İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
TT

İpek Yolu’nun hayal kırıklığına uğrattığı azınlık: Çin’deki Uygur Türkleri

Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)
Elinde futbolcu Mesut Özil’in resmi olan ve ‘Mazlumun sesi olan Mesut Özel’e teşekkürler’ yazan pankart tutan bir Uygur (AFP)

Mina Abdulfettah
Çin’deki Uygur azınlığının haklarına yönelik ihlaller ve uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınan dini, siyasi, sosyal ve kültürel özgürlüklere yönelik kısıtlamalar artıyor. Çin hükümeti bu ay, Uygurları aşırılık yanlısı olduklarını öne sürerek çeşitli mekanizmalar aracılığıyla takibe aldı. Ancak ekonomi, toplum, siyaset ve ideoloji gibi diğer faktörler de bu takibin nedenleri arasında yer alıyor.

Çin’in anlattığı öykü
ABD’li yazar Rob Gifford tarafından kaleme alınan ‘China Road: A Journey into the Future of a Rising Power’ (Çin Yolu: Yükselen Bir Gücün Geleceğe Yolculuğu) adlı kitapta, Uygurların yaşadıkları bölgenin çoğunun Çin'in bir parçası olmaması gerektiğine ve Çin'de Pekin yönetimine direnecek hareketler olduğuna inanılıyor.
Türklerden gelen ve Çin'in ülkedeki en önemli etnik kökenlerinden biri olan Uygur Türkleri, yoğun olarak Doğu Türkistan ve Çin'in toplam yüzölçümünün altıda birini oluşturan Sincan Özerk Bölgesi'nde yaşıyorlar. Miladi 10’uncu yüzyılda İslam dinine geçen Uygurlar, İslamiyet öncesinde başta Hıristiyanlık, Budizm ve Zerdüştlük olmak üzere çeşitli din ve inançlara sahiptiler. 1759'da Çin istilasına kadar yaklaşık 2000 yıllık bağımsız Doğu Türkistan devletine sahip olan Uygurlar, 1876'a kadar Çin yönetimine birçok kez başkaldırdı. Komünist Çin yönetimi son olarak 1950'de Doğu Türkistan’ı ilhak etti.
 
Devrimler
Uygular, 1933 ve 1944 devrimleri gibi çeşitli ayaklanmalarla bağımsız bir devlet kurmayı başarırken kısa sürede Çin istilaları ​​ve bastırmalarla yeniden diz çöktüler. Sonunda Çin bölgeyi tamamen kontrol altına alırken Han Sülalesi’nin bölgeye kalabalıklar halinde taşınmasıyla Uygur Türkleri azınlığa dönüştü.
Çin'in 1800’lerden 1912'ye kadar Tibet ve Doğu Türkistan gibi birçok yerdeki kontrolü sadece nominaldi. 1912’de zayıflayan Çin, ülkenin batısının kontrolünü kaybetti. Mao Zedong ve komünistler, 1949’da Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang) karşısında zafer kazanınca Çin, Doğu Türkistan’ı ilhak etti ve Doğu Türkistan’ın adı 'yeni sınır' anlamına gelen 'Sincan' olarak değişti.
Yazar Rob Gifford, Çin’in anlattığı öykü ile Çin topraklarında Uygurların varlığına ilişkin tarihsel gerçek arasında çelişki olduğuna işaret etti. Gifford, 'The Cambridge history of China’ (Cambridge Çin'in Tarihi) adlı kitabın İngilizce versiyonunda Ming Hanedanı’nın (1368-1644) üzerinde kurulu olduğu toprakların, Tibet ve Doğu Türkistan'ın olmadığı bir haritası yer alırken kitabın Çince versiyonunda Tibet ve Doğu Türkistan’ın dahil edildiği bir haritanın olduğunu ortaya çıkardı

