Gizli belgelerde İran'ın Irak'taki nüfuz ve istihbarat faaliyetleri

Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
TT

Gizli belgelerde İran'ın Irak'taki nüfuz ve istihbarat faaliyetleri

Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)
Iraklı protestocular bu ayın başlarında Kerbela'daki İran konsolosluğunu ateşe verdi (Getty Images)

New York Times,  İran’ın Irak’ın iç işlerine ne kadar güçlü bir şekilde dahil olduğunu ve Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin oradaki eşsiz rolünü ayrıntılı bir şekilde sunan gizli belgeleri yayınladı.
The Intercept gazetesi, kendisine sızdırılan İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı’nın (MOIS) 2014 ve 2015 yıllarına ait yazışmalarından oluşan yaklaşık 700 sayfalık raporu New York Times ile paylaştı.
New York Times tarafından ‘emsalsiz’ olarak nitelendirilen bu sızıntılar, İran’ın Irak’taki muazzam büyüklükteki etkisini gösteriyor.
Raporda, ABD’nin çıkarı için çalışan Iraklı ajanlara taraflarını değiştirmeleri için ödeme yapılmasını, İranlı casuslar tarafından ülkenin liderlerini seçme ve Irak'ın politik, ekonomik ve dini yaşamının her alanına sızmak için yıllarca süren zorlu çabaları da ortaya kondu.
700 sayfalık gizli belge
Bilinmeyen bir kişiden sızan yaklaşık 700 sayfalık rapor The Intercept’e gönderildi. The Intercept ise iç yazışmaları İngilizce’ye çevirerek New York Times ile paylaştı.
The Intercupt belgeleri sızdıran kişinin kimliğini bildirmedi ancak belgelerin doğruluğunun teyit edildiğini belirtti.
The Intercept'in haberinde, şifreli kanallar üzerinden iletişim kuran söz konusu kaynağın, "İran'ın ülkem Irak’ta neler yaptığını dünyanın bilmesini istiyorum” dediği ifade edildi.
Sızan iç yazışmalara göre Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi'nin, 2014'te Petrol Bakanı olduğu sırada Tahran ile ‘özel ilişkileri’ vardı.
Bu ilişkinin niteliği net olmasa da, gazete Iraklı hiçbir siyasetçinin İran'ın desteği olmadan başbakan olamayacağına dikkat çekti.
Abdulmehdi 2018'de başbakan olduğunda, hem İran hem de ABD’nin kabul edebileceği bir aday olarak görüldü.
Sızan iç yazışmalar, İran’ın rejimine dair istisnai bir görüş sağladığı gibi Irak’ın 2003’teki ABD’nin işgalinden bu yana İran’ın etkisi altında kaldığının da detayını verdi.
İran Devrim Muhafızları, özellikle de Kasım Süleymani liderliğindeki Kudüs Gücü, Tahran'ın ulusal güvenliği için kritik olarak gördüğü Irak, Lübnan ve Suriye'deki politikalarını belirleyen ana organı olarak kabul ediliyor.
Irak yönetiminin eski ve mevcut birkaç danışmanına göre bu ülkelerin büyükelçileri, Dışişleri Bakanlığı tarafından değil, Devrim Muhafızları’nın üst kademeleri tarafından atanıyor.
Kaynaklar, MOIS ve Devrim Muhafızları subaylarının Irak’ta birbirleriyle paralel bir çalışma yürüttüklerini söyledi.
İç yazışmalara göre ikisinin işlerinin büyük bir kısmı, Iraklı yetkilileri yetiştirme operasyonu oldu.
Irak'taki birçok üst düzey siyasi, askeri ve güvenlik görevlisi Tahran'la gizli ilişkiler kurdu. Irak eski Başbakanı Haydar İbadi hükümetindeki birçok kilit ismin Tahran ile yakın ilişkileri vardı.
MOIS’in söz konusu iç yazışmalarından birinde şu ifadeler var;
“Buradaki amaç, bu kişinin ABD hükümetinin Irak’taki planları hakkında, DEAŞ ile mi yoksa diğer gizli operasyonlarla mı uğraşacağıyla ilgili istihbarat öngörüleri sağlaması. Nihai hedef ise muhbir olacak bu kişinin ABD Dışişleri Bakanlığı’nda veya işbirliği yapmak isteyen herhangi bir Iraklı Sünni veya Kürt liderlerden olması.”
