Almanya eski Cumhurbaşkanının oğlu intikam için öldürülmüş

Von Weizsaecker (Reuters)
Von Weizsaecker (Reuters)
TT

Almanya eski Cumhurbaşkanının oğlu intikam için öldürülmüş

Von Weizsaecker (Reuters)
Von Weizsaecker (Reuters)

Almanya’nın eski cumhurbaşkanlarından Richard Von Weizsacker'in oğlunun intikam nedeniyle öldürüldüğü ortaya çıktı.
Almanya’nın eski cumhurbaşkanlarından Richard Von Weizsacker'in oğlu Fritz von Weizsacker, Salı günü Berlin’de uğradığı bıçaklı saldırıda hayatını kaybetti. Alman basınında yer alan haberlere göre Weizsacker, ailesinden intikam almak isteyen biri tarafından öldürüldü. Saldırganın eski Cumhurbaşkanı Richard Weizsacker'i, o yıllarda yöneticisi olduğu Boehringer Ingelheim şirketinin Vietnem Savaşına öldürücü zehirli kimyasallar göndermekle suçladığı belirtildi. Aileden intikam almak isteyen saldırgan, eski Cumhurbaşkanı 2015 yılında hayatını kaybettiği için oğlu Fritz von Weizsacker’i öldürdüğünü belirttiği öğrenildi.
Richard Von Weizsacker, 1984-1994 yılları arasında Almanya'nın altıncı cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştı. Richard Von Weizsacker'in dört çocuğundan biri olan Fritz Von Weizsacker, Freiburg, Boston ve Zürih'te görev yaptıktan sonra 2005 yılından bu yana Berlin Schlosspark Hastanesinde çalışıyordu.
Fritz Von Weizsacker, Salı akşamı dahiliye bölümü başhekimi olarak görev yaptığı Schlosspark Hastanesinde verdiği seminer sırasında bıçaklı bir saldırgan tarafından öldürüldü. Kamuya açık olan semineri takip eden bir polis memuru da olaya müdahale etmek isterken ağır yaralandı. Hastaneye kaldırılan polisin olay esnasında görevli olmadığı açıklanmıştı. Saldırgan, bir psikiyatri kliniğine yatırılırken cinayetle ilgili soruşturma geniş kapsamlı olarak sürdürülüyor.



Somali: ‘Suça sürüklenmiş’ gençler için çıkarılan cumhurbaşkanlığı affı, eş-Şebab'ın boynundaki ilmeği sıkılaştırıyor

Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
TT

Somali: ‘Suça sürüklenmiş’ gençler için çıkarılan cumhurbaşkanlığı affı, eş-Şebab'ın boynundaki ilmeği sıkılaştırıyor

Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)
Somali ordusu, Orta Şabelle eyaletinin Hawadle bölgesinde eş-Şebab’la çatışıyor (Somali Haber Ajansı)

Somali Cumhurbaşkanlığı, eş-Şebab Hareketi’ne katılan ‘suça sürüklenmiş gençlere’ radikal ideolojiyi terk etmeleri şartıyla af ilan ederek yeni bir adım attı. Şarku’l Avsat’a konuşan Somalili bir Afrika meseleleri uzmanı, bu adımın, entegrasyon ve rehabilitasyon dahil olmak üzere birkaç koşulun yerine getirilmesi şartıyla, eş-Şebab'ın etrafındaki çemberi daraltma şansını artıracağına inanıyor.

Somali Haber Ajansı SONNA dün, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un, (yerel olarak eş-Şebab'ı ifade etmek için kullanılan bir terim olan) Havaric milislerinin saflarında radikal ideoloji ile aldatılmış gençlere, aşırıcı ideolojiyi terk etmeleri halinde af kararı verdiğini bildirdi.

SONNA, devletin bu gençlere yeni bir hayat ve geleceklerini inşa etme fırsatları sunarak, onların toplumun ayrılmaz bir parçası olmalarını sağlayacağını da ifade etti.

