Demokratik hükümet mi otoriter merkezi yönetim mi?

(AFP)
(AFP)
TT

Demokratik hükümet mi otoriter merkezi yönetim mi?

(AFP)
(AFP)

Nebil Fehmi (Mısır'ın eski Dışişleri Bakanı)
Son zamanlarda, modern çağdaki en iyi devlet yönetimi hakkında sorgulamalar yapılmaktadır. Seçenekler, Batı tarzı liberal demokrasi ile güçlü otoriter merkezi yönetimle sınırlandırılmıştır. Bu iki yönetim biçiminin de artıları ve eksileri bulunmaktadır, nitekim iki tarz yönetimin de başarılı ve başarısız örnekleri mevcut.
Tarihsel deneyimleri bilimsel veriler ışığında objektif olarak değerlendirdiğimizde, demokratik tecrübenin, askeri ve ekonomik olarak dünyanın en gelişmiş ülkelerini ortaya çıkardığını görmekteyiz. ABD, Avrupa Birliği ve NATO ülkelerinin içinde yer aldığı ‘Batı Bloğu’ şu anda en büyük askeri, politik ve ekonomik birlikteliği oluşturmaktadır. Uzun bir süre daha bu durumun böyle devam edeceği öngörülmektedir.
Batı demokrasisinin standartlarına uymadıkları halde, ciddi ekonomik gelişmeler gösteren ülkeler de bulunmaktadır. Bu ülkelere örnek olarak:  Singapur ve Endonezya gösterilebilir. Gelişmekte olan bu ülkelerdeki ‘merkezi otoriter yönetimler’ çıkardıkları radikal yasalarla, hızlı bir ekonomik ilerlemenin önünü açmıştır.  Singapur'un kurucu babası olarak kabul edilen Lee Kuan Yew, ülkedeki farklı etnik grupları ulusal bir çizgi etrafında toplayarak, ülke kaynaklarının gelişim için seferber edilmesini sağlamıştı. Başkan Lee Kuan Yew, otoriter merkezi yönetim ile kısa sürede istikrarı sağlayarak, ülkesinin ilerlemesini gerçekleştirmişti. Ülkedeki demokratik açılımı ise zamana yayarak, ağırdan almayı tercih etmişti.
Önemli deneyimlerden biri de Çin’in ilerleme tecrübesidir. Uzun yıllar, ‘gelişmekte olan ülkeler’ arasında yer alan Çin, devasa nüfusu dolayısıyla büyük zorlukların üstünden gelerek, vatandaşlarının yüzde 40’ının, ‘yoksulluk sınırının’ üstüne çıkmasını sağladı. Aynı zamanda teknolojik ve askeri yeteneklerini de geliştirmeyi başardı. Çin’in bu yükselişi sadece Asya’daki komşuları için değil, ABD ve Avrupa dâhil olmak üzere uluslararası düzeyde endişelere neden oldu. Çin tüm bunları demokratik bir ülke olmamasına rağmen başarabildi. Her ne kadar iktidar, Komünist Parti liderleri arasında nispeten demokratik yöntemlerle el değiştirse de, halka yayılmış bir demokrasi söz konusu değildi.
Rusya örneğini ele alacak olursak, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına, dolayısıyla kaynaklarının ve nüfuzunun hızlı bir şekilde daralmasına rağmen, kendini kısa sürede toparlayabildi. Ordusunu ve askeri yeteneklerini toparlayarak, geçtiğimiz birkaç yıl içinde askeri teknoloji alanında atılımlar gerçekleştirdi. Uluslararası engeller ve rakiplerine göre görece zayıf ekonomisine rağmen Rusya, büyük ölçüde iyileşerek, dünyadaki nüfuzunu tekrar elde edebildi.
Çin, Rusya, Endonezya ve Singapur örneklerini incelediğimizde, bu ülkelerin ‘merkezi otoriter yönetimlerin’ yokluğunda bu kadar kısa bir sürede ilerleme sağlamalarının tasavvur edilemeyeceğini görüyoruz. Bu ülkelerde, devletin üst müdahaleleri, kaynakların verimli bir şekilde, ulusal öncelikler doğrultusunda kullanılabilmesine imkân tanıdı. Batılı Demokrasilerde dahi, kriz ve felaket anlarında kısa süreliğine ‘otoriter yönetim biçimine’ başvurulduğu görülmektedir. Sonuç itibariyle, istikrarın sağlanması, ekonomik, teknolojik ve askeri gelişimin gerçekleştirilmesi iki tür yönetim biçimiyle de mümkündür. Üstelik ‘gelişimin’ Batılı Liberal Demokrasi ile ‘merkezi otoriter yönetim’ arasında sınırlandırılması da doğru değildir. Ulusal hükümetler, uluslararası ilişkilerini, kısa vadeli çıkarlar yerine, uzun vadeli olarak değerlendirmelidir. Böylelikle, siyasal, ekonomik ve güvenlik ihtiyaçlarından kaynaklanan baskılara maruz kalınmasının önüne geçilecektir. Devletler seçim dönemlerinde, kendi kamuoyuna hitap eden çıkarları dolayısıyla uzun vadede ihtiyaç duydukları ilişkilerini zedelememelidir. Yöneticiler diğer ülkelerin sosyolojilerini ve eğilimlerini dikkate almak zorundadır. Dahası, siyasi liderler kendi halklarının ve gelecek nesillerin çıkarlarını göz ardı etmeksizin, uzun vadeli dış ilişkilerinde bir denge politikası gözetmelidir. Örneğin, askeri, ekonomik veya sosyal alanlarda yatırım yaparken, bu yatırımların diğer alanlara etkisinin iyi hesap edilmesi gerekir. Halkı kısa vadede tatmin etmek için savurganca bir tutum sergilenerek, gelecek nesillerin güvenliğinin tehlikeye atılması ya da borç altında bırakılması doğru bir davranış değildir.
Son dönemlerde, dünyadaki uluslararası gerginlik, bazı ülkelerin kendi içine çekilmesine ve sağ eğilimli siyasetin yükselmesine neden oldu. Birçok ülkenin uluslararası yasaları uygulamama yolunu tercih etmesi, uluslararası kurum ve kuruluşlara olan güvenin sarsılmasına olanak sağladı. İnsanlar artık şunu sormakta: dünyanın içinde bulunduğu kriz ortamında, adalet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda halkın özgürce yaşayabileceği bir yönetim biçimini uygulamak mümkün müdür? Bu sorgulamalar dolayısıyla, bazen ‘merkezi otoriter yönetimler’ bazen de Liberal Demokratik yönetimler, kısa vadeli çıkar ilişkilerinin şekillendirdiği, pragmatist eğilimler sergilemeye başlamıştır. Bu iki yönetim biçimini uygulayan ülkeler, uluslararası kurumlara yönelik yaklaşımın sarsılmasını, kendi kötü yönetimlerini maskelemek için bahane olarak kullanmaktadır. Merkezi otoriter yönetimler, örneğin Çin ve Rusya, demokratik ülkelerden daha önce, halk hareketleriyle çalkalanmıştır. Çarlık Rusya’sının sosyalizm ve komünizmle sarsılması gibi, Sovyetler Birliği’nin dağılması da bu minvalde değerlendirilebilir. Üstelik Rusya’nın kendini yeniden toparlayabilmesi, kapitalist ekonomi benzeri sistemlere başvurmasıyla mümkün olabilmiştir.
Öte yandan, ABD ve Avrupa ülkeleri, bazı seçimlerin,  toplumların, geleneksel demokratik siyaseti reddedişini yansıtan sonuçlar ve eğilimler ürettiğini göz ardı ettiler. Gelişmiş Liberal Demokrasi ülkelerinin, ‘’ilkeler çerçevesinde serbest yönetim’’ kavramını kullanarak, ulusal sistemlerini diğer ülkelere dayatması kınamaya değerdir. Bu ülkeler, uluslararası hukuku, uluslararası hukukun temel bir ilkesine muhalefet ederek, uzaktaki ülkelerde jeopolitik kazanımlar elde etmek için ihlal ettiler. Bu temel ilke ise, devletlerin iç işlerine müdahale edilerek, bağımsızlıklarının ihlal edilmemesiydi. Öte yandan güçlü ‘otoriter merkezi yönetimler’ de temel uluslararası ilkeleri, ilişki kurdukları zayıf ülkelerde kullanmama eğilimi gösterdi.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: ‘otoriter merkezi yönetimler’ kısa vadeli atılımları gerçekleştirmede, kriz ve felaketlerle yüzleşmede diğer Liberal Demokratik ülkelerden daha başarılıdır. Otoriter yönetimler, ülke enerjisini somuran gereksiz rekabetlere engel olduğu için, ülke kaynaklarının öncelikli hedeflere yönlendirilmesine imkân oluşturur.
Kişisel kanaatim şu yöndedir: adil bir hukuk sistemi altında özgürce bir arada var olmak, uluslararası toplumun tümünün yararınadır. Uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda, orta ölçekli ülkelerin yönetim tercihlerine saygılı olunmalıdır. Zira her ülkenin kendi sosyolojisi ve kendi şartları vardır. Büyük güçlerin dayatması altında şekillenen yönetimlerin başarısızlığı ortadadır. Uluslararası dengenin sağlanması, temel insan haklarının büyük ülkeler başta olmak üzere, orta ve küçük ölçekli ülkeler tarafından tamamen benimsenmesi ve uygulanmasıyla mümkün olabilir.
Uluslararası ve ulusal yönetim için şu kavramlara özel önem verilmesi gerekir: ‘ortak çıkarlar’, ‘kolektif güvenlik’ ve ‘maddi ya da askeri gücün’, ‘hukukun gücü’ ile sınırlandırılması. Ülke içinde demokrasinin sağlanması ne kadar önemliyse, uluslararası ilişkilerde de demokrasinin ilkelerinin benimsenmesi o kadar önemlidir. Kendimize demokrat, başkalarına despot olmamalıyız.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.


Tetteh: UNSMIL arabuluculuk çabalarında başarısız oldu

UNSMIL Başkanı Hanna Serwaa Tetteh (Getty)
UNSMIL Başkanı Hanna Serwaa Tetteh (Getty)
TT

Tetteh: UNSMIL arabuluculuk çabalarında başarısız oldu

UNSMIL Başkanı Hanna Serwaa Tetteh (Getty)
UNSMIL Başkanı Hanna Serwaa Tetteh (Getty)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, Libya Temsilciler Meclisi ile Devlet Yüksek Konseyi (DYK) arasında, ülkede bir çözüme ulaşmak için siyasi bir ‘yol haritasının’ uygulanmasına başlanması yönündeki arabuluculuk çabalarının başarısız olduğunu kabul etti.

Tetteh, BM'nin çabalarına rağmen Temsilciler Meclisi ile DYK arasında siyasi bir yol haritası için atılması gereken ilk iki adımının tamamlanmasında somut bir ilerleme kaydedilemediğini BM Güvenlik Konseyi (BMGK) üyelerine üzüntüyle bildirdi.

Libya'daki durumun, yargı sistemi de dahil olmak üzere ‘birçok alanda kötüye gittiğini’ belirten UNSMIL Başkanı, bunun ‘ülkenin birliği için ciddi sonuçlar doğuracağını’ söyledi.

Bunun ‘kırmızı çizgi olduğunu ve bu çizgiyi aşmanın devletin birliğini zedelediğini’ açıklayan Tetteh, Libyalı liderlere ‘gerginliği tırmandıracak adımlardan kaçınmaları ve birleşik yargıyı korumaya kararlı Libya yargı ve hukuk uzmanlarından oluşan Bağımsız Libya Arabuluculuk Komitesi ile iş birliği yapmaları’ çağrısında bulundu.