Çad ordusu Sahel bölgesinden neden çekildi?

“Askerlerimiz Çad Gölü ve Sahel Bölgesi uğruna ölüyor. Bugünden itibaren hiçbir asker, ülke dışındaki herhangi bir askeri operasyona katılamayacak.” (Reuters)
“Askerlerimiz Çad Gölü ve Sahel Bölgesi uğruna ölüyor. Bugünden itibaren hiçbir asker, ülke dışındaki herhangi bir askeri operasyona katılamayacak.” (Reuters)
TT

Çad ordusu Sahel bölgesinden neden çekildi?

“Askerlerimiz Çad Gölü ve Sahel Bölgesi uğruna ölüyor. Bugünden itibaren hiçbir asker, ülke dışındaki herhangi bir askeri operasyona katılamayacak.” (Reuters)
“Askerlerimiz Çad Gölü ve Sahel Bölgesi uğruna ölüyor. Bugünden itibaren hiçbir asker, ülke dışındaki herhangi bir askeri operasyona katılamayacak.” (Reuters)

Çad Cumhurbaşkanı İdris Debi, 10 Nisan’da devlet televizyonundan yayınlanan konuşmasında ordunun Sahel bölgesindeki ve Çad Gölü Havzası’ndaki militanlarla mücadeleye odaklanmayacağını ve ülkesinin sınırları dışındaki askeri operasyonlara katılmayı durduracağını söyledi. Söz konusu açıklamalar, Çad ordusunun 2015 yılında bölgede terörle mücadelenin ana gücü olması nedeniyle Afrika’nın tüm kıyılarında istikrarlı bir güvenliğin sağlanmasını zorlaştıran cihatçı grup ‘Boko Haram’ın bölgede daha fazla genişlemesi ve çeşitli bölgeleri ele geçirmesinin yanı sıra bölgenin geleceği üzerindeki etkisi açısından çeşitli soru işaretlerini de beraberinde getirdi.
Ancak Afrika konusunda çalışmalar yürüten analistler, Independent Arabia’ya yaptıkları açıklamada Çad ordusunun Sahel bölgesinden çekilmesinin politik, stratejik, güvenlik veya ekonomik açıdan belirli kazanımlar elde etmeye yönelik uygulanan bir taktikten ibaret olduğunu aktardılar. Analistlere göre Çad, bu şekilde ilgili Afrika ülkelerini söz konusu aşırılık yanlısı gruplarla mücadele edebilmesi için askeri teçhizat veya maddi destek sağlanması açısından finansman kaynakları aramaya çağırıyor.
Boko Haram
Cumhurbaşkanı Debi, 31 Mart'ta Çad Gölü çevresinde Boko Haram militanlarına karşı ‘Bouma Öfkesi’ adlı operasyonun yürütülmesi için komuta merkezi kurulan Baga Sola bölgesine yaptığı ziyaret kapsamında resmi devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, “Askerlerimiz Çad Gölü ve Sahel Bölgesi uğruna ölüyor. Ancak bugünden itibaren hiçbir asker, ülke dışındaki herhangi bir askeri operasyona katılamayacak” ifadelerini kullandı.
Bölgedeki en etkili ordulardan biri olarak kabul edilen Çad ordusunun 24 saat içinde aldığı en ağır kayıp olarak kayıtlara geçen ve 100'den fazla askerin ölümüyle sonuçlanan Boko Haram'ın Çad Gölü eyaletindeki Bohoma kentinde düzenlediği saldırının ardından Debi, Nijer’e 22 Nisan’dan itibaren Çad askerlerinin militanların çıkarıldığı noktalardan çekileceğini söyledi.
Çad ordusu, Nijerya, Kamerun ve Nijer gibi Çad Gölü Havzası’nda yer alan diğer üç ülke ile 2015 yılında kurulan ortak askeri güç içinde görev yapıyor. Bununla birlikte Mali, Nijer ve Burkina Faso'yu hedef alan aşırılık yanlılarına karşı G5 Sahel Ortak Gücü içinde faaliyet gösteriyor. Bu nedenle Çad ordusu, Fransa’nın bölgedeki ‘Barkhane Operasyonu’ adlı askeri birliğinin de önemli bir müttefiki olarak kabul ediliyor.
Güvenli sığınak