SONNA’nın pazar günkü haberine göre Somali ordusu, ‘terörizmi ortadan kaldırmak için devam eden çabalar çerçevesinde, Orta Şabelle eyaletinin Hawadli bölgesinde saklanan Havaric milislerinin hücrelerini’ hedef alan planlı bir askeri operasyon başlattı.

dfvfbf
Hiran bölgesinde eş-Şebab Hareketiyle bağlantılı silahlı militanlar hedef alındı (Somali Haber Ajansı)

Somali, Afrika Birliği Somali Misyonu'na (AMISOM) ev sahipliği yapıyor. AMISOM, 15 yıldır Somali'de terörist faaliyetlerini artıran eş- Şebab Hareketi ile mücadelesinde Somali'ye destek sağlamak amacıyla 2024 yılının aralık ayında Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) kabul edilen kararın ardından geçtiğimiz yılın ocak ayında resmi olarak faaliyete geçti.

Somali uzmanı Abdulvali Jama Barre, Başbakan Şeyh Mahmud'un af kararının güvenlik, sosyal ve stratejik olmak üzere üç açıdan yorumlanabileceğini belirtti. Bu önemli bir araç, ancak tamamlayıcı politikalarla desteklenmedikçe başarısı garanti edilemez.

Barre, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Af, özellikle de birçok gencin yanlış yönlendirme veya zorlama sonucu örgüte katılmış olması ve güvenli bir çıkış yolu bulmanın muhalifleri örgütü terk etmeye teşvik etmesi nedeniyle geri dönüşün önünü açan olumlu bir adımdır. Bu aynı zamanda, devletin sert çizgideki liderlerle yanlış yönlendirilmiş gençleri birbirinden ayırdığını gösteren insani ve siyasi bir mesajdır ve hükümetin intikamcı olmayan bir kuluçka merkezi olduğu imajını pekiştirir.”

Bu durum, eş-Şebab Hareketi’nin operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde ortaya çıktı. Ezher Aşırılıkla Mücadele Gözlemevi, eş-Şebab Hareketi’nin sivilleri terörize etme ve sınır ötesi saldırılar düzenleme yönündeki kanlı stratejisi çerçevesinde Ramazan ayında Somali-Kenya sınırında terör tehdidini artırdığını açıkladı.

Gözlemevi tarafından dün yapılan açıklamada, “Bu gerginliğin artışı cumartesi gecesi terörist hareketin üyeleri Cuba'nın merkezindeki Bawali ve Somali'nin güneyindeki Aşağı Şabelle eyaletine bağlı Konyabarow bölgelerinde 10 sivili kurşuna dizerek infaz etmesiyle başladı” ifadeleri yer aldı. Gözlemevi, eş-Şebab’ın Ramazan ayı boyunca genel dini duyguları istismar etmek için şu anda faaliyetlerini yoğunlaştırdığını kaydetti.

Barre ise eş-Şebab Hareketi’nin dini duyguları istismar ettiğini belirterek “Bu yüzden eş-Şebab'ı sürekli dini ve fikri rehberlik, ekonomik entegrasyon ve akıllı güvenlik izleme yoluyla başarılı bir şekilde kontrol altına almak için, af kararı tek başına yeterli olmaz. Bu kararın gerçek rehabilitasyon programlarıyla bağlantılı olması gerekir” değerlendirmesinde bulundu.


