Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)
TT

Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)

Ahmed Abdulhakim*
Sykes-Picot anlaşmanın ayrıntıları, üzerinden 103 yıl geçmesine rağmen Ortadoğu’da özellikle de Asya bölgesindeki gelişmeler üzerindeki ‘güçlü’ etkisini sürdürmeye devam ediyor.
Fransa ve İngiltere, daha sonra ise Rusya, Sykes- Picot olarak bilinecek olan ‘gizli bir anlaşma’ ile ‘hasta adam’ olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun etkili olduğu bölgeleri kendi aralarında paylaşma konusunda uzlaşmıştı.
Anlaşmanın her yıldönümünde, 3 sayfa, 12 madde ve bir haritadan oluşan içerikle ilgili tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Bu anlaşmaya göre Akdeniz'deki Akka Limanı’ndan doğuda Irak'ın Kerkük iline uzanan yatay bir sınır çizildi. Anlaşmaya göre bu sınırın, Filistin ve Musul haricinde Türkiye’nin güneyini ve Suriye’yi kapsayan kuzey kısmı Fransa’nın kontrolü altında bulunuyor. İngiltere ise Filistin özel statüsünün imtiyazı ile Bağdat eyaleti, Akka limanları, Ürdün’ün doğusu Hayfa’dan, Irak- Suudi Arabistan ve Ürdün- Suudi Arabistan sınırlarına kadar uzanan güney kısmını egemenliği altına alıyor. Bu anlaşma, bazı taraflara göre yıllar geçmesine rağmen tarih mahkemeleri tarafından hala bölgeyi sarsan birçok sorunun sebebi olarak görülmeye devam ediyor. Bazı taraflarca ise kısmen doğru kısmen yanlış olduğu düşünülüyor.
Ayrıca her yıl dönümünde, anlaşmanın tarafları, Ortadoğu’da yaşanan olaylar ışığında kalıcı ve kronik sorunları çözme çabası olarak sınırların etnik ve dini koşullarla uyumlu bir şekilde yeniden çizilmesi ve bölge ülkelerinin paylaşılması yönünde fikirler öne sürüyor. Politikacılar ve tarihçilere göre Sykes- Picot meselesi hakkında sorular yenileniyor.
Sınırların yeniden çizilmesine ilişkin yeni öneriler, ‘sömürgecilik döneminden beri devam eden komplo teorisi mi, yoksa bileşenler arasında çatışmalı ve sorunlu olan bölgenin durumunu ortaya koymak için mi gündeme geliyor?

Anlaşma nasıldı?
Politikacılar, tarihçiler ve hatta vatandaşlar bile Fransız diplomat François Georges Picot ve İngiliz diplomat Sir Mark Sykes arasında imzalanan ‘gizli anlaşmanın’ etkileri hakkında farklı görüşlere sahipler.

