Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)
TT

Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)

Ahmed Abdulhakim*
Sykes-Picot anlaşmanın ayrıntıları, üzerinden 103 yıl geçmesine rağmen Ortadoğu’da özellikle de Asya bölgesindeki gelişmeler üzerindeki ‘güçlü’ etkisini sürdürmeye devam ediyor.
Fransa ve İngiltere, daha sonra ise Rusya, Sykes- Picot olarak bilinecek olan ‘gizli bir anlaşma’ ile ‘hasta adam’ olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun etkili olduğu bölgeleri kendi aralarında paylaşma konusunda uzlaşmıştı.
Anlaşmanın her yıldönümünde, 3 sayfa, 12 madde ve bir haritadan oluşan içerikle ilgili tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Bu anlaşmaya göre Akdeniz'deki Akka Limanı’ndan doğuda Irak'ın Kerkük iline uzanan yatay bir sınır çizildi. Anlaşmaya göre bu sınırın, Filistin ve Musul haricinde Türkiye’nin güneyini ve Suriye’yi kapsayan kuzey kısmı Fransa’nın kontrolü altında bulunuyor. İngiltere ise Filistin özel statüsünün imtiyazı ile Bağdat eyaleti, Akka limanları, Ürdün’ün doğusu Hayfa’dan, Irak- Suudi Arabistan ve Ürdün- Suudi Arabistan sınırlarına kadar uzanan güney kısmını egemenliği altına alıyor. Bu anlaşma, bazı taraflara göre yıllar geçmesine rağmen tarih mahkemeleri tarafından hala bölgeyi sarsan birçok sorunun sebebi olarak görülmeye devam ediyor. Bazı taraflarca ise kısmen doğru kısmen yanlış olduğu düşünülüyor.
Ayrıca her yıl dönümünde, anlaşmanın tarafları, Ortadoğu’da yaşanan olaylar ışığında kalıcı ve kronik sorunları çözme çabası olarak sınırların etnik ve dini koşullarla uyumlu bir şekilde yeniden çizilmesi ve bölge ülkelerinin paylaşılması yönünde fikirler öne sürüyor. Politikacılar ve tarihçilere göre Sykes- Picot meselesi hakkında sorular yenileniyor.
Sınırların yeniden çizilmesine ilişkin yeni öneriler, ‘sömürgecilik döneminden beri devam eden komplo teorisi mi, yoksa bileşenler arasında çatışmalı ve sorunlu olan bölgenin durumunu ortaya koymak için mi gündeme geliyor?

Anlaşma nasıldı?
Politikacılar, tarihçiler ve hatta vatandaşlar bile Fransız diplomat François Georges Picot ve İngiliz diplomat Sir Mark Sykes arasında imzalanan ‘gizli anlaşmanın’ etkileri hakkında farklı görüşlere sahipler.

Ancak kaynaklara ve araştırmacılara göre gerçekler şöyle;
Fransız ve İngiliz diplomatlar (Sykes ve Picot) ve Çarlık Rusyası ile 23 Kasım 1915- Mayıs 1916 arası dönemde hasta adamın mirası olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması hakkındaki ‘gizli’ belgeler ve mutabakat zaptı üzerinde görüşmelerde bulundu. Anlaşma, Komünistlerin, 1917’deki Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’da iktidara gelmesinden sonra ortaya çıktı. Bu anlaşma ortaya çıktığında, etkilenen halkların öfkelenmesine neden oldu. O dönemin sömürgeci ülkeleri olan İngiltere ve Fransa, dayatılan sınırlar içerisindeki içsel çatışmalardan sorumlu tutulmaları nedeniyle zor durumda kaldı.
Güvenilir kaynaklara göre Sykes-Picot anlaşmasının sonuçları, 1914-1918 yılları arasında meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında gerçekleşmedi. Bu gelişmelerden en önemlisi, Rus İmparatorluğu’nun ‘devrimle’ yıkılması olmuştu. 1920 yılının Nisan ayında Maşrık/Mağrip (Doğu-Batı) ülkelerinin kaderinin belirlenmesi amacıyla San Remo Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmada, Arap-İsrail ihtilafını oluşturan ‘Filistin'deki Yahudiler için bir vatan’ kurulmasını içeren 2 Kasım 1917'deki Balfour Deklarasyonu'nun uygulanmasına bir ön hazırlık olarak Fransa ve İngiltere’nin Irak ve Şam bölgelerindeki etki alanları ile ilgili değişiklikler yapıldı. Dönemin Fransız ve İngiliz başbakanları, Suriye ve Lübnan’ın Fransız, Ürdün Nehri’nin doğu kıyısı, Irak ve Filistin’in İngiliz Mandası altına alındığını itiraf etmişti.
1921 yılında Fransa, Kilikya’dan, 1939’da da Türkiye’nin güneyindeki Suriye toprağı olan İskenderun Sancağı’ndan çekildi. Öte yandan 1922 yılında Filistin, Suriye ve Irak’taki devrimler başarısız oldu. Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin Filistin, Irak ve Ürdün’ün doğu kıyısı üzerindeki, Fransa’nın da Suriye ve Lübnan’a mandası ya da sınırlı süreliğine gerçekleştirilen sömürgeciliğinin günümüzdeki devletleri ortaya çıkardığını vurguladı. Bu gelişme, Siyonist hareketin İsrail Devleti’nin kurulmasına ilişkin faaliyetlerinin uygulamaya geçmesiyle aynı zamana den geldi.
‘College de France Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, ‘Sykes-Picot sınırları’ 1916-1922 yılları arasında müzakere edilen Osmanlı İmparatorluğu paylaşımını yeniden gündeme getirdi. İlk Sykes-Picot haritasının mevcut sınırlarla herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Pratikte yalnızca Lübnan, Irak, Ürdün ve Filistin sınırları olduğu gibi kaldı.
Laurens, “Sykes-Picot Anlaşması geçici sayılırdı. Ondan çok kısa bir süre sonra yerine San Remo Anlaşması geçti. İlk metin, İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılan bölgelerde bir ya da birkaç Arap devleti kurulmasından bahsediyordu. Ne Lübnan ne de bir Yahudi devletine işaret vardı. Filistin ve Musul'un Fransız etki alanının bir parçası olması gerekiyordu. Ancak Paris, 1918’de Londra’nın baskısı altında bu bölgelerden vazgeçti. Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milliyetçilerinin 1919-1922 yılları arasında Anadolu’yu kurtarmasının ardından Paris, bugünkü Türkiye topraklarının içinde bulunan Kilikya’yı terk etti” ifadelerini kullandı.
Arapların bölgedeki sorun ve krizlerden Sykes-Picot Anlaşması’nı sorumlu tutmasının yanı sıra ‘Ortadoğu Atlası’ kitabının yazarı Tarihçi Jean-Paul Chagnollaud, bu suçlamanın sembolik olduğunu söyledi. Chagnollaud, “Sykes-Picot anlaşmaları, bölge halklarının kolektif hafızasındaki güçlü bir fikir olan ihanetle bağlantılıdır. Onlarca yıldan sonra kökleri Sykes-Picot anlaşmalarına dayanan farklı sorunlar buluyoruz”  tespitinde bulunuyor.
Sykes- Picot Anlaşması’nın ana maddeleri, Fransa ve Büyük Britanya’nın (İskoçya, Galler ve İngiltere'nin yer aldığı ada) anlaşmaya ilgili haritada belirtilen A (Suriye’nin içi) ve B (Irak’ın içi) her iki bölgede de bir Arap cumhurbaşkanı tarafından yönetilen bir Arap devletini tanıma ve korumaya hazır olmasına dayanıyor. A bölgesinde Fransa, B bölgesinde de İngiltere, yerel projeler ve kredilerde öncelik hakkına sahip olacak. A Bölgesi'ndeki Fransa ve B Bölgesi'ndeki İngiltere, Arap hükümet veya hükümetler ittifakının talebi üzerine yabancı danışmanlar ve personel sağlama konusunda tek mercidir.
Haritadaki Sykes hattı, Akdeniz'deki Akka’dan Kerkük'e (250 kilometre) uzanan yatay bir çizgi ile dengelenmiştir. Kuzeydeki bölge olan A’nın sınırları mavi ile gösterilirken, güneydeki bölge olan ve İngiltere hâkimiyeti altında olan B’nin sınırları kırmızı ile belirtildi. Anlaşmanın 3. maddesine göre küresel idare altında olan Filistin ise kahverengi ile gösteriliyor. Bu yönetim şekline Rusya ile yapılan istişarenin ardından diğer müttefikler ve Mekke temsilcileri ile mutabakata varılması sonucunda ulaşıldı.

