Irak ve İran'daki dini otoriteler arasında devam eden çatışma din kisvesi altında siyasi bir çatışma mı yoksa siyasi görünümlü dini bir çatışma mı?

(Şarku'l Avsat)
(Şarku'l Avsat)
TT

Irak ve İran'daki dini otoriteler arasında devam eden çatışma din kisvesi altında siyasi bir çatışma mı yoksa siyasi görünümlü dini bir çatışma mı?

(Şarku'l Avsat)
(Şarku'l Avsat)

Alaa Hamid
Irak'ın en yüksek Şii dini otoritesi Ayetullah Ali Sistani, ilk kez ülkedeki bir protesto hareketinin etkilerine karşı açıklamalarda bulundu. Yine ilk kez başta Şiilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler olmak üzere Irak’ın birçok şehrinde yaşanan gösteriler sırasında Ali Hamaney ve Kasım Süleymani gibi İranlı yetkililerin posterleri yakılarak protestolar gerçekleştirildi.


Bağdat’ta Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin posterini yakan göstericiler (EPA)

Tahran’daki yetkililerin iddialarına göre gösterilerin, dış mihraklar tarafından ABD ve Batı ülkelerinin İran’a karşı başlattığı kampanyanın bir parçası olarak kışkırtıldığı suçlamaları yapılırken, Sistani’nin müdahalesi, İran’ın dini lideri Ali Hamaney tarafından birkaç kez vurgulanan İran’ın resmi tutumu karşısında protestocuların yanında yer alması açısından büyük önem taşıyor. İranlı liderler, Bağdat’taki yetkilileri, protestolara güç kullanarak müdahale etmeye çağırırken, Sistani, hükümet güçlerini göstericileri öldürmeyi durdurmaya ve taleplerine cevap vermeye çağırdı.
Iraklılar, ülkelerine yönelik müdahalelere karşı artık daha hassas
Necef (Irak) ve Kum’daki (İran) dini otoriteler arasında yaşanan bu çekişme, dini açıdan Velayet-i Fakih sistemiyle ilgili uzun zamandır var ve yeni değil. Siyasi açıdan da her kesimden ve mezhepten Iraklıların ülkelerini dış müdahalelerden ve yabancı nüfuzundan koruma içgüdülerinden kaynaklanan bir çekişme mevcut. Özellikle bu nüfuzun Irak’ın zenginliklerinin sömürülmesine kapı açmasının ardından Iraklılar, ülkelerine yönelik müdahalelere karşı daha da hassas hale geldi. Bu yüzden Irak'ın egemenliğini korumak için bir ayaklanma başlattılar. Bu ayaklanma, Iraklıların ABD işgali etkisinin azalmasından ve İran’ın ülkelerinin zenginlikleri üzerindeki hakimiyetinin başlamasından bu yana boyutunu ve kapsamını bilemedikleri bir nüfuza karşı başladı.
Necef ve Kum arasında ortaya çıkan çekişmeyi anlamak için şu 3 konunun anlaşılması gerekiyor;
1 -
İki dini otorite arasındaki benzerlik ve farklılıklar
2 - Nüfuz alanları
3 - Her ikisinin de sahip oldukları araçlar ve mekanizmalar
Bu çekişmenin çoğu zaman bir tür sessiz çatışmaya neden olduğu açık.  Bu çatışma, bazen dini bazen de siyasi boyutta olabiliyor. Ne Necef’teki ne de Kum’daki dini otorite, herhangi bir açıklama yapmamış olsa da Irak’taki (Necef) Velayet-i Fakih’i benimsemeyen dini otorite, Kum’daki dini otoriteden daha sınırlı bir yapıya sahip.
Her iki dini otoritenin de bir birilerine benzerlikleri olmasına rağmen siyaset ve iktidarla ilgilenme biçimlerinde aralarında bir takım farklılıklar bulunuyor. Necef’teki dini otorite, kriz veya olağanüstü durumlarda veya kendisinden bir talepte bulunulmadıkça siyasetle meşgul olmaz. Ancak Saddam Hüseyin’in 1980 yılında Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’ı idam ettirmesi olayında olduğu gibi tamamen siyasetten uzak kaldığı da söylenemez.
Sistani tarafından temsil edilen Necef’teki dini otoritenin rolü, Şii Müslümanların bulunduğu diğer ülkeler hariç, Irak içindeki Şiilere tavsiyelerde bulunmak ve rehberlik etmekten ibarettir. İran’daki dini otoritenin rolü ise diğerinin tam tersidir. İran’ın dini lider Hamaney’in de teyit ettiği üzere Irak, Lübnan, Filistin, Suriye, Bahreyn ve Yemen dahil Ortadoğu’nun birçok bölgesinde etki oluşturmaya ve var olmaya çalışıyor.
Dolayısıyla her iki dini otoritenin tarzı ve çalışması bakımından etki alanları önemli ölçüde farklıdır. Necef’teki dini otorite kısa mesafe prensibine dayalı bir yöntem uygularken, halkla ilgili meselelerde ayrıntılara girmekten kaçınır. Ancak Kum’daki dini otorite Velayet-i Fakih ilkesinden yola çıkarak, kendisini takip eden Şiilerle ilgili tüm meselelerin detaylarında var olmaya çalışır.
