Hariri, Cumhurbaşkanı ile ulaşılan mutabakatın hükmünün kalmadığını duyurdu

Saad Hariri’nin 14 Şubat’ta, babasının suikastının yıl dönümünde yaptığı konuşmayı dinleyenler arasında Lübnan Müftüsü Abdullatif Deryan da vardı. (AFP)
Saad Hariri’nin 14 Şubat’ta, babasının suikastının yıl dönümünde yaptığı konuşmayı dinleyenler arasında Lübnan Müftüsü Abdullatif Deryan da vardı. (AFP)
TT

Hariri, Cumhurbaşkanı ile ulaşılan mutabakatın hükmünün kalmadığını duyurdu

Saad Hariri’nin 14 Şubat’ta, babasının suikastının yıl dönümünde yaptığı konuşmayı dinleyenler arasında Lübnan Müftüsü Abdullatif Deryan da vardı. (AFP)
Saad Hariri’nin 14 Şubat’ta, babasının suikastının yıl dönümünde yaptığı konuşmayı dinleyenler arasında Lübnan Müftüsü Abdullatif Deryan da vardı. (AFP)

Lübnan’ın eski Başbakan ve Müstakbel Hareketi lideri Saad Hariri, 14 Şubat’ta, 2016 yılında Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile ulaşılan mutabakatın hükmünün kalmadığını belirtti. Hariri, Özgür Yurtsever Hareket lideri Cibran Basil’in ismini kullanmadan onu ‘gölge başkan’ olarak nitelendirdi. Hükümetin, kendi iradesinden çıktığını söyleyen Saad Hariri, yeni hükümetin nasıl kurulduğunu gördüğünde başbakanlığa bir kez daha kendi isminin verilmesini kabul etmediğini belirterek siyasi sürece devam etmek ve ülkeyi kurtarmak için ilişkilerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Hariri, eski başbakanlardan olan babası Refik Hariri’ye düzenlenen suikastın 15’inci yıl dönümünde yandaşlarının önünde sert bir konuşma yaptı. Konuşmada, Basil ve döneme sık sık yer veren Saad Hariri bu defa gelecekteki rolüne dair açıklamada bulunmadı. Ancak konuşması sırasında bir sonra rolünün muhalefeti temsil edeceğine atıf yaptı.
Anma töreninde siyasi isimler, milletvekilleri ve başta ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Elizabeth Richard, Suudi Arabistan’ın Beyrut Büyükelçisi Velid el-Buhari ve Fransa’nın Beyrut Büyükelçisi Bruno Foucher olmak üzere Arap ve yabancı büyükelçiler de yer aldı. Törene katılanlar arasında Demokratik Buluşma Bloğu Başkanı Milletvekili Timur Canbolad, eski Bakan Mervan Hamade de vardı. Parti lideri Samir Caca’nın yokluğunda Lübnan Kuvvetleri Partisi’nden eski Bakanlar May Chidiac ve Melhem er-Riyaşi önderliğindeki bir heyet de törene katılım gösterdi.
Eski Başbakan konuşmasında şu ifadeleri kulandı:
“15 yıl boyunca yıprandım. Mücadele ettim, öğrendim, hata yaptım, kazandım, kınandım, sabrettim, dürüst yol arkadaşları ve fırsatçılar tanıdım. Politikacılar ve arkadaşlar kulübünde korkulara tanık oldum. Ancak aldığım her bıçak darbesinden, her yaradan, her savaştan ve her siyasi suikast girişiminden sonra yeniden ayağa kalktım. Etrafıma baktım, sizin yüzlerinizi gördüm, seslerinizi duydum sadakatinizi hissettim, geri döndüm ve kendime dedim ki; doğru olan bu.”
Hariri konuşmasında halk hareketinin geldiği mevcut aşamaya da değindi:
“Bu günlerde kimseye af yok. Kimsenin hafifletici bir sebebi de yok. Açıkçası halkın öfke dalgasına dahil olmaya ve siyasi sınıftan kendimizi soyutlaştırmaya hazır değiliz. Birçok siyasi yüze tanık olduğumuz bir zamanda, yıldızlar ekranlarda bir devrim haline geldi. Ancak sorun şu ki yeniden Refik Hariri’nin aklına ihtiyaç var. Zira halen onun heybetinden korkan politikacılar mevcut.”
Saad Hariri, ‘yeniden yerleşim yalanının’ abartılmaması çağrısı da yaparak “Herhangi bir yeniden yerleşime karşıyız. Anayasa yeniden yerleşimi yasaklıyor ve bu yerleşim söz konusu değildir” dedi.
Hariri sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tüm bunlardan daha tehlikeli olan ise Taif Anlaşması’na yönelik geri sayım konuşmalarının başlaması ve Lübnan’ın yeni bir yapıya yol açmak için 1989 öncesine geri dönüş hakkında konuşmasıdır. Yazılanlar tesadüf değil. Bunlar Taif Anlaşması’nın sona erdiğini söylüyor. Anlaşmanın çöküşü için Hariri’nin de devrilmesi ve Hariri akımının bitmesi için de Saad Hariri’nin ortadan kaldırılması gerekiyor.”
İstifa eden hükümetinin tecrübeleri hakkında da açıklamada bulunan Hariri, bir yıkım savaşı zihniyetinin mevcut olduğuna dikkat çekti:
“Sosyalist Parti’yi, Velid Bey’i feshetmek istediğiniz vakit Lübnan Kuvvetleri’ni feshetmek isteği vardı. Şimdi Hariri ve Müstakbel Hareketi’ni feshetmek istediğiniz vakit geldi. İlk olarak istikrar için mücadele ettim. Başkanlıklar arasındaki anlaşmazlığın kurumların felcine yol açmaması için cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık arasındaki ilişkilerin istikrarını sağlamaya çalıştım. Cumhurbaşkanı Avn, kendisine olan saygımı biliyor. Onun yanındaki pozisyonumu ne kadar koruduğumu da biliyor. Tıpkı onun da yaptığı gibi. Ama maalesef şunu söylemem gereken bir yere ulaştım; iki başkan ile görüştüm. Benden sürekli asıl başkanla istikrarı koruyarak gölge başkan (Cibran Basil) ile ilişkiyi güvence altına almam istendi. Basil, istediği şeyi elde edemediğinde 8 aylık bir bozulma yaşandı ve hükümet kuruldu. Uyudu, uyandı ‘hükümetin Saad Hariri olmadan geleceğini’ söyledi.”
Hariri konuşmasında halk ayaklanması öncesindeki koşullara da dikkat çekti:
“Yeryüzünde bir tane daha Lübnan yok. Dünya, ülkelerin yeni bir yerde konuşlandığına tanık olmadı. 17 Ekim derin bir gündür. Hükümet ve Temsilciler Meclisi’ne karşı bir uyarı zili çalındı. Sadece bir kişi görmek istemiyor. Aslında Baabda Sarayı’nda kimse bunu görmek istemiyor.”
Hariri, Müstakbel Hareketi lideri olarak halkın erken seçim talebinin arkasında durduğuna ve Lübnan’ın seçimle birlikte yeni yüzler görmesi gerektiğine dikkat çekti.
Hariri’nin gündeminde ekonomik kriz de vardı:
“Bizler başta Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikler (BAE), Kuveyt ve diğer Körfez Arap ülkeleri olmak üzere Arap dostlarla oluşan güven yokluğunda; dostların, bağışçı ülkelerin ve uluslararası finans kurumlarının desteğinden uzakta ekonomik bir adada yaşamıyoruz.”
İran’ın parasının Hizbullah’ın krizini çözdüğünü ancak ülkenin krizini çözemediğini belirten Hariri, “Devlet artık açık politikalar bulunmadan, Lübnan halkının yeni çıkarları olmadan, Arap ülkeleri, dost ülkeler ve uluslararası kurumlarla ciddi uzlaşılar sağlanmadan çıkmazdan kurtulamaz.”
Siyasi tavrının nerede olursa olsun Lübnan’ı ve halkını savunmak için hiçbir çabadan ve yoldan kaçmamak olarak tarif eden Hariri, “Hepimiz birlikteyiz. Zorluklarla mücadele edeceğiz, krizlere karşı duracağız ve çöküşten çıkacağız” ifadelerini kullandı.
Saad Hariri’nin gündeminde Müstakbel Hareket’in içerisindeki kriz de vardı:
“Finansal krizin, hareketin faaliyetlerine de yansıdığı bir sır değil.  Kemeri sonuna kadar sıktık. Birçok genç erkeğin ve kadının yıllarca çalıştığı medya, sağlık ve hizmet kurumlarını durdurmaya zorlandık. Günler beraberinde ne kadar zorluk getirirse getirsin insanların haklarını unutamayacağımı bilmesi benim için önemlidir. Ben bir sorumluyum. Çalışma koşullarını sağlamakla görevli olan ilk kişiyim. Bunu bedeli ne olursa olsun sürdüreceğim.”



Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
TT

Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)

Libyalıların, 2011 yılından bu yana devam eden geçiş sürecinin sona erdirilmesi yönündeki çağrıları gerek resmî ve siyasi düzeyde gerekse halk nezdinde sürüyor. Uzun süredir devam eden siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğün son bulmasına yönelik güçlü beklenti dikkat çekiyor.

Ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ sürecine atfedilen bir sızıntı, geçiş döneminin yeniden uzatılabileceği endişelerini gündeme getirdi. Söz konusu önerilerde yeni bir geçiş otoritesinin oluşturulmasından bahsedilirken, bazı Libyalılar bunu çözümden ziyade krizin yeniden üretilmesi olarak değerlendiriyor.

Yeni bir otorite oluşturmak

Taslak metin, coğrafi dengeyi gözeterek Berka, Trablus ve Fizan bölgelerini temsil edecek şekilde bir devlet başkanı ve yardımcısından oluşan yeni bir yönetim yapısının kurulmasını öngörüyor. Seçimin ise BM gözetimindeki diyalog süreci üzerinden ‘tek liste’ sistemiyle yapılması ve adayların, diyalog üyelerinin yüzde 25’inin desteğini alması şart koşuluyor. Görev süresinin uzatılamaz şekilde 36 ayla sınırlandırılması planlanırken, sınırlı mali güvenceler sağlanması ve sürenin sonunda uluslararası tanınırlığın sona erdirilmesi de taslakta yer alan düzenlemeler arasında bulunuyor.

 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)

‘Yapılandırılmış diyalog’ sürecine katılan bazı isimler, aralarında Esad Ziyu’nun da bulunduğu üyeler, söz konusu önerinin ‘resmî çerçevenin dışında bir taslak olduğu ve diyalog sürecini yansıtmadığı’ yönünde hızlı bir şekilde açıklama yaptı. Ancak buna rağmen taslağın dolaşıma girmesi, art arda gelen geçiş süreçlerinin ne istikrar sağlayabildiği ne de belirleyici seçimlerin yapılmasına imkân tanıyabildiği bir ortamda, Libyalılar arasında ciddi endişelere yol açtı.

BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Sözcüsü Muhammed el-Esadi, BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından geçtiğimiz ağustos ayında önerilen ve BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen yol haritasını, 2011’den bu yana süren geçiş dönemlerini sona erdirmeyi amaçlayan ‘pratik bir girişim’ olarak nitelendirdi. Söz konusu planın, genel ve şeffaf seçimlere ulaşmak için süreci hızlandırmayı ve zaman dilimini daraltmayı hedeflediği belirtildi.

Nisan ayında yeniden başlaması planlanan ‘yapılandırılmış diyalog’ süreci, Tetteh’in yol haritasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu plan, seçim yasalarının değiştirilmesi, seçim komisyonundaki boş kadroların doldurulması ve birleşik bir hükümet kurulmasını da içeriyor.

El-Esadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “UNSMIL’in uygulamaya koyduğu yol haritası, Libya’daki siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğe son vermeyi amaçlıyor” dedi. Ayrıca, BM çerçevesinde yürütülen herhangi bir girişimin resmî olarak misyon tarafından duyurulması gerektiğini, bu çerçevenin dışındaki önerilerin ise yalnızca ilgili tarafların görüşlerini yansıttığını vurguladı.

Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)

Buna karşın, geçiş süreçlerine ilişkin tartışmalar, Libya kamuoyunun geçici dönemin sona erdirilmesine yönelik beklentileri ile ülkenin hâlâ iç dengeler ve uluslararası çekişmelerin etkisi altında olan siyasi gerçekliği arasındaki uçurumu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ülkenin ‘geçiş aşamalarını aşmaktan hâlâ uzak’ olduğunu belirterek, ‘yolsuzluğun kurumsallaşması ve gelecekte kalıcı olması gereken kurumlar içinde otoriter yönetim biçimlerinin yeniden üretilmesi’ riskine dikkat çekti.

Kuzeyt, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libyalıların geniş bir kesiminin tartışmalı ya da yolsuzlukla suçlanan isimlerin kalıcı devlet yapısında yer almasına karşı çıktığını ifade etti.

Öte yandan, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik resmî temaslar da sürüyor. Bu kapsamda, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile DYK Başkanı Muhammed Takala arasında yapılan görüşmelerde, ulusal seçimlerin gerçekleştirilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına yönelik ‘somut adımlar’ ele alındı.

Ayrıca, Cebel-i Garbi bölgesindeki yerel yetkililer ve aşiret liderleri de Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi ile yaptıkları son görüşmede, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik çabalara destek verdiklerini açıkladı.

‘Genel bıkkınlık’ durumu

Araştırmalara göre bu siyasi hareketlilik, ardışık geçiş süreçlerinden kaynaklanan ‘genel bir bıkkınlık’ hissini gizleyemiyor. Libya Araştırma ve Geliştirme Merkezi Direktörü es-Senusi Biseykri, ülkenin ‘siyasi yorgunluk, güvenlik ve askeri bölünmeler’ içinde olduğunu ve bunun doğrudan yaşam koşullarına yansıdığını, enflasyon, nakit sıkıntısı ve hizmetlerde gerileme gibi sorunlara yol açtığını belirtti.

Biseykri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu krizlerin yüksek düzeyde yolsuzlukla daha da derinleştiğine dikkat çekti. Ayrıca, BM taslak raporunda bazı askeri kişilerin petrol kaçakçılığına karıştığının yer aldığını ve ‘yapılandırılmış diyalog’ süreciyle ilgili sızıntıların, her ne kadar üzerinde uzlaşı sağlanmamış olsa da, siyasi mesajlar içerdiğini ifade etti.

ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)

Biseykri, ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümeti birleştirme çabalarının da aksadığını belirtti. Bu süreçte, Mossad Boulos, ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı olarak yürüttüğü girişimlerle öne çıktı, ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar devam ediyor.

Boulos, daha önce Avrupa başkentlerinde doğu ve batı Libya’daki siyasi aktörler arasında hükümetleri birleştirmeyi hedefleyen görüşmeler yürüttü. Ancak bu girişimler, özellikle DYK içindeki bir kesim tarafından eleştirildi.

Siyasi analist Hazım er-Rayis, halktaki memnuniyetsizliğin ‘açık şekilde’ gözlemlendiğini belirterek, sürecin bir krizi çözmek yerine ‘tekrarlamak’ yönünde bir eğilim olarak algılandığını söyledi. Mevcut siyasi yapılarla devam etmenin, seçimlere götürecek herhangi bir sürece duyulan güveni zayıflattığını vurguladı.

Er-Rayis, ‘yapılandırılmış diyaloğun’ bu endişeleri gidermediğini, özellikle çıktılarının bağlayıcı olmamasının önceki seçim yasası deneyimlerini hatırlattığını ifade etti. Uluslararası aktörlerin, başta Boulos’un girişimleri olmak üzere, sürece müdahalelerinin, ulusal çıkarlar yerine dış aktörlerin çıkarlarını gözetebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rayis, UNSMIL’in performansını değerlendirirken, sürecin ‘tereddütlü ve çelişkili’ yürütüldüğünü; hem mevcut kurumlarla devam etme hem de onları aşma ihtimali arasında gidip gelindiğini belirtti. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi içindeki kararlı uluslararası destek eksikliğinin, sürecin ‘uluslararası dengelere bağlı bir çözüm’ izlenimi verdiğini ve iç politik iradeden ziyade dış faktörlere dayandığını ortaya koyduğunu söyledi.

Daha önce Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde, Temsilciler Meclisi (TM) ve DYK’nin seçim yol haritasında ilerleme sağlayamamasını eleştirerek, yol haritasının iki temel adımını doğrudan ele almak üzere küçük bir grup oluşturma niyetini açıklamıştı. Ancak bu adım henüz fiilen uygulanmadı.


İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
TT

İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib 

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş, diplomatik bir boşluk anında değil, Umman’ın arabuluculuğunda müzakere kanalları halen açıkken patlak verdi. 26 Şubat 2026 tarihinde sona eren ve bir miktar ilerleme kaydedildiği ve teknik olarak tamamlanmaya değer olduğu belirtilen Cenevre’deki müzakere turunun ardından 28 Şubat'ta müzakerelerden askeri operasyonlara doğru şok edici bir geçiş yaşandı. Bir anda diplomatik araçlarla gerilimi yönetme mantığından, belirli hedefleri veya gerçekçi sonları olmayan açık savaş mantığına geçildi. Bu ani geçiş ve bunun İran rejiminin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney'in öldürülmesi ve İran komuta yapısının kısmen parçalanması anlamında taşıdığı imalar ve ardından gelen siyasi mantıktan yoksun geniş çaplı misillemeler, sadece Arap Körfezi'nin durumunu değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 2023 yılının nisan ayından bu yana kendi iç savaşının sonucu olarak yapısal bir zayıflık döneminden geçen Sudan da dahil olmak üzere, tüm bölgede bölgesel güvenlik ve istikrar denklemini yeniden tanımladı.

İlk savaşın kıvılcımı konusunda yorumlar ne kadar farklı olursa olsun, İran’ın ardından gelen tepkisi, tamamen stratejik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, siyasi orantıdan ve bölgesel yönelimden yoksun görünüyordu. İran, misillemesinde ABD ve İsrail'i hedef almakla kalmayıp Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi Arap ülkelerindeki altyapı, sivil tesisler ve enerji tesislerini de vurdu. Ayrıca, savaşın patlak vermesini önlemek için müzakerelerde en önemli arabulucu olmasına rağmen Umman’ın da Salalah Limanı'na saldırı düzenledi. Doha, gerginliğin azaltılması gerektiğini açıkça vurgularken Suudi Arabistan, 14 Ocak 2026 tarihinden itibaren doğrudan diplomatik kanallar aracılığıyla İran'a, ABD’nin İran topraklarına karşı olası herhangi bir operasyonunda hava sahasının, topraklarının veya üslerinin kullanılmasına izin vermeyeceğini resmen bildirdi. Riyad, Doha ve Maskat, krizi önlemek için bölgesel çabalara katılmıştı. Ancak İran'ın yanıtı, bu ülkeleri hedef almak oldu. Bu da rasyonel bir caydırıcılık değil, savaşı uzlaşı kapısını aralık bırakmaya ya da en azından bölgesel düzenin tamamen çökmesini önlemeye çalışan ülkeleri bile kapsayacak şekilde genelleştirme eğilimini yansıtıyordu.

Sudan açısından, ABD-İran savaşının etkileri yalnızca coğrafi faktörler ve ülkenin Arap güvenlik çevresi içindeki konumu nedeniyle değil, aynı zamanda 2023'ten beri süren Sudan savaşının felaketi sırasında ortaya çıkan zamansal bağlamdan da kaynaklanıyor. Bu, bölgesel roller ve hırsların iç içe geçtiği, gerçeği yeniden şekillendirmeye çalışan siyasi anlatıların çatıştığı, ayrıca savaşın yol açtığı iç baskı ve ekonomik krizin de eklenmiş olduğu karmaşık bir bağlam. Burada Sudan, Arap Körfezi'ndeki izole krizi uzaktan izleyen bir gözlemci değil, Körfez'den Kızıldeniz'e uzanan Arap güvenlik çevresinin temel bir parçasıdır ve aynı anda Hürmüz Boğazı, Babu’l-Mendeb Boğazı ve ikisi arasında uzanan tedarik zincirlerinden etkileniyor. Dünya enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Husilerin savaşa dahil olmasıyla birlikte Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin istikrarına dair endişelerin artması, Sudan’a sadece yüksek fiyat şoku değil, içinde ve çevresindeki güvenlik alanında da bir deprem etkisi yaratıyor.

Bu açıdan bakıldığında Sudan’ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya kondu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi. Bu ifadeyle Hartum, tutumuna yönelik herhangi şüpheye yer bırakmayacak şekilde erken bir adım attı. Ardından Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Körfez ve Arap liderleriyle görüşerek bu tutumu pekiştirdi ve dayanışma içinde olduklarını ifade etti. Ayrıca, bu konuda devlet adına konuşmanın sonuçları konusunda içerdeki tüm taraflara açık bir uyarıda bulunarak, Sudan'ın Arap devletlerinin güvenliğini desteklediğini ve buna yönelik herhangi bir müdahaleyi reddettiğini vurguladı. Bu nokta diplomatik bir ayrıntı değil, Sudan'ı manevra veya uzlaşma payı bırakmadan Arap güvenlik alanının içine yerleştiren açık bir siyasi duruşun ilanıdır.

Sudan'ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya koyuldu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran'ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi.

Tam da bu anda, bazı Sudanlı politikacıların iktidar koltuklarına tırmanma çabalarında sergilediği fırsatçılık, en çirkin haliyle ortaya çıktı. Siyasi anlaşmazlık ile ülkeyi dış düşmanlıklardan korumak arasında ayrım yapmak yerine, Sudan'ı İran ekseniyle ilişkilendirmeye çalışan eskimiş bir anlatıyı şişirmeye, tekrarlamaya, yaymaya ve hatta bunun için kanıtlar uydurmaya girişerek, İsrail ve ABD'nin Sudan'a saldırmasını kışkırtmaya çalıştılar.

Sanki iktidarla olan çekişmeleri, iktidara karşı çıkmakla vatan düşmanlığı arasındaki temel farkı görmelerini engellemiş gibi. Bu durum, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin Sudan devletine -halkı, toprağı ve hükümeti olmak üzere üç bileşeniyle- yönelik saldırılarını destekleyen bölgesel bir eksene verdikleri destek ve taraf tutmaları göz önüne alındığında, onlar için şaşırtıcı değildi. Ancak burada, siyasi değerlendirme bozulmadan önce ahlaki denge açıklanamaz bir şekilde bozuluyor. Çünkü vatan, onların bunalımlı hayal dünyasında, sadece dış şantaj malzemesi ve çekişme sahnesinde kullanıma açık bir kâğıt parçası haline geliyor. Bu ne siyasi muhalefet ne de entelektüel bir duruştur. Bu, vizyondaki bir kusurdur. Bu manzaranın arka planında, HDK milisleri ve onu destekleyen eksenlerin önderlik ettiği, aynı anlatıyı tekrarlayıp abartan paralel bir siyasi yapı da duruyor. Bu yapı, yabancı silahlı güçlerin ve dış desteğin arkasına sığınarak siyasi bir alternatif yaratma hayallerine dayanıyor.

İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)

Bu yüzden Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en tehlikeli etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi niteliktedir. Hartum ile Tahran arasında bir bağlantı kuran söylemin yeniden gündeme getirilmesinin amacı içeriği betimlemek değil, Sudan'ı uluslararası kamuoyunda İran'a karşı savaşın bir uzantısı olarak göstermektir. Bu fikir, milislerin ve otoriter dayanak arayan bazı siyasi çevrelerin ağzından yayıldığında, kışkırtıcı bir ortam yaratır. Amaç, Sudan devletine karşı ABD-İsrail düşmanlığını kışkırtmak ya da en azından bazı karar çevrelerinde bunun teorik olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktır.

Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en ciddi etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi nitelikte.

Ekonomik açıdan, savaş Sudan'a en acımasız yoldan, yani günlük yaşam yoluyla ulaşıyor. Petrol fiyatları büyük ölçüde yükseldi ve 30 Mart'ta Brent ham petrolü varil başına yaklaşık 115,66 dolara çıktı. Bu da yaklaşık yüzde 59'luk bir artışa tekabül ediyor. Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın geniş çapta tıkanık kalmasıyla birlikte, piyasanın günlük yaklaşık 12 milyon varil ham petrol ve ürün kaybına uğradığı tahmin ediliyor.

Bu rakamlar sadece dünya piyasalarına ait değil, doğrudan Sudan'a da ait, çünkü bu ülke, nakliye, sigorta, yakıt, elektrik ve kırılgan ekonominin işleyiş maliyetleri yoluyla, malın kendisini ithal etmeden önce şokun etkisini ithal ediyor. Enerji şoku, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşürken uzaklardaki savaş, Sudan'da ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)

Ancak en ağır darbe, Sudan’da günümüzde en önemli ekonomik faaliyet olan tarıma isabet ediyor. Tarım, tarihsel olarak da ülkenin omurgası ve ekonomik istikrarının kaynağı oldu. Dünya Bankası'na göre Sudan'da tarım gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor ve işgücünün yüzde 40'ından fazlasını istihdam ediyor. Bu oranlar savaşın ardından daha da yükseldi. Savaşın ağırlığı altında sanayi ve hizmet sektörlerinin gerilediği bir ülkede, tarım artık sadece bir ekonomik sektör olmaktan çıkıp, toplumu ayakta tutabilecek son geniş üretim üssü haline geldi. Bu yüzde yakıt, gübre veya ulaşıma yönelik herhangi bir şok, sadece piyasaya değil, ulusal dayanıklılık yeteneğine de darbe vuruyor.