İran başlangıçta İbadi'nin sadakatine kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, başbakan olduktan birkaç ay sonra yazılan bir rapor, İran istihbaratı ile gizli bir ilişki kurmaya tamamen hazır olduğunu gösteriyor.
Ocak 2015 tarihli bir raporda, İbadi’nin başbakanlık makamında, ‘sekreter ya da üçüncü kişi olmadan’ Borujerdi olarak bilinen MOIS görevlisi arasındaki özel bir toplantı yaptığı bilgisi yer aldı.
Borujerdi toplantıda Irak'taki Sünni-Şii bölünmesi hakkında konuşarak, “Bugün, Sünniler kendilerini mümkün olan en kötü koşullarda buluyor ve özgüvenlerini yitirdiler. Sünniler evsiz, şehirleri mahvolmuş ve önlerinde belirsiz bir gelecek var ancak Şiiler güvenlerini geri kazanabilir. Bugün Iraklı Şiiler, Irak hükümetinin ve İran'ın bu durumdan yararlanabileceği tarihi bir dönüm noktasında" dedi.
İbadi ise İranlı istihbarat görevlisinin söylediklerini tamamen kabul etti.
Söz konusu iç yazışmalara göre İran, 2011 yılında ABD  askerlerinin Irak'tan çekilmesi sonrasında eski CIA muhbiri olan Iraklıları safına çekmeye çalıştı.
Tahran ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bir casus bulmak için çaba sarf etti ancak bu çabaların başarılı olup olmadığı belli değil.
İran, bu kişiyle görüşerek kendisine para, altın ve hediyeler teklif etti. İç yazışmalarda bu kişinin ismi belirtilmedi ancak ‘ABD hükümetinin Irak’taki planları hakkında, DEAŞ ile mi yoksa diğer gizli operasyonlarla mı uğraşacağıyla ilgili istihbarat öngörüleri sağlayacak’ bir kişi olarak tanımlandı.
ABD Dışişleri Bakanlığı ise konuya dair açıklama yapmaktan kaçındı.
Devrim Muhafızları komutanları ve Süleymani’nin Irak’ta DEAŞ’ı ortadan kaldırmak için çalıştıkları doğru ancak bu, Bağdat’ı Tahran’a bağlı olarak tutmaya ve kendisine yakın siyasi gruplarının iktidarda kalmasını sağlamaya daha fazla odaklanarak yapıldı.
“Onlara hizmetlerinde olduğumuzu söyle”
İran, Irak’ın güneyinde her zaman büyük bir varlığa sahipti.
Şiilerin kutsal şehirlerinde dini ofisler kurdu. Oradaki en güçlü siyasi partileri destekledi. İranlı öğrencileri eğitim için buraya gönderdi. İranlı inşaat işçilerini de Irak otelleri inşa etmeleri ve oradaki camileri yenilemeleri için yolladı.
Washington'un işgalinden sonra herhangi bir plan yapmamasının doğrudan bir sonucu olarak İran Irak'ta güçlü bir oyuncu oldu.
MOIS’in iç yazışmalarına göre Tahran, Washington’un Bağdat’ta sunduğu fırsatlardan yararlanmaya devam etti.
CIA için çalışan Iraklılar, ABD'nin çekilmesi sonrasında işsiz kaldı ve ABD ile olan bağları nedeniyle ‘belki de İran tarafından’ öldürülmekten korkuyordu. Bu nedenle Tahran’a hizmet vermeye başladılar.
Kerbela’da, 2014 sonlarında bir Irak istihbarat memuru, bir İran istihbarat yetkilisi ile bir araya gelerek, İranlılara Irak’taki ABD faaliyetleri hakkında sahip olduğu her şeyi anlatmayı teklif etti.
Iraklı istihbarat memuru üç saat süren görüşmede, dönemin Savunma Bakanlığı Askeri İstihbarat Komutanı Hatem el-Maksusi'den şu ifadelerin yer aldığı bir mesaj getirdi:
"Onlara hizmetlerinde olduğumuzu söyle. Neye ihtiyaçları varsa emirlerindeyiz. Biz Şiiyiz ve ortak bir düşmanımız var."
“Irak Ordusu istihbaratının tamamının sizin olduğunu düşünün” diyen Iraklı istihbarat memuru, ABD'nin Iraklılar için gizli hedefleme programını İranlılara devretmeyi teklif ederek, “Eğer dizüstü bilgisayarınız varsa, yazılımı yüklemem için bana verin” ifadelerini kullandı. Hatem el-Maksudi ise söz konusu iddiaları reddetti.
