TürkAkım doğalgaz boru hattı açıldı

(İHA)
(İHA)
TT

TürkAkım doğalgaz boru hattı açıldı

(İHA)
(İHA)

TürkAkım doğalgaz hattı projesinin Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle gerçekleştirildi. Törene Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sırbistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç ve Bulgaristan Cumhuriyeti Başbakanı Boyko Borisov ve çok sayıda davetli katıldı.
TürkAkım projesi resmen faaliyete geçti
Haliç Kongre Merkezi'ndeki törene, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sırbistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç ve Bulgaristan Cumhuriyeti Başbakanı Boyko Borisov katıldı. 
Törende konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan TürkAkım projesinin Türkiye ve Rusya'nın yakın işbirliğinin nişanesi olduğunu vurgulayarak, “TürkAkım Rus dostlarımızla büyük emek harcadığımız, hem ikili ilişkilerimiz, hem bölgede enerji haritası bağlamında tarihi nitelikte bir projedir. Projenin hattının deniz bölümünün tamamlanması nedeniyle geçtiğimiz yıl bir tören düzenlemiştik. Geride bıraktığımız bir senede hedeflediğimiz şekilde hattı başarı ile tamamladık. Şimdi de açılışını yapıyoruz. Proje sayesinde 31.5 milyar metreküplük yarısın aracı hiçbir ülke olmadan doğrudan ülkemize ulaşacaktır. Böylece 15 milyon hanenin yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılamış olacağız. Projenin ülkelerimiz ve bu hattan faydalanacak tüm dostlarımız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Projenin hayata geçirilmesinde katkısı olan herkese şükranlarım sunuyorum” ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin OECD ülkeleri arasında en büyük enerji piyasasına sahip 10'uncu ülke olduğunu belirten Erdoğan, “Nüfusun yüzde 79'u yani 53 milyon vatandaşımız doğal gazı kullanıyor. Bu sayı yaptığımız altyapı yatırımları ile gün geçtikçe artıyor. Rusya ise ülkemizin önde gelen doğal gaz tedarikçilerinin başında geliyor. Geride bıraktığımız 33 senede Rusya'da yaklaşık 400 milyar metreküp doğal gaz tedariki sağladık. Enerji alanında işbirliğimiz her türlü sınamayı başarı ile atlatmıştır. Türkiye ile Rusya olarak bu örnek işbirliği zemini üzerinde yeni projelere imza atmaya devam edeceğiz. Avrupa ülkelerinin proje kapsamındaki ikinci hattan gelecek Rus gazına yoğun ilgi gösterdiğini görüyoruz. Türkiye olarak son yıllarda yatırımlarımızla bölge coğrafyası için de önemli bir doğal gaz arz kapasitesi oluşturacak alt yapıya kavuştuk. Bundan bir ay önce bölgemizin stratejik hatlarından biri olan TANAP'ı Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ile birlikte resmen hizmete açtık. Enerjini ipek yolu olarak görünen TANAP ile 16 milyar metreküplük Azerbaycan doğal gazını Türkiye ve Avrupa'nın istifadesine sunduk. İlerleyen yıllarda TANAP'ın taşıma kapasitesini 31 milyar metreküpe çıkarmayı planlıyoruz” şeklinde konuştu.
Konuşmasında Doğu Akdeniz'de yaşanan gerginliğine değinerek Akdeniz ülkelerine çağrıda bulunan Erdoğan, şunları söyledi:
“Türkiye olarak kesinlikle bölgesel gerilim peşinde değiliz. Doğu Akdeniz'de süren hidrokarbon arama faaliyetlerimizin tek amacı ülkemizin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin menfaatlerini korumaktır. Her fırsatta tekrarladığımız gibi Doğu Akdeniz'de ülkemizin dışlandığı hiçbir projenin ekonomik, hukuki, diplomatik bakımdan hayata geçme şansı yoktur. Akdeniz'deki en uzun kıyı şeridine sahip Türkiye'nin bu bölge ile ilgili her türlü projede söz söyleme hakkı olacaktır. Buradan tüm kıyıdaş ülkelere yaptığımız işbirliği çağrısını tekrarlamak istiyorum. Gelin tarih boyunca medeniyetle beşiklik yapmış Akdeniz'i çatışma değil işbirliği sahasına dönüştürelim. Bize bir adım gidene çok daha fazlasıyla gitmeye hazırız. Karşılıklı saygı ve hakkaniyet temelinde her türlü işbirliğine varız. Gerek TANAP, gerek TürkAkım ülkemizin bu vizyonunun en somut nişanesidir. TürkAkım isminin hak sahibi de değer dostum Putin'dir. Muhataplarımızdan beklentimiz Türkiye'nin uzattığı bu işbirliği elini geri çevirmemeleri”