Çıkmaz, uzlaşma ve gerilim arasında Ukrayna savaşı senaryoları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
TT

Çıkmaz, uzlaşma ve gerilim arasında Ukrayna savaşı senaryoları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump, Alaska Zirvesi sırasında (AP)

Rus kuvvetlerinin Doğu Ukrayna’daki cephelerde kaydettiği yavaş kara ilerlemesine rağmen, ‘özel askerî operasyon’ olarak başlayıp dört yıl içinde yıpratıcı bir savaşa dönüşen süreçte Rusya açısından askerî zafer hâlâ uzak görünüyor. Bu süre zarfında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, hedeflerine ulaşmayı başaramadı. Bazı Amerikalı uzmanlar artık sahadaki verilerin, Putin’in Ukrayna’yı boyun eğdiremediğini; hatta Rusya’nın stratejik bir yenilgiyle karşı karşıya kalabileceğini gösterdiğini düşünüyor.

dscd
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, savunma bütçesini ve asker emeklisi maaşlarını artırarak kapsamlı bir askeri reform gerçekleştirdi. (AP)

Diplomatlar ve dış politika gözlemcileri, öngörüde bulunmanın her zaman riskli bir girişim olduğunu vurgular. Ancak eski ABD Büyükelçisi ve RAND Corporation uzmanı William Courtney, ABD ile Rusya arasındaki stratejik ilişkilerde (Sovyetler Birliği dönemi de dahil olmak üzere) kilit roller üstlenmiş bir isim olarak, Ukrayna’nın işgalini malî, beşerî, askerî ve siyasî açılardan değerlendiriyor. Courtney, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin yoğun çabalarına rağmen henüz somut sonuç alınamayan süreçte, savaşın muhtemel sonlarına dair daha net bir tablo çizmeye çalışıyor. Bu görüşe, Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) bünyesindeki Rusya Programı Direktör Yardımcısı John Hardie de katılıyor. Hardie, Putin’in ‘katı tutumlarının’, ABD’nin arzuladığı barışın önündeki başlıca engel olduğunu savunuyor.

Afganistan modeli

Daha önce ABD-Sovyet Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması’nın uygulanmasına yönelik Amerikan-Sovyet komisyonunda görev alan, eski Başkan Bill Clinton’a özel danışmanlık görevinde bulunan ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Rusya, Ukrayna ve Avrasya işlerinden sorumlu direktörlük yapan William Courtney, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Rus ekonomisinin ABD ve Avrupa yaptırımlarından ‘giderek daha sert ve belirgin biçimde etkilendiğini’ belirtti.

dcdc
(foto altı) Eski ABD Büyükelçisi William Courtney (Şarku’l Avsat)

Courtney ayrıca, Rus kuvvetlerinin insan kayıplarının ‘son derece yüksek’ olduğunu ve bu kayıpların ‘Sovyetler Birliği’nin Afganistan savaşındaki kayıplarını açık ara aştığını’ söyledi.

Öte yandan, ‘ABD politikasının Ukrayna’ya güçlü destekten, daha çok tarafsız arabulucu konumuna yakın bir çizgiye kaydığını’ savunan Courtney, bu nedenle ‘ABD’nin artık Ukrayna veya Avrupa adına Rusya ile müzakere edebilecek bir konumda olmadığını’ dile getirdi. Birçok Avrupalı liderin, ‘Ukrayna’daki savaşı Avrupa güvenliğiyle yakından bağlantılı görmeye giderek daha fazla eğilim gösterdiğini’ de sözlerine ekleyen Courtney, Avrupa’da, Rusya’nın Ukrayna’da galip gelmesi halinde ‘diğer bazı Avrupa ülkelerinin de risk altına girebileceği’ yönündeki kaygıların arttığını vurguladı.

Bu yaklaşımı farklı bir açıdan teyit eden John Hardie ise ABD’nin Rusya’yı gerçek tavizler vermeye zorlamak amacıyla ‘azami baskı uygulamaya yönelik sürekli ve kapsamlı bir çaba’ ortaya koyduğunu henüz görmediğini ifade etti. Halihazırda ‘bazı diplomatik temaslar’ bulunduğunu, ancak taraflar arasındaki uçurumun genişliğini koruduğunu ve barış için gerekli belirleyici uzlaşıların henüz sağlanmadığını belirtti.

Dünya’dan uzak

Rusya’nın savaşı sona erdirmeye yönelik hedeflerine ilişkin olarak Hardie, Trump yönetiminin Ukrayna’nın Donbas bölgesinin geri kalan kısımlarından vazgeçmesi gerektiği görüşünde olduğunu; bunun savaşın sona ermesine imkân tanıyacağı ve ABD ile Rusya arasında ekonomik iş birliğinin yeniden başlamasının önünü açacağı varsayımının benimsendiğini aktardı. Ancak Hardie, bu değerlendirmenin isabetli olmadığını belirterek, ‘Putin’in on yıllardır Ukrayna üzerinde yeniden hakimiyet kurmaya odaklandığını’ ve ülkeyi Rus nüfuz alanına geri döndürmeyi amaçladığını ifade etti. Ona göre hedef, Ukrayna’yı Batı yönelimli bağımsız bir devletten ziyade Belarus’a daha yakın bir konuma getirmek. Bu nedenle Rusya’nın taleplerinin ‘toprak meselesinin çok ötesine geçtiğini’ vurguladı.

erfref
Amerikan araştırma kuruluşu Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) bünyesindeki Rusya Programı Direktör Yardımcısı John Hardie (Şarku’l Avsat)

Bu değerlendirmeye katılan Courtney, Rusya’nın “Rus İmparatorluğu’nun son dönemlerinden Sovyetler Birliği yıllarına kadar ABD’yi her zaman başlıca jeopolitik rakibi olarak gördüğünü; Avrupa’yı ise hiçbir zaman benzer stratejik önemde değerlendirmediğini” söyledi. Bu çerçevede Moskova’nın doğrudan Donald Trump ile müzakereye hazır göründüğünü ve işgal altındaki topraklar üzerindeki kontrolünün tanınması ile Donbas’ın geri kalanında hakimiyetini güçlendirme talepleri dahil olmak üzere azami taleplerini yinelemeyi sürdürdüğünü belirtti.

Askerî açıdan ise Courtney, sahadaki durumun ‘büyük ölçüde bir çıkmaz’ niteliği taşıdığını ifade ederek, ağır kayıplara rağmen Rus kuvvetlerinin Doğu Ukrayna’da ‘kayda değer bir ilerleme sağlayamadığını’ dile getirdi. Buna karşılık insansız hava araçları (İHA) savaşındaki gelişmelerin, Ukrayna tarafındaki insan kayıplarını azaltmaya katkı sağladığını kaydetti.

“Görüşmeler de benzer şekilde tıkanmış görünüyor” diyen Courtney, Rus yetkililerin (aralarında Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da bulunduğu isimlerin) açıklamalarına atıfla, ‘ABD’li ve Ukraynalı bazı liderlerin zaman zaman dile getirdiği iyimser beyanlara rağmen tarafların hâlâ bir anlaşmaya varmaktan uzak olduğunu’ belirttiğini aktardı.

Çin ile ortaklık

Pekin’in Moskova’ya verdiği destekle ilgili bir soruya yanıt veren Courtney, ‘Çin’in Rusya’ya destek sağladığını; ancak bunun ölümcül silahlar şeklinde değil, teknoloji ve çift kullanımlı mallar tedariki yoluyla gerçekleştiğini’ belirtti.

Bununla birlikte Çin’in son dört yılda ‘nispeten temkinli bir tutum’ sergilediğini ifade eden Courtney, Putin’in Eylül 2022’de nükleer silah kullanma ihtimaline imada bulunmasının ardından, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in nükleer silah kullanımına karşı defalarca uyarıda bulunduğunu hatırlattı. Dolayısıyla, Çin’in Rusya’ya ekonomik ve teknolojik alanlarda verdiği destek önemli olmakla birlikte askerî açıdan belirleyici olmadı ve koşulsuz bir siyasî desteğe de dönüşmedi. Oysa 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı işgalinden hemen önce Pekin ile Moskova ‘sınırsız ortaklık’ ilan etmişti. Ancak Courtney’nin ifadesiyle, ‘pratikte açık sınırlar vardı.’ Çin, en önemli ekonomik ilişkilerini Avrupa, ABD ve daha geniş küresel ekonomiyle riske atmaktan kaçınma çabası çerçevesinde Moskova’ya karşı ‘stratejik mesafeyi’ korudu.

Öte yandan Hardie, ‘Çin’in bu savaşta Rusya’nın en önemli ortağı olduğunu’ belirterek, Pekin’in büyük miktarlarda Rus petrolü satın alarak ve ikili ticareti genişleterek ekonomik destek sunduğunu vurguladı. Ayrıca Çin’in, mikroelektronikler, bilgisayar destekli sayısal kontrol makineleri (CNC) ve diğer çift kullanımlı teknolojiler gibi temel girdilerin aktarılmasında bir ‘kanal’ işlevi gördüğünü; bunun da Rus savunma sanayi tabanını desteklediğini ifade etti.

Hardie, ‘Ukrayna’daki savaşın ABD açısından Çin meydan okumasından tamamen ayrı olmadığını’ vurguladı. ABD’nin Rusya’nın Ukrayna üzerinde kontrol kurmasına izin vermesi halinde bunun ‘başka cephelerdeki caydırıcılığı zayıflatabileceğini; buna Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir hamlesinin de dahil olduğunu’ belirtti. ABD içinde bazı çevrelerin Washington’un Ukrayna’ya desteğini azaltarak yalnızca Çin’i caydırmaya odaklanması gerektiğini savunduğunu kaydeden Hardie, Hint-Pasifik bölgesinde Çin nüfuzuna en açık ülkelerin ise ters yönde bir argüman ileri sürdüğünü ifade etti. Bu ülkelere göre Ukrayna’nın savunulması, daha geniş ölçekte caydırıcılığın güvenilirliğini güçlendiriyor.

Aynı bağlamda Courtney, Rus stratejistlerin ‘güç dengesi’ olarak adlandırdığı kavramın, Moskova’nın Avrupa ile ilişkilerinde aleyhine işlediğini söyledi. Ekonomik açıdan Rusya’nın Avrupa için önemi azalmış durumda; askerî bakımdan ise savaş bir çıkmaza girmiş bulunuyor. Courtney, ‘Rusya’nın bu eğilimleri belirleyici biçimde tersine çevirebileceğine dair kayda değer bir kanıt olmadığını’ vurguladı.

Courtney ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını, 1979-1989 yılları arasındaki Sovyet-Afgan savaşıyla karşılaştırdı. O dönemde ‘mücahitler’, Sovyet kuvvetlerini ezici bir yenilgiye uğratamamış olsa da, Moskova’nın zafer elde etmesini engelleyecek ölçüde güçlüydü.

sdcs
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 22 Ocak’ta ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ı kabul etti. (EPA)

Sonuç olarak söz konusu çatışmada (Sovyet-Afgan savaşı) iki önemli gelişme öne çıkmıştı. İlki, savaşın ortasında yönetimde bir değişiklik yaşanması; Mihail Gorbaçov iktidara gelerek Sovyet askeri yükümlülüklerini hafifletmeye ve ekonomik nedenlerle Batı ile ilişkileri iyileştirmeye çalıştı. Bunun sonucunda Kremlin, savaşı süresiz olarak sürdürme konusunda tam bağlılık göstermemeye başladı. İkincisi ise, mücahitlerin Sovyet kuvvetlerini on yıl boyunca kademeli olarak yıpratmasıydı. Mücahitler Sovyetler Birliği’ni ezici biçimde yenemese de savaşı hem politik hem ekonomik hem de askerî açıdan son derece maliyetli hale getirerek Moskova’yı sonunda geri çekilmeye zorladı.

Courtney, Ukrayna’daki mevcut savaşın ilk yıllarında Rusya’nın hızlı bir zafer beklediğini, ancak şiddetli bir direnişle karşılaştığını hatırlattı. Courtney, “Görünüşe göre Moskova, Kiev’i kendi azami taleplerini kabul etmeye zorlayamıyor. Öte yandan Ukrayna da Rusya’yı ateşkes imzalamaya zorlayacak güçte değil. Sonuç, yıpratıcı bir savaş” değerlendirmesinde bulundu.

sxdcsc
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Çin Devrimi’nin zaferinin 80. yıldönümünde Pekin’de Putin ile bir araya geldi, 3 Eylül 2025. (EPA)

Hardie, tarihî ölçütlere göre değerlendirdiğinde, ‘Ukrayna’nın Rusya’nın kara kazanımlarını yüksek insan ve donanım maliyetiyle kademeli olarak sınırlamaya devam etmesi, savunma hatlarını güçlendirmesi ve egemenliğini koruması halinde, bu savaşın Rusya açısından stratejik bir başarısızlık olarak kabul edilmesinin muhtemel olduğunu’ belirtti. Bununla birlikte Hardie, ‘temkinli olunması gerektiğini’ vurguladı. Zira Rusya bu savaşı sona erdirip yeniden silahlanma ve yeniden yapılanma sürecine girerse, ardından belki daha iyi hazırlanmış ve başarılı bir başka işgale girişirse, tarihî değerlendirmeler önemli ölçüde değişebilir. Ayrıca Hardie, mevcut savaşın sona ermesinin, ‘daha geniş stratejik meydan okumanın kesin olarak son bulacağı anlamına gelmediğini’ de hatırlattı.

Kore Savaşı senaryosu

Ukrayna’daki savaşın farklı doğası nedeniyle Courtney, Afganistan’da Kremlin’deki değişim ve son Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un iktidara gelişine ilişkin olasılıkları temel alan bir tahminde bulunmaktan kaçındı. Ancak başka bir karşılaştırmayı Kore Savaşı üzerinden yaptı; Güney Kore’nin tek başına Kuzey Kore’yi ateşkesi kabul etmeye zorlamaya gücünün yetmediğini, fakat ABD müdahalesiyle ‘güç dengesinin değiştiğini ve sonucunda yetmiş yılı aşkın bir ateşkesin sağlandığını’ hatırlattı. Courtney, Batı’nın böyle bir dengeyi oluşturmak için müdahale edip etmeyeceğinin belirsiz olduğunu belirtti. Güncel değişkenler -Rusya’daki iç politika, Batı’nın birliği, sahadaki askerî gelişmeler ve gelecekteki ABD liderliği- dikkate alındığında, tek bir belirleyici sonucun öngörülmesinin imkânsız olduğunu; savaşın gidişatının hâlâ alınmamış politik kararlar tarafından belirleneceğini vurguladı.

Hardie, savaşın “Belki de sonunun başındayız” düşüncesini ifade etmekle birlikte, bunun ‘önümüzdeki birkaç ay içinde yakın bir barış anlaşması olacağı’ anlamına gelmediğini belirtti. Hardie’ye göre, başlıca engel, Vladimir Putin’in ‘katı talepleri’. Putin yalnızca Rusya’nın tamamen kontrol edemediği toprakların resmî olarak tanınmasını değil, aynı zamanda daha geniş bir dizi siyasî tavizi de hedefliyor.

Hardie, savaşın nasıl sona ereceğine dair değerlendirmesinde, “Nihayetinde Rusya’nın taleplerini gerçeklerle daha uyumlu hale getirmesi gerekecek” görüşünü dile getirdi. Öte yandan Ukrayna’nın şu anda ‘kaybedilmiş bir barışı kabul edecek anlamlı bir motivasyona sahip olmadığını’ vurguladı.


