Etnik gerginlik ve terör tehdidi altında: Etiyopya

Terör örgütleri Şebab ve DEAŞ ülkedeki etnik ihtilaflardan faydalanabilir

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed (GETTY)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed (GETTY)
TT

Etnik gerginlik ve terör tehdidi altında: Etiyopya

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed (GETTY)
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed (GETTY)

Muna Abdulfettah
Nobel Barış Ödülüne sahip olan Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in başarılarına rağmen, ülkedeki siyasi çatışmaların, ‘etnik çatışmalara’ dönüşme tehlikesi yaşanıyor. Başbakan Ahmed’in, ‘Oromo’ ırkına yönetimde geniş yer vermesi, zaten hâlihazırda gergin olan ‘etnik ilişkileri’ daha da tehlikeli bir boyuta taşıyor. Tigray, Oromo ve Amhara gibi etnik gruplar arasındaki ‘kırılgan denge’ sarsılmış durumda.
Abiy Ahmed'den önceki otoriter hükümetler, protesto gösterilerine ve ayrılıkçı hareketlere sert müdahaleler yapıyor, dolayısıyla ‘şiddet yoluyla’ bölünmelerin önüne geçiyordu. Abiy Ahmed ise siyasi reformlar yaptı, düşünce ve ifade özgürlüğüne alan tanıdı ve muhaliflerin ülkeye dönüşüne imkân sağladı. Ancak bazı etnik gruplara yönetimde öncelik tanıması ve kazanımlarını kaybetmekten rahatsız olan muhaliflerin ‘etnik politikaya’ başvurması çatışmaları alevlendirdi. Etnik çatışmalar ise Şebab Hareketi ve DEAŞ gibi aşırılık yanlısı terör örgütlerinin tehditlerini arttırmasına olanak sağladı.
Böylelikle Etiyopya çapraz ateş altına girmiş oldu.

Kızıl Etiyopya
1970'lerden bu yana, Etiyopya'da demokrasi kavgası ‘Afrika sosyalizmiyle’ iç içe ilerlemiştir. Etiyopya’da her zaman ‘romantik devrim’ hayalleri canlıydı. Sol hareketi kendi içinde idealist entelektüel ve düşünürler barındırmakla birlikte, yönetimi kendi çıkarları doğrultusunda ele geçirmek isteyen askerleri de içeriyordu. Bu devrimci rüzgârların ortasında, Mengistu Haile Mariam (1974-1991) yüzlerce yıldır süregelen monarşiyi deviren Geçici Askeri Yönetim Konseyinin başına geçmeyi başardı. Mengistu sadece sosyalizm düşüncesini ithal etmekle yetinmeyip, Etiyopya’yı Sovyetler Birliği’ne peşkeş çekti, bir süre sonra ise Küba deneyimi doğrultusunda Marksist-Leninist çizgiye yöneldi.
Diktatör olması hasebiyle, sosyalizmin ilkelerini, kendi çıkarları doğrultusunda tavzif etmeyi alışkanlık haline getirmişti. İktidarını korumak için ne gerekiyorsa onu yapıyordu. 1991’de Mengistu’nun kaçışıyla birlikte bir yönetim boşluğu doğdu. Etiyopya bir yandan kıtlıkla mücadele ederken diğer yandan ‘etnik kökenli’ bir iç savaş tehlikesi yaşıyordu.

İyileşmeyen yaralar
Ekim 2016'da, Etiyopya Cumhuriyeti'ndeki en büyük etnik grup olan Oromo halkı, kırk yıldır verdikleri ‘kendi kaderini tayin etme’ mücadelesini zirveye çıkardılar. Oromolar 80 milyonluk Etiyopya nüfusunun yüzde ellisine tekabül ediyor. Protestoların kıvılcımını ise, hükümetin tarım topraklarına el koyarak Oromoların eski yaralarını kanatmış olmasıydı. Öfkelenen milyonlar sokaklara aktı, Amhara halkı da Oromolara katıldı. Hükümet ülke genelinde 6 ay süreli olağanüstü hal ilan etmek zorunda kaldı. O zamanki Etiyopya Başbakanı Hailemariam Desalegn, daha sonra, güvenlik güçlerinin protestoculara müdahalelerinde 500 kişiden fazla insanın yaşamını yitirdiğini itiraf edecekti.
Oromo ve Amhara etnik grupları, birlikte Etiyopya nüfusunun yüzde 60'ını oluşturuyor. Bu iki etnik grubun üyeleri, Afrika kıtasında yaygın olan sorunlardan’ musdaripti; politik ve ekonomik olarak dışlanış. Ülke yönetimi bir azınlık olan Tigranian’ların elindeydi. Ayrıca Müslüman Oromolar, hükümetin kendilerini yönetmek için atadığı liderlerden memnun değildi. Hükümetin büyük tarım projeleri için, çiftçileri topraklarından çıkarmış olması da ciddi tepkilere neden olmaktaydı. Yönetim, Amhara halkının bir kısmını Amhara bölgesi yerine Tigray’a bağlamak istedi, böylelikle Oromya bölgesini bölmeyi hedefliyordu. Amhara’lılar bu uygulamalara itiraz etti.
Etiyopya resmi medyasının sık sık başvurduğu propagandalardan biri de, ülkedeki ekonomik gelişme ve istikrara dairdir. Etiyopya bu şekilde komşu ülkelerdeki nüfuzunu arttırabilmiştir. Protesto gösterileri ise, uzun yıllar ‘kül altında’ kalmış olan devrim ateşini körükledi. 
Olayların meydana gelmesinin en büyük sorumlusu, iktidar koalisyonunun en etkili bileşeni olan Tigray Cephesi’dir. Ülke nüfusunun yüzde yedisini temsil eden Tigraylar, ülke yönetiminde 1991’den beri en çok söz sahibi olan etnik gruptur. Tigraylar bireysel özgürlükler üzerinde kısıtlamalara gitmiş, aynı şekilde servetin adil dağılımına engel olmuştur. Oromo halkı (güney ve batı) ve Amhara halkı (kuzey) en kalabalık gruplar olmasına rağmen, bu süreçlerde mağdur edilmiştir.

Etnik dönüşüm
Etiyopya 1991’den bu yana Etiyopya Halkları Devrimci Demokrat Cephesi tarafından yönetilmekteydi. Başbakanı Hailemariam Desalegn, koalisyon hükümetinde yer alan etnik temelli partiler arasındaki anlaşmazlıkların önüne geçemeyince istifa etme yolunu seçti. Afrika’da liderlerin son ana kadar ‘koltuklarına yapıştığı’ düşünülürse bu olumlu bir adımdı. Bazıları Desalegn’in istifasını sorunları çözme hususunda aciz olmasına bağladı. Bazıları ise, tarım, sanayi ve turizm gibi önemli sektörlerdeki başarılarını ve altyapı yatırımlarını takdir etti. En önemli başarılarından biri olarak da; Nahda Barajı’na Uluslararası Para Fonu'na başvurmadan finansman sağlaması gösterildi.