Türkiye Rusya ilişkilerine de değinen Erdoğan, “Bu sene Rusya Federasyonu ile diplomatik ilişkilerimizin kuruluşunun yüzüncü yılını kutluyoruz. Ancak komşumuz Rusya ile münasebetlerimiz daha köklüdür. Osmanlı Sultanı 2. Beyazıd'a 1492 yılında Çar 3'üncü İvan'ın gönderdiği mektup, Türk Rus ilişkilerinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla ilişkilerimiz 500 senelik bir derinliğine ulaşıyor. Avrasya coğrafyasının iki köklü devleti işbirliği hem insanlarımız, hem bölgemiz için nasıl olumlu neticeler getirdiğini biliyoruz. İstiklal harbimizde dostlarımızdan gördüğümüz desteği unutmamız mümkün değildir.
Soğuk savaşın en keskin dönemlerinde dahi Rusya ve Türkiye komşuluk hukukunun zedelenmesi müsaade etmedi. Son dönemde de fikir ayrılıklarımızın, orta çıkarlarımızın önüne geçmesine izin vermedik. Sayın Putin iradesi ile ilişkilerimizde farklı bir ivme yakaladık. 1980'lerde 300 milyon dolar seviyesinde seyreden ticaret hacmimiz artık 100 milyar doları hedefi konuşuyoruz. Özellikle son 3 yılda ikili ticaretimizde düzenli artış yaşıyoruz. Turizm'de her sene yeni bir rekor kırılıyor. Karşılıklı yatırımlarımız 10'ar milyar doları aştı. Akkuyu Nükleer Güç Santrali projesinde ciddi bir aşamaya geldik. Ülkelerimiz içini son derce önemli olan bu projeyi de tamamlayacağız. Bir Rus ata sözünde ifade edildiği gibi akıllı yol arkadaşı yolun yarısı demektir. Biz de ‘önce refik, sonra tarik diyen, yol kadar yol arkadaşının önemli olduğuna inanan bir milletiz. Türk Rus dostluğu ortak projelerle son yıllarda bu gerçeği defalarca ete kemiğe büründürmüştür. İnşallah önümüzdeki dönemde de Türkiye ve Rusya'nın iki komşu ülke olarak yol arkadaşlığını kararlılıkla sürdüreceğine inanıyorum” dedi.
TürkAkım Projesinin teknik özellikleri şöyle:
Toplam yıllık kapasite 31,5 bcm. Azami operasyon basıncı 283 bar. Her bir deniz hattının uzunluğu 935 kilometre. Azami su derinliği 2 bin 198 metre. Her bir borunun uzunluğu 12 metre. Proje, iki deniz hattı ile Rusya ve Türkiye'deki çeşitli tesislerden oluşuyor.
Denizde 1 bin 870 kilometreyi aşkın uzunluktaki boru hatları inşaatının rekor sürede gerçekleştirildiği açıklandı. Günde 6,3 kilometre boru döşeme hızına ulaşıldı. TürkAkım'ı oluşturan iki hat için toplamda yaklaşık 153 bin boru birbirine kaynaklandı. Deniz hatların inşaatı 2017 Mayıs-2018 Kasım arasında 1,5 yıl sürdü. Dört ayrı su üstü birleştirme işlemi 2019 Ocak ile Mart 2019 arasında başarıyla tamamlandı.
TürkAkım Projesi'nin yapımında dünyanın en büyük inşaat gemisi olduğu belirtilen Pioneering Spirit kullanıldı. Borunun deniz dibine indirilirken aldığı şekle atfen S-döşeme denen yöntem, inşaatın hızlı ilerlemesini sağladı. Boru hatların döşenirken, borular hizalandı, yarı otomatik makinelerle birbirine kaynaklandı, ultrasonla test edildi ve daha korumalı olması için üzerleri kaplandı.
Deniz hatlarının yanı sıra, TürkAkım projesi kapsamında kara tesisleri de yer alıyor. Rusya Kara Çıkışı Tesisi ve Türkiye Alım Terminali tamamlandı.
Çevre koruma çalışmaları
Çevre koruma çalışmaları kapsamında, ÇED sürecinin yanı sıra hayvanların taşınması, yeniden ağaçlandırma ve çevresel izleme gibi birçok gönüllü faaliyet yürütüldü. 3 binden fazla hayvan, inşaat alanının dışına taşındı. Projeden etkilenen alanın, Kıyıköy'ün toplam ormanlık alanının 10 binde birinden daha küçük olduğu aktarıldı. Orman Müdürlüğü ve BOTAŞ'la ortak yürütülen protokol kapsamında toplam 100 binden fazla ağaç dikildi. Endemik türlere ait tohumlar toplanarak Ankara Gen Bankası'na gönderildi.