Ancak kaynaklara ve araştırmacılara göre gerçekler şöyle;
Fransız ve İngiliz diplomatlar (Sykes ve Picot) ve Çarlık Rusyası ile 23 Kasım 1915- Mayıs 1916 arası dönemde hasta adamın mirası olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması hakkındaki ‘gizli’ belgeler ve mutabakat zaptı üzerinde görüşmelerde bulundu. Anlaşma, Komünistlerin, 1917’deki Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’da iktidara gelmesinden sonra ortaya çıktı. Bu anlaşma ortaya çıktığında, etkilenen halkların öfkelenmesine neden oldu. O dönemin sömürgeci ülkeleri olan İngiltere ve Fransa, dayatılan sınırlar içerisindeki içsel çatışmalardan sorumlu tutulmaları nedeniyle zor durumda kaldı.
Güvenilir kaynaklara göre Sykes-Picot anlaşmasının sonuçları, 1914-1918 yılları arasında meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında gerçekleşmedi. Bu gelişmelerden en önemlisi, Rus İmparatorluğu’nun ‘devrimle’ yıkılması olmuştu. 1920 yılının Nisan ayında Maşrık/Mağrip (Doğu-Batı) ülkelerinin kaderinin belirlenmesi amacıyla San Remo Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmada, Arap-İsrail ihtilafını oluşturan ‘Filistin'deki Yahudiler için bir vatan’ kurulmasını içeren 2 Kasım 1917'deki Balfour Deklarasyonu'nun uygulanmasına bir ön hazırlık olarak Fransa ve İngiltere’nin Irak ve Şam bölgelerindeki etki alanları ile ilgili değişiklikler yapıldı. Dönemin Fransız ve İngiliz başbakanları, Suriye ve Lübnan’ın Fransız, Ürdün Nehri’nin doğu kıyısı, Irak ve Filistin’in İngiliz Mandası altına alındığını itiraf etmişti.
1921 yılında Fransa, Kilikya’dan, 1939’da da Türkiye’nin güneyindeki Suriye toprağı olan İskenderun Sancağı’ndan çekildi. Öte yandan 1922 yılında Filistin, Suriye ve Irak’taki devrimler başarısız oldu. Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin Filistin, Irak ve Ürdün’ün doğu kıyısı üzerindeki, Fransa’nın da Suriye ve Lübnan’a mandası ya da sınırlı süreliğine gerçekleştirilen sömürgeciliğinin günümüzdeki devletleri ortaya çıkardığını vurguladı. Bu gelişme, Siyonist hareketin İsrail Devleti’nin kurulmasına ilişkin faaliyetlerinin uygulamaya geçmesiyle aynı zamana den geldi.
‘College de France Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, ‘Sykes-Picot sınırları’ 1916-1922 yılları arasında müzakere edilen Osmanlı İmparatorluğu paylaşımını yeniden gündeme getirdi. İlk Sykes-Picot haritasının mevcut sınırlarla herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Pratikte yalnızca Lübnan, Irak, Ürdün ve Filistin sınırları olduğu gibi kaldı.
Laurens, “Sykes-Picot Anlaşması geçici sayılırdı. Ondan çok kısa bir süre sonra yerine San Remo Anlaşması geçti. İlk metin, İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılan bölgelerde bir ya da birkaç Arap devleti kurulmasından bahsediyordu. Ne Lübnan ne de bir Yahudi devletine işaret vardı. Filistin ve Musul'un Fransız etki alanının bir parçası olması gerekiyordu. Ancak Paris, 1918’de Londra’nın baskısı altında bu bölgelerden vazgeçti. Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milliyetçilerinin 1919-1922 yılları arasında Anadolu’yu kurtarmasının ardından Paris, bugünkü Türkiye topraklarının içinde bulunan Kilikya’yı terk etti” ifadelerini kullandı.
Arapların bölgedeki sorun ve krizlerden Sykes-Picot Anlaşması’nı sorumlu tutmasının yanı sıra ‘Ortadoğu Atlası’ kitabının yazarı Tarihçi Jean-Paul Chagnollaud, bu suçlamanın sembolik olduğunu söyledi. Chagnollaud, “Sykes-Picot anlaşmaları, bölge halklarının kolektif hafızasındaki güçlü bir fikir olan ihanetle bağlantılıdır. Onlarca yıldan sonra kökleri Sykes-Picot anlaşmalarına dayanan farklı sorunlar buluyoruz”  tespitinde bulunuyor.
Sykes- Picot Anlaşması’nın ana maddeleri, Fransa ve Büyük Britanya’nın (İskoçya, Galler ve İngiltere'nin yer aldığı ada) anlaşmaya ilgili haritada belirtilen A (Suriye’nin içi) ve B (Irak’ın içi) her iki bölgede de bir Arap cumhurbaşkanı tarafından yönetilen bir Arap devletini tanıma ve korumaya hazır olmasına dayanıyor. A bölgesinde Fransa, B bölgesinde de İngiltere, yerel projeler ve kredilerde öncelik hakkına sahip olacak. A Bölgesi'ndeki Fransa ve B Bölgesi'ndeki İngiltere, Arap hükümet veya hükümetler ittifakının talebi üzerine yabancı danışmanlar ve personel sağlama konusunda tek mercidir.
Haritadaki Sykes hattı, Akdeniz'deki Akka’dan Kerkük'e (250 kilometre) uzanan yatay bir çizgi ile dengelenmiştir. Kuzeydeki bölge olan A’nın sınırları mavi ile gösterilirken, güneydeki bölge olan ve İngiltere hâkimiyeti altında olan B’nin sınırları kırmızı ile belirtildi. Anlaşmanın 3. maddesine göre küresel idare altında olan Filistin ise kahverengi ile gösteriliyor. Bu yönetim şekline Rusya ile yapılan istişarenin ardından diğer müttefikler ve Mekke temsilcileri ile mutabakata varılması sonucunda ulaşıldı.

Suçlama çemberinde
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevirdiği habere göre, Sykes-Picot ve sonuçlarıyla ilgili belgeler ve yazılanlar incelendiğinde, söylenenlerin büyük çoğunluğunun, bu anlaşmanın imzalanmasından sonra bölgede yaşananlar ve etkileri nedeniyle anlaşmayı bir çerçeveye oturtma ve hesap verilebilirlik konusunda hemfikir olduğunu gösteriyor. Bazıları, Fransız ve İngiliz iki üst düzey diplomat arasında yapılanları karşılaştırarak, bölgenin haritasını, bu alanların, bölge halkı ve vatandaşlarını hesaba katmadan iki bölüme ayırarak oynadıkları bir oyuna benzetiyor.
Tarihçi James Barr, 2011 yılında ‘A Line in the Sand’ (Kumlar Üzerindeki Bir Çizgi) isimli kitabında Sykes-Picot Antlaşması hakkında, “İngiltere ve Fransa'nın etki alanları arasındaki çizgi, akıllıca değildi. Oysa fikir basit, buradaki her şey kum. Aşiret topraklarını, nehir yollarını ve coğrafi iletişim kanallarını göz önünde bulundurmaya gerek yok. Bu yalnızca geometrik bir çizgi. Her şey tesadüfi bir şekilde gerçekleşti” ifadelerini kullandı.
İngiltere ve Fransa arasındaki Bereketli Hilal paylaşımı anlaşması geliştirilerek, Fransa’nın Londra Büyükelçisi Paul Cambon ve İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey arasındaki yazışmalar ile Cambon-Grey anlaşması haline getirildi. Rusya ve İtalya da anlaşmaya katıldı. O dönemde Sykes, A ile Akka’dan başlayarak, K ile Kerkük’te sona erecek olan bir çizgi çizmek istediğini söyledi.

“Amaç Yahudileri Filistin’e yerleştirmek”
Öte yandan Düşünür Abdulvehhab el-Meysiri, ‘Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm’ ansiklopedisinde, Sykes-Picot’un amacının Yahudileri Filistin’e yerleştirmek olduğuna dikkat çekti. Başta Lionel Walter Rothschild olmak üzere Siyonist hareketin kurucu babaları, Avrupa’nın  hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) mirasını düşünme konusunda oldukça ilgili olan ve doğudaki etkilerini genişletmek isteyen İngiliz ve Fransız emperyalizminin kapitalist çıkarlarıyla ilişkiliydi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, 2 Kasım 1917'de İngiltere’nin Filistin'de bir Yahudi ülkesi arayışındaki Siyonist hareketin yanında olacağına dair bir mektup gönderdiği isim Rothschild’di.
Onlarca yıl geçmesine rağmen anlaşmayı kınayan sesler, bölgeye zarar veren sorunların hepsinden anlaşmayı sorumlu tutmaya devam ediyor. 100. yıldönümünde ABD’de yayınlanan ‘Daily Best’ dergisindeki bir makalede, “Herkesin, Ortadoğu, Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki yıkımın, ABD-İngiliz işgali veya Arap Baharı olarak adlandırılan iç gerilimlerden kaynaklanmadığını kabul etmesi gerek. Asıl sebep, Sykes- Picot adı verilen ve Ortadoğu’nun paylaşıldığı bu harita. Mezhep baz alınarak yapılan bu paylaştırma, bölgedeki çatışmaların tohumlarını ekti” ifadelerine yer verildi. 
‘Daily Best’ dergisindeki makaleye göre anlaşmanın aslı, İngiltere ve Fransa arasındaki Arap bölgelerine nüfuz etme konusundaki anlaşmazlığa dayanıyor.
Fransız Araştırmacı Jean-Paul Chagnollaud, ‘Violence et politique au Moyen-Orient’ (Ortadoğu’da Şiddet ve Politika; Sykes -Picot’tan Arap Baharına) isimli kitabında, “Bölge toprakları gelişigüzel paylaşıldı. Uluslar görmezden gelindi” ifadelerini kullandı. Filistinliler ve Kürtlere atıfta bulunarak, halksız devletlerin ortadan kalktığı ve devletsiz insanların ortaya çıktığına işarette bulundu. Kürtler, 1920 yılının Ağustos ayında imzalanan Sevr Antlaşması’nda elde ettikleri devlete neredeyse sahip olacaktı. Ancak bölgedeki güç dengesi durumu değiştirdi.
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması’nda çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Doğu Anadolu’da bir Kürt oluşumu kurma imkânına rağmen anlaşma, modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk milliyetçi hareketi nedeniyle uygulanmadı. 1923 yılında Sevr’in yerini Kürtlerden bahsedilmeksizin, Türkiye’yi yasal olarak tanıyan Lozan Antlaşması aldı.
Chagnollaud, kitabında, Sykes- Picot’un halklara sınırlar dayattığını belirtiyor. Meselelerin yeterli çoğunluğa göre yeniden ele alınması gerektiğini ifade eden Chagnollaud, şimdi bir devlet kurma isteğini dayatmanın halklara kaldığını ifade ediyor.

‘Mağdur rolünü bırakın’
Başkasına sorumluluk yükleyerek kendini muaf tutma… Bazıları, söz konusu bölge halkları ve ülkelerinin suçlamalardan vazgeçip ‘mağdur rolü oynamayı’ bırakmaları gerektiğini savunuyor.
‘College de France’ Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, artık mağdur rolü oynamanın bırakılması gerektiğini düşünüyor. Arap milliyetçilerinin bu gelişigüzel çizilen sınırları kınamasına rağmen herkes için uygun olması nedeniyle ciddi bir şekilde sorgulanmadığına dikkat çekiyor. Mevcut istikrarsızlığın, 18. yüzyıldan bu yana bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalesi ve mevcut sistemlerin doğasıyla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. 
Tarih araştırmacısı James L. Gelvin, 2017 yılında yayınlanan The New Middle East (Yeni Ortadoğu) isimli kitabında, yeni Ortadoğu’nun belirgin özelliklerinin, isyan, baskı, vekâlet savaşları, mezhep çatışması, DEAŞ’ın yükselişi ve bölgedeki kutuplaşma olduğuna dikkat çekti. Gelvin, “Anlaşma şu an önemsiz görünüyor. Mevcut Ortadoğu haritasını, Sykes-Picot’ta önerilen harita ile karşılaştırmaya kalksak, hiçbir bölge doğrudan Rus, İngiliz, Fransız kontrolü altında değildir. Aynı durum şu anda uluslararası egemenlik altında olmayan Kudüs için de geçerlidir. Fransa ve Rusya, Anadolu'nun hiçbir bölgesini egemenliği altına bulundurmuyor. İngiltere, Irak veya Arap Yarımadası’nın bazı bölgelerini kontrolü altında tutmuyor” ifadelerini kullanarak,  Sykes- Picot Anlaşması’nın bir öneminin kalmadığına işarette bulunuyor.
“Sykes- Picot’ta ittifak edilen konuları göz ardı edecek olursak, Şam bölgesinin (Suriye, Filistin, Lübnan) mevcut, Mezopotamya (günümüzde Irak) ve Anadolu bölgesindeki mevcut sınırlar, başlıca iki temel faktörden kaynaklanıyor. Bunlardan biri Birleşmiş Milletler’den (BM) önce Milletler Cemiyeti'nin oluşumuydu. Bu sistem, İngiltere ve Fransa’ya bu bölge toprakları üzerinde geçici kontrol hakkı verdi. Buna göre diğer faktör iki ülkenin sömürge çıkarlarına göre bölgeleri daha küçük alanlara bölmesi oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Ürdün’ün doğusu olarak bilinen bölgede Irak’ı kurdu. Öte yandan da Fransa, Lübnan ve Suriye konusunda aynısını yaptı. 1971 yılında Körfez’deki sömürgenin sona ermesi ve 1990 yılında Yemen’in iki bölümünün ( Kuzey-Güney çn) birleşmesi haricinde Arap bölgesindeki ülkelerin sınırları 75 yıldan beri oldukça istikrarlı bir durumda bulunuyor” diyen Gelvin, söz konusu bölgenin aslında Avrupa ülkelerinden daha istikrarlı olduğuna dikkat çekti. 
Anlaşmanın 100. yıldönümünde uzun süren bir araştırma sonrasında Steven A. Cook ve Amr T. Leheta, ABD menşeili Foreign Policy dergisinde yayınlanan makalelerinde, Ortadoğu’daki kaosun nedenin Sykes-Picot olmadığına işarette bulundu. Bu olaya gereğinden fazla yüklenmenin ‘doğru olmadığının’ altını çizdiler. Makalede, içerisinde çeşitli mezhep, etnik köken ve farklı grupları barındıran bu bölgede olup bitenlerin, bu gruplar arasında binlerce yıllık kökleri olan nefret ve çatışmaların bir sonucu olduğunun üzerinde duruldu. Bu çatışmaların tek çözümünün, yeni sınırlar çizmek olduğuna işarette bulunuldu.
Foreign Policy’deki makaleye göre bölgenin bu patlamaya hazır hali, Sykes-Picot’u öldürdü. Çünkü bu en baştan ölü doğan bir anlaşmaydı. Sykes- Picot anlaşmasının herhangi bir sınır çizmediğini belirten yazarlar, nüfuz alanlarını belirlediğinin altını çizdiler. İki ünlü diplomatın belirlediği bu alanlar, aydınlık bir yola ulaştırmadı.

Sınırları yeniden yapılandırma girişimleri
Bölgedeki durum birçok ülkede patlak vermeye devam ederken, yeniden şekillendirme ile ilgili dış proje ve fikirler tekrar gündeme geldi. Bazıları paylaşılanın bölünmesi ve parçalara ayrılmasının bölgede şiddetli çatışmalara yol açmasından endişe ediyor. Arap ülkeleri, özellikle de Suriye, Irak, Libya, Sudan ve Yemen’de hükümet, ülke sınırları içerisindeki toprakların büyük bir bölümü egemenliği altında bulundurmuyor. Milisler, terör örgütleri, yabancı savaşçılar ve çeşitli düzeylerde yerel otoriteye sahip diğer silahlı gruplar bölgede hâkimiyet ilan etti. Öte yandan bazı azınlıkların kendilerine ait bir devlet kurma konusunda ulusal özlemleri bulunuyor. Bu kargaşanın ortasında, Arap hafızası başka herhangi bir anlaşma bulunmaksızın sadece Sykes-Picot Anlaşmasını elinde tutuyor.
ABD’de yayın yapan Washington Post gazetesine göre son yıllarda Ortadoğu’daki özellikle de Suriye’deki bölgesel ve uluslararası savaşların devam etmesi, bunun yanı sıra Lübnan ve Irak gibi diğer ülkeleri kapsayan mezhepsel ya da dini nedenli mevcut siyasi karışıklıklar, Sykes-Picot Anlaşması'nın Arap bölgesinde geride bıraktığı ‘yapay sınırın’ sonucu. New York Times gazetesi ise 2013 yılının Eylül ayında bölgedeki beş Arap ülkesinin sınırlarını, dokuz etnik ve mezhepsel varlığın ayrılması yoluyla değiştirip 14 küçük devlete dönüştürmek isteyen bir harita ve uzun bir rapor yayınlayarak daha da ileriye gitti.
Robin Wright, ‘Rage and Rebellion Across the Islamic World’ (İslam Dünyası’nda Öfke ve İsyan) isimli kitabının ‘Ortadoğu haritasını gözden geçirdiğimizi hayal edelim’ başlıklı bölümünde Libya, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen ve Irak'ın bölünmesi olanaklarını ele aldı. Son yıllarda Arap bölgesinde meydana gelen olayların çok sayıda ülkede ayrılıklar yaşanıp devletçiklere bölünmesinin bir ön hazırlığı olabileceğini söyledi. Suriye’de yaşanan savaşın bu gidişat içinde bir dönüm noktası olacağını ifade eden Wright, Suriye’yi iç karışıklıklar, dini, mezhepsel ve etnik çeşitlilik nedeniyle birkaç ülkeye bölünmesi muhtemel Arap devletlerinin başında zikretti.
2014 yılında ABD’deki Brookings Enstitüsü’nde araştırmacı olan Gregory Gause, yaptığı araştırmada 1920’lerde Avrupa sömürgeciliği tarafından bölgede bırakılan sınırların değişmesi veya yeniden çizilmesi ihtimalinin uzak olduğunu ifade etti.
Gause, ‘Is this the end of Sykes-Picot?’ (Bu, Sykes-Picot anlaşmasının sonu mu?) isimli çalışmasında “Avrupa sömürgeciliği tarafından 1920’lerde oluşturulan devletler çöküşün eşiğinde mi? Ortadoğu sınırlarının yeniden çizildiğini görecek miyiz?” sorularını sorularına cevap aradığı çalışmasında, “Bu sorulara cevap vermek gerekirse, bu sorunun cevabı kısaca hayır” ifadelerini kullandı.

Gregory Gause’a göre, Suriye iç savaşının ciddiyeti, ayrıca Irak'ta devam etmekte olan yankılar ve Lübnan'da yaygın olan istikrarsız siyasi durumun eşlik etmesi, İngiltere ve Fransa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben Maşrik çevresine çizdiği yapay sınırların ölüm döşeğinde olduğuna dair şüphelere yol açtı. Bununla birlikte, bu ülkelerin hiç biri yakın gelecekte sınırları içinde etkili bir güç talep edemeyecek ve sınırlar değişmeyecek.
Gause, ayrıca “Bu sınırlar, egemenliğin, bölgesel kontrolün ve sınırların gerektirdiği gerçek operasyonel koşullar yerine getirilemese de ilgili yasaya göre, uluslararası egemen olarak adlandırılan küçük devletlere aktarılacak. Maşrik bölgesindeki gerçek yönetimin herkese açık olacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Son değişkenler de sınırların kendisi olacak. Çünkü bölgedeki aktörlerin hepsi uluslararası veya bölgesel düzeyde değişiklik yapmak istiyor. Bu ülkeler bir iç parçalanma yaşayabilir. Emri vaki şekilde iktidar yönetimleri kurulabilir. Ancak değişim rüzgârları başlı başına uluslararası sınırlara ulaşmayacak gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
Ülkeler arasındaki sınırların şeklini değiştirme girişimlerinden biri, oldukça dikkate değer. Bu girişim, 2014 yılında Suriye ve Irak’ta ortaya çıktığı dönemde DEAŞ terör örgütü tarafından denendi. DEAŞ, egemenliği altına aldığı bölgelerde bulunan iki ülke arasındaki sınırı açmıştı. Ancak ilerleyen yıllar içinde DEAŞ’ın mağlup edilmesinin ardından sınırlar eski haline döndürüldü.



Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
TT

Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)

Venezuela'nın geçici lideri Delcy Rodriguez, bir yandan Chavismo tabanına anti-emperyalist söylemle mesaj verirken, diğer yandan da Donald Trump yönetiminin baskısıyla daha pragmatik bir çizgi izlemeye çalışıyor.

BBC'nin analizinde, Karakas ve Washington arasında tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olmadığı, Rodriguez'in Trump'a karşı belirli kozları elinde tuttuğu yazılıyor.

Analize göre Rodriguez yönetiminin Amerikan petrol şirketlerine kapıyı aralayan düzenlemeleri ve Washington'la vardığı petrol sevkiyatı anlaşmaları, mevcut ABD-Venezuela ilişkilerinin temelini oluşturuyor.

Trump'ın Venezuela petrolünü küresel arz denklemine dahil etme isteği, Karakas'ta istikrarsızlık ihtimalini göze alamayacağı anlamına geliyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'dan Christopher Sabatini, Rodriguez'in yönetiminin "ABD askeri ve diplomatik desteğine dayalı bir meşruiyet" diye tanımlıyor. Sabatini'ye göre Trump yönetimi, Venezuela'da geri adım görüntüsü vermemek için mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Latin Amerika uzmanına göre bu durum Rodriguez'e sınırlı da olsa hareket alanı sunuyor. Trump'ın, Nicolas Maduro'nun devrilmesini "net bir başarı hikayesi" olarak sunmak istediğini, Karakas yönetiminde ani bir dönüşüm riskini göze almak istemediğini savunuyor.

Dolayısıyla ABD'nin Venezuela'daki enerji çıkarları, bölgesel istikrar ihtiyacı ve Trump'ın iç kamuoyuna sunmak istediği "başarılı dış politika" anlatısı, Rodriguez'in de elini güçlendiriyor.

Sabatini şu yorumları paylaşıyor:  

Trump, Venezuela'nın şu anki durumunun sürmesini, her şeyin yolunda olduğu anlatısına aykırı hiçbir şeyin yaşanmamasını istiyor. Bu yüzden Rodriguez, çoğu kişinin fark etmediği şekilde Trump üzerinde bir miktar etkiye sahip. Bu, Trump'ın istediğinden çok daha eşit bir ortaklık.

Rodriguez, kamuoyuna açıklamalarında ABD'yi emperyalist ve işgalci diye nitelemeyi sürdürse de perde arkasında Washington'la temaslar sürüyor. CIA Başkanı John Ratcliffe, geçen ay Karakas'a giderek Venezuela'nın geçici lideriyle birebir görüşmüştü.

Buna ek olarak Rodriguez, Venezuela İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve ona yakın güvenlik yetkilileriyle de arasını iyi tutmaya çalışıyor. ABD yönetimi, Venezuela siyasetinde ağırlığa sahip Cabello'nun başına 2020'de koyduğu 10 milyon dolarlık ödülü bu yıl 10 Ocak'ta 25 milyon dolara çıkarmıştı.

Amerikan özel harekat ekipleri, aylar süren askeri yığınağın ardından 3 Ocak'ta Venezuela'ya kara harekatı başlatmış, başkent Karakas'ı bombalarken Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i de gece baskınıyla kaçırmıştı.

Rodriguez ise 5 Ocak'taki yemin töreniyle ülkenin başına geçmişti. Diğer yandan Guardian'ın analizinde, Delcy Rodriguez ve abisi Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez'in, Karakas baskınından önce Beyaz Saray'la anlaştığı öne sürülmüştü.

Independent Türkçe, BBC, Guardian


Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
TT

Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)

Donald Trump yönetimi, Gazze'de kurulması planlanan yeni güvenlik gücüne Hamas karşıtı aşiretlerden eleman devşirmeyi planlıyor.

Telegraph'ın aktardığına göre Trump yönetiminin planına İsrail de destek veriyor. Tel Aviv yönetimi, Gazze Şeridi'ndeki Hamas karşıtı çeteleri savaşın başından beri silahlandırıyor.

Planın, Trump'ın Gazze savaşını sonlandırma girişimi kapsamında İsrail'de kurulan Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi'nde (CMCC) aralıkta değerlendirmeye alındığı belirtiliyor.

Diğer yandan organize suç ve uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı bu aşiretleri polis gücüne katma teklifinin, Batılı müttefiklerde endişe yarattığı belirtiliyor. Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa böyle bir hamleye karşı çıkıyor.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan bir Batılı yetkili şunları söylüyor:

Bazı yetkililer, ‘Bu saçmalık, aşiretler hem suç örgütü hem de İsrail tarafından destekleniyor' diyerek ciddi tepki gösterdi.

Haberde, aşiret üyelerinin Gazze'de cinayet, adam kaçırma ve yardım kamyonlarını yağmalama gibi suçlara karıştığı ifade ediliyor. Ayrıca büyük aşiretlerden en az ikisinin üyeleri arasında DEAŞ saflarında savaşmış ya da örgüte bağlılık yemini etmiş kişilerin olduğu savunuluyor.

Trump'ın damadı Jared Kushner, Beyaz Saray'ın 10 Ekim'de devreye giren ateşkes ve Gazze'nin yeniden inşası planını ilerletme çabalarında kilit rol oynuyor.

Kushner'ın, Hamas'ın silah bırakmaması ihtimaline karşı Filistinlileri Hamas kontrolündeki alanlardan uzaklaştırmak amacıyla bir planı devreye soktuğu aktarılıyor. Buna göre Filistinliler, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelerde kurulacak geçici "güvenli" yerleşim bölgelerine gönderilecek.

İlk yerleşimin Refah kentinde, Hamas karşıtı aşiretlerden Halk Güçleri'nin etkili olduğu bölgede inşa edildiği belirtiliyor. Çetenin eski lideri Yasir Ebu Şebab'ın öldürüldüğü aralıkta açıklanmıştı. İsrail'in silahlandırdığı örgütün başına Gassan Dahini geçmişti.

Haberde, Gazze'de kurulacak yeni polis gücünün başına, Hamas karşıtı çete liderlerinden Hüsam Astal'ın getirilebileceği de iddia ediliyor. Astal, kasımdaki açıklamasında "Hamas'tan arındırılmış yeni Gazze'yi" kurmak istediklerini söylemişti.

İsrail Başbakanlık Ofisi'nden iddialarla ilgili açıklama yapılmadı. Trump yönetiminden bir yetkiliyse, ABD öncülüğünde kurulacak Uluslararası İstikrar Gücü'ne (ISF) bağlı polis kuvvetiyle ilgili şunları söyledi:

Polis teşkilatı için güvenlik soruşturması sürecine yönelik planlamalar devam ediyor. Başkan'ın da belirttiği gibi, Hamas tam silahsızlanma taahhüdünü derhal yerine getirmelidir.

Independent Türkçe, Telegraph, BBC


Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
TT

Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)

Vatikan'dan üst düzey bir yetkili, Papa XIV. Leo'nun Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu” girişimine katılma davetini reddettiğini söyledi.

Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Papa'nın bu girişimle ilgili bir dizi endişesi olduğunu ve dolayısıyla "katılmayacağını" belirtti.

Parolin, "Bizim için çözülmesi gereken bazı kritik meseleler var" dedi.

Endişelerimizden biri, uluslararası düzeyde bu kriz durumlarını her şeyden önce BM'nin yönetmesi gerektiği. Bu, ısrar ettiğimiz noktalardan biri.

scvdf
Roma'daki pastoral ziyaretinden ayrılırken görülen Papa Leo XIV, "kritik meseleler" gerekçesiyle Donald Trump'ın Barış Kurulu'na katılmayacağını açıkladı (AFP)

Trump, başlangıçta Gazze'deki ateşkesi denetlemek ve Hamas'la İsrail arasındaki çatışmanın ardından Gazze'nin yeniden inşasını koordine etmek için tasarlanan kurula bir dizi dünya liderini davet etti.

Kapsamı o zamandan beri genişletildi ve Trump, bunun bir dizi küresel anlaşmazlığı ele almak için uygun bir yer olacağını söyledi. Bazıları bunu, ABD Başkanı'nın, defalarca amacına uygun olmamakla eleştirdiği Birleşmiş Milletler'e alternatif çok taraflı bir forum kurma çabası olarak görüyor.

Papa'nın Trump tarafından kurula katılmaya davet edildiğini daha önce Kardinal Parolin doğrulamıştı. Ocak ayında "Papa daveti aldı ve ne yapacağımızı değerlendiriyoruz; konuyu inceliyoruz" demişti.

O dönemde yönetim kuruluna katılma davetinin "cevap vermek için biraz zaman gerektirdiğini" ve "mali katılma talebinin gelmediğini" çünkü "bunu yapacak durumda olmadıklarını" söylemişti.

Trump, Barış Kurulu'nun Gazze'nin yeniden inşasına yardımcı olmak için şimdiden 5 milyar dolardan fazla kaynak taahhüt ettiğini iddia ediyor.

dfsvfd
Papa'nın sözcüsü, Vatikan'ın Trump'ın yönetim kurulunun Birleşmiş Milletler'in yerini alma ihtimaline dair bazı endişeleri olduğunu söyledi (AFP)

Ancak kurulun kadrosuyla ilgili endişeler var. Avrupa hükümetleri, Trump'ın Şubat 2022'den beri Ukrayna'yla savaşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etmesine şaşırdıklarını belirtti.

Arap devletleri de 72 bin Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze Savaşı'nı gerekçe göstererek Binyamin Netanyahu'nun dahil edilmesine öfke duydu.

Ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'ın önemli rolüyle ilgili endişeler var; Blair, Trump'ın girişimle bağlantılı olarak açıkladığı ilk isimlerden biriydi. Blair'ın, Britanya'nın Irak savaşına katılımıyla ilgili uzun süredir devam eden eleştirilere rağmen, kurucu yürütme kurulunda yer alması bekleniyor.

Tartışmalara rağmen Ermenistan, Azerbaycan, Mısır, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil onlarca ülke kurula katılma sözü verdi.

Papa Leo, ilk Amerikalı papa seçildiğinden beri Trump'ın politikalarını tekrar tekrar eleştiriyor. Geçen yıl ekimde, başkanın sert göçmenlik politikalarının Katolik Kilisesi'nin "yaşam yanlısı" değerleriyle uyumlu olup olmadığını sorgulamıştı.

Roma'da medyaya yaptığı açıklamada, "Kürtaj karşıtı olduğunu söyleyen ama Birleşik Devletler'deki göçmenlere yapılan insanlık dışı muameleyi onaylayan biri, bunun yaşam yanlısı olup olmadığını bilmiyorum" demişti.

O dönemde Beyaz Saray bu yorumlara karşı çıkmıştı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, "Bu yönetim altında Birleşik Devletler'de yasadışı göçmenlere insanlık dışı muamele yapıldığı iddialarını reddediyorum" demişti.

Bu yönetim, ulusumuzun yasalarını mümkün olan en insancıl şekilde uygulamaya çalışıyor ve biz kanunları uyguluyoruz. Bunu, burada yaşayan halkımız adına yapıyoruz.

csdvfgthy
Papa, ilk Amerikalı papa seçilmesinden bu yana, özellikle Trump'ın göçmenlik karşıtı sert yöntemleri konusunda ABD'yi eleştiriyor (AFP)

Kasımda Papa, kitlesel sınır dışı etmeleri ve göçmenlere yönelik muamele dahil Trump yönetiminin göçmenlik politikalarını eleştiren ABD piskoposlarının mesajını desteklemişti. "Bence insanlara insanca davranmanın, sahip oldukları onura saygı göstermenin yollarını aramalıyız. Eğer insanlar Birleşik Devletler'de yasadışı olarak bulunuyorsa, bunun için yollar var. Mahkemeler var, bir adalet sistemi var" demişti.

Ancak insanlar iyi bir yaşam sürüyorsa ve birçoğu 10, 15, 20 yıldır bu şekilde yaşıyorsa, onlara en hafif tabirle son derece saygısız bir şekilde davranmak, ne yazık ki bazı şiddet olayları da oldu, bence piskoposlar kendilerini çok açık bir şekilde ifade etti. Birleşik Devletler'deki herkesi onları dinlemeye çağırıyorum.

Bu yıl ocak ayında Papa Leo, küresel çapta giderek artan "savaş hevesini" kınadığı güçlü bir konuşma yapmıştı. Trump'ı doğrudan adıyla anmasa da konuşması ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu zorla görevden alıp Amerikan topraklarına getirme operasyonundan sonra gerçekleşmişti.

Leo, 184 ülkenin diplomatlarına hitaben yaptığı konuşmada, "Diyaloğu teşvik eden ve tüm taraflar arasında uzlaşma arayan bir diplomasi, yerini kuvvete dayalı bir diplomasiye bırakıyor" demişti.

Savaş yeniden moda oldu ve savaş hevesi yayılıyor.

Independent Türkçe