İhtilaf noktası
Hailemariam Desalegn, Meles Zenawi’nin ölümünün ardından Ağustos 2012’de başbakan oldu. Hailemariam daha önce Zenawi’nin danışmanıydı ve 2010 yılında Dışişleri Bakanı olarak atanmıştı. Bu göreve getirilmesi Etiyopya kamuoyunda şaşkınlık yarattı, çünkü oldukça gençti, azınlık olan Protestan mezhebindendi ve askeri bir geçmişi bulunmuyordu. Üstelik Velayata denilen küçük bir etnik gruba mensuptu. Güney Etiyopya’da yer alan Velayata, Tigray ve Amhara etnik gruplarının arasında sıkışmış bir etnik oluşumdur.
Hailemariam’ın seçilmesiyle yaşanan ‘etnik dönüşüm’ ülke siyasetinde önemli bir gelişme noktası oluşturdu. Bu süreçte Tigray etnik grubu, parlamento, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı pozisyonları gibi üst düzeylerdeki temsiliyetini yitirdi.
Böylelikle; Etiyopya Halkları Devrimci Demokrasi Cephesi’ndeki ihtilaflar gün yüzüne çıktı. Özellikle sivil siyasetçiler ile asker kökenli siyasetçiler arasındaki anlaşmazlıklar derinleşti. Başbakan Hailemariam, Tigraylı askeri yetkililerin, ülkedeki diğer etnik gruplara uyguladığı baskı politikalarına mani olan adımlar attı. Aynı zamanda ‘cephe’ içinde yer alan grupların yolsuzluklarına karşı mücadeleye girişti. Ayrıcalıklarından mahrum kalmak istemeyen Tigray milliyetçilerinin itirazlarına ve engellerine rağmen bir dizi reform gerçekleştirmeyi başardı. Bunun üzerine Tigraylılar, Ortodoks Kilisesi ve ordu ile ittifak geliştirip, başbakanın kararlarının uygulanmasına engel oldular.

Reformlara rağmen süregelen çalkantılar
27 Mart 2018'de seçimleri kazandıktan sonra görevine başlayan Başbakan Abey Ahmed, Hailemariam Desalegn’in başlattığı ancak büyük ölçüde başarısız olduğu reformları sürdürme noktasında zorluklarla karşılaştı. Devrimci Demokrasi Cephesi’ndeki ihtilaflar, etkin azınlık olan Tigray Halkı Kurtuluş Partisi ile Amhara Demokrat Partisi arasındaki ‘çatışma’ ihtimali nedeniyle iyice derinleşmişti. Başbakan Abey, anayasada yer alan ‘konfederasyon ilkesi’ uyarınca davranmakla yükümlüydü.
Devletin keyfi tutuklamalarına maruz kalan, zorunlu göçle yurtlarından edilen, kültürleri baskılanan ve eğitimde dillerini kullanması yasaklanan çoğunluğu Müslüman olan Oromoların durumu bu süreçte değişime uğradı ve nispeten iyileşti.   
Her ne kadar Abiy Ahmed iyimser olsa ve bölgedeki gezilerinde barış ve sevgi mesajları verse de, Etiyopya’nın durumu o kadar da parlak değildi. Ülkenin çeşitli bölgelerinde ciddi güvenlik sorunları yaşanıyor, hapishanelerde azımsanamayacak sayıda ‘siyasi suçlu’ bulunuyor. Toplumsal çatışmalardan kaynaklı olarak çok sayıda insan göçe zorlanmakta. Oromo etnik grubu iktidar içinde etkinlik kazanmış olmasına rağmen, özellikle son birkaç yıldır etnik gruplar arasındaki sosyal huzursuzluk, Etiyopya'nın itibarının zayıflamasına katkıda bulunuyor. İktidardaki paylarının sınırlandırıldığını düşünen etnik gruplar ise bu huzursuzluğun başlıca müsebbiplerindendir. Bu kargaşa ortamından faydalanan terör örgütlerinin eylemleri de istikrarı tehdit eden unsurlar arasındadır.