Mutabakat zaptı savaşı: Tek yatakta iki rüya

ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
TT

Mutabakat zaptı savaşı: Tek yatakta iki rüya

ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)

İran savaşı, ABD ve İran arasındaki “mutabakat zaptı”nın nihai biçiminden bağımsız olarak ne savaş ne de barış aşamasına girmiş bulunuyor. Bu, her iki tarafın da savaştan veya barıştan daha az tehlikeli olduğunu düşündüğü tehlikeli bir aşama. ABD ve keza İran'ın yeniden savaşa dönme tehditleri, daha ölümcül silahlar ve bölgede görülenlerden daha büyük operasyonlardan bahsetmeleri, “mutabakat zaptı” savaşının sadece bir bölümüdür. Bu savaş ise başka yollarla devam eden acımasız bir savaştır. Zira Pakistanlı arabulucu tarafından her iki tarafa da sunulan, Washington ve Tahran tarafından imzalanmaya hazır olduğu söylenen nihai formül, Başkan Donald Trump tarafından yeniden tartışmaya açıldı ve metnine daha katı ifadeler eklenmesi istendi. Bu durum, İranlı yetkililere karşıt ifadeler ekleme fırsatı verdi.

Dilsel ifadeler, savaşın sahadaki sonuçlarının stratejik yorumunu belirleyen siyasi pozisyonları ve talepleri ortaya koymak için kullanılan sembollerden ibarettir. Trump için artık “donanması, hava kuvvetleri, savunma sistemleri veya ordusu” olmayan İran'ı yendiğini sürekli dillendirmek kolay. İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın, Dini Lider Mücteba Hamaney'in ABD'nin “aşağılayıcı bir yenilgiye” uğradığını belirttiği mesajının ardından, “Tavizleri diyalog yoluyla değil, füzelerle alıyoruz ve herhangi bir anlaşmada kazanan, ertesi günden itibaren savaşa en iyi şekilde hazırlanmış olan olacaktır” demesi de aynı derecede kolay.

