkiye, Lübnan'ın İsrail ile müzakereleri konusunda çekinceler taşıyor ve Lübnan hükümetinin İsrail kampına doğru kaymasından endişe ediyor. Ayrıca, Lübnan devleti ile Hizbullah ve Lübnan ile Suriye arasındaki ilişkilerle ilgili konularda da soruları var.

Lübnan son gelişmeleri inceliyor ve diplomatın belirttiğine göre, Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün sınırlarını (ki bunlar Türkiye’nin izlediği sınırdan çok da uzak değil) temaslar sırasında ifade edecek. Lübnan, topraklarından çekilmesi için İsrail ile müzakerelere devam ederken aynı zamanda Türkiye ile stratejik ilişkilerini sürdürmek istiyor. Lübnan, Washington'un himayesi altında kendisine bundan başka bir yol görmüyor.

Başka bir diplomat Mecelle'ye, Türkiye'nin silah sorununun çözümü olarak Hizbullah'ın ağır silahlarını İran'a taşıma görevini üstlenmeyi düşünmediğini açıkladı. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın, Türkiye'nin güvenliğinin Beyrut, Halep ve Şam'da başladığını açıkça belirttiğini ve Türkiye'nin de Lübnan ile stratejik ilişkiler sürecinde bunu ifade ettiğini vurguladı. Türkiye, UNIFIL'in görev süresinin uzatılmaması durumunda, güçlerinin güneyde güvenliğin sağlanmasına katılmasını ve varlığının etkili ve verimli olmasını istiyor.

frgthyjuk
Lübnan sınırındaki kuzey İsrail'deki Roş Hanika'da İsrail askerleri, 4 Eylül 2026 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Türkiye, İsrail'in tamamen çekilmesi ve silahın sadece devletin kontrolünde olması anlamına gelen Çerçeve Anlaşmasının uygulanmasına yardımcı olmaya hazır. Türkiye'nin Hizbullah da dahil olmak üzere tüm Lübnanlı partiler ile iyi ilişkiler sürdürdüğünü belirtmekte fayda var. Ayrıca Lübnan ordusunu silahlandırmak ve desteklemek için Lübnan-Türkiye arasında imzalanmış bir anlaşma da mevcut.

Türkiye ile stratejik ilişki

Önde gelen bir diplomat, Mecelle'ye Lübnan-Türkiye ilişkilerinin önemini şöyle açıkladı: “Türkiye, kendisi ile stratejik ilişkilerin kurulduğu ve iş birliğinin güçlendirildiği dost bir ülke, İsrail ile ise hiçbir ilişkimiz yok. Çerçeve Anlaşması uygulanırsa, daha sonra kendisi ile bir barış anlaşmasıyla sonuçlanacak bir güvenlik anlaşması imzalanacaktır.” Diplomat, Türk-İsrail anlaşmazlığının gerçek bir savaş aşamasına varmayacağını, her iki tarafın da kendi çıkarları için bu anlaşmazlıktan faydalandığını düşünüyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Filistin ve İslam meselelerine önem veriyor. Netanyahu da seçim çıkarları için onunla anlaşmazlığını kullanıyor. Aralarında gerilim tırmanıyor, ancak savaş olasılığı düşük ve İsrail, Türkiye ile savaşamaz çünkü ABD'den sonra NATO'nun en büyük ikinci ordusuna, ayrıca gelişmiş bir silah sanayisine ve 85 milyondan fazla nüfusa sahip. Dahası, ticari ilişkileri milyarlarca dolara ulaşıyor ve bu, İsrail ile Türkiye arasında göz ardı edilmesi kolay olmayan önemli bir konu.

Profesör Za’rur da Mecelle'ye verdiği röportajda şunu vurguladı: “Türkiye'ye karşı gerilimi tırmandırmaya son vermesi için İsrail üzerinde bir Amerikan baskısı var, çünkü herhangi bir tırmanma NATO'yu, Pakistan'ı, Mısır'ı ve Suudi Arabistan'ı da içine çekecektir. Türkiye ayrıca mevcut müttefiklerine ek olarak Suriye ve Lübnan ile en üst düzeyde daha fazla ittifak kurmaya hazırlanıyor. Türkiye, artık farklı bir ülke.”