İbadi: ABD’lilerin adayı
ABD, 2014'ün sonlarına doğru DEAŞ ile savaşmaya başladığında bir kez daha Irak'a silah ve asker gönderdi. İran’da oradaki radikalleri hezimete uğratmak ile ilgilendi.
Ancak sızan raporlara göre İran, artan ABD varlığını İran hakkında istihbarat toplamak için bir tehdit olarak görüyordu.
1980'lerde İran'da sürgünde yaşayan Nuri el-Maliki, Tahran'ın favorisiydi. 
İngiltere’de eğitim görmüş halefi Haydar el-İbadi ise Batı’ya daha yakın ve daha az ‘mezhepsel’ görülüyordu.
Yeni bir başbakanın belirsizliği karşısında, İran'ın o dönemki Bağdat büyükelçisi Hasan Danayifer, İran Büyükelçiliği’nde gizli bir toplantı yaptı.
Toplantıda İbadi, ‘İngiliz bir adam’ ve ‘ABD’lilerin adayı’ olarak nitelendirilerek reddedildi.
Sızıntılara göre daha önce İbadi hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yapan İbrahim El Caferi’nin de İran ile özel bir ilişkisi vardı ve bunu inkar etmedi.
Habere göre İran'ın Irak siyaseti üzerindeki egemenliğinin, Suriye iç savaşının şiddetlendiği, Bağdat'ın çok uluslu bir sarmalın merkezinde olduğu, DAEŞ unsurlarının Irak’ın neredeyse üçte birini ele geçirdiği ve ABD güçlerinin giderek kötüleşen krizle yüzleşmek için bölgeye doğru ilerlediği 2014 sonbaharından itibaren arttığı açıkça görülüyor.
Bu kaotik arka plana karşı, o zamanki Irak Ulaştırma Bakanı Bayan Cabr Kasım Süleymani ile ofisinde bir araya geldi.  
Süleymani bir iyilik istemek için gelmişti. Suriye’de Beşşar Esed rejimini desteklemek için gönderilen silah yüklü uçakların Irak’ın hava sahasının erişimine ihtiyacı vardı. Ulaştırma Bakanı tereddüt etmeden bunu kabul etti.
Süleymani bundan memnun oldu. Cabr, ellerini gözlerinin üzerine koydu ve 'Gözüm üstüne. Dilediğiniz gibi’ dedi. Süleymani ise Cabr’i alnından öptü.
Cabr, Süleymani ile yaptığı görüşmeyi doğruladı ancak İran'dan Suriye'ye olan uçuşların, insani yardımlar ve kutsal bölgeleri ziyaret etmek için Suriye'ye seyahat eden insanları taşıdığını söyledi.
Sızan bir başka iç yazışmaya göre Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani, üst düzey ABD'li ve İngiliz yetkililer ile Irak’ın o zamanki Başbakanı İbadi’yle Aralık 2014’te Bağdat’ta bir araya geldi.
Bunun ardından kendisine söylenenleri anlatmak için İranlı bir yetkiliyle görüşmeye gitti. Ancak Barzani bu iddiaları reddetti.
Habere göre İran ayrıca kârlı anlaşmalar elde etmek için de Irak’taki etkisini kullanıyor.
Kudüs Gücü, silah ve diğer yardımlar karşılığında Iraklı Kürtlerden petrol ve kalkınma sözleşmeleri aldı. Başka bir rapora göre İran, bir Meclis üyesine 16 milyon dolar rüşvet ödeyerek karşılığında altyapı ve su arıtma projelerini aldı.
İranlı yetkililer soruları yanıtsız bıraktı
New York Times, İran'ın Birleşmiş Milletler (BM) sözcüsü Ali Rıza Miryusufi, İran'ın BM Büyükelçisi Macid Taht Revançı ve Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’ten bu konuda yorum istedi.
Miryusufi, bu ayın sonuna kadar cevap veremeyeceğini söyledi. Büyükelçi resmi ikametgahına elden teslim edilen yazılı bir talebe cevap vermezken, Zarif ise e-posta ile kendisine gönderilen soruyu yanıtsız bıraktı.
Kendisine telefon ile ulaşılan İran'ın o dönemki Bağdat büyükelçisi Hasan Danayifer ise bu belgelerin doğruluğunu kabul ederek, “Evet, Irak'ta özellikle ABD’nin orada yaptıkları gibi çeşitli konularda çok fazla bilgiye sahibiz” dedi.