Suçlama çemberinde
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevirdiği habere göre, Sykes-Picot ve sonuçlarıyla ilgili belgeler ve yazılanlar incelendiğinde, söylenenlerin büyük çoğunluğunun, bu anlaşmanın imzalanmasından sonra bölgede yaşananlar ve etkileri nedeniyle anlaşmayı bir çerçeveye oturtma ve hesap verilebilirlik konusunda hemfikir olduğunu gösteriyor. Bazıları, Fransız ve İngiliz iki üst düzey diplomat arasında yapılanları karşılaştırarak, bölgenin haritasını, bu alanların, bölge halkı ve vatandaşlarını hesaba katmadan iki bölüme ayırarak oynadıkları bir oyuna benzetiyor.
Tarihçi James Barr, 2011 yılında ‘A Line in the Sand’ (Kumlar Üzerindeki Bir Çizgi) isimli kitabında Sykes-Picot Antlaşması hakkında, “İngiltere ve Fransa'nın etki alanları arasındaki çizgi, akıllıca değildi. Oysa fikir basit, buradaki her şey kum. Aşiret topraklarını, nehir yollarını ve coğrafi iletişim kanallarını göz önünde bulundurmaya gerek yok. Bu yalnızca geometrik bir çizgi. Her şey tesadüfi bir şekilde gerçekleşti” ifadelerini kullandı.
İngiltere ve Fransa arasındaki Bereketli Hilal paylaşımı anlaşması geliştirilerek, Fransa’nın Londra Büyükelçisi Paul Cambon ve İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey arasındaki yazışmalar ile Cambon-Grey anlaşması haline getirildi. Rusya ve İtalya da anlaşmaya katıldı. O dönemde Sykes, A ile Akka’dan başlayarak, K ile Kerkük’te sona erecek olan bir çizgi çizmek istediğini söyledi.

“Amaç Yahudileri Filistin’e yerleştirmek”
Öte yandan Düşünür Abdulvehhab el-Meysiri, ‘Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm’ ansiklopedisinde, Sykes-Picot’un amacının Yahudileri Filistin’e yerleştirmek olduğuna dikkat çekti. Başta Lionel Walter Rothschild olmak üzere Siyonist hareketin kurucu babaları, Avrupa’nın  hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) mirasını düşünme konusunda oldukça ilgili olan ve doğudaki etkilerini genişletmek isteyen İngiliz ve Fransız emperyalizminin kapitalist çıkarlarıyla ilişkiliydi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, 2 Kasım 1917'de İngiltere’nin Filistin'de bir Yahudi ülkesi arayışındaki Siyonist hareketin yanında olacağına dair bir mektup gönderdiği isim Rothschild’di.
Onlarca yıl geçmesine rağmen anlaşmayı kınayan sesler, bölgeye zarar veren sorunların hepsinden anlaşmayı sorumlu tutmaya devam ediyor. 100. yıldönümünde ABD’de yayınlanan ‘Daily Best’ dergisindeki bir makalede, “Herkesin, Ortadoğu, Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki yıkımın, ABD-İngiliz işgali veya Arap Baharı olarak adlandırılan iç gerilimlerden kaynaklanmadığını kabul etmesi gerek. Asıl sebep, Sykes- Picot adı verilen ve Ortadoğu’nun paylaşıldığı bu harita. Mezhep baz alınarak yapılan bu paylaştırma, bölgedeki çatışmaların tohumlarını ekti” ifadelerine yer verildi. 
‘Daily Best’ dergisindeki makaleye göre anlaşmanın aslı, İngiltere ve Fransa arasındaki Arap bölgelerine nüfuz etme konusundaki anlaşmazlığa dayanıyor.
Fransız Araştırmacı Jean-Paul Chagnollaud, ‘Violence et politique au Moyen-Orient’ (Ortadoğu’da Şiddet ve Politika; Sykes -Picot’tan Arap Baharına) isimli kitabında, “Bölge toprakları gelişigüzel paylaşıldı. Uluslar görmezden gelindi” ifadelerini kullandı. Filistinliler ve Kürtlere atıfta bulunarak, halksız devletlerin ortadan kalktığı ve devletsiz insanların ortaya çıktığına işarette bulundu. Kürtler, 1920 yılının Ağustos ayında imzalanan Sevr Antlaşması’nda elde ettikleri devlete neredeyse sahip olacaktı. Ancak bölgedeki güç dengesi durumu değiştirdi.
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması’nda çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Doğu Anadolu’da bir Kürt oluşumu kurma imkânına rağmen anlaşma, modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk milliyetçi hareketi nedeniyle uygulanmadı. 1923 yılında Sevr’in yerini Kürtlerden bahsedilmeksizin, Türkiye’yi yasal olarak tanıyan Lozan Antlaşması aldı.
Chagnollaud, kitabında, Sykes- Picot’un halklara sınırlar dayattığını belirtiyor. Meselelerin yeterli çoğunluğa göre yeniden ele alınması gerektiğini ifade eden Chagnollaud, şimdi bir devlet kurma isteğini dayatmanın halklara kaldığını ifade ediyor.

‘Mağdur rolünü bırakın’
Başkasına sorumluluk yükleyerek kendini muaf tutma… Bazıları, söz konusu bölge halkları ve ülkelerinin suçlamalardan vazgeçip ‘mağdur rolü oynamayı’ bırakmaları gerektiğini savunuyor.
‘College de France’ Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, artık mağdur rolü oynamanın bırakılması gerektiğini düşünüyor. Arap milliyetçilerinin bu gelişigüzel çizilen sınırları kınamasına rağmen herkes için uygun olması nedeniyle ciddi bir şekilde sorgulanmadığına dikkat çekiyor. Mevcut istikrarsızlığın, 18. yüzyıldan bu yana bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalesi ve mevcut sistemlerin doğasıyla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. 
Tarih araştırmacısı James L. Gelvin, 2017 yılında yayınlanan The New Middle East (Yeni Ortadoğu) isimli kitabında, yeni Ortadoğu’nun belirgin özelliklerinin, isyan, baskı, vekâlet savaşları, mezhep çatışması, DEAŞ’ın yükselişi ve bölgedeki kutuplaşma olduğuna dikkat çekti. Gelvin, “Anlaşma şu an önemsiz görünüyor. Mevcut Ortadoğu haritasını, Sykes-Picot’ta önerilen harita ile karşılaştırmaya kalksak, hiçbir bölge doğrudan Rus, İngiliz, Fransız kontrolü altında değildir. Aynı durum şu anda uluslararası egemenlik altında olmayan Kudüs için de geçerlidir. Fransa ve Rusya, Anadolu'nun hiçbir bölgesini egemenliği altına bulundurmuyor. İngiltere, Irak veya Arap Yarımadası’nın bazı bölgelerini kontrolü altında tutmuyor” ifadelerini kullanarak,  Sykes- Picot Anlaşması’nın bir öneminin kalmadığına işarette bulunuyor.
“Sykes- Picot’ta ittifak edilen konuları göz ardı edecek olursak, Şam bölgesinin (Suriye, Filistin, Lübnan) mevcut, Mezopotamya (günümüzde Irak) ve Anadolu bölgesindeki mevcut sınırlar, başlıca iki temel faktörden kaynaklanıyor. Bunlardan biri Birleşmiş Milletler’den (BM) önce Milletler Cemiyeti'nin oluşumuydu. Bu sistem, İngiltere ve Fransa’ya bu bölge toprakları üzerinde geçici kontrol hakkı verdi. Buna göre diğer faktör iki ülkenin sömürge çıkarlarına göre bölgeleri daha küçük alanlara bölmesi oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Ürdün’ün doğusu olarak bilinen bölgede Irak’ı kurdu. Öte yandan da Fransa, Lübnan ve Suriye konusunda aynısını yaptı. 1971 yılında Körfez’deki sömürgenin sona ermesi ve 1990 yılında Yemen’in iki bölümünün ( Kuzey-Güney çn) birleşmesi haricinde Arap bölgesindeki ülkelerin sınırları 75 yıldan beri oldukça istikrarlı bir durumda bulunuyor” diyen Gelvin, söz konusu bölgenin aslında Avrupa ülkelerinden daha istikrarlı olduğuna dikkat çekti. 
Anlaşmanın 100. yıldönümünde uzun süren bir araştırma sonrasında Steven A. Cook ve Amr T. Leheta, ABD menşeili Foreign Policy dergisinde yayınlanan makalelerinde, Ortadoğu’daki kaosun nedenin Sykes-Picot olmadığına işarette bulundu. Bu olaya gereğinden fazla yüklenmenin ‘doğru olmadığının’ altını çizdiler. Makalede, içerisinde çeşitli mezhep, etnik köken ve farklı grupları barındıran bu bölgede olup bitenlerin, bu gruplar arasında binlerce yıllık kökleri olan nefret ve çatışmaların bir sonucu olduğunun üzerinde duruldu. Bu çatışmaların tek çözümünün, yeni sınırlar çizmek olduğuna işarette bulunuldu.
Foreign Policy’deki makaleye göre bölgenin bu patlamaya hazır hali, Sykes-Picot’u öldürdü. Çünkü bu en baştan ölü doğan bir anlaşmaydı. Sykes- Picot anlaşmasının herhangi bir sınır çizmediğini belirten yazarlar, nüfuz alanlarını belirlediğinin altını çizdiler. İki ünlü diplomatın belirlediği bu alanlar, aydınlık bir yola ulaştırmadı.

Sınırları yeniden yapılandırma girişimleri
Bölgedeki durum birçok ülkede patlak vermeye devam ederken, yeniden şekillendirme ile ilgili dış proje ve fikirler tekrar gündeme geldi. Bazıları paylaşılanın bölünmesi ve parçalara ayrılmasının bölgede şiddetli çatışmalara yol açmasından endişe ediyor. Arap ülkeleri, özellikle de Suriye, Irak, Libya, Sudan ve Yemen’de hükümet, ülke sınırları içerisindeki toprakların büyük bir bölümü egemenliği altında bulundurmuyor. Milisler, terör örgütleri, yabancı savaşçılar ve çeşitli düzeylerde yerel otoriteye sahip diğer silahlı gruplar bölgede hâkimiyet ilan etti. Öte yandan bazı azınlıkların kendilerine ait bir devlet kurma konusunda ulusal özlemleri bulunuyor. Bu kargaşanın ortasında, Arap hafızası başka herhangi bir anlaşma bulunmaksızın sadece Sykes-Picot Anlaşmasını elinde tutuyor.
ABD’de yayın yapan Washington Post gazetesine göre son yıllarda Ortadoğu’daki özellikle de Suriye’deki bölgesel ve uluslararası savaşların devam etmesi, bunun yanı sıra Lübnan ve Irak gibi diğer ülkeleri kapsayan mezhepsel ya da dini nedenli mevcut siyasi karışıklıklar, Sykes-Picot Anlaşması'nın Arap bölgesinde geride bıraktığı ‘yapay sınırın’ sonucu. New York Times gazetesi ise 2013 yılının Eylül ayında bölgedeki beş Arap ülkesinin sınırlarını, dokuz etnik ve mezhepsel varlığın ayrılması yoluyla değiştirip 14 küçük devlete dönüştürmek isteyen bir harita ve uzun bir rapor yayınlayarak daha da ileriye gitti.
Robin Wright, ‘Rage and Rebellion Across the Islamic World’ (İslam Dünyası’nda Öfke ve İsyan) isimli kitabının ‘Ortadoğu haritasını gözden geçirdiğimizi hayal edelim’ başlıklı bölümünde Libya, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen ve Irak'ın bölünmesi olanaklarını ele aldı. Son yıllarda Arap bölgesinde meydana gelen olayların çok sayıda ülkede ayrılıklar yaşanıp devletçiklere bölünmesinin bir ön hazırlığı olabileceğini söyledi. Suriye’de yaşanan savaşın bu gidişat içinde bir dönüm noktası olacağını ifade eden Wright, Suriye’yi iç karışıklıklar, dini, mezhepsel ve etnik çeşitlilik nedeniyle birkaç ülkeye bölünmesi muhtemel Arap devletlerinin başında zikretti.
2014 yılında ABD’deki Brookings Enstitüsü’nde araştırmacı olan Gregory Gause, yaptığı araştırmada 1920’lerde Avrupa sömürgeciliği tarafından bölgede bırakılan sınırların değişmesi veya yeniden çizilmesi ihtimalinin uzak olduğunu ifade etti.
Gause, ‘Is this the end of Sykes-Picot?’ (Bu, Sykes-Picot anlaşmasının sonu mu?) isimli çalışmasında “Avrupa sömürgeciliği tarafından 1920’lerde oluşturulan devletler çöküşün eşiğinde mi? Ortadoğu sınırlarının yeniden çizildiğini görecek miyiz?” sorularını sorularına cevap aradığı çalışmasında, “Bu sorulara cevap vermek gerekirse, bu sorunun cevabı kısaca hayır” ifadelerini kullandı.

Gregory Gause’a göre, Suriye iç savaşının ciddiyeti, ayrıca Irak'ta devam etmekte olan yankılar ve Lübnan'da yaygın olan istikrarsız siyasi durumun eşlik etmesi, İngiltere ve Fransa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben Maşrik çevresine çizdiği yapay sınırların ölüm döşeğinde olduğuna dair şüphelere yol açtı. Bununla birlikte, bu ülkelerin hiç biri yakın gelecekte sınırları içinde etkili bir güç talep edemeyecek ve sınırlar değişmeyecek.
Gause, ayrıca “Bu sınırlar, egemenliğin, bölgesel kontrolün ve sınırların gerektirdiği gerçek operasyonel koşullar yerine getirilemese de ilgili yasaya göre, uluslararası egemen olarak adlandırılan küçük devletlere aktarılacak. Maşrik bölgesindeki gerçek yönetimin herkese açık olacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Son değişkenler de sınırların kendisi olacak. Çünkü bölgedeki aktörlerin hepsi uluslararası veya bölgesel düzeyde değişiklik yapmak istiyor. Bu ülkeler bir iç parçalanma yaşayabilir. Emri vaki şekilde iktidar yönetimleri kurulabilir. Ancak değişim rüzgârları başlı başına uluslararası sınırlara ulaşmayacak gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
Ülkeler arasındaki sınırların şeklini değiştirme girişimlerinden biri, oldukça dikkate değer. Bu girişim, 2014 yılında Suriye ve Irak’ta ortaya çıktığı dönemde DEAŞ terör örgütü tarafından denendi. DEAŞ, egemenliği altına aldığı bölgelerde bulunan iki ülke arasındaki sınırı açmıştı. Ancak ilerleyen yıllar içinde DEAŞ’ın mağlup edilmesinin ardından sınırlar eski haline döndürüldü.



Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkeler

Axel Rangel Garcia/Majalla
Axel Rangel Garcia/Majalla
TT

Seçimlerden sonra İsrail ve yakın komşu ülkeler

Axel Rangel Garcia/Majalla
Axel Rangel Garcia/Majalla

James Jeffrey

Yaklaşan İsrail seçimleri, Gazze ve Lübnan'dan Suriye, Türkiye ve İran'a kadar bölgesel çatışmalar ve gerilimlerle başa çıkmak için farklı siyasi yaklaşımların önünde yeni ufuklar açabilir. Birçok şey, bir sonraki İsrail hükümetinin bileşimine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'i çevreleyen mevcut çatışma bölgelerini kontrol altına almada ne kadar başarılı olacağına bağlı olacak. Ne var ki, 7 Ekim olayları İsrail'in güvenlik yaklaşımını derinden etkiledi. İsrail'in, koşullar ne olursa olsun ve siyasi liderliğindeki herhangi bir değişiklikten bağımsız olarak, kendini korumak için daha kararlı ve hızlı hareket etmesi bekleniyor.

İsrailli Haaretz gazetesinin 14 Eylül'de yaptığı bir anket, İsraillilerin yüzde 68'inin, 7 Ekim 2023'te Hamas tarafından gerçekleştirilen terör saldırısıyla ilgili meselelerin, 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimlerinde merkezi bir rol oynayacağına inandığını ortaya koydu. Bu bağlamda, İsrail'in seçimlerden önce ve sonra, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevresi ile özellikle de Türkiye ve İran'ı kapsayan daha geniş bölgesel çevresine yönelik güvenlik politikasının iki ana faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor. Bunlar, İsrail kamuoyunun 7 Ekim olaylarından çıkardığı dersler ve seçimlerden sonra iktidara gelecek olan koalisyonun niteliğidir.

Bu görüşe göre, 7 Ekim olayları, İsrail bilincinde Pearl Harbor saldırısından ve hatta 11 Eylül saldırılarından bile daha büyük bir etki bıraktı. Zira bir yandan, olaylar, bu Amerikan trajedilerindeki insani kayıpları çok aşan sayıda İsraillinin ölümüne ve rehin alınmasına neden oldu. Öte yandan, Pearl Harbor ve 11 Eylül'den farklı olarak, bizzat İsrail'in varlığı veya İran ve vekilleri çatışmaya baştan dahil olmuş olsaydı, en azından 7 Ekim’den önceki biçimiyle tehdit altında görünüyordu. Bu gerçeklik, İsrail'in çevresindeki tehditlere bakış açısını ve güvenlik politikasının formülasyonunu belirleyici bir şekilde etkiledi. Bugünkü İsrail güvenlik doktrini, askeri uzmanlar ve toplumun büyük bir kesimi arasında geniş bir mutabakatla, hiçbir koşulda risk almamak ilkesine dayanıyor. Bu görüşe göre, tehditler İsrail topraklarına ulaşmadan önce ele alınmalı ve potansiyel rakipler, İsrail'in niyetlerine ilişkin değerlendirmelerine göre değil, İsrail'e karşı beyan ettikleri pozisyonlarına ve gerçek güçlerine göre değerlendirilmelidir; zira İsrail'in onların niyetlerine ilişkin değerlendirmelerinin yanlış ve nesnel olmadığı kanıtlanmış bulunuyor. 7 Ekim olayları, bu konuda tamamen başarısız olduğunu gösterdi.

Bu durum, Gazze'de saldırgan bir nitelik kazanan ve Trump'ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes sonrasında bile devam eden bir İsrail askeri tırmandırmasına neden oldu. Bu tırmandırma Lübnan'a, Suriye'nin çeşitli bölgelerine de uzandı ve İran ile doğrudan bir çatışmayı da içerdi. Buna paralel olarak, İsrail, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs ile diplomatik çabalar yürütürken, Suriye'de Türkiye'yi hedef alan askeri operasyonlar da gerçekleştirdi. Bu tür operasyonlar sağlayabilecekleri anlık askeri kazanımlar bir yana, kendisine yönelik diplomatik desteğin ciddi şekilde zedelenmesinden sonra, İsrail'in uzun vadeli güvenlik çıkarlarına önemli tehditler de oluşturuyorlar. Hiçbir ülke bu desteği süresiz olarak kaybetmeyi göze alamaz.

İsrail, 1948'den beri bölgede bu kadar izole olmamıştı; ABD'nin iki ana bölgesel ortağı olan Türkiye ve Suudi Arabistan, İsrail ile daha önce daha açık olan ilişkilerinden uzaklaşıyorlar.

csdvf
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026'daki görüşmeleri öncesinde Washington’daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisinde (AFP)

ABD içinde de, her iki siyasi partiden de figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır. Trump yönetimi çeşitli alanlarda İsrail'e destek vermeye devam etse de, başkan ve yönetimindeki üst düzey yetkililer aynı zamanda İsrail'in Türkiye'ye karşı davranışları ve Gazze, Lübnan ve Suriye'deki politikaları konusunda endişelerini dile getiriyorlar. İsrail, yakın komşularıyla ve Ankara ile olan anlaşmazlığıyla (nispeten kolayca çözülebilecek bir anlaşmazlık) meşgulken, İsrail'in varlığına yönelik tek gerçek tehdidi oluşturan İran, önceliklerini yavaş yavaş yeniden düzenliyor ve bölgedeki konumunu yeniden kazanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri içinde de, her iki siyasi partiden figürler ve güçler mevcut İsrail hükümetinden uzaklaşmaya başladı. İsrail için en endişe verici olanı ise, bu yabancılaşmanın yavaş yavaş hükümetten İsrail'in kendisine uzanmasıdır

Bir kez daha, İsrail'in davranışlarının büyük bir kısmı 7 Ekim'in yankılarıyla açıklanabilir. Fakat, İsrail'in yeni güvenlik vizyonunun dayattığı sorunları gözden geçirme veya çözme konusunda tereddütlü görünen mevcut İsrail hükümetinin yapısı ve seçimler öncesinde zayıf görünmekten kaçınma isteği, birçok gözlemciye göre, bu politikaların şu anda yeniden değerlendirilmesini zorlaştırıyor. Ancak seçimlerden sonra durum değişebilir. Seçim hesaplarının yaptığı baskıların sona ermesiyle birlikte farklı bir hükümetin kurulması olasılığı, yeni yaklaşımların ve İsrail'in güvenlik pozisyonlarının tüm yönleriyle yeniden değerlendirilmesinin yolunu açabilir.

Seçimlerin etkileri nelerdir?

İsrail'den daha karmaşık bir seçim ve parti yapısına sahip çok az demokratik ülke vardır. Bu nedenle, dış gözlemcilerin ve hatta bilgili İsraillilerin bile herhangi bir seçimin sonucunu veya yeni bir hükümet koalisyonunun oluşumunu tahmin etmesi zordur. Bununla birlikte, olası birkaç senaryo ve bunların güvenliğe olası yansımaları ve etkileri şu şekilde tartışılabilir.

gthy
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Tel Aviv'de Likud Partisi üyeleriyle birlikte katıldığı Roş Haşana kutlama etkinliğinde konuşuyor, 17 Eylül 2026 (AFP)

Seçim sonuçları, 2022 öncesinde hakim olan kırılgan koalisyonlara geri dönüşten, Başbakan Netanyahu'suz daha ılımlı bir koalisyonun kurulmasına veya Netanyahu'nun başkanlık ettiği ancak aşırı sağcı bakanların daha az temsil edildiği bir hükümete ve hatta mevcut koalisyona benzeyen bir hükümete kadar değişkenlik gösterebilir. Herhangi bir yeni hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır, ancak kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası değil. Öte yandan, yeni bir hükümet daha ılımlı bir yaklaşım seçebilir, ancak hükümetin bileşimini veya ülkeyi bahsettiğimiz yönlerden herhangi birine doğru itebilecek liderliğin doğasını önceden tahmin etmek zor. Mevcut koalisyonu altında bile Başbakan Netanyahu, Başkan Trump'ın 2025'te deklare ettiği Gazze'deki ateşkesi ve Başkan Biden'ın 2024'te deklare ettiği Lübnan'daki ateşkesi kabul etti. Bir sonraki herhangi bir İsrail hükümeti, daha ılımlı bir yönelime sahip bir hükümet olsa bile, daha önce de belirtildiği gibi, 7 Ekim olaylarından bu yana İsrail'de kök salmış olan yeni güvenlik perspektifi tarafından kendisini büyük ölçüde sınırlandırılmış bulacaktır.

Komşu ülkelerde seçim sonrası olası senaryolar

Birkaç nedenden dolayı, İsrail, Gazze ve Lübnan'daki ateşkesleri güçlendirebilecek veya zayıflatabilecek büyük güvenlik adımları atmayı planlamıyor gibi görünüyor; ayrıca Suriye ve Türkiye ile gerilimleri azaltmaya veya tırmandırmaya da hazır görünmüyor. Bu temkinli yaklaşım, yeni hükümetin bileşiminden bağımsız olarak, ilk aşamada muhtemelen devam edecektir. Burada en önemli soru şu: İsrail, seçimlerden sonra temel güvenlik bileşenlerini tehlikeye atmadan komşu ülkelerle olan gerilimi azaltmak için hangi adımları atabilir? Aşağıda her arena için birkaç olası senaryo bulunmaktadır.

Gazze ve Lübnan'da İsrail, askeri kazanımlarının ardından (Gazze'de neredeyse tamamlanmış, Lübnan'da sınırlı) oldukça karmaşık bir sonraki aşamayla karşı karşıya bulunuyor. Her iki durumda da, Amerika Birleşik Devletleri, yeni İsrail hükümetini, kapsamlı Amerikan katılımıyla müzakere edilen ateşkes anlaşmalarını uygulamaya koymaya zorlayacaktır. Gazze'de Hamas, en azından teorik olarak, Trump’ın barış planının ikinci aşamasını kabul etti. Plan kapsamında kurulan ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2803 sayılı kararıyla yetkilendirilen Barış Konseyi, İsrail ve Hamas'ın planı uygulamaya koymaları şartıyla, kademeli olarak polis gücünün eğitimi ve konuşlandırılması, uluslararası bir güvenlik gücü oluşturulması ve yerel bir Filistin yönetiminin kurulması üzerinde çalışmaya hazır olduğunu açıkladı. Ancak İsrailliler, Hamas'ın gerçekten silahsızlanmaya ve iktidarı bırakmaya istekli olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler taşıyor. Hamas'ın el konulacak silahlarının akıbeti ve planda belirtilen çeşitli uluslararası kuruluşların gücü etrafındaki soru işaretleri, İsrail'in herhangi bir geri çekilmenin 7 Ekim olaylarının tekrarına yol açmaması gerektiği konusundaki haklı ısrarını güçlendiriyor.

Yeni herhangi bir hükümet, mevcut politikaları sürdürme konusunda önemli bir baskı ile karşı karşıya kalacaktır, ama kurulmasının hemen ardından yeni bir şiddet dalgasını tetiklemesi olası görünmüyor

 Lübnan'da durum daha karmaşık görünüyor. Ateşkes anlaşması, İsrail ile Lübnan hükümeti arasında yapıldı, Hizbullah ile değil; Hizbullah anlaşmayı reddediyor, kendisini ondan uzak tutuyor ve silahsızlanmayı da reddediyor. İsrail, Lübnan Silahlı Kuvvetleri ile hükümetinin, İsrail güçlerinin geri çekileceği bölgelerde güvenliği sağlama gücü ve hatta niyetleri konusunda derin şüpheler besliyor; bu da tüm anlaşmanın temelini oluşturuyor.

Esed sonrası dönemde yeni Suriye hükümetine gelince, öncelikle, Türkiye'nin orada bir üs kurma planlarına ilişkin bilgilere dayanarak İsrail'in Türkiye sınırına yakın bir Suriye askeri üssünü hedef alan gerilimi tırmandırıcı saldırısından, ikinci olarak da Ürdün'ün ev sahipliğinde ve ABD'nin arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında gerilimi azaltmayı amaçlayan görüşmelerden sonra, yeni hükümetle durum daha istikrarlı hale geldi. İki taraf arasındaki güvensizlik devam etse de, İsrail ile gerilimi azaltmak, birçok cephede önemli zorluklarla karşı karşıya olan Suriyelilerin çıkarınadır. Ayrıca, teorik olarak iki ülkenin diğerininkiyle çatışan temel güvenlik çıkarları yok. Bu, seçimlerden sonra 1974’te imzalanan anlaşmaya geri dönülmesini ve İsrail güçlerinin Esed'in devrilmesinden sonra ele geçirdikleri bölgelerden çekilmesini teorik olarak mümkün kılıyor.

cds
Gazze Şeridi sınırında konuşlandırılmış İsrail tankları ve birlikleri, 10 Haziran 2026 (AFP)

Bununla birlikte, İsrail'in ele almayı gerekli gördüğü ciddi güvenlik endişeleri var. Bunlar arasında, İsrail'deki birçok Dürzi ile aile bağları bulunan Suriye’deki Dürzilerin geleceği, İran ile bağlantılı herhangi bir acil gelişmeye karşı Suriye hava sahasında operasyonel hareket özgürlüğünün korunması ve daha geniş güvenlik hedeflerinin yerine getirilmesi yer alıyor. Genel olarak, İsrail, köklü bir İslamcı arka plana bağlılıkları göz önüne alındığında, Şara ve Nusra Cephesi'ndeki eski müttefikleriyle ilişkilerinin şeklini belirlemekte hâlâ zorlanıyor. Daha sonra ele alacağımız gibi, Türkiye ile olan daha geniş çaplı gerilimler, Şam ve Ankara arasındaki yakın ilişki göz önüne alındığında, İsrail'in kendini güvende hissetmesini zorlaştırdığı için endişelerini daha da artırıyor. Buna mukabil, bir zamanlar bölgede İran'ın en güçlü müttefiki olan Esed'in devrilmesi, İsrail’in güvenlik perspektifine göre olumlu bir gelişmedir.

Kısacası, herhangi bir İsrail hükümeti, Suriye sahnesinde öngörülemeyen gelişmeler olmadığı sürece, mevcut sakinliği korumaya çalışacaktır. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, komşu ülkelerle olan sorunlarını ele almaya daha istekli bir İsrail hükümeti üzerinde güçlü bir baskı uygulamak zorunda kalacak ve bu da potansiyel olarak 1974 Anlaşması'na benzer bir anlaşmaya dönüşün yolunu açacaktır. İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi, iki ülke arasında tam bir uzlaşmanın sağlanmasının önündeki en önemli engellerden biri olmaya devam edecektir.

İran ve Türkiye

İran şüphesiz en büyük tehdidi oluştursa da, en azından yakın gelecekte, İsrail'in bölgede karşı karşıya kaldığı iki yakından ilişkili zorluğa kıyasla yönetilmesi en kolay zorluk olabilir. 2026 başlarında İran'ı hedef alan ortak İsrail-Amerikan saldırılarının ardından, Amerika Birleşik Devletleri artık İran ile olan çatışmada birincil aktör haline geldi. Washington İran'ı çevreleme çabalarına devam ettiği sürece, İsrail'in Amerikan pozisyonuyla çelişen bir politika benimsemesi olası değil. İsrailliler bazı Amerikan kararlarını ne kadar sorgulasalar da, ABD desteği olmadan İran ile kolayca başa çıkılamayacağının farkındalar.

Öte yandan Türkiye, İsrail'in yakın çevresindeki en karmaşık zorluk olabilir. Olumlu yönden bakıldığında, şu anda iki ülke arasında gerilimi azaltmak için acil müdahale gerektirecek doğrudan bir askeri çatışma bulunmuyor. Ancak, böyle bir çatışmanın olmaması, daha büyük sorunların ele alınmasını zorlaştırabilir; zira her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden çatışmasızlık ve ateşkes mekanizmalarının uygulanmasında ortak deneyim kazanmak, güven inşa etmeye ve iletişim kanallarını güçlendirmeye katkıda bulunabilir; bu iki unsur da her iki ülkenin şu anda eksikliğini çok hissettiği unsurlardır.

ascfver
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Şubat 2025, Ankara (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'ın aksine, Türkiye ve İsrail temelde statüko güçleridir; her ikisi de mevcut bölgesel düzeni yeniden şekillendirmeye çalışmaz, ancak her ikisi de nüfuz alanlarını ve doğrudan çıkarlarını şiddetle savunur. Her ikisi de mevcut bölgesel düzenle etkileşim halindedir ve Washington ile olan yakın ilişkilerine öncelik verir. Bununla birlikte, aralarındaki gerilim farklı bir gerçeklikten kaynaklanıyor: İran, geçici de olsa, zayıflamış ve baskı altında bir güç haline gelirken, Türkiye ve İsrail bölgedeki en etkili ve askeri açıdan en başarılı iki güç olarak öne çıkmıştır. Bu gerçeklik, güvenlik çıkarlarında temel bir çatışma olmamasına rağmen, aralarında yapısal bir gerilim yaratıyor. Yıllardır, mevcut iki lider arasındaki kişisel düşmanlık da bu gerilimleri körükledi. Erdoğan'ın, Türk halkının büyük bir kesimiyle birlikte Filistinlilere verdiği destek ve Gazze'deki İsrail operasyonlarına yönelik eleştirileri, bu gerilimleri daha da büyüttü.

Esed rejimi bir zamanlar iki ülke arasında askeri ve coğrafi bir bariyer görevi görmüştü, ancak bu bariyer artık ortadan kalktı ve hem Türkiye hem de İsrail, farklı yollarla Şam'daki nüfuzlarını ve etkilerini genişletmeye çalışıyor. Bölgesel istikrarın temel taşları olan bu iki güç arasında açık bir çatışmanın neden olabileceği sonuçların büyüklüğü göz önüne alındığında, aralarındaki ilişkilerde gerilimi azaltmak Washington'un önemli ölçüde çıkarınadır. İki ülkeden birinde iktidar yapısında yaşanacak bir değişiklik, mevcut anlaşmazlıkların şiddetini hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak her iki tarafta da, tüm taraflarca akıllıca yönetilmediği takdirde çatışmaya yol açabilecek derin köklü kanaatler bulunmaktadır.


Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı
TT

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçlerinin kullandığı bir hava üssünün yakınındaki evler boşaltıldı

Birleşik Krallık’ta ABD güçleri tarafından kullanılan bir hava üssünün yakınındaki evler polis tarafından boşaltılırken, patlayıcılarla ilgili suçlara karıştıkları şüphesiyle çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre Gloucestershire Polisi, İngiltere’nin batısındaki Fairford bölgesinin yakınlarında bulunan Wilford bölgesinde ‘çok sayıda mülkün’ tahliye edildiğini açıkladı. Söz konusu bölge, İran’la savaş sırasında ABD güçleri tarafından kullanılan İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) ait Fairford Üssü’nün yakınında bulunuyor.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), temmuz ayında söz konusu saldırılarda kullanılan herhangi bir üssün meşru hedef olacağı uyarısında bulunmuştu.

Polis, çok sayıda kişinin ‘Patlayıcılar Yasası kapsamında suç işledikleri şüphesiyle’ gözaltına alındığını belirtirken, mühimmat ve patlayıcılarla mücadele konusunda uzmanlaşmış ordu ekiplerinin bölgede bulunan bazı araçları incelediğini bildirdi.

Birleşik Krallık hükümeti, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda gemilere saldırmak için kullandığı füze mevzilerine yönelik saldırılar düzenlemesi amacıyla ABD’ye RAF’a ait Fairford Üssü’nü kullanma izni vermişti.

scrgtyu
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Fairford Üssü yakınlarında bir yolu kapatan polis memuru (Reuters)

Reuters’a konuşan bir görgü tanığı, silahlı polisin üssün ana girişine giden yolu kapattığını söyledi. Üssün yakınındaki Fairford köyünde polis, ambulans ve itfaiye araçlarının da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 acil durum aracı konuşlandırıldı.

ABD Hava Kuvvetleri Sözcüsü, birliklerin korunmasına ilişkin özel tedbirlerin açıklanmayacağını belirtti. Sözcü, “501. Muharebe Destek Kanadı ile Birleşik Krallık’ta konuşlu diğer kanatlarımız teyakkuz halinde. ABD’li askerler, sivil personel, yükleniciler ve ailelerinin güvenliğini sağlamak için uygun tedbirleri alacaklar” dedi.

Sözcü, “Tesislerimizi, personelimizi ve ailelerini korumak amacıyla uyguladığımız veya değiştirdiğimiz tedbirleri belirleyen çeşitli unsurları sürekli olarak değerlendiriyoruz” ifadesini kullandı.

Birleşik Krallık, DMO’nun ABD bombardıman uçaklarının Fairford Üssü’nden havalanmasına izin verilmesi konusunda uyarıda bulunmasının ardından temmuz ayında silahlı kuvvetlerinin ülkeyi herhangi bir saldırıya karşı korumaya hazır olduğunu açıklamıştı.

İngiliz bakanlar ayrıca, hükümetin olası sabotaj ve siber saldırılara ilişkin endişelerinin arttığı bir dönemde kritik altyapı işletmecilerini Rusya’nın oluşturduğu tehdit konusunda bilgilendirdi. Rusya ise Batılı ülkelere yönelik hibrit ya da çok yönlü saldırılar düzenlediği yönündeki suçlamaları reddediyor.


Qualcomm CEO’su Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’daki yatırımlarımızı genişletiyoruz ve yapay zekâ ekonomisine odaklanıyoruz

Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
TT

Qualcomm CEO’su Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan’daki yatırımlarımızı genişletiyoruz ve yapay zekâ ekonomisine odaklanıyoruz

Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)
Qualcomm, yapay zekâ ajanlarının cihazların tasarım şeklini değiştireceğini düşünüyor. (Qualcomm)

Qualcomm’ın yapay zekâ veri merkezleri yolculuğu ABD’li büyük bir bulut bilişim şirketiyle değil, Suudi bir şirketle başladı. Qualcomm CEO’su Cristiano Amon, ABD’nin Hawaii kentinde düzenlenen Snapdragon Summit 2026 kapsamında Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, şirketin veri merkezi pazarına giriş vizyonunu ve ürünlerini geliştirmeye başladığında ilk müşterisinin HUMAIN şirketi olduğunu açıkladı.

Amon’un tanımladığı iş birliği yalnızca bu projeyle sınırlı kalmayıp, günümüzde yapay zekâ destekli bilgisayarlar, Aramco ile sanayi alanındaki yapay zekâ çalışmaları, yerel mühendislik ve otomotiv sektörüne kadar uzanıyor. Amon ayrıca, robotik ve şirketin geleneksel olarak derinlemesine yer almadığı diğer alanlarda da geleceğe dönük fırsatlar gördüğünü belirtti.

Şirketin Suudi Arabistan’daki mevcut projelerinin ‘yalnızca bir başlangıç’ olduğunu vurgulayan Amon, Qualcomm’un inşa etmeye çalıştığı teknolojiler ile Krallık’ın yeni teknolojileri benimseme ve bilişim pazarlarını yeniden şekillendiren trendlere erkenden yatırım yapma yönelimi arasında ‘birçok kesişim noktası’ bulunduğuna dikkat çekti.

Suudi Arabistan ile sınır tanımayan ortaklık

Amon, şirketin Suudi Arabistan’daki varlığını yalnızca teknoloji satılan bir pazar anlayışının ötesine taşıyarak yetkinlik inşasında daha geniş bir rol üstlenmesini hedefliyor. Riyad’daki mühendislik merkezinin açılması ve araştırma-geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin genişletilmesinin ardından Qualcomm, yapay zekâ, yarı iletkenler ve modern bilişim platformları alanlarında mühendisler istihdam ederek Krallık’ı bölgeye hizmet veren bir merkez haline getiriyor.

sxdv sdv
Qualcomm CEO’su Cristiano Amon (Qualcomm)

Fırsat alanlarının veri merkezleri, bilgisayarlar ve sanayi sektöründeki mevcut projelerle sınırlı olmadığını belirten Amon, robotik ve otomotiv sektörlerini ek iki alan olarak değerlendirirken Krallık ile ortaklık fırsatlarında herhangi bir ‘sınır’ görmediğini ifade etti.

Bu adımlar; HUMAIN, Aramco, KAUST ve diğer Suudi ortakları kapsayan daha geniş bir iş birliği ağının parçası olarak öne çıkıyor. Bu durum, şirketin Krallık ile olan ilişkisinin araştırmadan mühendisliğe, altyapıdan cihazlara ve sanayi uygulamalarına kadar teknoloji değer zincirinin birden fazla katmanına taşındığını yansıtıyor.

Dilden fiziksel dünyaya

Amon’un önümüzdeki döneme yön vereceğine inandığı en önemli alanlardan biri, ‘fiziksel yapay zekâ’ olarak adlandırdığı kavram. Temel olarak dile odaklanan modellerin aksine bu sistemler; sensör verileri, görseller ve sanayi ekipmanları ile ortamlarından gelen sinyaller aracılığıyla fiziksel dünyayla etkileşime giriyor. Bu durum, söz konusu sistemlerin fabrikalar, enerji sektörü, robotik ve araçlarda kullanılmasına olanak tanıyor.

Amon, Aramco ile gerçekleştirilen iş birliğini bu noktada ‘uç yapay zekâ’ (Edge AI) kavramıyla ilişkilendiriyor. Bu yaklaşımda veriler, sürekli olarak uzak bir veri merkezine bağımlı kalmak yerine üretildikleri yere yakın bir noktada analiz ediliyor. Amon ayrıca, Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı, akıllı şehirler ve bilgisayarlı görü (computer vision) ile bağlantılı kullanım alanlarına değinirken sanayi ortamlarına yönelik özel 5G ağları konusunda Aramco ile yapılan iş birliğine de dikkat çekti.

Yapay zekânın yerel düzeyde bulunmasının, uzak konumlar genelinde yayılan sanayi operasyonlarında özel bir önem taşıdığını belirten Amon; bu durumlarda güvenilirlik ve hızlı yanıt verme süresinin yalnızca performans artışı değil, sistem gereksiniminin doğrudan bir parçası haline geldiğini savunuyor.

Endüstriyel otomasyon ve robotiğin fiziksel yapay zekânın en belirgin büyüme itici güçleri arasında yer alacağını değerlendiren Amon, bu doğrultuda sanayi sektörünü tüketici pazarlarının yanı sıra şirketin hedeflediği büyüme alanları arasında konumlandırıyor.

Otomobil de bir başka bilgi işlem platformu

Bu eğilim, Qualcomm’un stratejisinde giderek daha önemli bir paya sahip olan otomotiv sektörüyle de kesişiyor. Amon, otomobilin ‘tekerlekler üzerindeki bir bilgisayara’ dönüşme vizyonu kapsamında, Qualcomm teknolojilerini kullanan Suudi elektrikli otomobil markası Ceer’e dikkat çekti.

Araç içi bilişim artık yalnızca eğlence veya navigasyonla sınırlı kalmayıp; dijital kokpit, araç işlevlerinin kontrolü, yazılım tanımlı araçlar ile sürücü destek ve otonom sistemlerine kadar uzanıyor. Qualcomm’un otomotiv sanayii için en büyük yarı iletken teknolojileri sağlayıcısı olma yolunda ilerlediğini açıklayan Amon, farklı segmentlerdeki otomotiv şirketleriyle çalıştıklarını belirtti.

Amon, yapay zekâ ajanlarının özellikle araçlar için oldukça uygun olduğunu değerlendiriyor. Sürücü bu ajanlarla sesli olarak etkileşime girebilirken; sistemler ise araç içinde ve çevresinde olup bitenleri anlamak için kameralardan, sensörlerden ve anlık bağlamdan yararlanıyor. Böylece otomobil, Amon’un vizyonunda telefon, bilgisayar, gözlük ve kulaklığı bir araya getiren aynı anlayışın bir uzantısı haline geliyor: Farklı cihazlar, fakat bağlama göre bunlar arasında hareket edebilen kişisel bir yapay zekâ.

Ortadoğu’nun önemi neden değişti?

Şarku’l Avsat’ın, Ortadoğu’nun Qualcomm için neden birkaç yıl öncesine kıyasla daha önemli bir bölge haline geldiğini sorması üzerine Amon, Suudi Arabistan’ın teknoloji ile geleceğin sektörlerine yatırım yapan merkezlere dönüşme ve ekonomilerini çeşitlendirme arzusuna dikkat çekti. Amon, bu durumun geçmişte faaliyetleri daha çok telefon pazarına odaklı olan ancak sonrasında yeni pazarlara açılmaya başlayan Qualcomm’un kendi gidişatıyla da kesiştiğini vurguladı.

axscdfvg
Qualcomm, kişisel bilgi işlem kavramını telefon, bilgisayar, kulaklıklar, gözlükler ve otomobilleri de kapsayacak şekilde genişletiyor. (Qualcomm)

Özellikle Suudi Arabistan özelinde Amon, söz konusu ilişkiyi Krallık’ın Qualcomm’un yeni yönelimine erkenden yatırım yapma kararlılığına bağladı. HUMAIN’in, şirketin veri merkezi projesindeki ilk müşterisi olmasını yeniden örnek gösteren Amon, bu durumun bir ‘güven bağı’ ile bu yolculukta birlikte ilerleme arzusu doğurduğunu belirtti. Amon ayrıca bu ilişkinin, şirketin kaynaklarını artırma ve bölgeye odaklanma kararının nedenleri arasında yer aldığını sözlerine ekledi.

Telefon siz olmadan çalışmaya başladığında

Snapdragon Zirvesi’nde tartışmanın diğer boyutu pazarlardan cihazın kendisine kaydı. Amon, yapay zekâ telefonuna geçişi basit bir fikirle açıklıyor: Eskiden bir kişi telefonunu kullanmadığında cihaz beklemedeydi. Ajanlar çağında ise kullanıcı ekrana bakmadığında dahi telefon çalışmaya devam edebilir; çünkü bir ajan kullanıcı adına bir görevi yerine getirebilir, arama yapabilir veya uygulamalarla etkileşime girebilir.

Bu durum, telefonun aynı anda iki tarafa birden hizmet etmesi gerektiği anlamına geliyor: Kullanıcı ve kullanıcının görevleri yürütmek üzere yetkilendirdiği yapay zekâ ajanları. Amon, bunun işlemci tasarımında, işlem gücü kapasitesinde, bellek ve gerekli enerji miktarında köklü değişiklikleri zorunlu kıldığını belirtiyor.

Şirketin bu yıl duyurduğu yenilikler arasında azami hızı 5 GHz’e ulaşan işlemciler yer alıyor. Amon, bu hıza tüm gün süren pil ömrü korunarak ulaşıldığını, ayrıca üst segmentin cihaz üzerinde 30 milyardan fazla parametreye sahip modelleri çalıştırma kapasitesine sahip olduğunu ifade etti.

Qualcomm, Snapdragon 8 Elite Extreme Gen 6’nın yüzde 50 daha büyük birleşik bellek ile 30 milyardan fazla parametreli Mixture of Experts tipi modelleri desteklediğine dikkat çekiyor. Şirket ayrıca bu yıl tek bir seçenekle yetinmek yerine ilk kez premium segmentte iki platform sundu.

Ancak Amon, mevcut sınırların uzun süre yeterli olacağına inanmıyor. Ajanların gereksinimlerinin hızla artması karşısında gelecekte yapay zekaya özel yardımcı birimlere ve bilişim ile bellek arasında daha entegre teknolojilere ihtiyaç duyulacağını dile getirdi.

Yapay zekâ telefonu

Ekonomik açıdan Amon, bu yeteneklerin cihazlar için yeni bir yükseltme (dönüştürme) döngüsü yaratabileceğini değerlendiriyor. Sadece daha iyi bir kamera, daha uzun pil ömrü veya daha yüksek performans elde etmek için yeni bir telefon satın almak yerine; yeni cihazlarda sunulan yapay zekâ yeteneklerinin önceki nesillerden yeterince farklılaşmasıyla birlikte yeni bir satın alma motivasyonu ortaya çıkabilir.

Sektörün mevcut akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçişi beklediğini belirten Amon, bu durumun yeni kategorilere ve deneyimlere yönelik bir talep yaratacağını öngörüyor. Qualcomm’un her yıl yeni bir nesil geliştirmeye alıştığı akıllı telefon pazarının temposunun, şirkete yapay zekânın mevcut gelişim hızına ayak uydurma ve bu inovasyon modelini diğer pazarlara da taşıma yeteneği kazandırdığına inanıyor.

Tek bir cihaza bağlı olmayan kişisel zekâ

Amon, kişisel bilişimin geleceğini tanımlarken telefonun da ötesine geçiyor. Şarku’l Avsat’ın, Qualcomm’un Snapdragon’u tek bir kişisel yapay zekânın kullanıcının cihazları arasında geçiş yapmasını sağlayan bir bilişim katmanı haline getirmek isteyip istemediğini sorması üzerine Amon, bunun bu yönelimi tanımlamak için ‘iyi bir yol’ olduğunu ifade etti. Şirket bu durumu ‘her yerde bağlantılı yapay zekâ’ olarak adlandırıyor. Snapdragon; telefonda, akıllı gözlüklerde ve araç içindeki dijital kokpitte yer alırken platform akıllı kolyeler, takılar ve ses cihazları gibi yeni kategorilere doğru genişliyor. Amon, gelecekte hareketlilik kavramının tek bir cihazla değil, tamamı yapay zekâ ajanları için temas noktasına dönüşen bir cihazlar bütünüyle ilgili olacağını sözlerine ekledi.

Sesli cihazlar

Bu yönelim ses cihazlarında da kendini gösteriyor. Qualcomm, zirve sırasında kulaklıkları ve giyilebilir cihazları yalnızca ses çalmanın ötesine taşıyarak kişisel yapay zekânın sürekli çalışan arayüzleri haline getirmek üzere tasarlanan Snapdragon Sound Elite Gen 2 platformunu tanıttı.

Şirket, platformun bir önceki nesle kıyasla cihaz üzerinde iki kata kadar daha fazla yapay zekâ kapasitesi sunduğunu, güç tüketimini ise yüzde 40’a varan oranlarda azalttığını ve bağlantıyı her zaman telefon üzerinden aktarmaya gerek kalmadan Wi-Fi aracılığıyla bulut hizmetlerine doğrudan bağlantıyı desteklediğini belirtiyor. Hedeflenen kullanım alanları; geleneksel kulaklıklardan sesli gözlüklere ve yeni giyilebilir cihazlara kadar uzanan kategorilerde akıllı asistanları, çeviriyi, deşifreyi ve bağlam anlamayı kapsıyor.

xascdsv
Gizlilik, güvenlik ve kişisel verilerin kontrolü, buluta aktarılacak verilerin belirlenmesine duyulan ihtiyaçla birlikte temel unsurlar haline geldi. (Qualcomm)

Aynı anlayış, Snapdragon X Elite platformuyla çalışan ve Gemini Intelligence etrafında tasarlanan yeni bir dizüstü bilgisayar kategorisi olan Googlebook duyurusunda da görülüyor. Qualcomm; Dell ve HP cihazlarının yerel Android uygulamaları desteği, bilgisayar ile telefon arasında entegrasyon ve cihaz içi yapay zekâ yetenekleriyle bu kategorideki ilk ürünler arasında yer alacağını ifade ediyor.