Ankara ve Tel Aviv arasında savaşı önleyenler

Bu bağlamda, Paris'te siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü Muhyiddin el-Şuhaymi, Mecelle'ye yaptığı açıklamada, “Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, yeni Suriye jeopolitik sahnesiyle ilgili bir uzlaşıya ulaşma süreciyle ilgili bağımsız anlamlar taşıyor. Beşşar Esed'in devrilmesinden sonra Türkiye'nin oradaki işlerin yönetiminde bir sözü var. Dahası, Suriye rejimiyle özel ilişkisi nedeniyle artık Suriye-İsrail sınırında yer alıyor ve bu da ona önemli bir manevra alanı yaratıyor” dedi.

Şuhaymi’ye göre Ebu’z Zuhur Havaalanının hedef alınması, Suriye sahnesinde rollerin nasıl dağıtılacağı ve nüfuzun nasıl paylaşılacağı konusunda bir anlaşmazlığın olduğunu gösteriyor. Ancak bu, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma konusunda endişe yaratmadı ve bunun birkaç nedeni var:

- Washington, müttefikleri arasında yeni bir bölgesel çatışma istemiyor. Ve Türkiye, Suriye’de koşulları düzenlemede ABD’nin bir ortağı.

- Türkiye, benzersiz ve istisnai bir NATO gücü. ABD'den sonra NATO'daki en büyük ikinci askeri güç. Onunla savaşa girmek bir oyun değil. İsrail bunu anlıyor ve Türkiye'nin İran olmadığını biliyor. Suriye'deki kırmızı çizgiler arasındaki ilişkiyi düzenlemek acil hale geldi. Bu aşamayı yönetmek için Suriye ve İsrail bir güvenlik anlaşması yönünde ilerliyor.

- İsrail, İran yerine Türkiye'nin bölgeye girmesinden endişe duyuyor. Ancak Türkiye'nin girişi ve Arap devletleriyle ilişkilerinin örgütlenmesi, İran'ın pervasız yaklaşımına benzemiyor. Aksine, ilişkiler karşılıklı anayasal kurumlar aracılığıyla devletler arası bir temelde yürütülüyor. Türkiye'nin Libya'dan Sudan ve Suriye'ye kadar olan yükselişi de Arap devletleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile koordineli olarak bölgesel girişimler çerçevesinde gerçekleşiyor.

fergthyju
Yunanistan Hava Kuvvetleri pilotları, Yunanistan'ın Kalamata Havalimanı'nda bir Beechcraft T-6 Texan II eğitim uçağının yanında duruyor, 21 Ekim 2022 (AFP)

- Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün sınırları, Suudi Arabistan tarafından çizilenlerle aynı doğrultuda. Lübnan-Türkiye ilişkilerinin mantığı Suudi Arabistan şemsiyesi altında tanımlanıyor ve ne Lübnan'da ne de bölgede bunun ötesine geçmiyor. Bunun kanıtı, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte yer aldığı Mekke Anlaşması’dır.

Şuhaymi şunu vurguladı: “Lübnan'ın İsrail ile sorunu diplomatik açıdan öncelikli endişesi ve bu uluslararası anlaşmalara benzer bir süreçle, yani 1949 Ateşkes Anlaşması'na benzer bir güvenlik anlaşmasıyla çözülebilir. Ateşkes Anlaşması, temel mantığı geçerliliğini korurken, bazı maddelerinin artık geçerli olmaması nedeniyle, mevcut koşullara uygun değişikliklerle desteklenebilir. Zira kendisi, güneyde istikrarı sağlayan ve tanınmış sınırları garanti eden bir güvenlik ve askeri anlaşmadır. Lübnan'ın Arap pozisyonuna aykırı bir yol izlemesi olası değil. Ateşkes Anlaşması ise Lübnan’ın egemenliğinin korunmasını ve topraklarının iadesini garanti ediyor ve İsrail ile herhangi bir Arap veya Ortadoğulu çözüm ile de tutarlı.”