Mısır, Ebola salgını nedeniyle El Alameyn'deki Afrika zirvesini ertelemeyi düşünüyor

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, bu ayın başlarında Kore-Afrika Zirvesi'ne katılımı sırasında (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, bu ayın başlarında Kore-Afrika Zirvesi'ne katılımı sırasında (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
TT

Mısır, Ebola salgını nedeniyle El Alameyn'deki Afrika zirvesini ertelemeyi düşünüyor

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, bu ayın başlarında Kore-Afrika Zirvesi'ne katılımı sırasında (Mısır Dışişleri Bakanlığı)
Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, bu ayın başlarında Kore-Afrika Zirvesi'ne katılımı sırasında (Mısır Dışişleri Bakanlığı)

Mısırlı üst düzey bir yetkili, Afrika ülkelerinde Ebola virüsünün geniş çapta yayılması nedeniyle bu ayın sonunda düzenlenmesi planlanan Afrika Birliği Yıl Ortası Koordinasyon Zirvesi’nin ertelenmesinin gündemde olduğunu açıkladı.

Yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, salgının yayılması nedeniyle Mısır hükümetinin, Afrika Birliği ile koordinasyon halinde zirvenin ve ona eşlik edecek etkinliklerin düzenlenmesini yeniden değerlendirdiğini belirtti. Bu kapsamda, “El-Alameyn Afrika İş Forumu”nun da daha ileri bir tarihte, yıl içerisinde gerçekleştirilmesinin planlandığı ifade edildi.

Afrika Birliği Komisyonu, ekonomik entegrasyon sürecini hızlandırmayı amaçlayan ve Afrika Birliği ile bölgesel ekonomik toplulukları bir araya getiren zirveyi 27 Haziran’da düzenlemeye hazırlanıyordu.

Mısır hükümeti de 25-27 Haziran tarihleri arasında, Afrika kıtasından hükümet temsilcileri, özel sektör yetkilileri ve girişimcilerin katılımıyla El-Alameyn Afrika Forumunun ilk edisyonunu gerçekleştirmeyi planlıyordu.

Mısırlı kaynaklara göre, Ebola salgınına ilişkin sağlık koşullarının istikrara kavuşmasına kadar zirvenin ertelendiğinin resmen duyurulması bekleniyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise Orta Afrika’daki vaka artışları nedeniyle Ebola’nın yayılmasından duyduğu endişeyi artırdı. Örgüt daha önce, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda için Ebola salgını risk seviyesini “yüksek”ten “çok yüksek”e çıkarmıştı.

WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, bölgesel risk seviyesinin hâlen yüksek olduğunu belirtirken, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri de mevcut salgının, gerekli önlemler alınmaması halinde 2014-2016 yılları arasında Batı Afrika’da 11 binden fazla kişinin ölümüne yol açan Ebola salgınına benzer boyutlara ulaşabileceği uyarısında bulundu.

Mısır Dışişleri Bakanlığı daha önce, El-Alameyn Afrika Forumu’nun iki yılda bir Mısır’da düzenlenecek kalıcı bir Afrika iş platformu olarak kurulduğunu açıklamıştı. Bu yılki ilk organizasyona 20’den fazla devlet ve hükümet başkanının yanı sıra uluslararası ve bölgesel finans kuruluşlarının yöneticileri ile Afrikalı iş dünyası temsilcilerinin katılması bekleniyordu.


Orta Bölge, Libya’nın bölünmesine yol açabileceği endişelerini uyandırıyor

Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
TT

Orta Bölge, Libya’nın bölünmesine yol açabileceği endişelerini uyandırıyor

Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)
Libya’nın batısındaki belediyelerin başkanları dün Orta Bölge’nin kurulduğunu duyurmak üzere düzenlenen toplantıda bir araya geldi. (Misrata Belediye Meclisi)

Libya’da, ülkenin batısından kuzeyine uzanan dokuz belediyenin ‘Orta Bölge’ adı altında idari ve koordinasyon amaçlı bir yapı kurduklarını açıklamasının ardından tartışmalar büyüdü. Söz konusu adım, federalizm ve Libya’nın tarihsel üç bölgesi olan Trablus, Berka ve Fizan eksenindeki eski tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Bu konu, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetiminin devrilmesinden bu yana Libya siyasetinin tartışmalı başlıkları arasında yer alıyor.

Girişimin parçası olan belediyelerden Tarhuna Belediye Başkanı Muhammed el-Kaşşer ise ilk andan itibaren oluşumun ayrılıkçı bir amaç taşımadığı yönündeki eleştirilere yanıt vermeye çalıştı. Girişim, dün Misrata kentinin ev sahipliğinde düzenlenen toplantının ardından duyuruldu.

İnisiyatife, Misrata, el-Hums, Zliten, Beni Velid, Tarhuna, Tininai, el-Merdum, Msallata ve Kasr el-Ahyar belediyelerinin başkanları katıldı. Toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, söz konusu adımın ‘belediyeler arasında iş birliği ve bütünleşmeye dayalı, bölgeye ve bölge halkına hizmet etmeyi amaçlayan bir sürecin başlangıcı’ olduğu ifade edildi. Ancak girişim, katılımcı belediyelerin bazılarında da dahil olmak üzere geniş çaplı tartışma ve itirazlarla karşılandı.

Reddedilme ile kabul arasında

Libya’nın kuzeybatısındaki Beni Velid kentinde, şehrin en büyük toplumsal bileşeni olan Warfalla kabilesi, söz konusu girişimi ‘yeni isimler altında ülkeyi bölme girişimi’ olarak nitelendirdi. Kentte bir grup genç, kararı protesto etmek amacıyla belediye binasına girişleri kapatırken, benzer protestoların batıdaki Tarhuna kentinde de yaşandığı belirtildi.

Başkent Trablus’un yaklaşık 190 kilometre doğusunda bulunan ve askerî ağırlığıyla öne çıkan Misrata kentinde de Orta Bölge girişimine karşı çıkan sesler yükseldi. Bu isimler arasında yer alan toplumsal önderlerden Abdulhamid Hadr, “Kabileciliğe hayır, bölgeciliğe hayır, bölgelere hayır” sloganını dile getirdi. Buna karşılık girişimin destekçilerinden Misratalı kanaat önderi Salim Karvad, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, “Bu, yıllardır üzerinde çalışılan ve artık sahada karşılığı bulunan bir gerçeklik” ifadesini kullandı.