Güveni eşitlemek ve sürtünmeyi azaltmak

Kullanıcıyı birden fazla cihaz arasında takip eden kişisel yapay zekânın onun hakkında pek çok şey bilmesi gerekiyor; bu noktada en hassas konulardan biri ortaya çıkıyor. Amon, bu deneyimin başarısını birbiriyle bağlantılı iki faktör arasında konumlandırıyor: Güven ve sürtünmeyi azaltmak.

Ajan kullanıcının bağlamını bilmediği takdirde yeterince yararlı olamayacak ve kişi görevi kendisi yapmayı daha kolay bulacaktır. Buna karşılık kullanıcı, verilerine erişim, bunların depolanması veya kullanılması hususunda güvenmediği bir ajana bu bağlamı sağlamayacaktır.

Amon; ajanın erişebileceği verileri belirleyen bir izin sistemiyle birlikte tüketicinin, hangi bilgilerin bulut hizmetlerine gönderileceğini ve hangilerinin cihazda tutulacağını seçme hakkına sahip olması gerektiğini belirtiyor. Amon’a göre Qualcomm, kullanıcının verilerin nerede depolanacağını belirleyebilmesi ve uygun izinleri verebilmesi için bu mekanizmaları platformun içine inşa etmek üzere çalışıyor. İşlem hızının yanı sıra gizlilik ve kontrol ihtiyacının, cihaz üzerindeki yerel yapay zekâyı bulutla eş zamanlı olarak önemli kılan nedenler arasında yer aldığını vurguluyor. Amon bu durumu çözülmüş bir sorun olarak sunmayarak açıkça, “Bütün cevaplara sahip olduğumuzu düşünmüyorum” ifadesini kullandı.

Kişisel hafızadan egemenliğe

Bu durum, egemen yapay zekâ alanında daha geniş bir kavrama kapı aralıyor. Cristiano Amon egemenliği yalnızca devletlerin savunma sistemlerini, finansal hizmetleri veya kamu işlevlerini yönetme biçimiyle sınırlı görmüyor; bunun vatandaşların verilerine ve yapay zekâ ajanlarının erişimine sunmak istedikleri kısımları ne derece kontrol edebildiklerine kadar uzanabileceğini belirtiyor. Amon’a göre bu sorular; veri merkezlerindeki yerel kapasiteleri cihazlar üzerinde çalışan yapay zekayla birleştiren egemen modeller için daha büyük fırsatlar sunuyor. Şirketin HUMAIN ile gerçekleştirdiği iş birliği de tam olarak bu bağlama oturuyor.

Ajan kullanıcı adına hareket ettiğinde

Güvenlik sorunu, ajanın yalnızca bilgi edinmekle kalmayıp kullanıcının kimlik bilgilerini kullanmaya ve onun adına dış hizmetlerle etkileşime girmeye başladığı noktada daha karmaşık hale geliyor. Amon, bu durumun ajanın gerçekten yetkili kişi adına çalıştığından emin olmak için yeni düzeylerde sürekli kimlik doğrulamayı gerektirdiğini, biyometrik verilerin ile hassas bilgilerin ve kimlik bilgilerinin güvenli bölgelerde depolanmasının daha büyük bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu durum, kullanıcının kendisi için tanımladığı ve korunması gereken ‘kişisel bellek haritası’ kavramını da kapsıyor. Amon, bu güvencelerin önemli bir kısmının sisteme eklenen sıradan bir yazılım katmanı olarak kalmayıp doğrudan donanım düzeyinde desteklenmesi gerektiğini vurguluyor ve bunu Snapdragon platformlarında bulunan güvenlik mekanizmalarıyla ilişkilendiriyor.

Cihaz ve bulut birlikte büyüyor

Qualcomm’un yerel yapay zekâya odaklanmasına rağmen Amon, cihazların bulutun yerini almasını beklemiyor. Mevcut telefon uygulamalarını örnek gösteren Amon, kullanıcının genelde uygulamanın hangi kısmının cihaz üzerinde, hangi kısmının ise veri merkezinde çalıştığını bilmediğini ve bunu bilmeye ihtiyaç da duymadığını belirtiyor.

Yapay zekânın da aynı şekilde çalışacağını öngören Amon, görevlerin istenen hizmete, performansa, gizliliğe ve kullanıcının belirlediği izinlere göre cihaz ile bulut arasında sorunsuz bir şekilde geçiş yapacağını ifade ediyor.

sadvdsv
HUMAIN şirketinin Snapdragon X2 Elite platformuyla çalışan HUMAIN Horizon Ultra cihazı (Şarku’l Avsat)

Yük dağıtım süreci kullanıcının kendisi için şeffaf hale gelse bile, kullanıcıya bu seçimler üzerinde net bir yetki veren bir gelecek istediğini sözlerine ekledi. Amon ayrıca cihazlardaki bilişim gücünün artmasının veri merkezlerine olan talebi düşüreceği hipotezini de reddediyor. İki alanın birlikte büyüdüğünü belirten Amon, yerel olarak gerçekleşmesi gereken işlevlerin yanı sıra diğer görevlerin bulutun daha büyük kapasitelerine ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Ajanların sayısı ve gün içindeki kullanım sıklığı arttıkça, yükün yalnızca bir yerden başka bir yere kayması yerine her iki taraftaki toplam bilişim talebinin artabileceğini değerlendiriyor.

Bilgi işlem kapasitesinin üst sınırı henüz belirlenmedi

Bu durum, Qualcomm’un Snapdragon 8 Elite üst segmentinde ilk kez iki platform sunma kararını da açıklıyor. Geleneksel amiral gemisi telefonlar halen daha iyi bir kamera, daha yüksek performans, daha uzun pil ömrü ve gelişmiş oyun deneyimleri sunmak zorundayken; bazı ajan tabanlı kullanım şekilleri bilişim gücüne yönelik yeni bir talep düzeyi eklemeye başladı.

Sektörün şu anda akıllı telefonlardan yapay zekâ telefonlarına geçiş sürecinden geçtiğini belirten Amon, yeni uygulamaların ihtiyaç duyacağı üst güç sınırının henüz nerede olduğunun bilinmediğini ifade etti. Yapay zekâ şirketlerinin ve kullanıcıların ‘daha fazla bilişim gücü istediğini’ kaydeden Amon, şirketin bu talebin ne kadar ileri gidebileceğini test etmeye devam ettiğini sözlerine ekledi.

Bahsin başarısı

Amon, ajanlar çağına yapılan yatırımın başarısını yalnızca bir işlemci hızıyla veya çalıştırılabilecek model sayısıyla ölçmüyor. Şarku’l Avsat’ın önümüzdeki üç yıl içinde stratejinin başarılı olduğuna dair neleri kanıt kabul edeceğini sorması üzerine Amon, üç temel gösterge belirledi: İlk olarak, günlük kullanımın uygulama merkezli bir modelden insanların görevleri tamamlamak için ajanlara daha fazla güvendiği bir modele evrilmesi. İkinci olarak; kişisel bilişim deneyiminin gözlükler, saatler, kolyeler ve diğer kişisel yapay zekâ kategorilerinin yaygınlaşmasıyla daha fazla cihaza dağılması. Üçüncü olarak ise tüketicinin, tıpkı önceki teknolojik dönüşümlerin kullanıcıları yeni nesil cihazlara yönlendirdiği gibi, yeni bir yapay zekâ telefonuna ihtiyaç duyduğunu söylemeye başladığı net bir yükseltme (dönüştürme) döngüsünün ortaya çıkması.

Ancak bu vizyonun başarısı nihayetinde henüz netleşmemiş bir denkleme bağlı kalacaktır: Ajan kullanıcı hakkında ne kadar çok şey bilirse o kadar yararlı hale geliyor; ajana ne kadar çok yetki verilirse gizlilik, güvenlik ve kontrol hakkındaki sorular da bir o kadar hassaslaşıyor. Yapay zekâyı arka planda sürekli çalışır kılma arzusu ile kararları ve verileri kullanıcının kontrolü altında tutma ihtiyacı arasında Amon, sektörün insanların fiilen kabul edeceği sınırları belirleme sürecinin henüz başında olduğuna inanıyor.