Kuruluş Günü… Zafer ve kültürel miras

Kuruluş Günü… Zafer ve kültürel miras
TT

Kuruluş Günü… Zafer ve kültürel miras

Kuruluş Günü… Zafer ve kültürel miras

Doç. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi

Bu günlerde -yönetimiyle, toprağıyla ve halkıyla- Kuruluş Günü’nün görkemli yıldönümünü kutlarken, İki Kutsal Caminin Hizmetkârı Kral Selman bin Abdulaziz’in X platformunda yaptığı paylaşımda dile getirdiği şu sözler zihnimde yankılanıyor: “Bu mübarek devletin ve halkının birliğini ve üç yüz yılı aşkın süredir devam eden istikrar yürüyüşünü bize nasip eden Yüce Allah’a hamdolsun. Kuruluş Günü’nde bu mübarek devletin tarihini ve liderlikle halk arasındaki kenetlenmeyi kutluyoruz.” Aynı şekilde, onun dayanağı, destekçisi ve sağ kolu olan Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın şu sözleri de kulaklarımda çınlıyor: “Suudi Arabistan… Yirmi birinci yüzyılın en büyük başarı hikâyesi.” Bu sözler, yüzlerce yıla yayılan ilham verici ve bütüncül bir mücadele ve başarı yolculuğunu özetlemekte; sancağı tevhid olan, anayasası Allah’ın kitabı ve peygamberi Hz. Muhammed’in sünneti olan bir medeniyet devletinin kuruluş hikâyesini veciz biçimde ifade etmektedir. Başlığı kalkınma, ilerleme ve refah; şiarı güven, huzur ve istikrar olan bu yürüyüş, engin ve köklü tarihinden beslenen büyük bir atılım gücüyle taçlanmış; şehirleri, kasabaları ve yerleşimleri kapsayan sürdürülebilir ve kapsamlı bir kalkınma hamlesine dönüşmüştür. Bu sürecin zirvesini ise ülkemizin parlak geleceğinin hatlarını çizen vizyoner ve iddialı bir perspektif olan Vizyon 2030 oluşturmuştur. Bu büyük atılım sayesinde aziz ülkemiz çeşitli alanlarda etkileyici başarılara imza atarak önde gelen devletler arasında seçkin bir konuma yükselmiş; yerel ve uluslararası düzeyde etkin bir güç haline gelmiştir. Bu mübarek toprakların evlatları da kendilerini vatanlarına bağlayan tarihî ve medenî köklerle gurur duymakta; bu yurdu birlik ve güven temelleri üzerine, istikrar, büyüme ve refah esaslarıyla inşa eden basiretli liderliğe olan sarsılmaz sadakatleriyle iftihar etmektedir.

‘Başladığımız Gün’ sloganı altında anlam ve değerleri daima canlı kalan yıldönümünü bir kez daha idrak ederken; zihinlerimizde, İslam dininin sabitelerini korumayı, Arap Yarımadası halklarının birliğini güçlendirmeyi, söz birliğini sağlamayı ve aralarındaki sevgi ile kardeşlik bağlarını pekiştirmeyi omuzlarında taşıyan öncülerin mücadele yolculuğu derinleşmektedir. Bu aziz ve kıymetli millî gün vesilesiyle, bu değerli vatanın evlatları ve onun mübarek topraklarında yaşayan herkes; ülkenin başarılarıyla gurur duymakta, vakar ve yüceliğiyle iftihar etmekte, refahının nimetlerinden yararlanmakta, ilerleme, büyüme ve kalkınmasının meyvelerini toplamaktadır. Basiretli ve hikmet sahibi bir liderliğin gölgesinde ülke gelişmiş devletler seviyesine yükselmiş; vatandaş ve mukimlerin huzur ve refahı için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Böylece herkes onur, izzet, güven ve esenlik içinde yaşamakta; hayallerini gerçekleştirecek aydınlık bir geleceğe ve nesiller boyu sürecek umut vadeden bir yola doğru ilerlemektedir. Bu kıymetli millî gün aynı zamanda, bu mübarek devletin köklü temelleriyle duyulan haklı gururu ve kuruluşundan bu yana halk ile liderlik arasındaki güçlü bağı simgelemektedir. Bu görkemli günü anmak; Krallığın tarihî, medenî ve kültürel derinliğini ifade etmekte, Kuruluş Günü’nün devletin şanlı tarihine, köklü mirasına ve sağlam temellerine duyulan gururu pekiştirmedeki önemini vurgulamaktadır. Ayrıca bu günler, kuruluşundan bugüne Suudi kalkınma yürüyüşünü; bugün bütün alan ve sektörlerde tanık olunan kapsamlı dönüşüm ve gelişim çağına kadar uzanan süreci tefekkür etme vesilesidir. Fedakârlık ve adanmışlık hikâyeleriyle dolu şanlı bir millî geçmişi hatırlarken; Yüce Allah’ın lütfu ve basiretli liderlik ile vefakâr halk arasındaki güçlü millî dayanışma sayesinde gerçekleşen büyük ulusal başarılarla şekillenen müreffeh ve istisnai bir dönemi yaşamaktayız.