İki otorite arasındaki dini ve siyasi çatışmanın tezahürlerine ve mekanizmalarına baktığımızda, Necef’teki dini otoritenin İran’daki dini otoriteyle olan çekişmesinin kapsamının yalnızca Irak’la sınırlı olduğu unutulmamalı. Diğer bölgelerde bu çekişme yok. Bu da Necef dini otoritesinin, Şii Müslümanları için sembolik ve dini statüsünün olmasının yanı sıra Irak'ın genel olarak Şii ve İslam tarihindeki güçlü varlığı dahil olmak üzere birçok nedenden kaynaklanıyor. Bu yüzden Necef’teki dini otorite, diğer ülkelerdeki Şii varlığıyla yalnızca manevi ve dini açıdan ilgilenir. Çünkü toplumların kendi yerel ve ulusal sabiteleri olduğuna ve bu özelliğin dikkate alınması gerektiğine inanır. Necef'teki dini otorite, Kum’daki Velayet-i Fakih destekçisi, sosyal bir yapı oluşturmaya çalışan dini otoritenin aksine, bu toplumlarda ortaya çıkan krizlerle ilgili bir görüş bildirmez veya siyasi olarak rehberlik etmez.
2003 sonrası derinleşen çekişme
2003 sonrası Irak’ta iki dini otorite arasındaki çekişme daha da derinleşirken, çatışmanın biçimi, yeni siyasi sistemle olan ilişki temelinde şekillendi. Necef’teki dini otorite, 2005 yılında ‘parlamento seçimlerinin yapılması ve anayasanın yazılması’ konularında adımlar atılması için baskı yaptı. Söz konusu adımlarla ilgili bir takım çekinceleri olsa da bu sistemin temelini oluşturması gerekiyordu. Daha sonra 2010 yılında 9 ayı aşkın bir süre başbakanlık için bir isim önerilememesinden doğan krizle ilgili görüşünü bildirmesi istendikten sonra konuya müdahil olmak zorunda kaldı.
Musul’un kontrolünü DEAŞ’ın ele geçirmesinin ardından…
Necef’teki dini otorite, 10 Haziran 2014’te DEAŞ’ın Musul’un kontrolünü ele geçirmesinin ardından Velayet-i Fakih destekçisi dini otoritenin aksine ‘cihat’ ilan etti. Bundan sonra iki dini otorite arasındaki farklar daha da arttı. Velayet-i Fakih destekçisi dini otorite, askeri istihbarat ve ideolojik araçlara sahip olan siyasi bağlantıları ve güçleri sayesinde yeni rejim ile ilişkilerini ahlaki ve maddi eylemlerle desteklerken, Necef’teki dini otorite, fiziksel bir harekette bulunmadan sadece ahlaki ve dini rehberlik görevi üstlendi. İki otorite arasındaki farka ayrıca İran ile ABD arasındaki Irak’la ilgili çekişme de yeni bir boyut kazandırdı.
Necef’teki dini otorite yine Velayet-i Fakih destekçisi dini otoritenin aksine Irak'taki bölgesel ve uluslararası müdahaleyi reddettiğini defalarca kez vurguladı. Tıpkı 15 Ekim 2019 tarihinde Kerbela’da Necef’teki dini otoritenin temsilcisi tarafından verilen cuma hutbesinde olduğu gibi. İki taraf arasındaki çekişmenin çıktıları, Necef’teki dini otoritenin gerici tutumlarla çatıştığına işaret ediyor. Kum’daki dini otoritenin ise eylemleriyle ilgili tartışmalara girmeye başladı. Hem resmi hem de gayri resmi yönleri olduğu için kendi içinde ve dışında sosyal ve siyasi varlık oluşturmakla görevlendirildiğine inanıyor. Ancak aynı durum Necef’teki dini otorite için söz konusu değil.
İki dini otorite (Necef ve Kum) arasında dolaylı yollardan da olsa yaşanan bu çekişme, bugün sorulması gereken şu soruyu akıllara getiriyor;
“Aralarında devam etmekte olan çatışma din kisvesi altında siyasi bir çatışma mı yoksa tam tersi, siyasi görünümlü dini bir çatışma mı?”
İki otorite arasındaki fark, bu sorunun içinde saklı. Necef’teki dini otoritenin yetkisi, tavsiye ve rehberlik bakımından üstlendiği dini role dayanıyor. İnsanların bunu böyle kabul etmesi gerekiyor. Ancak İran’daki dini otorite, siyasi ve dini yönlerini bir birinden ayrı tutmuyor ve siyasetin sağlam bir dini inançla yapılabileceğine inanıyor. Bu nedenle, Kum’daki dini otorite siyasi araçlarla varlığını oluşturmuştur ve söz konusu inancı güçlendirmekle görevli kurumları vardır.
İki dini otorite arasındaki sessiz siyasi çatışma, aralarındaki farkın derinliğini ortaya koyuyor. Bunun nedenlerinin başında ise Velayet-i Fakih meselesi ve hareket edebilecekleri alanlarla ilgilenme usulleri geliyor. Necef’teki dini otorite, özellikle iktidarda söz sahibi olan Şiilerin yoğun olarak yaşadığı ülkelerde bir takım krizler yaşandığında manevi rolünü korumak için iktidardan uzak duruyor ve bağımsızlığını sürdürüyor. Buna karşın Velayet-i Fakih destekçisi dini otorite, sürekli iktidarda olmanın yanı sıra kamusal ve özel alanlarda hareket kabiliyeti olmasını istiyor.