Girişimin duyurulması, son 24 saat içinde siyasi çevrelerde geniş çaplı çekincelere ve eleştirilere yol açtı. Libya Temsilciler Meclisi (TM) üyesi Caballah eş-Şeybani, ‘dördüncü bir bölge’ oluşturulmasına ilişkin söylemlerin, Tebu, Tuareg ve Amazigh gibi diğer kültürel ve bölgesel topluluklardan da benzer taleplerin yükselmesine kapı aralayabileceği uyarısında bulundu. Bu görüşe, Said Vanis de destek verdi.

Orta Bölge’nin kuruluşunun duyurulduğu toplantıdan (Misrata Belediye Meclisi)Orta Bölge’nin kuruluşunun duyurulduğu toplantıdan (Misrata Belediye Meclisi)

TM üyesi Muhammed Amir el-Abani de Orta Bölge söyleminin, Libya’nın bölgelere ayrılması ve ulusal birliğinin zayıflatılması yönünde bir sürecin başlangıcı olabileceği uyarısında bulundu. TM üyesi Belhayr eş-Şaab ise bu tür isimlendirmeleri yapmaya hangi kurumun yasal yetkiye sahip olduğunu sorgulayarak, mevcut koşullarda böyle bir girişimin gündeme getirilmesinin ‘ulusal çıkarlara hizmet etmediğini’ savundu.

Aynı çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ‘bölgelerin üzerinde tek ve birleşik Libya’ anlayışına bağlılığını vurguladı. Libya Demokrat Partisi Genel Başkanı Muhammed Suvan ise böylesi tartışmalı konuların gündeme taşınmasının, zaten kırılgan bir süreçten geçen Libya siyasi sahnesindeki gerginliği daha da artıracağını ifade etti. Libya Genel Ulusal Kongre’nin eski üyesi Nasr Muaykil de söz konusu girişimin hangi anayasal ve yasal dayanağa sahip olduğunu sorgulayarak, bu adım için yetkili yasama organının onayının bulunup bulunmadığı sorusunu gündeme getirdi.

Öte yandan, aralarında Muhammed Kaşut ve Usame el-Buayşi’nin de bulunduğu bazı aktivist ve siyasetçiler, Orta Bölge ilanının gelecekte coğrafi ya da kimlik temelli benzer taleplerin önünü açabilecek bir emsal oluşturduğunu belirtti. Söz konusu isimler, bunun uzun vadede devletin birliğini tehdit edebileceği uyarısında bulundu.

Federalizm çağrıları yeniden gündeme geldi

Söz konusu girişim, Libya’nın doğusunda, Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından yeniden gündeme gelen federalizm çağrılarını da canlandırdı. Federalizm yanlıları, bu modeli uzun yıllardır bölgenin maruz kaldığını savundukları tarihî ihmal ve dışlanmışlığın giderilmesi için bir çözüm olarak görüyor.

Bu kapsamda 2013 yılında Sirenayka’nın federal bir bölge olduğu ilan edilmiş ve 1951 Bağımsızlık Anayasası’na dayanılarak yerel bir yönetim oluşturulmuştu. Söz konusu anayasa, 1963 yılında üniter devlet modeline geçilmeden önce Libya’da federal bir sistemi öngörüyordu.

Federalist akımın önde gelen isimlerinden Ebu Bekir el-Katrani ise Orta Bölge girişimini savundu. El-Katrani, federalizm çağrılarının bölünme anlamına gelmediğini belirterek, bunun merkezi yönetimin egemen yetkilerini koruduğu bir yapı içinde yönetim sorumluluklarının paylaşılmasını hedeflediğini söyledi.

El-Katrani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Almanya gibi ülkelerde çok katmanlı yönetim modellerinin devletin birliğine zarar vermediğini ifade etti. Libya’nın da yetkilerin merkezde toplanması yerine dağıtılmasına dayalı yönetim mekanizmalarını ciddi biçimde tartışması gerektiğini savunan el-Katrani, federalizmin ayrılık projesi değil, toplumsal çeşitliliği yönetmenin araçlarından biri olduğunu dile getirdi.


