Fukuyama yazdı: Salgınla mücadelede otoriter sistemler mi, demokrat sistemler mi daha başarılı?

Fukuyama: ABD toplumu salgınla mücadelede yönetime güvenmiyor

Francis Fukuyama (GETTY)
Francis Fukuyama (GETTY)
TT

Fukuyama yazdı: Salgınla mücadelede otoriter sistemler mi, demokrat sistemler mi daha başarılı?

Francis Fukuyama (GETTY)
Francis Fukuyama (GETTY)

Muhammed Tahir
Amerikalı düşünür ve uluslararası iktisat politikası profesörü Francis Fukuyama, 30 Mart’ta ABD'nin önde gelen dergilerinden The Atlantic’te, ABD hükümetinin koronavirüs salgınıyla mücadelesindeki performansını değerlendiren bir makale kaleme aldı. Aşağıda bu makalenin çevirisi yer almakta, parantez içindeki ibareler ise, açıklama amaçlı editöryal müdahaledir. 
Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs pandemisi Ocak ayında Çin'de ortaya çıktığında, birçok insan Çin'in otoriter sisteminin durumun ciddiyeti hakkında bilgi akışını engellediğini savundu. Erken uyarıda bulunduğu için cezalandırılan ve daha sonra koranavirüs sebebiyle ölen Doktor Li Wenliang vakası, otoriter sistemin işlev bozukluğunun simgesi olarak değerlendirildi.

Trump’ın inatçı yaklaşımı
Şimdi ise durum demokratik hükümetler için o kadar da parlak görünmüyor. Avrupa, Çin'den daha büyük bir hastalık yükü ile karşı karşıyadır, Çin’deki nüfusun yirmide bir oranında nüfusa sahip olmasına rağmen, sadece İtalya’da Çin'de resmi olarak bildirilen ölüm sayısı şimdiden aşılmıştır. Birçok demokratik ülke liderinin, ekonomiyi zedelemekten kaçınmak ya da kişisel çıkarlarını korumak için salgının tehlikelerini küçümsemek için benzer baskılar hissettikleri söylenebilir.
Bu gerçek sadece Brezilya’nın Jair Bolsonaro’nun veya Meksika’nın Andres Manuel Lopez Obrador’u için değil, aynı şekilde Amerika Birleşik Devletler (ABD) Başkanı Donald Trump için de geçerlidir. Trump Mart ayının ortasına kadar ABD’de salgının kontrol altında olduğunu ve kısa sürede sonlanacağını inatla savunuyordu. Bu yaklaşım ABD’ye salgınla mücadeleye hazırlanması için iki ay kaybettirdi. Bu süreçte yeterli test kiti ve tıbbi malzeme temin edilebilirdi. Bu arada Çin, yeni vakaların dengelendiğini bildirirken, İngiltere'deki Çinli öğrenciler, Boris Johnson hükümetinin gevşek tutumuna dair şaşkınlıklarını ifade ediyordu.
Pandemi sınırlandırıldığında, yönetim biçimleri arasındaki basit kıyaslamaların anlamsızlığını göreceğimizi düşünüyorum.
Salgına müdahale hususundaki farklılıklar, bir tarafa otokrasileri, diğer tarafa da demokrasileri yerleştirmemizi makul kılmaz.  Aksine, bazı otokrasiler iyi performans sergilerken, bazılarının başarısız olması olağandır. Demokrasiler için de aynı yargı geçerlidir, salgına yaklaşımlarda nüans farkı bulunmaktadır. Performansta belirleyici olan rejim türü değil, devletin kapasitesi ve hepsinden önemlisi yönetime olan güvendir.
Tüm politik sistemlerde, özellikle kriz zamanlarında, yürütme organlarına isteğe bağlı ek yetkilerin devredilmesi gerekir. Nitekim mevcut yasalar ve kurallar, devletlerin gelecekte karşılaşacağı tüm sorunları öngörmeyebilir. Dolayısıyla genellikle, siyasi erkin üst pozisyonlarında bulunan yönetici kadronun niteliği ve kapasitesi, felaketlerle yüzleşmede alınacak sonuçların iyi ya da kötü olmasını belirler. Bu olağanüstü yetkiler yürütmeye devredilirken, güven bir toplumun kaderini belirleyecek en önemli meseledir. Diktatörlüklerin aksine, demokrasilerde vatandaşlar, yürütmenin ‘ne yaptığının farkında olduğuna’ inanmak ihtiyacı hissederler. Maalesef bu güven duygusu, bugünlerde Amerika’da sarsılmış durumdadır.

