Korona krizi ve uluslararası ilişkiler: Açık sorular ve geçici öneriler

İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
TT

Korona krizi ve uluslararası ilişkiler: Açık sorular ve geçici öneriler

İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)
İtalyan askerler Milano’da karantinayı denetlerken, 24 Mart. (Reuters)

Dünyada bugüne kadar yaşanan tüm küresel krizler, uluslararası sistemin temellerini, kurallarını ve kurumlarını etkilemiştir.  Dünya savaşlarının ardından, Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletlerin kurulduğunu hatırlatmak dahi yersiz olacaktır. 11 Eylül 2011 saldırıları, uluslararası hukukun esnemesine ve etkin aktörlerin davranışlarını değiştirmesine neden olmuştu. 2008 mali krizi ile birlikte G20, maliye bakanları kulübünden, uluslararası politikada ‘yumuşak’ yönlendirme rolü üstlenen, liderler seviyesinde bir organizeye dönüşmüştü.
Korona krizini takip eden süreçler hakkında açıklama yapmak için henüz erken olsa da, sıklıkla, ‘’Hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktır’’ ifadesinin dile getirildiğine şahit oluyoruz. Büyük ihtimalle söz konusu yargının haklılık payı yüksek. Dolayısıyla, ‘korona’ sonrası süreçte uluslararası siyasette nelerin değişeceği yönünde bir sorgulamaya girişmemiz makul olacaktır. Şu aşamada bu sorunun yanıtlarının teori ve varsayımdan öteye geçmeyeceğini hatırlatmakta fayda var.
Korona krizinin, ABD’nin Çin’i ‘izole’ etme çabalarını arttıracağını, dolayısıyla ‘küreselleşmenin’ güç kaybedeceğini varsayabiliriz. Ancak bazı uluslararası ilişkiler alanında, yeni tür bir ‘küreselleşmenin’ ortaya çıkması da kuvvetle muhtemeldir. Krizin, küresel sistem üzerindeki jeopolitik etkisi ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan çatışmalar veya işbirliklerine dair kapsamlı bir resminin henüz oluşmadığı bir gerçektir. Salgından sonra dünyanın alacağı ‘siyasi şekil’, liderlerin ve etkin uluslararası aktörlerin işbirliği yapma yeteneğine bağlıdır.

Küresel salgın, bazı yorumcuların tahmin ettiği gibi, çok taraflı işbirliğini sınırlayacak ve kurallara dayalı uluslararası sistemi zayıflatacak mı? Çoğu ülke prensipte krizle tek taraflı olarak mücadele etmektedir ve bir süre daha bu böyle devam edecektir. Her ne kadar bu kriz, ‘küresel işbirliğine’ olan ihtiyacı göz önüne sermişse de, gelişmeler, salgınla mücadelede sabit bir modelin henüz oluşmadığını göstermektedir. Ulusçu liderler dahi, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) önemini inkâr etmemektedir. Koronavirüsün aşısının bulunması için, yardımlaşmanın ve bilgi alışverişinde bulunulmasının önemi de herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu nedenle, Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası kurumların, önümüzdeki süreçte, sağlık alanına daha fazla ilgi göstereceği ve Dünya Sağlık Örgütünün güçlendirilmesi için daha fazla çaba sarf edeceği öngörülebilir. Nitekim bazı ülkelerdeki zayıf sağlık sistemlerinin diğer ülkelere de olumsuz etkilerinin olduğu anlaşılmıştır.
Yediler Grubu veya G20 ülkelerinin, çok taraflı bir işbirliğini geliştirmeleri için hızlı girişimlerde bulunmaları beklenmiyor. Bununla birlikte, halk sağlığıyla ilgili sorunların, klasik güvenlik sorunlarıyla ilişkilendirilmeden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin gündemine alınması daha kolay olabilir. Şüphesiz ki ‘küresel sağlık’, uluslararası barış ve güvenlikle doğrudan bağlantılıdır.
Korona krizinin, süper güçlerin rekabet ve mücadelesine, özellikle de ABD ve Çin arasındaki rekabet üzerinde etkileri olacak mıdır? (Bir süre öncesine kadar uluslararası politikaların seyri bu çatışma ışığında okunuyordu) Salgının, bu tür rekabetleri sonlandırmayacağı veya hafifletmeyeceği öngörülebilir. Büyük güçler, ABD ve Çin arasında çatışma ve dayanışma eşzamanlı olarak sürecektir. Salgınla mücadelenin de bu rekabetten bağımsız olmayacağı görülmektedir.
Çin ve Batı ülkeleri arasındaki ideolojik çatışmanın daha da keskinleşeceğini varsayabiliriz. Nitekim bu çatışma, hükümet sistemleri arasındaki rekabet ve devlet-toplum ilişkisine dairdir. Çin ilk başlarda salgınla mücadelede başarısız olduğu için eleştirilere maruz kalmıştı, ancak daha sonra Çin, otoriter sisteminin bu tür krizlerle başa çıkmada, demokratik sistemlerden daha etkili olduğunu öne sürdü. Ayrıca Çin, İtalya ve salgına maruz kalan diğer ülkelere yardım göndererek ‘yumuşak gücünü’ arttırıyor. Buna karşılık ABD’nin süper güç imajı zayıflamaya başladı. Washington yönetimi, salgınla mücadeledeki uluslararası kampanyaları koordine etmek için nüfuzunu kullanma girişiminde dahi bulunmadı. Aksine Başkan Donald Trump, sadece kendi ülkesi ile ilgilendi. İran’a uygulanan yaptırımların geçici olarak hafifletilmesini reddettiği gibi, koronavirüs aşısı üzerinde çalışan bir Alman ilaç şirketini satın almaya kalktı.
Koronavirüs salgını, iç ve dış savaşların yaşanmasını engeller mi? Büyük olasılıkla hayır, iç savaşın yaşandığı ülkelerde, özellikle yoksul kesimler, salgından daha fazla etkilenecektir. En kötü durumda, iç bölünmenin yaşandığı ükelerde, çatışma hatları daha keskin şekilde çizilecektir. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in ‘Silahlı çatışmaya son verilmesi ve Kovid-19 ile mücadeleye odaklanılması’ çağrısı, sadece Filipinlerde karşılık bulabildi. Öte yandan, Kuzey Kore füze denemelerini sürdürüyor, Libya, Yemen ve kuzeybatı Suriye'de çatışmalar devam ediyor. DEAŞ ve Boko Haram da saldırılarını durdurmuş değil.
Salgının bölgesel güç mücadeleleri üzerindeki etkisinin de minimal olması muhtemeldir. Bununla birlikte, sorumluluk duygusuna sahip hükümetler, mevcut durumu güven artırıcı önlemler geliştirmek için değerlendirebilir. Bu bağlamda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt, İran'a yardım konvoyları gönderdi. Üst düzey bir Körfez yetkilisi, bana, bu yardımların ilk defa yapılmadığını, ‘’daha önce de afet durumlarında İran’a yardım gönderdiklerini, olası bir felaket durumunda İran’ın da aynı şeyi yapacağına inandıklarını, ancak bu etkileşimi politik uzlaşmaya dönüştüremediklerini’’ söyledi.
Genel olarak, uluslararası toplumun, kriz diplomasisine veya çatışmaları çözme çabalarına daha az zaman ve dikkat ayıracağını tahmin edebiliriz. Salgının dünya gündeminde öncelikli konumu işgal ettiği bugünlerde durum bu yöndedir. Salgın sona erdikten sonra, yaşanacak ekonomik durgunluk ve krizle baş etme hususunda da aynı yargımız geçerlidir.
Ekonomik olarak zayıf ya da yoksul olan ülkelerin, salgın sonrasında ciddi ekonomik çöküşler yaşayacağını öngörebiliriz.
Zengin ülkelerin, yoksul ülkelerden alacaklı oldukları meblağların ödemesini esnetmeleri beklenebilir. Ancak insani yardımlarda da ciddi azalmalar yaşanabilir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin bütçesinin kısılmasına ve insani yardım kuruluşlarının bütçelerinde kesintiye gidilmesine şahit olabiliriz.
Peki, Avrupa ne olacak? Ne Washington ne de Pekin küresel sorunlara ortak çözümler bulmak için gerekli enerjiyi harcamadı. Bu durumda, Avrupa Birliğinin ve Kanada, Güney Kore, Endonezya ve Meksika gibi benzer ideallere sahip ülkelerin daha fazla inisiyatif alması beklenir. Avrupa Birliği, salgınla mücadele hususunda, küresel sağlık önlemlerine dair önerilerde bulunursa, ABD, Çin ve Rusya’nın bu önerilere olumlu yaklaşacağı öngörülebilir. Fakat bu ülkelerin ‘kapsamlı çabalara’ öncülük etmesi pek olası değildir.
Salgının ardından Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasındaki bağların daha da güçlenmesi mümkündür. Her ne kadar geç kalsa da Avrupa Birliği, salgından en çok zarar gören üyelerine yardım elini uzatmıştır. Uluslararası tutumuna gelecek olursak, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell'e göre, birliğin ‘gücün dilini’ öğrenmesi gerekir. Avrupa’nın gücü ve cazibesinin, özellikle böylesi zamanlardaki dayanışmasından geldiğini de hatırlatmakta fayda var.
*Alman Uluslararası Güvenlik Politikaları Enstitüsü Direktörü: Volker Peretz’in kaleminden



İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
TT

İran'ın kırılma noktası: İsrail'in yeni doktrini ve caydırıcı Trump faktörü

 Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)
Rejim karşıtı protestocular, Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen mitingde, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026 (AFP)

Michael Horowitz

İran yeni bir protesto dalgasıyla boğuşurken, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri kenardan izliyor. Kıvılcım, Tahran pazarındaki tüccarların yerel para biriminin çöküşüne karşı protestosuyla başladı ve ardından 26 ilde en az 220 noktaya yayıldı. Gösteriler 8 Ocak gecesi önemli ölçüde arttı.

Ancak bu anın önemi, yalnızca huzursuzluğun genişleyen kapsamından (İran geçmişte daha geniş ve daha dirençli ayaklanmalara tanık oldu) değil, aynı zamanda çevresindeki stratejik ortamdan da kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti artık kökten farklı bir stratejik ortamın eşiğinde duruyor. “Direniş ekseni” olarak bilinen ileri savunma doktrini, büyük ölçüde etki denkleminden çıkarılmasına yol açan darbeler aldı. İran'ın hava savunması da İsrail ile 12 günlük savaş sırasında imha edildi. Bu endişelere ilave olarak, Trump geçen yıl İran nükleer tesislerini bombalayarak, İran ile doğrudan yüzleşmeye hazır olduğunu açıkça gösterdi. Ardından, Tahran'ın müttefiki Nicolás Maduro'yu Karakas'taki yatağından alıp devirerek, bu mesajı kesin bir hamleyle pekiştirdi.

Bu baskılar, İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan derin bir değişim ile daha da yoğunlaşıyor. 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde tırmandırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor. İsrail artık burada bir silah deposunu imha etmek veya şurada bir nükleer bilim insanını öldürmek gibi taktiksel kazanımlar elde etmekle yetinmiyor. Artık daha iddialı bir hedefi var; bizzat İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü sağlayarak bölgesel düzeni yeniden şekillendirmek. İsrail, ekonomik çöküş, askeri aşağılanma ve bölgesel izolasyonun bitkin düşürdüğü İran rejiminin, tam olarak doğru zamanda ve doğru şekilde baskı uygulanırsa, çöküşün eşiğine getirilebileceğine inanıyor.

Kritik kitle meselesi

İran'daki mevcut protesto dalgası, önceki dalgalardan önemli bir unsurda farklılık gösteriyor; bu kez, rejimin temellerini sarsan açık bir kırılganlığın ortasında gerçekleşiyor. 2009, 2018 ve yine 2022-2023 yılları arasında protestocular, bölgesel saygınlığını koruyan ve etrafını bir güç havasıyla saran otoriteyle karşı karşıya gelmişlerdi. Ancak bugün, kamuoyu önünde aşağılanmış, askeri gücü gerilemiş ve bölgesel etkisi buharlaşmış bir hükümet ile karşı karşıyalar. Bu gerçeklik, her iki tarafın, protestocuların ve güvenlik aygıtının da hesaplarını yeniden şekillendiriyor.

İsrail, çevreleme ve gerilimi hesaplı bir şekilde artırma ilkesine dayanan çatışmayı yönetme mantığını ve “savaşlar arası operasyon” doktrinini terk etti. Artık fiilen savaşlara girişiyor ve İsrail'in bakış açısına göre ulusal savunmanın kapsamı artık sınırlarının ötesine değil, rakiplerinin topraklarının kalbine kadar uzanıyor

Soru şu: Rejimi devirmek için gerekli kritik kitleye ulaşıldı mı? 8 Ocak gecesine kadar, görüntülerde aynı anda sadece birkaç yüz, belki de birkaç bin protestocunun olduğu görüldüğünden, cevap muhtemelen hayırdı. Ancak Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi'nin protesto çağrısının ardından 8 Ocak'ta durum kökten değişti. O gece, Tahran ve Meşhed de dahil olmak üzere büyük şehirlerde on binlerce insan, 2012’deki protestolardan, hatta 2009’da Yeşil Hareket’in liderlik ettiği ve milyonları harekete geçiren protestolardan bu yana eşi benzeri görülmemiş protestolarla sokaklara döküldü. Şimdi hareket rejime ölümcül tehdit oluşturabilecek bir dönüşüm geçiriyor gibi görünüyor.

Tehditlerle caydırma

Rıza Pehlevi'nin çağrısı, İslam Cumhuriyeti'ne karşı on yıllardır birikmiş öfkeyi harekete geçirmek için önemli bir katalizör olmuş olabilir, ancak bir diğer önemli faktörü -Başkan Trump'ı- göz ardı etmek analitik bir hata sayılır. Trump'ın İran'a yönelik kamuoyuna açık tehditleri, rejimin protestolara kararlı bir yanıt vermesini geciktirdi ve protestoculara Washington'un kenardan izlemekle yetinmeyeceği umudunu verdi. Bu sadece sembolik bir tehdit değildi; Trump, sözlerini eylemlerle desteklemeye hazır olduğunu gösterdi.

zxcvfgh
İran Dini Lideri Ali Hamaney'in Tahran'da öğrencilere hitap ederken çekilmiş ve ofisi tarafından yayınlanmış fotoğrafı, 3 Kasım 2025, (AFP)

Geçen yıl haziran ayındaki Gece Yarısı Çekici Operasyonu sırasında, ABD Başkanı İran nükleer tesislerine yönelik saldırı ile İsrail'in savaşına katılmaya karar vermişti. Bu, Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle başlayan, Suriye'de Beşşar Esed'i hedef alan darbeyle devam eden ve Venezuela'da Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla sonuçlanan bir dizi kararın sadece bir halkasıydı.

Bu olaylar, Trump'ın savaş konusundaki isteksizliğinin, güç kullanma konusunda da isteksiz olduğu anlamına gelmediğini gösteriyor. Yönetimi, son Beyaz Saray yayınlarından birinde geçen “Deneyin ve sonuçlarını görün” ifadesinin gösterdiği gibi, Başkan’ın sözünün eri olduğunu teyit eden sağlam bir duruş sergiliyor. Bu ister bir güç gösterisi olarak görülsün ister görülmesin, bunun sadece boş bir manevra olmadığına ve başlı başına önemli olduğuna dair birçok kanıt bulunuyor.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü bir fetih ve işgal aracı yerine, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor. Bu aracı, onu uzun vadeli taahhütlere takılıp kalmaktan koruyan, hızlı ve gösterişli bir şekilde kullanma eğiliminde.

Birinci anlaşma yapıcı” olarak Başkan Trump, gücü fetih ve işgal aracı olarak değil, düşmanın davranışını tam bir yenilgi yoluyla değil, zorlama ve ikna yoluyla değiştirmeyi amaçlayan güçlü bir baskı ve teşvik aracı olarak görüyor

Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği veya sürekli baskı, sürekli bir taahhüt gerektirdiğinden, İran meselesinde seçeneklerini daraltıyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre yine de hayati öneme sahip güvenlik yapılarını hedef alan sınırlı sayıda ABD hava saldırısı, İslam Cumhuriyeti'nin protestoları bastırma gücünü zayıflatmak için yeterli olabilir. Dahası Trump'ın müdahale etme olasılığı bile baskıcı aygıtı telaşlandırabilir, gecikmelere, tereddütlere ve maliyetli yeniden konuşlandırmalara yol açabilir.

Trump'ın kesin bir karar vermek zorunda kalabileceği bir anın eşiğindeyiz. 8 ve 9 Ocak geceleri arasında artan şiddet, İranlı yetkililerin interneti kesmesine neden oldu ve birçok haber, telefon hatlarının da kesildiğini söylüyor; bu, yaklaşan şiddetli baskının bilindik bir işareti. Ülke içindeki muhalif platformlar, güvenlik güçleri tarafından gerçek mermi kullanımında keskin bir artış olduğunu bildirdi. Bu arada, Trump bir röportajda, protestocuların öldürülmesi durumunda İran'a çok sert bir şekilde karşılık vereceği uyarısını yineledi. Dolayısıyla bu tehditlerin pratik olarak test edileceği bir ana yaklaşıyoruz, çünkü yalnızca imalara dayalı caydırıcılık uzun süre devam edemez.

İsrail’in hesapları

Bu denklemdeki diğer aktör olan İsrail, durumu yakından izliyor. İran'ın zayıf noktasından yararlanma yaklaşımı, dikkatlice hazırlanmış bir araç karışımına dayanıyor. Aleni olarak diplomatik baskı, Başbakan Binyamin Netanyahu'nun İranlı protestoculara destek açıklaması ve ofisinden yapılan, İran halkının mücadelesiyle dayanışma içinde olunduğunu teyit eden açıklamalar aracılığıyla uygulanıyor. Bu açıklamalar çeşitli amaçlara hizmet ediyor; içeriye protestocuların yalnız olmadıkları mesajını iletiyor, rejimi tedirgin ediyor ve ileride daha etkili adımların taşlarını döşüyor.

xzscdfrg
Sosyal medyada yayınlanan bir videodan alıntılanan bu karede, Tahran'da tırmanan hükümet karşıtı gösteriler arasında protestocular toplanıyor, 9 Ocak 2026 (Reuters)

İsrail'in müdahalesinin İslam Cumhuriyeti için işleri kolaylaştırdığını, protestoları baş düşmanı tarafından düzenlenen yabancı bir komplo olarak gösterme gerekçesi sunduğunu savunanlar olabilir. Ancak İsrail liderleri bu itirazı önemsiz görüyor, çünkü Tahran, İsrail'in tutumu ne olursa olsun aynı suçlamayı yöneltecektir. Bu aşamada, her iç karışıklık için Mossad'ı suçlamak artık yeni bir keşif değil, otomatik bir tepki haline geldi. Halkın öfkesinin yapay olduğunu iddia eden herkes ya saf ya da kendi dünya görüşüyle ​​örtüşen bir anlatıyı kasıtlı olarak desteklemektedir.

Soru şu: İsrail başka ne yapabilir? 12 günlük savaş sırasında İsrail, İran hava savunmasını devre dışı bırakmak ve İsrail'e balistik füze yağmuru başlatma kapasitesini sınırlamak için Mossad ajanlarını kullanarak İran içinde faaliyet gösterme gücünü gösterdi. Haziran savaşıyla birlikte, İran'ın hava savunma sistemleri büyük ölçüde imha edildi ve bu da İsrail'e gerektiğinde İran hava sahasında neredeyse her gün özgürce hareket etme kabiliyeti tanıyor. Bu gerçeklik, İsrail'e bir savaşı ateşleyebilecek doğrudan açık müdahale ile gelecekteki herhangi bir çatışmada rejimi zayıflatabilecek veya protestoları bastırma gücünü engelleyebilecek hesaplı, nokta saldırılar düzenleme arasında bir manevra alanı sağlıyor.

İsrail'in yeniden kazandığı hareket özgürlüğü, İran rejiminin kaderini kontrol edebileceği anlamına gelmiyor. İç durum büyük ölçüde, şu anda sokaklarda hayatlarını riske atan İranlıların kendileri tarafından belirlenecek. Tam ölçekli bir savaş, protestoları tırmandırmak yerine durdurabileceği için İsrail açısından zararlı olabilir. Herhangi bir devrimci atılımda önemli rol oynayabilecek birçok İranlı -özellikle kaybedecek çok şeyi olan muhafazakar orta sınıf- İsrail savaş uçakları tepelerinde uçmaya başlarsa ve ülke yeniden bombardımana maruz kalırsa harekete geçmekte tereddüt edebilir.

İsrail İran'a bir saldırı düzenleyebilir, ancak genellikle operasyonu kısa tutmayı tercih edecektir; zira amacı, kamuoyunu bayrak etrafında birleştirebilecek ve muhalefeti bastırabilecek daha geniş çaplı bir çatışmayı ateşlemek yerine güç dengesini revize etmek olacaktır. En başarılı olduğu nokta ise Başkan Trump'ın tehditlerini yerine getirmesini sağlamaktır. Nitekim geçmiş deneyimler, Trump yönetiminin en azından söylemsel olarak eylemsizlik yerine eylemi tercih ettiğini gösteriyor. Eğer İsrail, kısa süreli operasyonu rejime karşı daha uzun süreli bir baskıya dönüştürme tehdidi ile birlikte Trump yönetimini daha geniş kapsamlı bir dizi saldırı düzenlemeye ikna etmeyi başarırsa, bu seferki amaç sadece nükleer tehdidi etkisiz hale getirmek değil, rejimi devirmek de olabilir.


Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
TT

Somali, BAE ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etti

Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)
Somali Bakanlar Kurulu Toplantısı (Somali Haber Ajansı)

Somali hükümeti, Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan anlaşmaların tamamını sonlandırdı. Bakanlar Kurulu’nun aldığı bu karar, federal ve bölgesel tüm yönetimleri ve bağlı devlet kurumlarını kapsıyor.

Somali Ulusal Haber Ajansı, söz konusu kararın Berbera, Bosaso ve Kismayo limanlarındaki tüm anlaşma ve iş birliklerini kapsadığını aktardı.

Bakanlar Kurulu, Somali Federal Hükümeti ile BAE Hükümeti arasında imzalanan ikili güvenlik ve savunma iş birliği anlaşmaları da dâhil olmak üzere tüm anlaşmaları iptal etti. Açıklamada, bu kararın “ülkenin egemenliğini, ulusal birliğini ve siyasi bağımsızlığını zayıflatan kötü niyetli adımlara ilişkin güçlü raporlar ve kanıtlar” doğrultusunda alındığı belirtildi.

Ajansın açıklamasında ayrıca, “Söz konusu tüm bu kötü niyetli adımlar; Somali’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Şartı, Afrika Birliği Şartı, İslam İşbirliği Teşkilatı Şartı ve Arap Birliği Şartı’nda yer alan egemenlik, iç işlerine karışmama ve anayasal düzene saygı ilkeleriyle açıkça çelişmektedir” ifadelerine yer verildi.


Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Arakçi ile Witkoff arasında temas… Trump çok sert seçenekleri değerlendiriyor

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

ABD’li kaynaklar, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un hafta başında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’den bir telefon aldığını bildirdi. Aynı dönemde ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın “kırmızı çizgileri aştığını” söyleyerek, askerî seçenekler de dâhil olmak üzere “çok güçlü seçeneklerin” masada olduğunu açıkladı.

Trump, bugün (Pazartesi) sabahı yaptığı açıklamada, ordunun durumu son derece ciddiyetle izlediğini belirterek, çok sert seçeneklerin değerlendirildiğini ve uygun kararın alınacağını ifade etti. Beyaz Saray’dan bir yetkili de Trump’ın İran’a yönelik askerî bir saldırı seçeneğini ciddi biçimde değerlendirdiğini doğruladı.

Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığı habere göre kaynaklar, Arakçi ile Witkoff arasındaki temas, Tahran’ın tansiyonu düşürme ya da Trump’ın İran rejimini daha da zayıflatacak bir adım atmasından önce zaman kazanma girişimi olarak değerlendiriliyor. Kaynaklar, tarafların önümüzdeki günlerde olası bir görüşmeyi de ele aldığını söyledi.

Trump’ın salı sabahı, askerî liderler, yönetimin üst düzey isimleri ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileriyle bir araya gelmesi bekleniyor. Görüşmede; askerî saldırılar, siber silahların kullanımı, yaptırımların sertleştirilmesi ve protestocuların ihtiyaçlarını desteklemeye yönelik seçenekler masaya yatırılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Dan Kane de katılacak.

ABD yönetimi, protestolara destek vermekle bölgesel bir savaştan kaçınmak arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Uzmanlar, tırmanmanın geniş çaplı bir bölgesel kaosa yol açabileceği endişesiyle askerî olmayan seçenekleri tercih ediyor. Değerlendirmelere göre Trump, kararını saatler içinde verebilir; bu da kritik bir karar için geri sayımın başladığı anlamına geliyor.

ABD’li yetkililer, Witkoff ile Arakçi arasındaki mesajlaşmanın geçen yıl yapılan nükleer görüşmeler sırasında başladığını ve ABD’nin haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri vurmasının ardından da sürdüğünü belirtti. Tarafların, ekim ayına kadar olası müzakereler konusunda temas hâlinde kaldığı ifade edildi.