Savaş tehdidi, Irak’ta silahların devlet kontrolüne alınması planlarını zora sokuyor

Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
TT

Savaş tehdidi, Irak’ta silahların devlet kontrolüne alınması planlarını zora sokuyor

Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)
Bağdat'ta düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne katılan, Asaib Ehli’l Hah örgütü üyeleri, 1 Temmuz 2016 tarihinde (AP)

Irak'ın devletin kontrolü dışındaki silahlar meselesi, siyasi ve güvenlik gündeminde yeniden birinci sıraya yerleşti. Nuceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi, ‘İsrail'i destekleyen uluslararası güçler’ olarak nitelendirdiği kesimlerle her türlü uzlaşıyı reddeden sert açıklamalar yaparak, hareketinin ‘güç ve silah’ seçeneğine bağlı kalacağını vurguladı. Tüm bunlar, hükümet iç içe geçmiş siyasi ve askeri zorluklarla boğuşurken, silahların devletle sınırlandırılması çabalarını sürdürdüğü bir ortamda yaşandı.

Kaabi’nin açıklamaları, İran-İsrail arasındaki son bölgesel gelişmeler ve askeri gerilimin ardından dün yayımlanan bir bildiride yer aldı. Kaabi, İran'ın İsrail'e yönelik füze saldırısını ‘Siyonist varlığa bir terbiye dersi’ olarak nitelendirerek övdü. Yemen'deki Husilerin askeri adımlarını da ‘düşmana beklenmedik bir tokat’ olarak gören Kaabi, bu adımları da takdirle karşıladı.

Irak’taki İran'a yakın silahlı bir grup olan Nuceba Hareketi, Irak'ta ‘İslami Direniş Koordinasyonu’ adını kullanan silahlı gruplar ittifakının kilit üyeleri arasında yer alıyor. Bu ittifak, 7 Ekim 2023 olaylarının ardından bölgedeki gerilime doğrudan dahil oldu.

Iraklı kaynaklar daha önce Irak hükümetinin silahlı grupların liderlerine bölgedeki gerginliğe karışmamalarını sağlamak amacıyla temaslar yürüttüğünü aktarmıştı. Hükümet, bazı grupların silahların devletle sınırlandırılması planını desteklemesiyle bu süreçten yararlanıyor.

Kaabi, Nuceba Hareketi’nin ‘İsrail ve ABD'nin destekçileriyle Irak'ın uzlaşabileceğini sananları’ uyardığını belirterek, ‘güç ve silah mantığının’ onlarla başa çıkmanın tek seçeneği olduğunu ve hareketinin ‘bu yoldan asla sapmayacağını’ söyledi.

Irak’ta silahlı grupların geleceği ve tüm silahlı oluşumların devlet otoritesine bağlanmasının mümkün olup olmadığına dair tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. Bu mesele, Ali Zeydi liderliğindeki Irak hükümetinin önündeki en önemli dosyalardan biri haline geldi.

Irak hükümeti hukuk devleti ilkesine bağlılığını ve silahların resmî kurumların tekeline alınmasını defalarca kez vurguladı. Ancak bu hedefin hayata geçirilmesi, silahlı grupların siyasi, askeri ve ekonomik nüfuzuyla doğrudan bağlantılı karmaşık engellerle karşı karşıya.

Sadr, geçen 27 Mayıs'ta askeri kolu Barış Tugayları'nı devlet kadrolarına dahil ettiğini ilan ederek Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) gruplarını silahlarını teslim etmeye davet etmişti. Ardından Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları da Haşdi Şabi'den ayrıldıklarını açıkladı.

Yöntem konusunda görüş ayrılığı

Öte yandan silahlı gruplara yakın isimler, silahların teslim edilmesine yönelik önerileri dış baskıların bir ürünü olarak nitelendirerek reddetti.