Terörle mücadele bahanesi
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Çin'in Uygur Müslümanlarına karşı yürüttüğü savaşta, Washington’ın 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ilan ettiği ‘terörle mücadeleyi’ bahane olarak kullandığını ortaya koydu. Uygurların çoğunluğu geleneksel bir İslam inancına sahip olsalar da Çin'deki diğer Müslümanlara uygulananlardan daha ciddi kısıtlamalar getiren yönetmeliklere ve talimatlara tabidirler. Bu yönetmeliklere ve düzenlemelere göre Sincan'da küçüklerin camiye ve özel Kur'an kurslarına gitmeleri yasaktır. Okullarda dinle ilgili konuşulamaz. Çinli yetkililer ayrıca Uygurlara resmi dili (Mandarin) öğrenmek zorunda bırakırken, Sincan’da insanların gerçek kimliklerini talep etmelerini engellemek için Mandarini resmileştirdi. Çince, kimlik ve milliyetçiliğin inşasında en önemli faktör olduğu gerekçesiyle dayatılırken Arapça harflerle yazılan bir Türkçe olan Karluk dilini kullanan Uygurlar buna karşı çıktılar. Bu durum, Çinli yetkililer ile Sincan halkı arasındaki uçurumu daha da genişletti. Çin’deki 55 farklı azınlığın her birinin Huiler ve Hanlar hariç resmi dilin yanında kullandıkları kendi dilleri vardır.
Çin anayasası teorikte din özgürlüğünü garanti altına alsa da, pratikte dini faaliyetler hala hükümet tarafından kapsamlı denetimlere tabidir. Bu durumun sadece İslâm dinine karşı bir önyargı olmadığı, Konfüçyanizm’e rakip olabilecek inançlara karşı duyulan endişeden dolayı tehdit olarak görülen tüm inançlara karşı olduğuna dair bir takım derin görüşler vardır. Mesela yetkililer kiliselerin şehir planlama kurallarını ihlal ettiklerini söyleyerek çatılarındaki haçları zorla söktürdüler.
Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta, Çin'in Uygurlara olan düşmanlığının 1991 yılında başta Batı Türkistan ülkeleri olmak üzere Sovyet komünizmine tabi olan birçok ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle körüklenirken Sincan'ın ayrılma taleplerinden duyduğu korkuyla batı, Çin’de terör korkusunu hortlattı. Bu, Çin Komünist Partisi'nin ‘ayrılıkçı eğilim, radikal İslam ve terörizm’ şeklinde ‘üç kötülüğü’ ortadan kaldırmak bahanesiyle Uygur bölgesinin ayrılma hayalini ortadan kaldırmak için gizli bir amblemdi.

Ekonomik güdüler
Sincan, Çin'in Hindistan, Pakistan, Afganistan, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile ortak sınırında yer alıyor. Bu da bulunduğu ayrıcalıklı konumun, Uygurların ayrılık taleplerinin önünü kesme çabaları için büyük önem taşıdığı ve önemli bir neden olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte Sincan, Çin'in petrol ihtiyacının yüzde 80'ini karşılıyor. Ayrıca Çin'deki uranyum madenlerinin yaklaşık yüzde 90'ı ve 600 milyon tonluk kömür rezervi de Sincan topraklarındadır. Aynı zamanda Çin'in Orta Asya'ya ve kaynaklarına girişini temsil eden Sincan, Çin'i Kırgızistan ve Orta Asya'nın petrol ve doğal gaz sahalarına bağlıyor. Tarihsel olarak ise küresel ticarette önemli bir rol oynayan Sincan, Çin'i Bizans devletine bağlayan İpek Yolu’nun merkezinde yer alıyor. Böylece Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından başlatılan ‘Bir Kuşak Bir Yol’ projesiyle, bu merkezi rolünün yeniden canlandırılması planlanıyor.
Pekin ayrıca, artan petrol talebini karşılamak için Sincan bölgesini, başta Rusya olmak üzere komşu ülkelerle bağlayan petrol boru hattı inşa etmek için kullanmayı planlıyor. Çin ve Kazakistan, 1997 yılında, Kazakistan’ın batısı ile Sincan arasında bir petrol boru hattı inşa etmek için bir anlaşma imzaladılar. Boru hattı Kasım 2005'te tamamlandı. Yine Çin ve Kazakistan, 2004 yılında Hazar Denizi'ndeki petrol ve doğalgaz kaynaklarını birlikte araştırmak ve geliştirmek için bir anlaşma imzaladılar. Çin böylece, Hazar Denizi'ndeki doğalgaz sahalarını topraklarıyla ilişkilendirmeyi hedefliyor. Bunun içinde Sincan topraklarını sömürmeye devam etmesi gerekiyor. İki taraf ayrıca Kazakistan'dan Avrupa'ya olan ticaret yollarını geliştirme çabalarının bir parçası olarak uluslararası seyahatler ve yük taşımacılığı için demiryolları inşa etmek üzere bir anlaşma imzaladılar. Ancak tüm projeler, Uygurlar tarafından savunulan bağımsızlık talepleri ortadan kaldıramadığı sürece Çin için, boş birer hayalden ibaret olacak.
Çin, ekonomik sıçrayışı sırasında Sincan'daki sanayi ve enerji projelerine büyük yatırımlar yaptı. Çin, bu başarıyı ortaya çıkarmak istiyordu ve bunu Uygurlar pahasına gerçekleştirdi. Çin hükümeti, içinde bulunduğu tüm refaha rağmen,  Uygurlar ve Hanlar arasında ayrım yapıyor ve 250 bin kişiyi Sincan'a yerleştirerek bölgenin demografisini değiştirmeye çalışıyor. Bununla birlikte iki millet arasındaki ekonomik farkı Hanların lehine artırıyor.

'Çin'in Birliği' ilkesi
Çin hükümeti, içerideki bu ayrılıkçı eğilimden oldukça rahatsız. Çünkü bu durum onun 'Çin'in Birliği'  şeklindeki tarihi ulusal ilkesine ters düşüyor. Uygurlar ise Çin milliyetçiliğine entegre edilmeleri ve demografik değişimleri için gösterilen çabanın yanı sıra dini ve etnik temizlik uygulamalarıyla karşı karşıya kaldıklarından kendilerini dünyadan tamamen izole edilmiş hissediyorlar. Sincan’ın göreceli de olsa bağımsız olmasına rağmen merkezi hükümete bağlılığı konusunun sürekli olarak sorgulanması nedeniyle her zaman patlamaya hazır halde ve hükümetle çatışma durumundadır. Bu nedenle bölgedeki hareketler baskı altında tutuluyor. Örneğin Çinli yetkililer ‘yeniden eğitim’ gerekçesiyle ‘siyasi eğitim kampları’ kurdular. Çoğunluğunu Uygurlar ve Kazaklar gibi etnik toplulukların oluşturduğu Müslümanlar, bu kamplara gönderiliyor. Bu kamplarda tutulanlar, ideolojik dönüşümleri, çalışmaları, eğitimleri ve disipline uyumları ölçülerek değerlendiriliyorlar.
Çin’in Birliği ilkesi, tüm ülkelerin Çin'i, Tayvan, Tibet ve Sincan gibi otonom bölgeleriyle birlikte tanıması gerektiğini savunan Çin dış politikasının önemli bir parçasıdır. Bu yüzden Çin, Tayvan'ı tecrit etmeye ya da en azından Batı eleştirilerine karşın ABD liderliğindeki uluslararası ilişkilerde bulunan dengeyi kendi lehine ayarlamaya çalıştı. Şimdi de Sincan konusunda aynı şeyi yapıyor. Çin buna, ‘ülke güvenliği’ başlığı altında özel bir bütçe ayırıyor. Çin sadece 2012 yılında 111 milyar dolarlık bir bütçeyi iç güvenliğe ayırırken dış güvenliğe ise 107 milyar dolar ayırmıştır. Bu rakamlar, Çin yönetiminin, ülke güvenliğine, iç istikrara ve toprak bütünlüğüne ne kadar önem verdiğine ilişkin vizyonunu ortaya koyuyor.



MAGA'cı anneler: "İran'a asker gönderilirse Barron Trump da orduya katılmalı"

Trump'ın 20 yaşındaki en küçük oğlu muhtemelen Askerlik Sistemi'ne kayıtlı ancak üniversite öğrencisi olduğundan, zorunlu askerlik çağrısı durumunda görevini erteleyebilir (AFP)
Trump'ın 20 yaşındaki en küçük oğlu muhtemelen Askerlik Sistemi'ne kayıtlı ancak üniversite öğrencisi olduğundan, zorunlu askerlik çağrısı durumunda görevini erteleyebilir (AFP)
TT

MAGA'cı anneler: "İran'a asker gönderilirse Barron Trump da orduya katılmalı"

Trump'ın 20 yaşındaki en küçük oğlu muhtemelen Askerlik Sistemi'ne kayıtlı ancak üniversite öğrencisi olduğundan, zorunlu askerlik çağrısı durumunda görevini erteleyebilir (AFP)
Trump'ın 20 yaşındaki en küçük oğlu muhtemelen Askerlik Sistemi'ne kayıtlı ancak üniversite öğrencisi olduğundan, zorunlu askerlik çağrısı durumunda görevini erteleyebilir (AFP)

Ariana Baio ABD Muhabiri 

Bu yılki Muhafazakar Siyasi Eylem Konferansı'na (CPAC) katılan iki anne, Donald Trump'ın ABD askerlerini savaşa göndermeye karar vermesi halinde ABD Başkanı'nın en küçük oğlu Barron'ın orduda görev yapması gerektiğini düşündüklerini MSNOW'a söyledi.

Üzerinde "250" yazan aynı kırmızı, beyaz ve mavi renkli parlak ceketleri giyen ve ismi açıklanmayan iki kadın, kendi çocuklarından biri askere alınsa bile başkanın İran'la savaşını desteklemeye hazır olduklarını yayın kuruluşuna belirtti.

MSNOW'dan Rosa Flores, 20 yaşındaki Barron Trump'ın da askerlik yapması gerektiğini düşünüp düşünmediklerini sorduğunda, her iki kadın da buna katıldığını belirtti.

Flores, MSNOW sunucusu Chris Jansing'e perşembe günü, "Her iki anne de askerler savaşa gönderilirse, bu kadının oğlu savaşa gönderilirse, Barron Trump'ın da askerlik yapması gerektiğinde hemfikirdi" dedi.

Barron Trump'ın orduya katılıp katılmayacağına dair görüşleri sorulduğunda MAGA destekçisi anneler, başkanın en küçük oğlunun "doğru olanı yapacağını" düşündüklerini söyledi.

ABD ordusu gönüllü askerlerden oluşuyor. Diğer yandan Askerlik Sistemi (Selective Service), savaş durumunda teoride askere alınmaya uygun erkeklerin veritabanını tutan bağımsız bir kurum.

18-25 yaşlarındaki tüm erkeklerin Askerlik Sistemi'ne kayıt yaptırması zorunlu. Yakın zamanda kabul edilen yasa, bu süreci aralık ayından itibaren otomatikleştirecek.

"Make America Great Again" (Amerika'yı Yeniden Harika Yap) şapkası giyen, ismi açıklanmayan annelerden biri, 18 yaşındaki oğlunun Askerlik Sistemi'ne kayıtlı olması nedeniyle Trump'ın İran'a yönelik askeri saldırılarına başlangıçta karşı çıktığını Flores'e söyledi.

Kadın "Bu yüzden bu durumdan memnun değildim" dedi.

İsmi açıklanmayan kadın, MSNOW'a şöyle konuştu: 

Ama sonra İran'da halkın önünde asılan üç genci gördüm. O rejim yıllardır Amerikalıları tehdit ediyor ve Amerikalıları öldürüyor… Oğlum askere çağrılsa bile savaşı yine de desteklerdim.

Görsel kaldırıldı.İki MAGA destekçisi, oğullarından biri askere alınsa bile ABD Başkanı'nın İran'a karşı yürüttüğü savaşı desteklemeye devam edeceklerini MSNOW'a söyledi (MSNOW / Chris Jansing Reports)

Kadının, ekonomik krizin derinleşmesiyle ocak ayında İran rejimini protesto eden üç gencin kamuoyu önünde asılmasından bahsettiği anlaşılıyor.

Trump, İran'a karşı askeri harekat başlatsa da ABD askerlerini sahaya sürmeye yönelik resmi bir plan yok. Anketlere göre askerleri savaşa gönderme fikri, Cumhuriyetçi parlamenterler ve halk arasında aşırı derece tepki çekiyor.

ABD'de Askerlik Sistemi olsa da 1972'deki Vietnam Savaşı'ndan bu yana zorunlu askerlik çağrısı yapılmadı.

Barron Trump muhtemelen Askerlik Sistemi'ne kayıtlı. Ancak zorunlu askerlik çağrısı yapılsa bile, Trump'ın üniversite öğrencisi olan en küçük oğlunun görevi muhtemelen ertelenir.

Independent Türkçe, independent.co.uk/news


İsrail askeri istihbaratı: “İran’da rejim değişikliği koşulları yaratılamadı”

İran'ın 26 Mart'taki açıklamasında ABD - İsrail saldırılarında 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti (Reuters)
İran'ın 26 Mart'taki açıklamasında ABD - İsrail saldırılarında 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti (Reuters)
TT

İsrail askeri istihbaratı: “İran’da rejim değişikliği koşulları yaratılamadı”

İran'ın 26 Mart'taki açıklamasında ABD - İsrail saldırılarında 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti (Reuters)
İran'ın 26 Mart'taki açıklamasında ABD - İsrail saldırılarında 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti (Reuters)

İsrail ordusu, Tahran'da rejim değişikliğinin sağlanması ihtimaline şüpheyle yaklaşıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Financial Times'a (FT) konuşan İsrailli yetkililer, askeri istihbaratın yakın gelecekte rejimin devrilmesini sağlayacak koşulların yaratılamadığını düşündüğünü söylüyor.

İsrail Savunma Kuvvetleri'ne (IDF) bağlı istihbarat müdürlüğü Aman'ın brifingleri hakkında bilgi sahibi kaynaklar, hava saldırılarının İran rejimini önemli ölçüde zayıflatamadığına dair görüşlerin kuvvetlendiğini belirtiyor.

FT'nin analizine göre bu, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun temel savaş hedeflerine de gölge düşürüyor.

Aman'ın eski İran uzmanı Raz Zimmt şunları söylüyor:

Rejim zayıfladı ancak firarlara veya kontrolün kaybedildiğine ilişkin herhangi bir gerçek işaret görmedik. Bu, hayatta kalmak için 47 yıl boyunca kuvvetlendirilen bir sistemin dayanıklılığını gösteriyor.

Kaynaklara göre İsrail ordusu, hava saldırılarıyla rejim değişikliğini başından beri olası görmüyordu. Yetkililerden biri şu ifadeleri kullanıyor:

Ordu, hükümete 'Bu iş bir anda hallolacak bir şey değil' dedi. Rejim değişikliği her zaman çok, çok, çok, çok zor olacaktı.

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı ortak operasyonda İran'ın dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Ordusu'ndan birçok üst düzey isim öldürüldü.

İran ise İsrail'in yanı sıra ABD'nin müttefiki Körfez ülkelerine misillemeyle direnişe devam ediyor.

New York Times'ın aktardığına göre İran'ın, Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'ne dün düzenlediği saldırıda 12 Amerikan askeri yaralandı.

Diğer yandan Yemen'deki Tahran destekli Husiler de bu sabah İsrail'e füze fırlatarak savaşa katıldı.

Devrim Muhafızları'nın Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğini neredeyse durma noktasına getirmesiyle başlayan ekonomik kriz, Husilerin Kızıldeniz'i kapatmaya çalışması halinde daha da derinleşebilir.

Birleşik Krallık merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'dan Farea Al-Muslimi, BBC'ye şunları söylüyor:

Bu bir kabus. Zaten bir kabus yaşıyoruz, bu da durumu daha da kötüleştirir.

ABD Başkanı Donald Trump, dünkü açıklamasında İran'ı "mahvettiklerini" öne sürse de Tahran rejiminin, Ortadoğu'da desteklediği Şii örgütlerle direnişi sürdürmesi Beyaz Saray'ın pozisyonunu güçleştiriyor.

Guardian'ın analizinde, Trump'ın İran savaşının başından beri yaptığı çelişkili açıklamalara dikkat çekiliyor. ABD Başkanı'nın rakibini önce tehdit edip sonra gerginliği azaltarak müzakereye başlama taktiğinin bu sefer işe yaramadığı yazılıyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Guardian, New York Times, BBC


Trump: Sırada Küba var

ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One uçağıyla Miami'den ayrılıyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One uçağıyla Miami'den ayrılıyor (AFP)
TT

Trump: Sırada Küba var

ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One uçağıyla Miami'den ayrılıyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One uçağıyla Miami'den ayrılıyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, “Sırada Küba var” diyerek, Washington’un son dönemde gerçekleştirdiği askeri operasyonların kendisine destekçilerinin desteğini kaybetmesine mal olacağı yönündeki görüşü reddetti.

Trump, ocak ayından bu yana Küba'ya petrol ambargosu uygulayarak, ülkeye yönelik baskıyı son dönemde artırdı. Bu durum, yıllardır süren ABD ticaret ambargosu nedeniyle zaten zor durumda olan Küba ekonomisini ve yakıt tedarikini daha da boğdu.

Trump, dün Florida eyaletinin Miami kentinde düzenlenen «FII Priority» yatırım forumunda yaptığı konuşmada, destekçilerinin «güç» ve «zafer» istediğini söyledi; ocak ayında ABD güçlerinin Venezüella Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakaladığı askeri operasyona atıfta bulundu.

Trump, “Bu muhteşem orduyu ben kurdum. ‘Onu asla kullanmak zorunda kalmayacaksınız’ demiştim, ancak bazen başka seçeneğimiz olmuyor. Bu arada, sıra Küba'da. Ama sanki ben hiçbir şey söylememişim gibi davranın” ifadelerini kullandı.

Kübalı siviller Havana'da askeri eğitim tatbikatlarını izliyor (AP)Kübalı siviller Havana'da askeri eğitim tatbikatlarını izliyor (AP)

Trump bu konuda ne yapmayı planladığını belirtmese de basına “Bu açıklamayı görmezden gelin” dedi ve ardından “Sırada Küba var” diye tekrarladı; bu sözleri, salondakileri güldürdü.

Aynı konuşmada ABD Başkanı, Hürmüz Boğazı'nı “Trump Boğazı” olarak nitelendirdiği tartışmalı bir açıklama yaptı.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel geçen hafta, herhangi bir dış saldırganın “yenilmez bir direnişle” karşılaşacağını vurgulamıştı.

Komünist ada, 1962 yılından beri ABD'nin ticari ablukası altında bulunuyor ve yıllardır uzun süreli elektrik kesintileri, yakıt, ilaç ve gıda kıtlığıyla karakterize edilen şiddetli bir ekonomik krizin içinde.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bir Küba yetkilisi son olarak, Havana'nın Washington ile diyaloğu sürdürmeye hazır olduğunu söyledi, ancak aynı zamanda siyasi sisteminin değiştirilmesinin tartışmaya açık bir konu olmadığını vurguladı.