Büyük bir gurur ve iftiharla, Suudi Arabistan devletinin üç yüzyılı aşkın geçmişine uzanan tarihini hatırlıyoruz. Kuruluş Günü’nü, İmam Muhammed bin Suud’un önderliğinde, Hicri 1139 yılı ortalarında, Miladi 22 Şubat 1727’de başlatılan bu büyük tarihî mirası anarak kutluyoruz. İmam Muhammed bin Suud’un temellerini attığı bu devlet; Arap Yarımadası halkının o dönemde yaşadığı sosyal, politik, ekonomik ve kültürel olaylarla dolu zengin bir tarih kaydı bırakmıştır. Bu Birinci Suudi Devleti, sağlam ilke ve prensipler üzerine kurulmuş, parçalanmış toplulukları bir araya getirerek güven temellerini atmıştır. Ardından İkinci Suudi Devleti, İmam Türkî bin Abdullah bin Muhammed bin Suud döneminde Riyad merkezli olarak güçlenmiş; nihayetinde bu görkemli devlet, Kral Abdulaziz bin Abdurrahman el-Faysal Âl Suud tarafından modern haline getirilmiştir. Onun liderliğinde ve daha sonra onun sadık oğulları olan kralların yönetiminde Suudi Arabistan, bugün ulaştığı kalkınma, ilerleme ve prestij seviyesine erişmiştir. Kuruluş Günü, Arap Yarımadası tarihindeki derin medenî anlam ve değerleri taşımakta; imamlar ve kralların mücadele ve fedakârlık yolculuğunu hatırlatmakta ve üç yüzyılı aşan Suudi tarihinin ilk devletin başkenti Diriye’den, ikinci devletin başkenti Riyad üzerinden, modern krallığın kuruluşuna ve bugünkü refah dönemine kadar uzanan sürecini gözler önüne sermektedir. Bugün, Yüce Allah’ın lütfu, basiretli liderlik ve halkın özverili çabaları sayesinde Suudi Arabistan; kapsamlı bir medenî kalkınma yaşamış, bölgesel ve küresel alanda öncü bir konuma gelmiş, G20 ülkeleri arasında önemli bir rol üstlenmiş ve çeşitli alanlarda dünya çapında saygın bir merkez olarak tanınmıştır.

Son olarak, Kuruluş Günü vesilesiyle, İki Kutsal Caminin Hizmetkârı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a en içten tebriklerimi sunuyorum. Yüce Allah’tan, bu aziz vatanı basiretli liderliğimiz gölgesinde korumasını ve bize güven, istikrar, refah ve ilerleme nimetlerini daim kılmasını diliyorum.

O, her şeyi işiten ve dualara cevap verendir…