Haşdi Şabi yetkililerinden Abdurrahman el-Cezairi, yerel medyaya yaptığı açıklamada ‘silahların devletle sınırlandırılması kararının tek taraflı alınabilecek bir karar olmadığını’ belirterek bu tür hayati konularda ‘yasama organına başvurulması’ çağrısında bulundu.

Bu açıklamalar, silahlı gruplar dosyasının ele alınış biçimine ilişkin mevcut bölünmüşlüğü yansıtıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu bölünmüşlük, bağımsız silah depolarına ve finansman kaynaklarına sahip silahlı grupların nüfuzunun yıllarca genişlemesinin ardından daha da karmaşık bir hal aldı.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Meclis Grubu Başkanı Şexewan Abdullah ise herhangi bir silahsızlanma projesinin önünde ek engeller oluğuna işaret ederek grupların elindeki bazı silahların doğrudan bu gruplara ait sayılamayacağını dile getirdi.

Abdullah, sorunlardan birinin bazı grupların ‘silahlarını teslim etmeye karar verebileceği, ancak silahların, özünde bu silahları kendine ait sayan bölgesel bir devlete ait olduğu' gerçeğinde yattığını açıkladı. Bu devletlerin insansız hava araçları (İHA) da dahil söz konusu silahların teslimini onaylamayabileceğini vurguladı.

Bazı grupların silahları devlete teslim etmek yerine başka oluşumlara aktarma yoluna gidebileceğine dikkat çeken Abdullah, silahlı grupların yaklaşık yüzde 30'unun Haşdi Şabi bünyesinde yer aldığını, yüzde 70 civarındaki bölümünün ise bu çerçevenin dışında faaliyet gösterdiğini de kaydetti.

Gözlemciler, silah dosyasının yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını, silahlı grupların geçmiş yıllarda inşa ettiği nüfuz ağları ve özel mali kurumlarla iç içe geçmiş ekonomik ve siyasi çıkarlarla da bağlantılı olduğunu vurguluyor. Bu durum, her türlü silahsızlanma sürecini hükümet kararları ya da yasal düzenlemelerden çok daha karmaşık hale getiriyor.

Analistler, silahın pek çok grup için yalnızca askeri bir araç olmadığını; aynı zamanda siyasi nüfuzun güvencesi ve ekonomik korumanın kaynağı işlevi gördüğünü belirtiyor. Bu nedenle silahın teslimi çağrılarına verilen yanıtın, kapsamlı siyasi ve güvenlik düzenlemeleriyle eşzamanlı yürütülmediği sürece sınırlı kalacağını ifade ediyorlar.

Casusluk

Silaha ilişkin siyasi tartışmanın yanı sıra Irak'ın güvenlik dosyasında son günlerde dikkat çekici gelişmeler yaşandı. Bağdat'taki bir güvenlik kaynağı, Irak Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın güvenlik müsteşarı Tuğgeneral Ahmed et-Tayyar'ın yolsuzluk ve casusluk suçlamalarıyla gözaltına alındığını bildirdi.

Kaynak, özel bir birliğin operasyonu gerçekleştirdiğini belirtti; ancak casusluk suçlamasının mahiyeti ya da şüpheli bağlantıların hangi taraflara yönelik olduğu konusunda ayrıntı vermedi. Yetkili mercilerden ise henüz ek bir açıklama gelmedi.

Musul ilinde ise Haşdi Şabi’ye bağlı Musul Operasyonlar Komutanlığı, ‘nitelikli’ olarak nitelendirdiği bir operasyonda feshedilmiş Baas Partisi'nden üst düzey bir ismi yakaladığını duyurdu.

Haşdi Şabi Genel Medya Müdürlüğü, operasyonun 30. Tugay'ın istihbarat birimleri tarafından aylarca süren takip, gözetleme, bilgi toplama ve analiz sürecinin ardından usulüne uygun bir mahkeme iznine dayanarak hayata geçirildiğini açıkladı.