Terör yuvaları
Etiyopya, iki terör örgütüne karşı mücadele halindedir; Somali’deki Şebab Hareketi ve DEAŞ. Bu iki örgüt de Somali merkezli olup, Etiyopya’nın Ogaden bölgesine sızarak terör eylemlerinde bulunuyor. Bazıları bu tehditlerin ileride daha da büyüyebileceğini ve bu örgütlerin ülkedeki ‘etnik çatışmalardan’ faydalanarak geniş alanlara nüfuz edebileceğini savunuyor. Gerekçe olarak ise şunları ifade ediyorlar:
- Etiyopya'da bir ‘savaş alanı’ kazanmak için Şebab Hareketi ile DEAŞ arasında şiddetli bir rekabet söz konusudur. DEAŞ bu hedefi gerçekleştirmeye nispeten daha yakın olabilir. Nitekim DEAŞ Afrika’nın farklı bölgelerinde kaybettiği nüfuzunu Etiyopya sınırında telafi etmek istediği için Şebab Hareketine yönelik ‘nitelikli tasfiye’ saldırılarında bulunmaktadır.
- Terör örgütleri, Etiyopya’daki politik kargaşa ve güvenlik boşluklarından faydalanmaktadır. Ülkenin doğu sınırında DEAŞ ve Şebab, Etiyopya-Uganda sınırında da radikal Hristiyan muhalif ‘Tanrının Ordusu’ terör örgütü faaliyet göstermektedir.
- Etiyopya'daki Ogaden ve Oromia bölgeleri yoksulluk ve artan işsizlikten muzdariptir. Abey Ahmed'in izlediği reform politikalarına rağmen, güvenlik aygıtları hala eski alışkanlıklarını sürdürerek etnik ayrımcılığa ve şiddete başvuruyor.  Bu atmosfer Etiyopyalı gençlerin terör örgütlerine sempati beslemesine zemin hazırlayabilir.
- Şebab Hareketi, kendisini Ogaden bölgesi ve Somali ile sınırlıyor, öte yandan DEAŞ küresel ‘İslam Hilafeti’ ülküsü taşıdığı için Etiyopya’nın iç bölgelerine kadar sızma girişiminde bulunuyor. Bu küresel yapısıyla, farklı inançlardan ve etnik gruplardan bireyleri saflarına çekebiliyor.
İkinci görüş açısına göre; bu örgütler Etiyopya için söylendiği kadar ciddi bir tehdit oluşturmamaktadır. Sınır bölgelerinde ve temas noktalarında Etiyopya hedeflerine saldırı gerçekleştirebilir ancak iç bölgelerde etkin olamazlar. Bunun başlıca sebepleri ise şunlardır:
Afrika Birliği'nin çabalarına ek olarak, Etiyopya, Eritre ve Somali, iki terör örgütüyle savaş noktasında güçlerini birleştirmiş durumdadır. Etiyopya ayrıca Cibuti merkezli Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) içindeki rolünü, terörle mücadelede modern programlar geliştirmek için kullanmaktadır.
-  Etiyopya güvenlik aygıtının bu tür krizlerle başa çıkma hususunda güçlü deneyimleri vardır. Etiyopya, yakın tarihi boyunca bir dizi isyancı ve ayrılıkçı harekete şahit oldu ve milis güçlerine karşı askeri anlamda deneyim kazandı. Bu örgütlerin başında Oroma Bağımsızlık Hareketi ve Eritre Bağımsızlık Hareketi gelmektedir.
- Ayrılıkçı Ogaden Ulusal Kurtuluş Cephesi terör listesinden kaldırıldı. Savaşçılarının bir kısmı Şubat 2019'da eyalet güvenlik güçlerine katıldı. Eritre’yi merkez üs olarak kullanan hareket, doğu sınırında 30 yıldır devlet güvenlik güçleriyle çatışıyordu. Şimdi ise terörle mücadelede yer alıyorlar.
- Tigray, Amhara ve Oromo gibi Etiyopya'yı oluşturan etnik gruplar içindeki ayrılıkçı grupların her birinin amacı Etiyopya devletinden bağımsız bir devlet kurmaktır. Ancak bu hareketler ‘dine dayalı’ bir devlet anlayışı benimsememektedir.
Etiyopya, etnik huzursuzluktan faydalanan terör örgütlerinin tehditlerinden etkilenebilir, ancak nihayetinde bu örgütlerle baş edecektir. Etiyopya önemli bir bölgesel güç olmasının yanı sıra, Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle mücadeledeki en önemli ortaklarından da biridir. 



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic