Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)
TT

Sykes-Picot Anlaşması'ndan 103 yıl sonra

Sykes-Picot haritası (AFP)
Sykes-Picot haritası (AFP)

Ahmed Abdulhakim*
Sykes-Picot anlaşmanın ayrıntıları, üzerinden 103 yıl geçmesine rağmen Ortadoğu’da özellikle de Asya bölgesindeki gelişmeler üzerindeki ‘güçlü’ etkisini sürdürmeye devam ediyor.
Fransa ve İngiltere, daha sonra ise Rusya, Sykes- Picot olarak bilinecek olan ‘gizli bir anlaşma’ ile ‘hasta adam’ olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun etkili olduğu bölgeleri kendi aralarında paylaşma konusunda uzlaşmıştı.
Anlaşmanın her yıldönümünde, 3 sayfa, 12 madde ve bir haritadan oluşan içerikle ilgili tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Bu anlaşmaya göre Akdeniz'deki Akka Limanı’ndan doğuda Irak'ın Kerkük iline uzanan yatay bir sınır çizildi. Anlaşmaya göre bu sınırın, Filistin ve Musul haricinde Türkiye’nin güneyini ve Suriye’yi kapsayan kuzey kısmı Fransa’nın kontrolü altında bulunuyor. İngiltere ise Filistin özel statüsünün imtiyazı ile Bağdat eyaleti, Akka limanları, Ürdün’ün doğusu Hayfa’dan, Irak- Suudi Arabistan ve Ürdün- Suudi Arabistan sınırlarına kadar uzanan güney kısmını egemenliği altına alıyor. Bu anlaşma, bazı taraflara göre yıllar geçmesine rağmen tarih mahkemeleri tarafından hala bölgeyi sarsan birçok sorunun sebebi olarak görülmeye devam ediyor. Bazı taraflarca ise kısmen doğru kısmen yanlış olduğu düşünülüyor.
Ayrıca her yıl dönümünde, anlaşmanın tarafları, Ortadoğu’da yaşanan olaylar ışığında kalıcı ve kronik sorunları çözme çabası olarak sınırların etnik ve dini koşullarla uyumlu bir şekilde yeniden çizilmesi ve bölge ülkelerinin paylaşılması yönünde fikirler öne sürüyor. Politikacılar ve tarihçilere göre Sykes- Picot meselesi hakkında sorular yenileniyor.
Sınırların yeniden çizilmesine ilişkin yeni öneriler, ‘sömürgecilik döneminden beri devam eden komplo teorisi mi, yoksa bileşenler arasında çatışmalı ve sorunlu olan bölgenin durumunu ortaya koymak için mi gündeme geliyor?

Anlaşma nasıldı?
Politikacılar, tarihçiler ve hatta vatandaşlar bile Fransız diplomat François Georges Picot ve İngiliz diplomat Sir Mark Sykes arasında imzalanan ‘gizli anlaşmanın’ etkileri hakkında farklı görüşlere sahipler.

Ancak kaynaklara ve araştırmacılara göre gerçekler şöyle;
Fransız ve İngiliz diplomatlar (Sykes ve Picot) ve Çarlık Rusyası ile 23 Kasım 1915- Mayıs 1916 arası dönemde hasta adamın mirası olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması hakkındaki ‘gizli’ belgeler ve mutabakat zaptı üzerinde görüşmelerde bulundu. Anlaşma, Komünistlerin, 1917’deki Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’da iktidara gelmesinden sonra ortaya çıktı. Bu anlaşma ortaya çıktığında, etkilenen halkların öfkelenmesine neden oldu. O dönemin sömürgeci ülkeleri olan İngiltere ve Fransa, dayatılan sınırlar içerisindeki içsel çatışmalardan sorumlu tutulmaları nedeniyle zor durumda kaldı.
Güvenilir kaynaklara göre Sykes-Picot anlaşmasının sonuçları, 1914-1918 yılları arasında meydana gelen Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında gerçekleşmedi. Bu gelişmelerden en önemlisi, Rus İmparatorluğu’nun ‘devrimle’ yıkılması olmuştu. 1920 yılının Nisan ayında Maşrık/Mağrip (Doğu-Batı) ülkelerinin kaderinin belirlenmesi amacıyla San Remo Antlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmada, Arap-İsrail ihtilafını oluşturan ‘Filistin'deki Yahudiler için bir vatan’ kurulmasını içeren 2 Kasım 1917'deki Balfour Deklarasyonu'nun uygulanmasına bir ön hazırlık olarak Fransa ve İngiltere’nin Irak ve Şam bölgelerindeki etki alanları ile ilgili değişiklikler yapıldı. Dönemin Fransız ve İngiliz başbakanları, Suriye ve Lübnan’ın Fransız, Ürdün Nehri’nin doğu kıyısı, Irak ve Filistin’in İngiliz Mandası altına alındığını itiraf etmişti.
1921 yılında Fransa, Kilikya’dan, 1939’da da Türkiye’nin güneyindeki Suriye toprağı olan İskenderun Sancağı’ndan çekildi. Öte yandan 1922 yılında Filistin, Suriye ve Irak’taki devrimler başarısız oldu. Milletler Cemiyeti, İngiltere’nin Filistin, Irak ve Ürdün’ün doğu kıyısı üzerindeki, Fransa’nın da Suriye ve Lübnan’a mandası ya da sınırlı süreliğine gerçekleştirilen sömürgeciliğinin günümüzdeki devletleri ortaya çıkardığını vurguladı. Bu gelişme, Siyonist hareketin İsrail Devleti’nin kurulmasına ilişkin faaliyetlerinin uygulamaya geçmesiyle aynı zamana den geldi.
‘College de France Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, ‘Sykes-Picot sınırları’ 1916-1922 yılları arasında müzakere edilen Osmanlı İmparatorluğu paylaşımını yeniden gündeme getirdi. İlk Sykes-Picot haritasının mevcut sınırlarla herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Pratikte yalnızca Lübnan, Irak, Ürdün ve Filistin sınırları olduğu gibi kaldı.
Laurens, “Sykes-Picot Anlaşması geçici sayılırdı. Ondan çok kısa bir süre sonra yerine San Remo Anlaşması geçti. İlk metin, İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılan bölgelerde bir ya da birkaç Arap devleti kurulmasından bahsediyordu. Ne Lübnan ne de bir Yahudi devletine işaret vardı. Filistin ve Musul'un Fransız etki alanının bir parçası olması gerekiyordu. Ancak Paris, 1918’de Londra’nın baskısı altında bu bölgelerden vazgeçti. Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milliyetçilerinin 1919-1922 yılları arasında Anadolu’yu kurtarmasının ardından Paris, bugünkü Türkiye topraklarının içinde bulunan Kilikya’yı terk etti” ifadelerini kullandı.
Arapların bölgedeki sorun ve krizlerden Sykes-Picot Anlaşması’nı sorumlu tutmasının yanı sıra ‘Ortadoğu Atlası’ kitabının yazarı Tarihçi Jean-Paul Chagnollaud, bu suçlamanın sembolik olduğunu söyledi. Chagnollaud, “Sykes-Picot anlaşmaları, bölge halklarının kolektif hafızasındaki güçlü bir fikir olan ihanetle bağlantılıdır. Onlarca yıldan sonra kökleri Sykes-Picot anlaşmalarına dayanan farklı sorunlar buluyoruz”  tespitinde bulunuyor.
Sykes- Picot Anlaşması’nın ana maddeleri, Fransa ve Büyük Britanya’nın (İskoçya, Galler ve İngiltere'nin yer aldığı ada) anlaşmaya ilgili haritada belirtilen A (Suriye’nin içi) ve B (Irak’ın içi) her iki bölgede de bir Arap cumhurbaşkanı tarafından yönetilen bir Arap devletini tanıma ve korumaya hazır olmasına dayanıyor. A bölgesinde Fransa, B bölgesinde de İngiltere, yerel projeler ve kredilerde öncelik hakkına sahip olacak. A Bölgesi'ndeki Fransa ve B Bölgesi'ndeki İngiltere, Arap hükümet veya hükümetler ittifakının talebi üzerine yabancı danışmanlar ve personel sağlama konusunda tek mercidir.
Haritadaki Sykes hattı, Akdeniz'deki Akka’dan Kerkük'e (250 kilometre) uzanan yatay bir çizgi ile dengelenmiştir. Kuzeydeki bölge olan A’nın sınırları mavi ile gösterilirken, güneydeki bölge olan ve İngiltere hâkimiyeti altında olan B’nin sınırları kırmızı ile belirtildi. Anlaşmanın 3. maddesine göre küresel idare altında olan Filistin ise kahverengi ile gösteriliyor. Bu yönetim şekline Rusya ile yapılan istişarenin ardından diğer müttefikler ve Mekke temsilcileri ile mutabakata varılması sonucunda ulaşıldı.

Suçlama çemberinde
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevirdiği habere göre, Sykes-Picot ve sonuçlarıyla ilgili belgeler ve yazılanlar incelendiğinde, söylenenlerin büyük çoğunluğunun, bu anlaşmanın imzalanmasından sonra bölgede yaşananlar ve etkileri nedeniyle anlaşmayı bir çerçeveye oturtma ve hesap verilebilirlik konusunda hemfikir olduğunu gösteriyor. Bazıları, Fransız ve İngiliz iki üst düzey diplomat arasında yapılanları karşılaştırarak, bölgenin haritasını, bu alanların, bölge halkı ve vatandaşlarını hesaba katmadan iki bölüme ayırarak oynadıkları bir oyuna benzetiyor.
Tarihçi James Barr, 2011 yılında ‘A Line in the Sand’ (Kumlar Üzerindeki Bir Çizgi) isimli kitabında Sykes-Picot Antlaşması hakkında, “İngiltere ve Fransa'nın etki alanları arasındaki çizgi, akıllıca değildi. Oysa fikir basit, buradaki her şey kum. Aşiret topraklarını, nehir yollarını ve coğrafi iletişim kanallarını göz önünde bulundurmaya gerek yok. Bu yalnızca geometrik bir çizgi. Her şey tesadüfi bir şekilde gerçekleşti” ifadelerini kullandı.
İngiltere ve Fransa arasındaki Bereketli Hilal paylaşımı anlaşması geliştirilerek, Fransa’nın Londra Büyükelçisi Paul Cambon ve İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey arasındaki yazışmalar ile Cambon-Grey anlaşması haline getirildi. Rusya ve İtalya da anlaşmaya katıldı. O dönemde Sykes, A ile Akka’dan başlayarak, K ile Kerkük’te sona erecek olan bir çizgi çizmek istediğini söyledi.

“Amaç Yahudileri Filistin’e yerleştirmek”
Öte yandan Düşünür Abdulvehhab el-Meysiri, ‘Yahudiler, Yahudilik ve Siyonizm’ ansiklopedisinde, Sykes-Picot’un amacının Yahudileri Filistin’e yerleştirmek olduğuna dikkat çekti. Başta Lionel Walter Rothschild olmak üzere Siyonist hareketin kurucu babaları, Avrupa’nın  hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) mirasını düşünme konusunda oldukça ilgili olan ve doğudaki etkilerini genişletmek isteyen İngiliz ve Fransız emperyalizminin kapitalist çıkarlarıyla ilişkiliydi.
İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un, 2 Kasım 1917'de İngiltere’nin Filistin'de bir Yahudi ülkesi arayışındaki Siyonist hareketin yanında olacağına dair bir mektup gönderdiği isim Rothschild’di.
Onlarca yıl geçmesine rağmen anlaşmayı kınayan sesler, bölgeye zarar veren sorunların hepsinden anlaşmayı sorumlu tutmaya devam ediyor. 100. yıldönümünde ABD’de yayınlanan ‘Daily Best’ dergisindeki bir makalede, “Herkesin, Ortadoğu, Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki yıkımın, ABD-İngiliz işgali veya Arap Baharı olarak adlandırılan iç gerilimlerden kaynaklanmadığını kabul etmesi gerek. Asıl sebep, Sykes- Picot adı verilen ve Ortadoğu’nun paylaşıldığı bu harita. Mezhep baz alınarak yapılan bu paylaştırma, bölgedeki çatışmaların tohumlarını ekti” ifadelerine yer verildi. 
‘Daily Best’ dergisindeki makaleye göre anlaşmanın aslı, İngiltere ve Fransa arasındaki Arap bölgelerine nüfuz etme konusundaki anlaşmazlığa dayanıyor.
Fransız Araştırmacı Jean-Paul Chagnollaud, ‘Violence et politique au Moyen-Orient’ (Ortadoğu’da Şiddet ve Politika; Sykes -Picot’tan Arap Baharına) isimli kitabında, “Bölge toprakları gelişigüzel paylaşıldı. Uluslar görmezden gelindi” ifadelerini kullandı. Filistinliler ve Kürtlere atıfta bulunarak, halksız devletlerin ortadan kalktığı ve devletsiz insanların ortaya çıktığına işarette bulundu. Kürtler, 1920 yılının Ağustos ayında imzalanan Sevr Antlaşması’nda elde ettikleri devlete neredeyse sahip olacaktı. Ancak bölgedeki güç dengesi durumu değiştirdi.
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması’nda çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Doğu Anadolu’da bir Kürt oluşumu kurma imkânına rağmen anlaşma, modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk milliyetçi hareketi nedeniyle uygulanmadı. 1923 yılında Sevr’in yerini Kürtlerden bahsedilmeksizin, Türkiye’yi yasal olarak tanıyan Lozan Antlaşması aldı.
Chagnollaud, kitabında, Sykes- Picot’un halklara sınırlar dayattığını belirtiyor. Meselelerin yeterli çoğunluğa göre yeniden ele alınması gerektiğini ifade eden Chagnollaud, şimdi bir devlet kurma isteğini dayatmanın halklara kaldığını ifade ediyor.

‘Mağdur rolünü bırakın’
Başkasına sorumluluk yükleyerek kendini muaf tutma… Bazıları, söz konusu bölge halkları ve ülkelerinin suçlamalardan vazgeçip ‘mağdur rolü oynamayı’ bırakmaları gerektiğini savunuyor.
‘College de France’ Enstitüsü’nde tarih profesörü olan Henry Laurens, artık mağdur rolü oynamanın bırakılması gerektiğini düşünüyor. Arap milliyetçilerinin bu gelişigüzel çizilen sınırları kınamasına rağmen herkes için uygun olması nedeniyle ciddi bir şekilde sorgulanmadığına dikkat çekiyor. Mevcut istikrarsızlığın, 18. yüzyıldan bu yana bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalesi ve mevcut sistemlerin doğasıyla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. 
Tarih araştırmacısı James L. Gelvin, 2017 yılında yayınlanan The New Middle East (Yeni Ortadoğu) isimli kitabında, yeni Ortadoğu’nun belirgin özelliklerinin, isyan, baskı, vekâlet savaşları, mezhep çatışması, DEAŞ’ın yükselişi ve bölgedeki kutuplaşma olduğuna dikkat çekti. Gelvin, “Anlaşma şu an önemsiz görünüyor. Mevcut Ortadoğu haritasını, Sykes-Picot’ta önerilen harita ile karşılaştırmaya kalksak, hiçbir bölge doğrudan Rus, İngiliz, Fransız kontrolü altında değildir. Aynı durum şu anda uluslararası egemenlik altında olmayan Kudüs için de geçerlidir. Fransa ve Rusya, Anadolu'nun hiçbir bölgesini egemenliği altına bulundurmuyor. İngiltere, Irak veya Arap Yarımadası’nın bazı bölgelerini kontrolü altında tutmuyor” ifadelerini kullanarak,  Sykes- Picot Anlaşması’nın bir öneminin kalmadığına işarette bulunuyor.
“Sykes- Picot’ta ittifak edilen konuları göz ardı edecek olursak, Şam bölgesinin (Suriye, Filistin, Lübnan) mevcut, Mezopotamya (günümüzde Irak) ve Anadolu bölgesindeki mevcut sınırlar, başlıca iki temel faktörden kaynaklanıyor. Bunlardan biri Birleşmiş Milletler’den (BM) önce Milletler Cemiyeti'nin oluşumuydu. Bu sistem, İngiltere ve Fransa’ya bu bölge toprakları üzerinde geçici kontrol hakkı verdi. Buna göre diğer faktör iki ülkenin sömürge çıkarlarına göre bölgeleri daha küçük alanlara bölmesi oldu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Ürdün’ün doğusu olarak bilinen bölgede Irak’ı kurdu. Öte yandan da Fransa, Lübnan ve Suriye konusunda aynısını yaptı. 1971 yılında Körfez’deki sömürgenin sona ermesi ve 1990 yılında Yemen’in iki bölümünün ( Kuzey-Güney çn) birleşmesi haricinde Arap bölgesindeki ülkelerin sınırları 75 yıldan beri oldukça istikrarlı bir durumda bulunuyor” diyen Gelvin, söz konusu bölgenin aslında Avrupa ülkelerinden daha istikrarlı olduğuna dikkat çekti. 
Anlaşmanın 100. yıldönümünde uzun süren bir araştırma sonrasında Steven A. Cook ve Amr T. Leheta, ABD menşeili Foreign Policy dergisinde yayınlanan makalelerinde, Ortadoğu’daki kaosun nedenin Sykes-Picot olmadığına işarette bulundu. Bu olaya gereğinden fazla yüklenmenin ‘doğru olmadığının’ altını çizdiler. Makalede, içerisinde çeşitli mezhep, etnik köken ve farklı grupları barındıran bu bölgede olup bitenlerin, bu gruplar arasında binlerce yıllık kökleri olan nefret ve çatışmaların bir sonucu olduğunun üzerinde duruldu. Bu çatışmaların tek çözümünün, yeni sınırlar çizmek olduğuna işarette bulunuldu.
Foreign Policy’deki makaleye göre bölgenin bu patlamaya hazır hali, Sykes-Picot’u öldürdü. Çünkü bu en baştan ölü doğan bir anlaşmaydı. Sykes- Picot anlaşmasının herhangi bir sınır çizmediğini belirten yazarlar, nüfuz alanlarını belirlediğinin altını çizdiler. İki ünlü diplomatın belirlediği bu alanlar, aydınlık bir yola ulaştırmadı.

Sınırları yeniden yapılandırma girişimleri
Bölgedeki durum birçok ülkede patlak vermeye devam ederken, yeniden şekillendirme ile ilgili dış proje ve fikirler tekrar gündeme geldi. Bazıları paylaşılanın bölünmesi ve parçalara ayrılmasının bölgede şiddetli çatışmalara yol açmasından endişe ediyor. Arap ülkeleri, özellikle de Suriye, Irak, Libya, Sudan ve Yemen’de hükümet, ülke sınırları içerisindeki toprakların büyük bir bölümü egemenliği altında bulundurmuyor. Milisler, terör örgütleri, yabancı savaşçılar ve çeşitli düzeylerde yerel otoriteye sahip diğer silahlı gruplar bölgede hâkimiyet ilan etti. Öte yandan bazı azınlıkların kendilerine ait bir devlet kurma konusunda ulusal özlemleri bulunuyor. Bu kargaşanın ortasında, Arap hafızası başka herhangi bir anlaşma bulunmaksızın sadece Sykes-Picot Anlaşmasını elinde tutuyor.
ABD’de yayın yapan Washington Post gazetesine göre son yıllarda Ortadoğu’daki özellikle de Suriye’deki bölgesel ve uluslararası savaşların devam etmesi, bunun yanı sıra Lübnan ve Irak gibi diğer ülkeleri kapsayan mezhepsel ya da dini nedenli mevcut siyasi karışıklıklar, Sykes-Picot Anlaşması'nın Arap bölgesinde geride bıraktığı ‘yapay sınırın’ sonucu. New York Times gazetesi ise 2013 yılının Eylül ayında bölgedeki beş Arap ülkesinin sınırlarını, dokuz etnik ve mezhepsel varlığın ayrılması yoluyla değiştirip 14 küçük devlete dönüştürmek isteyen bir harita ve uzun bir rapor yayınlayarak daha da ileriye gitti.
Robin Wright, ‘Rage and Rebellion Across the Islamic World’ (İslam Dünyası’nda Öfke ve İsyan) isimli kitabının ‘Ortadoğu haritasını gözden geçirdiğimizi hayal edelim’ başlıklı bölümünde Libya, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen ve Irak'ın bölünmesi olanaklarını ele aldı. Son yıllarda Arap bölgesinde meydana gelen olayların çok sayıda ülkede ayrılıklar yaşanıp devletçiklere bölünmesinin bir ön hazırlığı olabileceğini söyledi. Suriye’de yaşanan savaşın bu gidişat içinde bir dönüm noktası olacağını ifade eden Wright, Suriye’yi iç karışıklıklar, dini, mezhepsel ve etnik çeşitlilik nedeniyle birkaç ülkeye bölünmesi muhtemel Arap devletlerinin başında zikretti.
2014 yılında ABD’deki Brookings Enstitüsü’nde araştırmacı olan Gregory Gause, yaptığı araştırmada 1920’lerde Avrupa sömürgeciliği tarafından bölgede bırakılan sınırların değişmesi veya yeniden çizilmesi ihtimalinin uzak olduğunu ifade etti.
Gause, ‘Is this the end of Sykes-Picot?’ (Bu, Sykes-Picot anlaşmasının sonu mu?) isimli çalışmasında “Avrupa sömürgeciliği tarafından 1920’lerde oluşturulan devletler çöküşün eşiğinde mi? Ortadoğu sınırlarının yeniden çizildiğini görecek miyiz?” sorularını sorularına cevap aradığı çalışmasında, “Bu sorulara cevap vermek gerekirse, bu sorunun cevabı kısaca hayır” ifadelerini kullandı.

Gregory Gause’a göre, Suriye iç savaşının ciddiyeti, ayrıca Irak'ta devam etmekte olan yankılar ve Lübnan'da yaygın olan istikrarsız siyasi durumun eşlik etmesi, İngiltere ve Fransa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben Maşrik çevresine çizdiği yapay sınırların ölüm döşeğinde olduğuna dair şüphelere yol açtı. Bununla birlikte, bu ülkelerin hiç biri yakın gelecekte sınırları içinde etkili bir güç talep edemeyecek ve sınırlar değişmeyecek.
Gause, ayrıca “Bu sınırlar, egemenliğin, bölgesel kontrolün ve sınırların gerektirdiği gerçek operasyonel koşullar yerine getirilemese de ilgili yasaya göre, uluslararası egemen olarak adlandırılan küçük devletlere aktarılacak. Maşrik bölgesindeki gerçek yönetimin herkese açık olacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Son değişkenler de sınırların kendisi olacak. Çünkü bölgedeki aktörlerin hepsi uluslararası veya bölgesel düzeyde değişiklik yapmak istiyor. Bu ülkeler bir iç parçalanma yaşayabilir. Emri vaki şekilde iktidar yönetimleri kurulabilir. Ancak değişim rüzgârları başlı başına uluslararası sınırlara ulaşmayacak gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
Ülkeler arasındaki sınırların şeklini değiştirme girişimlerinden biri, oldukça dikkate değer. Bu girişim, 2014 yılında Suriye ve Irak’ta ortaya çıktığı dönemde DEAŞ terör örgütü tarafından denendi. DEAŞ, egemenliği altına aldığı bölgelerde bulunan iki ülke arasındaki sınırı açmıştı. Ancak ilerleyen yıllar içinde DEAŞ’ın mağlup edilmesinin ardından sınırlar eski haline döndürüldü.



Uydu görüntüleri… İran, ABD ile artan gerilimler ortasında hassas noktaları tahkim ediyor

Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
TT

Uydu görüntüleri… İran, ABD ile artan gerilimler ortasında hassas noktaları tahkim ediyor

Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).
Planet Labs uydusu tarafından çekilen ve Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde yer alan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteren görüntü (Reuters).

Uydu görüntüleri, İran’ın son dönemde hassas bir askerî sahada yeni bir tesisin üzerine beton bir kalkan inşa ettiğini ve yapıyı toprakla örterek gizlediğini ortaya koyuyor. Uzmanlar, söz konusu adımın, geçen yıl İsrail’in hedef aldığı belirtilen bir sahadaki çalışmaların ilerlediğine işaret ettiğini belirtiyor. Bu gelişme, Washington ile Tahran arasında tırmanan gerilimler eşliğinde yaşanıyor.

Görüntüler ayrıca, İran’ın Haziran ayında İsrail ile İran arasında 12 gün süren savaş sırasında ABD’nin vurduğu bir nükleer tesiste tünel girişlerini kapattığını, başka bir saha yakınındaki tünel girişlerini tahkim ettiğini ve çatışmalar sırasında bombardımana maruz kalan füze üslerinde onarım gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Söz konusu görüntüler, Washington’ın nükleer program konusunda Tahran’la müzakere arayışını sürdürürken, görüşmelerin başarısız olması halinde askerî seçeneği masada tuttuğu bir dönemde, İran’ın İsrail ve ABD ile gerilimlerin odağındaki bazı sahalardaki faaliyetlerine ışık tutuyor.

Aşağıda değişikliklerin görüldüğü bazı sahalar yer alıyor:

Parchin askeri kompleksi

Parchin Kompleksi, Tahran’ın yaklaşık 30 kilometre güneydoğusunda yer alıyor ve İran’daki en hassas askerî tesislerden biri kabul ediliyor. Batılı istihbarat servisleri, Tahran’ın burada yirmi yılı aşkın süre önce nükleer bomba patlamalarıyla bağlantılı testler gerçekleştirdiğini öne sürmüştü. İran ise nükleer silah edinme arayışında olduğu iddialarını sürekli reddediyor.

sdvfv
Birleşik uydu görüntüsü, Parchin Askerî Kompleksi’nin İsrail saldırıları öncesi ve sonrasındaki durumunu farklı tarihlerde göstermektedir (Reuters)

İsrail’in Ekim 2024’te Parchin’i vurduğu bildirilmişti. Saldırı öncesi ve sonrasında çekilen uydu görüntüleri, kompleks içindeki dikdörtgen biçimli bir binada ciddi hasar oluştuğunu gösteriyor. 6 Kasım 2024 tarihli görüntüler ise binada belirgin yeniden inşa faaliyetlerine işaret ediyor.

12 Ekim tarihli görüntüler, sahada yeni bir bina iskeletinin ve ona bitişik iki küçük yapının ortaya çıktığını gösteriyor. 14 Kasım tarihli görüntülerde ise büyük binanın üzerinin metal bir çatıyla kaplandığı görülüyor.

Ancak 13 Aralık tarihli görüntüler, tesisin kısmen örtüldüğünü; 16 Şubat itibarıyla ise uzmanların beton bir yapı olduğunu belirttiği bir örtüyle tamamen gizlendiğini ortaya koyuyor.

dfvdfv
Planet Labs uydusundan elde edilen birleşik görüntü, İsfahan Nükleer Kompleksi’ndeki tünel girişlerini göstermektedir (Reuters)

Uluslararası Bilim ve Güvenlik Enstitüsü (ISIS), 22 Ocak tarihli analizinde, sahada “Talekan 2” olarak adlandırdığı yeni bir tesisin etrafında “beton bir tabut” inşasında ilerleme kaydedildiğini bildirdi.

Enstitü, Kasım ayında yayımladığı değerlendirmede ise görüntülerin “inşaat faaliyetlerinin sürdüğünü ve bir bina içinde yaklaşık 36 metre uzunluğunda ve 12 metre çapında, muhtemelen yüksek patlayıcılar için bir muhafaza kabı olan uzun silindirik bir odanın” varlığına işaret ettiğini aktarmıştı.

Enstitü, “yüksek patlayıcı muhafaza kaplarının nükleer silah geliştirme açısından gerekli olmakla birlikte, konvansiyonel silah geliştirme süreçlerinde de kullanılabileceğini” kaydetti.

dscf
Planet Labs uydusu tarafından çekilen görüntü, Natanz yakınlarındaki bir kompleks içinde bulunan tesiste iki tünel girişinin güçlendirilmesi ve savunma amaçlı tahkim edilmesine yönelik süren çalışmaları gösteriyor (Reuters)

“Tadcon Ground” şirketinde adli görüntü analisti olarak görev yapan William Goodhind, yeni çatının renginin çevredeki alanla benzerlik gösterdiğini belirterek, “Muhtemelen betonun rengini gizlemek amacıyla üzeri toprakla kaplandı” değerlendirmesinde bulundu.

Enstitünün kurucusu David Albright ise “X” platformunda yaptığı paylaşımda, “Müzakerelerin askıya alınmasının faydaları var: Son iki-üç haftadır İran, yeni Talekan 2 tesisini gömmekle meşgul... Daha fazla toprak mevcut ve tesis yakında hava saldırılarına karşı ciddi koruma sağlayan, tanınmaz bir sığınağa dönüşebilir” ifadelerini kullandı.

İsfahan Nükleer Kompleksi girişlerinin kapatılması

İsfahan Kompleksi, ABD’nin Haziran ayında vurduğu üç İran uranyum zenginleştirme sahasından biri. Nükleer yakıt döngüsüyle bağlantılı tesislerin yanı sıra, diplomatik kaynaklara göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün depolandığı yer altı alanını da içeriyor.

Enstitünün 29 Ocak tarihli raporuna göre, Ocak ayı sonlarında çekilen görüntüler, kompleks içindeki iki tünel girişinin toprakla kapatılması için yeni çalışmalar yapıldığını ortaya koydu. 9 Şubat tarihli güncellemede ise üçüncü bir girişin de toprakla kapatıldığı ve böylece tünel kompleksinin tüm girişlerinin “tamamen gömüldüğü” belirtildi.

dcf vf
Planet Labs uydusundan elde edilen birleşik görüntü, Şiraz Güney Füze Üssü’nü göstermektedir (Reuters)

Enstitü, 9 Şubat tarihli değerlendirmesinde, “Tünel girişlerinin toprakla kapatılması, muhtemel bir hava saldırısının etkisini zayıflatır ve içeride depolanmış olabilecek yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyuma kara operasyonuyla ulaşmayı veya onu imha etmeyi son derece zorlaştırır” ifadelerine yer verdi.

Natanz yakınındaki tünel girişlerinin tahkimi

Uluslararası Bilim ve Güvenlik Enstitüsü, 10 Şubat’tan bu yana çekilen uydu görüntülerinin, Natanz’a yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki bir dağın altındaki tünel kompleksine ait iki girişte “güçlendirme ve savunma amaçlı tahkimat” çalışmalarının sürdüğüne işaret ettiğini bildirdi. Natanz sahasında ayrıca iki uranyum zenginleştirme tesisi daha bulunuyor.

Görüntüler, kompleks genelinde bu çalışmalara ilişkin sürekli faaliyet olduğunu; damperli kamyonlar, beton mikserleri ve diğer ağır iş makineleri dâhil çok sayıda aracın hareket ettiğini gösteriyor.

Enstitü, “Pickaxe Dağı” olarak bilinen söz konusu tesisle ilgili İran’ın planlarının ise hâlâ netlik kazanmadığını belirtti.

Şiraz Güney Füze Üssü

Şiraz’ın yaklaşık 10 kilometre güneyinde yer alan bu üs, İsrailli Alma Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne göre orta menzilli balistik füzeler fırlatma kapasitesine sahip 25 ana üssten biri. Merkez, sahanın geçen yılki savaş sırasında yüzey üstü yapılarda sınırlı hasar gördüğünü tahmin ediyor.

Goodhind, 3 Temmuz 2025 ve 30 Ocak tarihli görüntülerin karşılaştırılmasının, üssün ana lojistik kompleksinde ve muhtemelen komuta merkezi olan komplekste onarım ve hasar giderme çalışmalarını ortaya koyduğunu söyledi.

Goodhind, “Temel nokta şu ki kompleks, hava saldırılarından önce sahip olduğu tam operasyonel kapasitesine henüz kavuşmuş değil” değerlendirmesinde bulundu.

Kum Füze Üssü

Kum kentinin yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunan bu üs, Alma Merkezi’ne göre yüzey üstü yapılarda orta düzeyde hasar gördü.

Geçen yıl 16 Temmuz ile 1 Şubat tarihleri arasında çekilen görüntülerin karşılaştırılması, hasar gören bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. Goodhind, çatı onarımının muhtemelen 17 Kasım’da başladığını ve yaklaşık on gün sonra tamamlandığını belirtti.


Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.