İşte bu noktada gübre ve gıda krizinin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Üre fiyatları, savaşın patlak vermesinden bu yana yüzde 47 artışla ton başına yaklaşık 684 dolara yükseldi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise krizin devam etmesi halinde, 2026 yılının ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının ortalama olarak yüzde 15 ila 20 daha yüksek kalabileceği uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Sudan'da iki kat daha fazla önem kazanıyor. Dünya Gıda Programı'na (WFP) göre 21,2 milyon kişi ciddi gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 12 milyondan fazla kişi evlerini terk etti. Faşir ve Kadugli şehirlerinde kıtlık yaşandığı da teyit edildi. Buğday ihtiyacının yaklaşık yüzde 80'ini ithal eden bir ülkede, enerji ve gübre krizi sadece tarımsal kârlılığın düşmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda açlığın eşiğine bir adım daha yaklaşılması anlamına geliyor.

Enerji krizi, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşüyor ve uzaktaki savaş, Sudan’ın iç kesimlerinde ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Kara taşımacılığı maliyetlerinin yaklaşık yüzde 30 artması ve bazı güzergâhlarda nakliye ücretlerinin yüzde 25 ila 30 oranında yükselmesi ile birlikte, Sudan’a insani yardımın ulaştırılma maliyeti de önemli ölçüde arttı. Bu anlamda, Sudan'da İran'a karşı yürütülen savaş sadece bir dış haber olarak kalmıyor, aynı zamanda kırsal bir klinikte antibiyotiklerin tükenmesi, aşıların gecikmesi veya bir çocuğun sıtma ilacının kesilmesi gibi olasılıklara da yol açıyor.

İran’daki savaşa rağmen, Fransız gazetesi Le Monde yakın tarihli bir haberinde, HDK milislerine yönelik dış desteğin devam ettiği, hatta İran savaşının patlak vermesinden sadece dört gün sonra bu desteğin daha da arttığı belirtildi. Bu durum, milislerin Etiyopya topraklarından başlayan doğu cephesini açabilmelerinde yansıdı ve milisler, Mavi Nil eyaletinde Etiyopya sınırı yakınlarındaki Kermek şehrinin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. Jeopolitik çelişki en üst düzeye ulaşmış durumda. Zira Sudan, Sudan savaşındaki aktörler için tehlikeli zamanlarda ertelenebilecek marjinal bir mesele değil, ateş altında bile yatırım yapılan uzun vadeli stratejik bir varlık.

Sonuç olarak, İran'ın savaşı Sudan'daki savaşın özünü değiştirmedi, aksine yaşam koşullarını ve bazılarının dışarıdan yeniden tanımlamaya çalıştığı iç savaş felaketini daha da kötüleştirdi. Ayrıca, şu anda geniş çaplı yaşamın son dayanağı olarak tarıma dayanan ekonomisinin, çok uzak bir yerden vurulabileceğini gösterdi. Ayrıca, milislerin yabancı destek ağlarının acil, geçici veya duygusal olmadığını, aksine tüm bölge büyük bir savaşla meşgulken bile desteğini sürdürme konusunda stratejik olarak son derece kararlı olduğunu ortaya koydu.

İran'daki savaşın Sudan'daki duruma etkisi, üç düzeyde özetlenebilir:

1- Anlatı çatışması, yani savaşın kendisine ait olmayan bir eksenin uzantısı olarak yeniden pazarlanması.

2- Ekonomik kriz, yani açlık çeken bir ülkenin kalbinde enerji, gübre ve buğdayın vurulması.

3- Güvenlik coğrafyasının ihlali, yani tüm bölge çatışma içindeyken milis destek ağlarının doğudan ve batıdan faaliyetlerine devam etmesi.

Sudan’ın menfaati, ülkenin Arap dünyasına aidiyetini gölgeleyen sözde tarafsızlıkta yahut kesinlikle kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa herhangi bir şekilde dahil olmakta da değil, daha katı ve net bir denklemin tesis edilmesinde yatıyor. Sudan, bölgesel Arap güvenliğinin önemli bir parçası olsa da bölgesel hesaplaşmaların yapıldığı bir arena ya da içeriye girmeyi bekleyenlerin hayalleri ve düşmanların propagandalarında kullanılabilecek bir malzeme asla değil!

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
TT

Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)

Husiler bugün İsrail'e yönelik bir saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu, İran'la birlikte savaşa dahil olduklarını ilan etmelerinden bu yana üçüncü saldırı oldu. Bu gelişme, İran liderliğindeki "direniş ekseni" olarak bilinen Lübnan "Hizbullahı"nın yanı sıra Irak'taki silahlı grupları ve Yemen'deki Husileri de içeren gruplar arasındaki artan koordinasyonu yansıtıyor.

İsrail ordusu, bu sabah Yemen'den İsrail topraklarına doğru fırlatılan bir füzeyi hava savunma sistemlerinin önlediğini duyurdu. Açıklamada, füzenin herhangi bir yaralanma veya hasara yol açmadan durdurulduğu vurgulandı. Ordu açıklamasında, erken tespit sayesinde tehdidin bertaraf edilebildiğini ve daha sonra halkın sığınaklardan ayrılmasına izin verildiğini belirtti.

Bu olay, Husi milislerinin yeni bir füze saldırısı düzenlediklerini açıklamasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti. Milisler, saldırının “kutsal cihat savaşı” kapsamında İsrail'in güneyindeki “hassas hedefleri” vurduğunu belirterek, saldırının İran ve Lübnan'daki “Hizbullah” ile koordineli olarak gerçekleştirildiğini vurguladılar.

Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.

Son saldırı, geçen cumartesi gerçekleşen iki saldırının ardından geldi; bu saldırılarda örgüt, savaşın gidişatına ilk kez doğrudan müdahil olarak balistik füzeler ve İHA’lar fırlattığını üstlendi; buna karşılık İsrail, yalnızca iki füze ve iki İHA önlediğini açıkladı.

Bu gerilim artışına rağmen gözlemciler, örgütün çok sayıda ve eşzamanlı füze fırlatma kapasitesinin bulunmaması nedeniyle bu saldırıların askeri etkisinin sınırlı kalacağını değerlendiriyor.

Gözlemcilerin tahminlerine göre bu operasyonların en fazla başarabileceği şey, halihazırda İran füzeleri ve «Hizbullah» saldırıları da dahil olmak üzere çok sayıda kaynaktan gelen saldırılarla başa çıkmak zorunda kalarak zaten baskı altında olan İsrail hava savunma sistemlerini kısmen yıpratmak olacaktır.

Ortak koordinasyon

Husilerin operasyonlarını İran ve Hizbullah ile "iş birliği içinde" gerçekleştirdikleri yönündeki açıklamaları, Tahran'ı destekleyen eksen içindeki koordinasyonun ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor. Bu durum, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı İsmail Kaani'nin Yemen'in bu çatışmadaki "zamanında müdahalesini" övdüğü açıklamalarıyla da pekiştirildi.

Husilere hitaben yazdığı mesajda Kaani, bu angajmanı "bölgedeki dönüşümlerin doğru bir değerlendirmesi" olarak nitelendirdi ve bunu ABD ve İsrail'e karşı "İslami Direniş Cephesi" olarak adlandırdığı oluşumun daha geniş bir gidişatıyla ilişkilendirdi. Ayrıca İran'ın desteğinin çeşitli çatışma cephelerinde devam edeceğini belirterek, bu eksenin tarafları arasındaki birlikteliği vurguladı.

Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)

Açıkça gerginliği artıran bu açıklamalar, Tahran’ın müttefiklerinin birliğini sergileme ve bölgedeki ABD ve İsrail’in askeri hamlelerine karşı caydırıcı mesajlar gönderme çabasını yansıtıyor.

Buna karşılık Husi grubu, darbe hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Abdülvahid Ebu Ras’ın Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kuruma gönderdiği mektuplar aracılığıyla askeri müdahalesini haklı çıkarmaya çalıştı. Ebu Ras, bu mektuplarda söz konusu müdahalenin, İran ve bölge ülkelerine yönelik “ABD-İsrail saldırganlığı”na yanıt niteliğinde olduğunu vurguladı.

Husi yetkilisi, 28 Mart'ta yürürlüğe giren müdahale kararının, kendi ifadesiyle "dini ve ahlaki sorumluluk" ve uluslararası hukuk kurallarına dayandığını belirterek, amacının bölgedeki askeri operasyonları durdurmak için baskı uygulamak olduğunu, gerilimi artırmak olmadığını kaydetti.