Zafer ve yenilgi hesapları, iç kamuoyuna yönelik söylemlerle ölçülemeyecek kadar tehlikelidir. İkinci Dünya Savaşı'nda Japon imparatorunun teslimiyet belgesini alan General Douglas MacArthur, Başkan Richard Nixon'ın “Liderler” adlı kitabında anlattığı gibi askeri yenilginin nedenlerini özlü bir şekilde şöyle özetlemişti: “Çok geç geldi.” Çin’in tarihi başbakanı Çu Enlay’e Fransız Devrimi'nin uluslararası ilişkiler ve siyaset üzerindeki etkisi sorulduğunda, “Değerlendirmek için henüz çok erken” diye cevap vermişti.

ABD ve İran'ın çatışmadan uzlaşıya geçmesi hiç de küçük bir mesele değil. Her iki tarafın da kazanmış gibi davranabilmesi için savaş tamamlanmış durumda değil. Ayrıca herhangi bir anlaşmanın Ortadoğu sahnesini ertesi gün tamamen netleştirecek kadar kapsamlı olması muhtemel değil. İranlı bir yetkilinin bakış açısıyla mevcut denklem şu: “Trump savaştan endişeli, İran ise bir anlaşmadan endişeli.” Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden Jon Alterman'ın görüşüne göre, Trump her türlü göstergede savaşı hızla bitirme arzusunu ortaya koydu ve bu da “İranlıların pozisyonlarına sıkıca tutunmalarına neden oluyor.” İronik bir şekilde, Trump, “Anlaşma Sanatı” adlı kitabında yazdığı, bir tarafın anlaşmaya varma isteğinin kazanma şansını azalttığı sözü ile çelişti.

Bunun nedeni, Tahran'ın Amerikan-İsrail savaşından dersler çıkarmış ve bu derslerin, üç temel silahtan vazgeçmeyeceğine dair inancını pekiştirmiş olmasıdır. Birincisi, savaşta hayati öneme sahip olduğu yeniden keşfedilen ve adeta bir başka “atom bombası” gibi görünen Hürmüz Boğazı'nın kontrolüdür. Dini Lider'in temsilcisine göre bu aynı zamanda “ABD ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın ve İran'a karşı saldırgan olmama politikasının gerçek garantisidir.” İkincisi, Kuzey Kore'nin yaptığı gibi, İran'ın nükleer programından ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinden vazgeçmemesidir; çünkü bu, rejim için bir garantördür. Üçüncüsü ise Irak, Lübnan, Yemen ve diğer yerlerdeki silahlı vekil güçlerdir; bunlar İran'ın savaşında “ileri savunma” ve İran'ın bölgesel projesinin güçlü bir aracıdır.

Trump'ın ve ondan önce Netanyahu'nun istekleri ise tam aksi yöndedir: Hürmüz Boğazı'nın kontrolsüz, ücretsiz ve serbest seyrüsefer için açılması, nükleer programın ve bomba kabusunun sona ermesi, silahlı vekil güçlerin ortadan kaldırılması. İki taraf arasındaki uçurumu kapatmak, her iki taraf da kendisi için acı verici tavizler vermeden zordur. Bu nedenle Trump, “mutabakat zaptı”nda acı verici tavizler vermediğini ve tavizleri veren tarafın Tahran olduğunu ima etmeye çalışıyor. Buna karşılık, Reuters, İranlı kaynakların nükleer program konusunda büyük tavizler vermekten kaçınmak için “sınırlı bir geçici anlaşmayı” tercih ettiğini belirtti.

Mutabakat zaptı savaşı, üzerinde anlaşmaya varılıp imzalandıktan sonra bile sona ermeyecek. Her madde uzun ve zorlu müzakereler ve belki de çıkmazı kırmak için askeri müdahale gerektiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre 60 günlük ateşkes uzadıkça, hesaplar ve koşullar değişiyor ve her iki taraf da diğerinin kafa karışıklığını veya zor durumunu hissettikçe, arzuladığından daha fazlasını elde etme isteği artıyor.

Herkes şu Fransız atasözünün her iki müzakereci taraf için de geçerli olduğunu biliyor: “Tek yatakta iki rüya.” Trump ve Netanyahu, kararların küçük bir grubun elinde kalmaması gerektiğini söyleyen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın bahsettiği hassas duruma, dolayısıyla zorlu ekonomik, mali ve sosyal koşullara ve savaşın neden olduğu yıkımdan kaynaklanan şoka bahis oynuyorlar. Bunun rejimi devirmeye yönelik bir halk ayaklanmasının eşlik edeceği iç hareketliliğe neden olacağına inanıyorlar. Dini Lider Mücteba Hamaney ise rejimin yeniden güçlenmesine ve İslam Cumhuriyeti'nin “İslam ümmetinin birliği, çıkarları ve kaynaklarının aktifleştirilmesinde” öncü rol oynadığı bir “küresel bölgesel düzen” kurulmasına bahis oynuyor. Bu durum elbette Amerikan rolünün pahasına gerçekleşecek. Aynı yatakta birlikte var olamayacak iki rüya çare olamaz.


Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
TT

Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki (KDC) Ebola salgınında altın madenleri büyük rol oynuyor.

Afrika ülkesinin doğusundaki Ituri eyaletinde yer alan Mongbwalu kasabası altın madenciliğinin merkezi olarak biliniyor.

Ancak New York Times’ın görüştüğü yetkililer, Ebola salgınının şubatta bu bölgedeki madenlerde başlamış olabileceğine dikkat çekiyor.  

Mongbwalu, KDC’nin çeşitli bölgelerinden ve farklı ülkelerden birçok işçiyi, tüccarı ve kaçakçıyı kendine çekiyor. Yetkililer, bu yoğun insan trafiğinin salgının kontrol altına alınmasını zorlaştırdığını belirtiyor.

KDC yönetiminden 15 Mayıs’ta yapılan açıklamada, Ituri’deki 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından resmen salgın ilan edilmişti.

Sağlık yetkililerine göre mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor. Bu virüsün onaylanmış bir tedavisi veya aşısı bulunmuyor.

Haberde, Bundibugyo’nun Mongbwalu’daki altın madenlerinde zorlu koşullarda çalışan işçiler arasında yayıldığına işaret ediliyor.

Maden işçilerine önce sıtma tanısı konmuş ancak semptomların aylarca geçmemesi ve başka kişilerde de görülmeye başlamasıyla sağlık yetkilileri salgın riskinden şüphelenmiş.

Salgının kontrol altına alınmasını zorlaştıran etkenlerden biri de komplo teorileri.

Haberde, bazı madencilerin ülkede bir salgın yaşandığına inanmadığına, bunun doktorlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının para kazanmak için ortaya attığı bir iddia olduğunu düşündüğüne dikkat çekiliyor.

Kanza Kanza madenindeki görevlilerden Shadrack Toko, "Çılgın söylentiler dolaşıyor. Hastaneye götürülenlere zehir enjekte edildiğini, hatta cinsel organlarının kesildiğini anlatıyorlar" diyor.

KDC Sağlık Bakanı Samuel Roger Kamba da geçen haftaki açıklamasında, salgınla mücadelede en büyük zorluğun halkı sağlık önlemlerine uymaya ikna etmek olduğunu söylemişti.

Geçim sıkıntısı çeken madencilerse salgına rağmen çalışmaya devam ediyor.

KDC’nin Kuzey Kivu bölgesinden gelen madenci Bienvenue Bironyi, bazı işçilerin öldüğünü duyduklarını belirtirken, "Biz sabah akşam çalışıyoruz. Hiçbir şey değişmedi" diyor.

Gedeon Abimana ise tehlikeli koşullara rağmen para kazanmak zorunda olduğunu söyleyerek "Ne yapabiliriz ki? Çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" ifadelerini kullanıyor.

KDC yönetiminin cuma günkü açıklamasıyla 15 Mayıs’tan bu yana tespit edilen vaka sayısı 452’ye, can kaybıysa 82’ye çıktı. Uganda’nın dünkü açıklamasında da 19 vaka, iki can kaybı bildirildi.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters


ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
TT

ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)

Londra yönetimi, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Birleşik Krallık'taki (BK) Henry Nowak olayıyla ilgili yorumlarına tepki gösterdi.

Vance, X'ten dün yaptığı paylaşımda, geçen yıl bıçaklanarak öldürülen 18 yaşındaki öğrenci Henry Nowak'ın başına gelenlerden kitlesel göçü sorumlu tuttu. Avrupa'nın "Batı'yı ve sevenlerini hor gören göçmenlerin kitlesel akınına karşı dik durmadığı" için Nowak'ın öldürüldüğünü iddia etti.

BK Başbakanlık Ofisi'nden yapılan basın açıklamasında, Vance'in paylaşımına ilişkin şu ifadeler kullanıldı:

Son günlerde demokrasimize müdahale etmeye ve sokaklarımızda bölünme yaratmaya çalışan kişiler görüyoruz. Nowak ailesi, Henry'nin korkunç cinayetinin ardından yas tutuyor. Aile, Henry'nin ölümünün daha fazla bölünme, nefret veya gerginlik yaratmak için kullanılmasını istemediğini belirtti. Onların isteklerine saygı duymalıyız.

Liberal Demokratlar'ın lideri Ed Davey de Vance'in açıklamasını "Bu bariz bir dış müdahaledir. Demokrasimize gizlice değil, sosyal medyada alenen saldırıyorlar" ifadelerini kullandı.

Nowak, BK'nin güneyindeki Southampton bölgesinde 3 Aralık 2025'te Vickrum Digwa tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetmişti.

23 yaşındaki Digwa, polisi arayarak Nowak tarafından ırkçı saldırıya uğradığını öne sürmüştü. Nowak olay yerinde hayatını kaybederken polis, Digwa'yı gözaltına almıştı.

Öte yandan pazartesi günü sonuçlanan davada BK doğumlu Digwa'nın polise yalan beyanda bulunduğu, Sih inancı gereği taşıdığını iddia ettiği 21 santimetrelik bıçağıyla Nowak'ı 5 kez bıçakladığı ortaya çıkmıştı.

Ayrıca olay yerine giden polisin, Digwa'nın şikayeti üzerine Nowak'ı kelepçelediği anların görüntüleri de tartışma yaratmıştı. Duruşmada yayımlanan polis kamerası kaydında, güvenlik güçlerinin yerde kanlar içinde yatan Nowak'ı kelepçelediği görülmüştü.

Videoda Nowak'ın polislere "Bıçaklandım" ve "Nefes alamıyorum" demesine rağmen güvenlik güçlerinin kelepçeleri çıkarmaması dikkat çekmişti.

Görüntülerin ardından BK'nin çeşitli bölgelerinde hükümet karşıtı gösteriler düzenlenmişti. Olay, ülkede "iki kademeli polislik" tartışmalarını da gündeme taşımıştı. Bu görüşü savunanlar, güvenlik güçlerinin ideolojik nedenlerle bazı gruplara diğerlerine göre daha sert davrandığını düşünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın X sayfasından perşembe yapılan paylaşımda da Nowak'ın ölümü hakkında, "İdeolojik şartlandırma ve iki kademeli polislik uygulamaları, medeniyetin çöküşünün bariz belirtileridir. Bunlar Batı'nın her yerinde reddedilmelidir" denmişti.

BK Başbakanı Keir Starmer ise güvenlik güçlerinin Nowak olayındaki rolüyle ilgili incelemenin devam ettiğini söyleyerek "iki kademeli polislik" iddialarını reddetmişti.

Elon Musk ve radikal sağcı Reform UK lideri Nigel Farage da Nowak'ın ölümünün "beyazlara karşı önyargının" bir örneği olduğunu iddia etmişti.

Independent Türkçe, BBC, Guardian, CNN