Hartum’daki Uluslararası Afrika Üniversitesi’nden Gineli siyaset bilimci Dr. Kamara Abbas bölgede yaşanan çatışmalar ve gelişmelerle ilgili olarak Afrika'da, başta Afganistan olmak üzere Maşrek bölgesindeki silahlı çatışmaların etkileriyle cihatçı militan gruplarının ortaya çıktığını belirtti. Dr. Abbas, 11 Eylül 2001’de yaşanan saldırıların ardından Washington'ın hayata geçirdiği teröristleri veya bir başka deyişle El Kaide lideri Usame bin Ladin'in önderliğinde Afganistan ve Levant bölgesinde faaliyet gösteren ve ‘siyasal İslamcılar’ olarak adlandırılan kişileri takip etme stratejisinin bir sonucu olarak bu kişilerin, kendilerine Maşrek bölgesi yerine güvenli bir sığınak bulmak için diğer bölgelere yöneldiklerini söyledi. Bunlardan bazılarının Batı Afrika'ya, özellikle de en fazla militanın olduğu Nijerya’nın kuzeyine yerleştiğini belirten Dr. Abbas, bu kişilerin Batı eğitim metodunu yasaklayarak ve gençlerin zihinlerini aşırılık yanlısı fikirlerle doldurarak ‘Boko Haram’ adı altında El Kaide’nin bölgedeki uzantısını oluşturduklarını kaydetti.
Dr. Abbas,  Boko Haram’ın Afrika kıyıları boyunca genişlemesiyle ilgili olarak da şunları söyledi:
“Mevcut durumla ilgili yaptığı okumaya göre Boko Haram içeriden ve dışarıdan kurulan komploların bir sonucudur. Burada tatmin edici cevaplar bulunması gereken sorular şunlardır: Mısır ve Güney Afrika dışında ağır silahların bulunmadığı Afrika ülkelerinde bu grup silahlarını nereden alıyor? Nereden finanse ediliyor? Ona kim lojistik koruma sağlıyor?”
Suçlamalar
Dr. Abbas değerlendirmelerine şöyle devam etti:
“Benim tahminime göre ilgili Afrika ülkeleri bu Kıta’da kimin ayaklanmaların fitilini ateşlemeye çalıştığını bulabilirse o zaman Boko Haram adı altında temsil edilen radikal İslam olgusunu ortadan kolaylıkla kaldırabilir. Afrika ülkelerinin liderleri bu grubun arkasındaki askeri, maddi ve lojistik destek sağlayan kişileri izleyerek iyileştirici çözümler aramalılar.”
Çad’ın eski Enformasyon Bakanı'nın Boko Haram'ın elindeki silahlarını ele geçirdikten sonra her zaman Batı'ya, özellikle de Fransa'ya suçlamalarda bulunduğuna dikkat çeken Dr. Abbas, ABD’nin de başta Senegal olmak üzere bir dizi Batı Afrika ülkesinin şu anda bölgedeki Fransız nüfuzunu tehdit ediyor olmasının yanı sıra bir takım çıkarları olduğu için bölgeye girdiğini kaydetti. Ancak belirli bir ülkeyi Batı Afrika'daki aşırılık yanlısı grupları desteklemekle suçlamanın zor olduğunu söyleyen Dr. Abbas, göstergelerin de bu ülkelerin ulaşmak istedikleri kendi çıkarları kadar Afrika'nın çıkarlarını önemsemediklerini gösterdiğini belirtti.
Dr. Abbas, Çad ordusunun Çad Gölü Havzası’ndaki mücadeleden çekilmesinin etkisi ve nedenleri hakkındaki soruyu da şöyle yanıtladı:
“Çad ordusu, Boko Haram’la süren mücadelede büyük bir rol oynadı. Çünkü askerleri yaşadıkları yerin doğası gereği çöl bölgelerinin zorluklarına dayanabiliyordu. Bu da onların benzersiz bir özelliğidir. Hiç kimse Afrika kıyıları boyunca savaşları çözmede ve isyancı grupları takip etmede Çad ordusu gibi ana güç haline gelemez. Bu aşamalı bir taktiksel çekilmedir. Kesin bir çekilme değildir ve bölgesel ve uluslararası tutumlar netleşene kadar sürecektir. Bu çekilme, Çad’ın konumuyla kazanmaya çalıştığı politik, stratejik, güvenlik veya ekonomik kazanımlarla bağlantılı olabilir.”
Bu yıl düzenlenen 33. Afrika Birliği (AfB) Zirvesi’nde ana temayı oluşturan ‘Afrika’da silahları susturma’ sloganının uygulanmasının imkansızlaştığını belirten Dr. Abbas sözlerine şöyle devam etti:
“Bu, AfB’nin birçok başarısızlığından ve başta Libya'da olanlar dahil olmak üzere kıtada devam eden çatışmalara bir çözüm bulamamasından kaynaklanıyor. ‘Silahları susturma’, ihtiyaç duyulan finansman eksikliği nedeniyle uygulanması zor bir slogandır.”
Genişleme ve bölünme
Boko Haram’ın eylemlerini Nijerya’dan Çad Gölü Havzası’na doğru genişletmesi, Çok Uluslu Ortak Görev Gücü’nün (MNJTF) Temmuz 2015'te gruba karşı savaşma yetkisiyle birlikte yeniden canlanmasına neden oldu. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre, Boko Haram, 2016 yılına gelindiğinde ikiye bölündü ve bölünen taraflardan biri DEAŞ’a biat etti. Ayrılan grubun bir kısmı Ebu Musab el-Barnavi liderliğinde Çad Gölü çevresinde aktif oldu ve en şiddetli eylemleri gerçekleştirmeye başladı. Diğer kısmı ise Ebubekir Şekau liderliğindeki ‘Cihad ve Tebliğ İçin Ehli Sünnet Örgütü' adıyla eylemlerine devam ediyor.
Askeri gözlemciler ise aşırılık yanlısı grupların yeteneklerine ve dayanıklılığına dikkat çekerek askeri operasyonların yetersiz kaldığını ancak diğer çeşitli önlemlerle birlikte kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu belirttiler. Aynı yetkililer ayrıca Boko Haram’ın fikirlerinin ve tutumlarının El Kaide lideri Usame bin Ladin’in ortaya attıkları da dahil olmak üzere tüm dünyada çok sayıdaki ideolojik teoriden, olaydan ve gruptan ilham aldığını söylediler.
Boko Haram, 2014 yılında dünyanın en kanlı terörist grubu olarak sınıflandırıldı. Aynı yıl 6 bin 600 kişiyi öldürdü. Çocuklara şiddet uygulamasıyla bilinen örgüt, Nisan 2014'te Nijerya'nın kuzeyindeki Chibok köyündeki bir okul yurdundan 276 kızı öğrenciyi kaçırdı. Bu olay örgütün ilk kez dünyanın dikkatini üzerine çekmesini sağladı.
Çatışmalar sona erdi
AfB, 2020 yılı bitmeden kıtadaki tüm çatışmaların sona ermesini istiyor. Bu yüzden 33. AfB Zirvesi, ‘Afrika'da silahları susturma’ temasıyla yapıldı. Zirve, Afrika ülkelerinin liderleri tarafından AfB’nin kuruluş yıl dönümünde imzalanan ve her biri 10 yıllık zaman dilimlerine ayrılmış birkaç aşamadan oluşan ‘Gündem 2063’ vizyonunun bir parçası olarak gerçekleşti.
Gündem 2063 çerçevesinde, Afrika ülkelerinin liderleri, özellikle dünyadaki kaynak rezervlerinin yüzde 90'ından fazlasına sahip olduğu Kıta’nın küresel rolünün yanı sıra güçlü, genç, eğitimli, üretken ve etkili olduğu belirli noktalara odaklandılar. Gündem 2063 vizyonu, sürdürülebilir büyüme ve kalkınmayı sağlamak için eski ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimlerin daha hızlı uygulanması ve bununla birlikte güvenli ve huzurlu bir Afrika yaratma arzusuna dayanmaktadır.
Veriler, Soğuk Savaş'ın 1991'de sona ermesinden bu yana çatışmaların Afrika'ya 100 milyar doların üzerine maliyeti olduğuna, bununla birlikte Kıta genelinde yaklaşık dokuz milyon insanın yerlerinden edilmesine sebep verdiğine işaret ediyor. Diplomatlar ve politikacılar, Afrika'nın silah üretmediğini ancak silahların kaçakçılar, teröristler ve diğer bir takım aktörler aracılığıyla yasadışı olarak Kıta’ya getirildiğini belirterek, silahların Kıta’daki ülkelere getirilmesini ve silah kaçakçılığı ağlarını izleyen bir mekanizma kurulmasını talep ediyorlar. Böylece yasa dışı silah ticaret noktaları belirlenerek ‘silahları susturma’ sloganının hayata geçirilebileceğini, barışçıl ve istikrarlı bir Afrika yaratabileceğini belirtiyorlar.
Bu arada yapılan çalışmalar Rusya'nın silah ihracatının yüzde 35'ini Afrika'ya yaptığını ve onu yüzde 17 ile Çin, yüzde 9,6 ile ABD ve yüzde 6,9 ile Fransa’nın izlediğini ortaya koyuyor.



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic