Korona krizi ve uluslararası ilişkiler: Açık sorular ve geçici öneriler

İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
TT

Korona krizi ve uluslararası ilişkiler: Açık sorular ve geçici öneriler

İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)

Dünyada bugüne kadar yaşanan tüm küresel krizler, uluslararası sistemin temellerini, kurallarını ve kurumlarını etkilemiştir.  Dünya savaşlarının ardından, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletlerin kurulduğunu hatırlatmak dahi yersiz olacaktır. 11 Eylül 2011 saldırıları, uluslararası hukukun esnemesine ve etkin aktörlerin davranışlarını değiştirmesine neden olmuştu. 2008 mali krizi ile birlikte G20, maliye bakanları kulübünden, uluslararası politikada ‘yumuşak’ yönlendirme rolü üstlenen, liderler seviyesinde bir organizeye dönüşmüştü.
Korona krizini takip eden süreçler hakkında açıklama yapmak için henüz erken olsa da, sıklıkla, ‘’Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktır’’ ifadesinin dile getirildiğine şahit oluyoruz. Büyük ihtimalle söz konusu yargının haklılık payı yüksek. Dolayısıyla, ‘korona’ sonrası süreçte uluslararası siyasette nelerin değişeceği yönünde bir sorgulamaya girişmemiz makul olacaktır. Şu aşamada bu sorunun yanıtlarının teori ve varsayımdan öteye geçmeyeceğini hatırlatmakta fayda var.
Korona krizinin, ABD’nin Çin’i ‘izole’ etme çabalarını arttıracağını, dolayısıyla ‘küreselleşmenin’ güç kaybedeceğini varsayabiliriz. Ancak bazı uluslararası ilişkiler alanında, yeni tür bir ‘küreselleşmenin’ ortaya çıkması da kuvvetle muhtemeldir. Krizin, küresel sistem üzerindeki jeopolitik etkisi ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan çatışmalar veya işbirliklerine dair kapsamlı bir resminin henüz oluşmadığı bir gerçektir. Salgından sonra dünyanın alacağı ‘siyasi şekil’, liderlerin ve etkin uluslararası aktörlerin işbirliği yapma yeteneğine bağlıdır.

Küresel salgın, bazı yorumcuların tahmin ettiği gibi, çok taraflı işbirliğini sınırlayacak ve kurallara dayalı uluslararası sistemi zayıflatacak mı? Çoğu ülke prensipte krizle tek taraflı olarak mücadele etmektedir ve bir süre daha bu böyle devam edecektir. Her ne kadar bu kriz, ‘küresel işbirliğine’ olan ihtiyacı göz önüne sermişse de, gelişmeler, salgınla mücadelede sabit bir modelin henüz oluşmadığını göstermektedir. Ulusçu liderler dahi, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) önemini inkâr etmemektedir. Koronavirüsün aşısının bulunması için, yardımlaşmanın ve bilgi alışverişinde bulunulmasının önemi de herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu nedenle, Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası kurumların, önümüzdeki süreçte, sağlık alanına daha fazla ilgi göstereceği ve Dünya Sağlık Örgütünün güçlendirilmesi için daha fazla çaba sarf edeceği öngörülebilir. Nitekim bazı ülkelerdeki zayıf sağlık sistemlerinin diğer ülkelere de olumsuz etkilerinin olduğu anlaşılmıştır.
Yediler Grubu veya G20 ülkelerinin, çok taraflı bir işbirliğini geliştirmeleri için hızlı girişimlerde bulunmaları beklenmiyor. Bununla birlikte, halk sağlığıyla ilgili sorunların, klasik güvenlik sorunlarıyla ilişkilendirilmeden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin gündemine alınması daha kolay olabilir. Şüphesiz ki ‘küresel sağlık’, uluslararası barış ve güvenlikle doğrudan bağlantılıdır.
Korona krizinin, süper güçlerin rekabet ve mücadelesine, özellikle de ABD ve Çin arasındaki rekabet üzerinde etkileri olacak mıdır? (Bir süre öncesine kadar uluslararası politikaların seyri bu çatışma ışığında okunuyordu) Salgının, bu tür rekabetleri sonlandırmayacağı veya hafifletmeyeceği öngörülebilir. Büyük güçler, ABD ve Çin arasında çatışma ve dayanışma eşzamanlı olarak sürecektir. Salgınla mücadelenin de bu rekabetten bağımsız olmayacağı görülmektedir.
Çin ve Batı ülkeleri arasındaki ideolojik çatışmanın daha da keskinleşeceğini varsayabiliriz. Nitekim bu çatışma, hükümet sistemleri arasındaki rekabet ve devlet-toplum ilişkisine dairdir. Çin ilk başlarda salgınla mücadelede başarısız olduğu için eleştirilere maruz kalmıştı, ancak daha sonra Çin, otoriter sisteminin bu tür krizlerle başa çıkmada, demokratik sistemlerden daha etkili olduğunu öne sürdü. Ayrıca Çin, İtalya ve salgına maruz kalan diğer ülkelere yardım göndererek ‘yumuşak gücünü’ arttırıyor. Buna karşılık ABD’nin süper güç imajı zayıflamaya başladı. Washington yönetimi, salgınla mücadeledeki uluslararası kampanyaları koordine etmek için nüfuzunu kullanma girişiminde dahi bulunmadı. Aksine Başkan Donald Trump, sadece kendi ülkesi ile ilgilendi. İran’a uygulanan yaptırımların geçici olarak hafifletilmesini reddettiği gibi, koronavirüs aşısı üzerinde çalışan bir Alman ilaç şirketini satın almaya kalktı.
Koronavirüs salgını, iç ve dış savaşların yaşanmasını engeller mi? Büyük olasılıkla hayır, iç savaşın yaşandığı ülkelerde, özellikle yoksul kesimler, salgından daha fazla etkilenecektir. En kötü durumda, iç bölünmenin yaşandığı ükelerde, çatışma hatları daha keskin şekilde çizilecektir. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ‘Silahlı çatışmaya son verilmesi ve Kovid-19 ile mücadeleye odaklanılması’ çağrısı, sadece Filipinlerde karşılık bulabildi. Öte yandan, Kuzey Kore füze denemelerini sürdürüyor, Libya, Yemen ve kuzeybatı Suriye'de çatışmalar devam ediyor. DEAŞ ve Boko Haram da saldırılarını durdurmuş değil.
Salgının bölgesel güç mücadeleleri üzerindeki etkisinin de minimal olması muhtemeldir. Bununla birlikte, sorumluluk duygusuna sahip hükümetler, mevcut durumu güven artırıcı önlemler geliştirmek için değerlendirebilir. Bu bağlamda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, İran'a yardım konvoyları gönderdi. Üst düzey bir Körfez yetkilisi, bana, bu yardımların ilk defa yapılmadığını, ‘’daha önce de afet durumlarında İran’a yardım gönderdiklerini, olası bir felaket durumunda İran’ın da aynı şeyi yapacağına inandıklarını, ancak bu etkileşimi politik uzlaşmaya dönüştüremediklerini’’ söyledi.
Genel olarak, uluslararası toplumun, kriz diplomasisine veya çatışmaları çözme çabalarına daha az zaman ve dikkat ayıracağını tahmin edebiliriz. Salgının dünya gündeminde öncelikli konumu işgal ettiği bugünlerde durum bu yöndedir. Salgın sona erdikten sonra, yaşanacak ekonomik durgunluk ve krizle baş etme hususunda da aynı yargımız geçerlidir.
Ekonomik olarak zayıf ya da yoksul olan ülkelerin, salgın sonrasında ciddi ekonomik çöküşler yaşayacağını öngörebiliriz.
Zengin ülkelerin, yoksul ülkelerden alacaklı oldukları meblağların ödemesini esnetmeleri beklenebilir. Ancak insani yardımlarda da ciddi azalmalar yaşanabilir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin bütçesinin kısılmasına ve insani yardım kuruluşlarının bütçelerinde kesintiye gidilmesine şahit olabiliriz.
Peki, Avrupa ne olacak? Ne Washington ne de Pekin küresel sorunlara ortak çözümler bulmak için gerekli enerjiyi harcamadı. Bu durumda, Avrupa Birliğinin ve Kanada, Güney Kore, Endonezya ve Meksika gibi benzer ideallere sahip ülkelerin daha fazla inisiyatif alması beklenir. Avrupa Birliği, salgınla mücadele hususunda, küresel sağlık önlemlerine dair önerilerde bulunursa, ABD, Çin ve Rusya’nın bu önerilere olumlu yaklaşacağı öngörülebilir. Fakat bu ülkelerin ‘kapsamlı çabalara’ öncülük etmesi pek olası değildir.
Salgının ardından Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasındaki bağların daha da güçlenmesi mümkündür. Her ne kadar geç kalsa da Avrupa Birliği, salgından en çok zarar gören üyelerine yardım elini uzatmıştır. Uluslararası tutumuna gelecek olursak, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell'e göre, birliğin ‘gücün dilini’ öğrenmesi gerekir. Avrupa’nın gücü ve cazibesinin, özellikle böylesi zamanlardaki dayanışmasından geldiğini de hatırlatmakta fayda var.
*Alman Uluslararası Güvenlik Politikaları Enstitüsü Direktörü: Volker Peretz’in kaleminden



Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
TT

Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)

Cumartesi yayımlanan bir anket sonucuna göre AfD (Almanya İçin Alternatif), ülkesinde en revaçta olduğu günleri yaşıyor. 

Almanya'nın en popüler tabloid gazetesi Bild'in INSA'ya yaptırdığı ankete katılanların yüzde 28'i hemen seçim yapılsaydı bu radikal sağcı partiye oy vereceğini söyledi. 

AfD, bir önceki Bild/INSA anketine göre oyunu bir puan artırdı. 

Başbakan Friedrich Merz'in CDU/CSU'suysa (Hıristiyan Demokratlar) yerinde sayarak yüzde 24'te kaldı.  

Koalisyon hükümetinin küçük ortağı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) de yüzde 14 onay oranını sürdürdü. 

Yeni ankette Bündnis 90/Die Grünen'in (Yeşiller) bir puan düşerek yüzde 12'de, Die Linke'ninse (Sol Parti) değişim göstermeyerek yüzde 11'de kaldığı görülüyor. 

Katılımcılar, oyların yüzde 11'ine yakınını baraj altında kalacak partilere vereceklerini bildirdi. 

Bu da hükümet kurmak isteyen partilerin, geçerli oyların kalan kısmında en az yüzde 45'lik bir blok oluşturması gerektiğini gösteriyor.

Diğer partilerin geçmişte AfD'yle koalisyon kurmaya sıcak bakmadığını hatırlatan Bild, CDU/CSU ve SPD'nin yeniden iktidar olmak için bir başka partiyi daha yanlarına çekmeleri gerektiğini aktarıyor.

20-24 Nisan'da 1203 katılımcıyla gerçekleştirilen ankette, "26 Nisan'da federal seçimler yapılsaydı hangi partiye oy verirdiniz?" diye soruldu. 

23 Şubat 2025'teki erken seçimde CDU/CSU oyların yüzde 28,6'sını alarak birinci olmuştu. Federal seçimlerde tarihinin en düşük oranını gören SPD ise yüzde 16,4'te kalmıştı.

AfD'nin topladığı yüzde 20,8 anaakımdaki siyasetçileri endişeye sokmuştu. Mevcut hükümete yönelik memnuniyetsizliğin radikal sağcılara desteği artırmasından korkuluyor.

Hükümet yapısal reformlar konusunda kararsız davranmakla suçlanıyor. 

Geçen hafta yayımlanan YouGov anketine göre, Almanların yüzde 79'u hükümetin performansından memnun değil. 

Independent Türkçe, RT, Bild


Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
TT

Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan Donanması'nın dünya petrol sevkiyatları için hayati öneme sahip olan ve sevkiyatların aksaması küresel ekonomiyi giderek artan ölçüde tehdit eden Hürmüz Boğazı'nda İran tarafından döşenen mayınları temizleme çalışmalarını sürdürdüğünü açıkladı.

Uzmanlara göre haftalardır devam eden savaşta ABD ile İran arasında kırılgan bir ateşkesin yürürlükte olmasına karşın bölgedeki deniz mayınlarından arındırılması aylarca sürebilir.

Associated Press (AP) haber ajansının haberine göre ABD'nin dünya petrolünün yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu su yolunu temizlediğine dair gelecekte yapılacak açıklamalar, ticari kargo gemilerini ve sigorta şirketlerini boğazın güvenli hale geldiğine ikna etmekte yetersiz kalabilir.

Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Güvenlik Programı’nda misafir kıdemli araştırmacı Emma Salisbury, yaptığı değerlendirmede, “Gerçekten mayın döşemiş olman bile gerekmez; insanları buna inandırman yeterli” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Emma Salisbury şunları ekledi:

"ABD, boğazı taradığında ve her şeyin güvenli olduğunu açıkladığında İranlıların yapması gereken tek şey ‘Pekâlâ, aslında henüz hepsini bulamadınız’ demek olacak.”

Mayın temizleme çalışmaları 6 ay sürebilir

Hassas bilgileri paylaşmak amacıyla kimliğini gizli tutan bir kaynağa göre ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilileri, milletvekillerine İran'ın boğaza döşediği mayınların temizlenmesinin büyük olasılıkla 6 ay süreceğini bildirdi.

Bu bilgiler salı günü Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'ne yapılan gizli bir brifingde sunuldu. Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü gazetecilerin bu tahmini sorması üzerine ordunun bir zaman çizelgesi konusunda spekülasyon yapmayacağını söyledi, ancak iddiayı da yalanlamadı.

Hegseth Pentagon'daki basın toplantısında "Bunun söylendiği iddia ediliyor" ifadelerini kullandı.

ABD Savaş Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak uygun bir süre zarfında tespit ettiğimiz her türlü mayını temizleme kapasitemize güveniyoruz.”

Daha sonraki bir açıklamasında donanmaya boğazda mayın döşeyen her tekneye saldırması talimatı verdiğini söyleyen Trump, perşembe günü sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bunun yanı sıra mayın tarama gemilerimiz şu an boğazı temizliyor. Bu faaliyetin 3 kat artırılmış bir düzeyde sürdürülmesi talimatı verdim” diye yazdı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Amiral Brad Cooper, kısa bir süre önce gazetecilere, ABD ordusunun mayınları boğazdan temizlemek için çalışacağını açıklamış, ancak ayrıntı vermemişti.

ABD ordusunun şu an boğaz içinde mayın temizleme operasyonlarının en belirgin varlıklarından olan savaş gemileri kullandığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Bununla birlikte donanmanın bölgede büyük bir savaş gemisine kıyasla çok daha az göze çarpan dalgıçları ve küçük patlayıcı imha uzmanı ekipleri bulunuyor. Böylece mayın temizleme çalışmaları yürütülüyor. Uzmanlar, bazı mayın temizleme ekipmanının gemilerden alınarak karadan konuşlandırılabileceğini belirtiyor.

Mayın döşemek, bulmaktan çok daha kolay

Şimdiye kadar herhangi bir mayın döşenip döşenmediği henüz netlik kazanmıyor. İran, savaş öncesinde boğazda kullanılan güzergâhlarda yalnızca mayın bulunma ‘ihtimalinden’ söz etti. Araştırmacı Emma Salisbury, İran'ın mayın stok tahminlerinin birkaç bine işaret ettiğini belirtti. Bu deniz patlayıcılarının büyük bölümünün eski Sovyet modellerine dayandığı değerlendirilirken bazı daha yeni türlerin Çin yapımı ya da yerli üretim olabileceği düşünülüyor.

Salisbury sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mayın döşemek, temizlemekten çok daha kolay. Bu tür şeyleri hızlı bir teknenin kıçından denize itebilirsiniz."

Ancak ABD'nin bunu büyük olasılıkla görebileceğine de dikkati çeken Salisbury, İran'ın aynı zamanda mayın döşeyebilen ve tespit edilmesi çok daha güç olan küçük denizaltıları da bulunduğunu belirterek bunların savaşta imha edildiğine dair herhangi bir işaret olmadığını söyledi.

İran'ın boğaza mayın döşemişse bunların filmlerde görülen yüzeyde yüzen dikenli toplar olmadığını vurgulayan Salisbury’e göre mayınlar büyük olasılıkla deniz tabanında ya da bir kablo aracılığıyla tabana bağlanmış şekilde yüzeyin altında sabit tutuluyor ve bu mayınlar, bir geminin geçişinde oluşan su basıncı değişimiyle ya da motor sesiyle tetiklenebiliyor.

Washington mayınları nasıl arıyor?

Kimliğini gizli tutan bir savunma yetkilisi, ABD Donanması'nın şu an Ortadoğu’da mayın tarama kapasitesine sahip iki adet kıyı muharebe gemisine sahip olduğunu belirtti.

Yetkili, Japonya'da konuşlu iki adet Avenger sınıfı Amerikan mayın arama gemisinin de Ortadoğu'ya hareket ettiğini, ancak cuma günü itibarıyla halen Pasifik Okyanusu'nda bulunduğunu da sözlerine ekledi.

Bir Avenger sınıfı gemide görev yapmış olan emekli Yüzbaşı Stephen Wells, ABD Donanması’nın büyük olasılıkla boğazdan güvenli bir geçiş koridoru oluşturmak amacıyla deniz mayınları taraması yaptığını, mayın temizlemenin ise genellikle çatışma sonrasında gerçekleşen daha yavaş bir süreç olduğunu belirtti.

Amerikan Deniz Kuvvetleri Birliği'ne bağlı Deniz Stratejisi Merkezi uzmanı Wells şunları söyledi:

“Mayın temizlemek, bahçenizde yürüyerek yabani otları ve sarmaşıkları tek tek sökmek gibi. Bir taraftan diğerine güvenle geçebilmek gerekir. Mayın tarama ise çim biçmeye benzer."

Deniz operasyonları ve mayın temizleme konusunda uzman RAND Enstitüsü araştırmacısı Scott Savitz ise donanmanın son mayına ulaşıncaya kadar her birini temizlemek zorunda olmadığını belirtti.

Savit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İkinci Dünya Savaşı'ndan, hatta bazı bölgelerde Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana temizlenmemiş alanlar hâlâ var. Çünkü bu süreç hem çok fazla kaynağa hem de uzun zamana ihtiyaç duyan bir işlemdir."

Wells ise donanmaya ait kıyı muharebe gemilerindeki ekiplerin sonar ve diğer teknolojileri kullanarak mayın arayan uzaktan kumandalı insansız araçlar konuşlandırabildiğini söyledi. Bu araçlar aynı zamanda patlayıcıları imha etmek için yüklü mühimmat da taşıyor.

ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin aynı zamanda dalgıçlar dahil mayın arayıp imha edebilen patlayıcı imha uzmanı ekipleri de taşıyabileceğini belirten Wells, helikopterlerin de lazer kullanarak mayın arayabildiğini sözlerine ekledi.

Nakliye şirketleri riskleri değerlendiriyor

Savitz, nakliye şirketlerinin özellikle kârlılığı göz önünde bulundurulduğunda eninde sonunda boğazdan geçmek için belirli düzeyde risk almaya hazır olacaklarını söyledi.

Hürmüz Boğazı’ndan geçmek isteyen gemiler için İran'ın onay prosedürü gereği gemilerin, savaş öncesindeki güzergâhtan farklı olarak İran kıyısına yakın kuzeydeki bir rotayı izlemesi gerekiyor.

İngiliz sigorta komisyoncusu Marsh'ın deniz savaşı riskleri yöneticisi Dylan Mortimer, sigorta şirketlerinin gemi sahiplerine güvenli geçişi sağlamak amacıyla İran makamlarıyla iletişime geçmelerini zorunlu kılan bir madde eklediğini belirtti.

Mortimer, bu belgenin mayınları özellikle belirtmediğini ve füze ile insansız hava araçları (İHA) saldırıları ya da el koyma operasyonları dahil olmak üzere çeşitli tehlikelere karşı koruma sağlamayı amaçladığını açıkladı. Ancak mayınlar en azından psikolojik bir işlev üstlenmekte olup Mortimer bu olguyu ‘tehdit hayaleti’ olarak nitelendirdi.

Mortimer şunları söyledi:

"Bu durum İranlıların çıkarına hizmet ediyor. Çünkü ister mayın bulunsun ister bulunmasın, insanlar mayın olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyor."

Tüm bu kaygılar, savaşın ardından bile boğazın güvenli olduğuna dair güvenin yeniden tesis edilmesinin çok daha uzun sürebileceğine işaret ediyor.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.