Fidan: ABD ve İran nükleer anlaşma konusunda uzlaşmaya hazır görünüyor

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
TT

Fidan: ABD ve İran nükleer anlaşma konusunda uzlaşmaya hazır görünüyor

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (Reuters)

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD ile İran’ın bir nükleer anlaşmaya varmak için uzlaşmaya hazır göründüğünü belirterek, görüşmelerin kapsamının Tahran’ın balistik füze programını içerecek şekilde genişletilmesinin yalnızca “başka bir savaşa” yol açacağını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times gazetesine aktardığı röportajda Fidan, “Amerikalıların İran’ın uranyum zenginleştirmesine açık ve net sınırlar içinde müsamaha göstermeye hazır olması olumlu” ifadelerini kullandı.

Bakan Fidan, “İranlılar artık Amerikalılarla bir anlaşmaya varmaları gerektiğini biliyor. Amerikalılar da İranlıların belirli sınırları olduğunu biliyor. Onları zorlamaya çalışmanın bir anlamı yok” dedi.

Washington, İran’dan saflık oranı yüzde 60’a ulaşan zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini talep ediyor. Bu oran, silah yapımında kullanılan yüzde 90 seviyesine oldukça yakın kabul ediliyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ülkesinin mali yaptırımların kaldırılmasını talep etmeyi ve zenginleştirme dâhil olmak üzere “nükleer haklarında” ısrarcı olmayı sürdüreceğini söyledi.

Fidan, Financial Times’a yaptığı açıklamada, Tahran’ın “gerçekten gerçek bir anlaşma yapmak istediğine” inandığını ve 2015’te ABD ve diğer ülkelerle imzalanan anlaşmada olduğu gibi zenginleştirme seviyelerine sınırlamalar ve sıkı bir denetim mekanizmasını kabul edebileceğini belirtti.

ABD’li ve İranlı diplomatlar, geçen hafta Umman’ın arabuluculuğunda Maskat’ta bir araya gelerek diplomatik çabaları yeniden canlandırma amacıyla görüşmeler gerçekleştirdi. Bu temaslar, ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgede bir filo konuşlandırmasının ardından yeni bir askeri harekât ihtimaline ilişkin endişelerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Trump salı günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran’ın müzakerelere yeniden başlamaya hazırlandığı bir süreçte Ortadoğu’ya ikinci bir uçak gemisi gönderme seçeneğini değerlendirdiğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray ise mesai saatleri dışında yapılan yorum talebine yanıt vermedi.


Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türk kaynaklar, Ankara’nın bölgede yeni bir savaşın önlenmesi ve iki ülke arasında yeni müzakere turlarının canlandırılması amacıyla İran ile ABD arasında bir iletişim kanalı oluşturmayı hedeflediğini bildirdi.

Kaynaklar, bugün (Cumartesi) Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Türkiye’nin dolaylı kanal oluşturma seçeneklerini öncelikleri arasına aldığını, olası müzakere süreçlerine ev sahipliği yapmaya hazırlandığını ve önümüzdeki dönemde diplomatik çözümlere odaklandığını daha net biçimde ortaya koymayı planladığını söyledi. Bu yaklaşımın, bölgede askerî tırmanma riskinin arttığı bir dönemde benimsendiği vurgulandı.

Kaynaklara göre Türkiye’nin hâlihazırda yürüttüğü diplomatik girişimler İran dosyasında en uygun seçenek olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların, İran ve ABD’yi müzakere masasında buluşturma yönünde olduğu ifade edildi.

dervg
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Son saatlerde İran ve Türk medyasında arabuluculuğun mahiyetine ilişkin farklı senaryolar dile getirilse de, kaynaklar Washington ile Tahran arasında sunulan Türk önerisinin ayrıntılarına girmekten kaçındı. Türkiye’nin iki tarafı yakınlaştırma çabalarının, “hiçbir tarafın yeni bir savaş istemediği bir bölgede en iyi ve ilk seçenek” olduğu kaydedildi.

Arabuluculuk ve diğer kanallar

Kaynaklar, arabuluculuğun ABD’nin İran’a yeni bir saldırı düzenleme seçeneğinin önüne geçmeyi amaçlayan “diğer kanallarla” birlikte yürüyeceğini belirtti. Bu kanallar arasında Suudi Arabistan ile ABD arasındaki temaslar, İran ile Rusya arasındaki görüşmeler ile Mısır’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerle yürüttüğü çabalar yer alıyor.

ABD ve İran’ın Türk arabuluculuğuna olumlu yaklaştığı, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yoğun temasları ile bunun ortaya çıktığı ifade edildi. Bu çerçevede, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin cuma günü İstanbul’u ziyaret ederek mevkidaşı Fidan’la görüşmesi ve her iki bakanın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi hatırlatıldı.

dthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (Reuters)

 Türk arabuluculuğuna olumlu baktığını belirterek, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına ilişkin geçmiş müzakere süreçlerindeki rolünü ve önceki tutumlarını değinen Arakçi, “Türkiye’nin İran konusunda her zaman çok iyi tutumları ve son derece yapıcı görüşleri oldu. Özellikle geçen haziranda İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında Türkiye’nin yapıcı yaklaşımını gördük” dedi.

Arakçi, İstanbul’daki temaslarının ardından Türk medyasına yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın diplomasi yoluyla bölge için eş zamanlı kazanımlar elde edilebileceğini vurguladığını aktardı. Türkiye’nin bölgesel bir çözüm için çalıştığını belirten Arakçi, bu çabalara olumlu baktıklarını ve başarı umduklarını, kendisinin de bölge ülkeleriyle bu konuda görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Müzakereye eğilim

Ülkesinin ABD ile nükleer dosya ve diğer konularda dolaylı ve ön koşulsuz müzakerelere açık olduğunu yineleyen Arakçi, Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında üçlü bir görüşme olasılığını ise dışladı.

Türk medyasında, Arakçi’nin İstanbul ziyaretinden önce Erdoğan’ın Trump’a, Pezeşkiyan’la birlikte çevrim içi üçlü bir görüşme önerdiği ve Trump’ın buna olumlu yaklaştığı iddiaları yer almıştı. Ancak Arakçi, “Buna hâlâ çok uzağız… ABD ile gerçekten ciddi ve göstermelik olmayan müzakereler yürütmek istiyorsak, bunun için sağlam bir başlangıç zeminine ihtiyaç var” dedi.

frg
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Fidan ile İstanbul’daki görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Arakçi, İran’ın müzakerelere her zaman açık olduğunu, ancak “askerî tehdit” veya “ön koşullar” altında müzakere etmeyeceğini vurguladı. ABD ile doğrudan müzakereler için şu aşamada bir zemin görmediğini belirtti.

İran’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu söyleyen Arakçi, ABD’nin bir yandan askerî saldırıdan, diğer yandan müzakerelerden söz ettiğini, geçen hazirandaki saldırının sonuçlarından ders çıkarmadığını savundu. Bu kez verilecek yanıtın “çok sert ve güçlü” olacağını kaydetti.

Olası bir saldırının yalnızca iki taraf arasında kalmayacağını, bölgeye yayılacağını belirten Arakçi, bunun kimsenin istemediği bir senaryo olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Orta Doğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi. Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, “İran’ın saldırıdan kaçınmak için bir anlaşma yapmak istediğini söyleyebilirim” dedi. İran’a süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise, “Evet, verdim. Bu süreyi yalnızca Tahran biliyor. Umarım anlaşmaya varılır; olursa daha iyi olur, olmazsa ne olacağını görürüz” yanıtını verdi.

ABD’nin hedefi

Türk strateji uzmanı İbrahim Kılıç, televizyon açıklamasında ABD’nin birincil hedefinin İran’daki rejimi devirmek olmadığını söyledi. İran ile Venezuela modelleri arasında fark bulunduğunu belirten Kılıç, ABD’nin başlıca taleplerinin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, zenginleştirilmiş uranyumun teslimi ve İran’ın vekilleri aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarından vazgeçmesi olduğunu ifade etti.

brftgrft
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Bu taleplerin amacının İran’ın İsrail için oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu belirten Kılıç, ABD’nin geçen haziranda üç İran nükleer tesisini vurmasını ve yıllardır uyguladığı yaptırımları bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Kılıç’a göre Washington’un istediği “itaatkâr bir hükümet”, ancak İran’ın ikili devlet yapısı (dini otorite ve yürütme) nedeniyle bunun kolay olmadığına dikkat çekti.

Türkiye Ulusal İstihbarat Akademisi Başkan Yardımcısı Hakkı Uygur da ABD’nin İran’a yönelik planlarının belirsizliğine işaret ederek, İran’ın herhangi bir saldırıyı “topyekûn savaş ilanı” sayacağını açıklamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini söyledi. Kısa vadede rejim değişikliğinin olası görünmediğini belirten Uygur, yoğun hava saldırılarıyla önce “özgürleştirilmiş bölgeler” oluşabileceğini, zamanla bunun rejim değişikliğine evrilebileceğini dile getirdi.

Geniş etki alanı

İran Araştırmaları Merkezi Başkanı Serhan Afacan, olası bir ABD saldırısından en çok İran’ın zarar göreceği konusunda görüş birliğine vardı. Afacan, Türkiye’nin rolü nedeniyle doğrudan hedef olabileceğine dair yorumlar yapıldığını, ancak bunun abartılmaması gerektiğini söyledi.

İki isim, Türkiye açısından en büyük risklerin güvenlik ve göç olduğunu, Irak’ta sınırlı, Suriye’de ise daha geniş bir etki alanı bulunduğunu vurguladı. Afacan, İran’da binlerce Afgan göçmenin bulunduğunu ve bu grubun Türkiye üzerinden Batı’ya yönelmek istediğinin bilindiğini hatırlattı.

Afacan, Ankara’nın temel kaygısının İran’a yönelik olası bir saldırının Pakistan’dan Türkmenistan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Körfez ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yaratması olduğunu sözlerine ekledi.


Suriye’de yeni gerilim sinyali: İran, rejim kalıntılarını yeniden mi örgütlüyor?

Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
TT

Suriye’de yeni gerilim sinyali: İran, rejim kalıntılarını yeniden mi örgütlüyor?

Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde
Dördüncü Tümen iddiaları Suriye gündeminde

Suriye Televizyonu sitesinin haberine göre İran, Aralık ayının başından bu yana, Beşşar Esad’ın firari kardeşi Mahir Esad’ın denetiminde bulunan ve İran’la bağlantılı Dördüncü Tümen’in kalıntılarını yeniden örgütleyerek Suriye’deki durumu tırmandırmaya çalışıyor.

Site, bölgesel güvenlik kaynaklarına dayandırdığı haberinde, İran’ın bu süreçte Dördüncü Tümen’in eski komutanlarından Gıyath Dalla’nın yanı sıra eski Askerî İstihbarat Başkanı Tümgeneral Kemal Hasan ve Dördüncü Tümen’de görev yapmış Tümgeneral Gassan Bilal’i kullandığını aktardı.

Kaynaklara göre, son aylarda Irak sınırındaki kamplarda, Lübnan’ın Hermel bölgesinde ve Suriye’nin doğusunda PKK bağlantılı grupların kontrolündeki alanlarda onlarca eski Dördüncü Tümen ve askerî istihbarat subayını barındıran İran Devrim Muhafızları, bu isimlerin Suriye’ye geri dönmesini ve Esad rejiminin eski unsurlarını yeniden toparlayarak yeni bir güvenlik operasyonları dalgası başlatmayı hedefliyor.

fevfe
Arakçi ile Esad’ı bir araya getiren son görüşmeden bir kare (Arşiv_ İran Dışişleri Bakanlığı)

Öte yandan New York Times gazetesi de yakın zamanda yayımladığı bir haberde, bu hareketliliğe katılan kişilerle yapılan röportajlara ve aralarındaki yazışmalara dayanarak, eski rejim kadrolarının Suriye’de yeniden nüfuz tesis etmeye kararlı olduklarını yazdı. Haberde, 13 yılı aşkın süredir devam eden iç savaşın ardından ülkede hâlâ ciddi gerilimlerin sürdüğüne dikkat çekildi.

Gazete ayrıca, Esad rejiminin bazı eski üst düzey isimlerinin sürgünde silahlı bir isyan hareketi inşa etmeye çalıştığına, bunlardan birinin ise Washington’da milyonlarca dolarlık bir lobi faaliyeti yürüttüğüne dair güvenilir bilgilere ulaşıldığını aktardı. Bu girişimlerin, Esad’ın mensubu olduğu ve birçok üst düzey askerî ve güvenlik yetkilisinin geldiği Alevi topluluğunun kalesi sayılan Suriye kıyı bölgesinde kontrol sağlamayı hedeflediği belirtildi.

gt
Dördüncü Tümen Generali Gıyath Süleyman Dalla (Sosyal Medya)

Şarku’l Avsat’ın Suriye Televizyonu’ndan aktardığı bilgilere göre İran’ın Suriye’de gerilimi tırmandırmaktaki temel hedeflerinden biri, İran sınırına bitişik Irak sahasında üzerindeki Amerikan baskısını hafifletmek. ABD’nin Bağdat’a gönderdiği özel temsilcinin, Iraklı silahlı gruplara kendilerini feshetmeleri yönünde baskı yaptığına dikkat çekilirken, Suriye’deki bir tırmanmanın bu çabaları oyalayıcı bir unsur olarak kullanılması amaçlanıyor.

xvfg
İran Devrim Muhafızları’na bağlı Fatimiyun unsurları, Suriye’nin doğusundaki Deyrizor’da (Arşiv)

Habere göre, önümüzdeki dönemde Lübnan Hizbullahı üzerindeki silahsızlanma baskısının artması ve buna paralel olarak İran’a yönelik muhtemel yeni bir İsrail saldırısının gündeme gelmesi bekleniyor.

Esad rejiminin kalıntılarının yeniden sahaya sürülmesi, Tahran ve Hizbullah’a daha geniş bir manevra alanı kazandıracak ve yalnızca savunmada kalmak yerine daha esnek hamleler yapabilmelerine imkân tanıyacak. Ayrıca bu unsurların, İsrail’in olası askerî hareketlerini önceden tespit etmek amacıyla istihbarat ve gözetleme faaliyetlerinde kullanılabileceği değerlendiriliyor.