Güç ve sınırlamalar
Liberal demokratik sistemlerde, halkın tercihlerine ve yasal prosedürlere saygı göstermek zorunda oldukları için, zorunlu olarak hükümetlerin zayıf olduğu yargısı, popüler bir yanılgıdır. Zira tüm modern hükümetler, güçlü bir yürütme organı geliştirmiştir, çünkü hiçbir toplum güçlü bir yürütme olmadan hayatta kalamaz. İnsanlar,  gerektiğinde gücü elinde toplayıp, toplumu koruyabilecek, kamu düzenini muhafaza edecek ve kanunları uygulayacak güçlü etkin modern bir devlete gereksinim duyar.
Liberal bir demokrasiyi otoriter bir rejimden ayıran şey, demokrasilerde devletin gücünün; ‘güçler ayrılığı’, hukukun üstünlüğü ve kurumların hesap verebilirliğiyle dengelenmiş olmasıdır. Yürütme organları ve birincil sınırlayıcı kurumlar (mahkemeler ve yasama organları) arasındaki denge, bir demokrasiden diğerine ve zamandan zamana farklılıklar gösterir. Bu yargı, diğer liberal demokrasilerde olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri için de geçerlidir. Her ne kadar ‘güçler ayrılığı’ oturmuş olsa, yasalar kutsal sayılsa ve demokrasi özümsenmiş olsa da bu böyledir. ABD anayasası, 1789’da ‘Konfederasyon Maddelerinin’ zayıflığı nedeniyle yazılmıştır.  (13 İngiliz kolonisi 1776’da İngiltere’den bağımsızlığını ilan etti. Kendilerine Amerika Birleşik Devletleri adını veren koloniler, onları bir ulus olarak birbirine bağlayan bir anlaşma kaleme aldılar.  “Konfederasyon ve Sürekli Birlik Maddeleri” denilen anlaşma 1777’de Eyaletler Kongresi’nce kabul edildi)
Gücün ‘merkezi hükümette ve yürütme organlarında toplanmasının’ ateşli bir savunucusu olan Alexander Hamilton, ‘Federalist No. 70’ kitabında, yürütme gücü üzerindeki güçlü yasal ve demokratik kısıtlamalara olan ihtiyacı çok iyi anladığını göstermişti. Ancak Hamilton aynı zamanda, ne Yüksek Mahkeme'nin ne de Kongre'nin ulusal tehdit ve tehlike zamanlarında kararlı ve hızlı bir şekilde hareket edemeyeceğini de savunuyordu. Bu tehlikeler, savaş, iç ayaklanma zamanlarında ortaya çıkabileceği gibi, şu an içinde bulunduğumuz küresel salgın tehdidi için de geçerlidir.  Yürütme organına verilen yetki türleri koşullara bağlı olarak değişiklik göstermelidir; barış zamanında uygun olan şey, savaş ya da kriz zamanları için uygun ve geçerli olacak diye bir kural yoktur.
ABD Anayasa’nın başta gelen amacı, halkın isteklerine doğrudan cevap verebilecek güçlü ve seçilmiş bir hükümet yaratmaktı. Anayasanın 2. Maddesinde, kuruluşundan bu yana büyüme sergileyen ‘yürütme kuvvetinin’ ana hatları şekillendi. ‘Yürütme Gücü’, iç savaş, iki dünya savaşı, 1908, 1929 ve 2008’de yaşanan finansal kriz gibi zamanlarda, olağanüstü yetkiler tevdi edilerek arttırıldı.
İç Savaş sırasında Abraham Lincoln, Birliğin nüfusunun 20 milyondan az olmasına rağmen bir milyon erkeği orduya aldı.
Thomas Woodrow Wilson, Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa'daki cepheleri destekleyen ‘Amerikan demiryolları’ aksadığında,  demiryollarını devlete ait girişimlere dönüştürerek kamulaştırdı. Franklin D. Roosevelt, İkinci Dünya Savaşı sırasında daha da ileri giderek, Lend-Lease'i (Ödünç Verme ve Kiralama Yasası) müzakere etmek için Kongreyi es geçti. 2008 mali krizi sırasında, Federal Rezerv Bankası, benzeri görülmemiş yetkilerle donatıldı ve yüzlerce milyar doları, kongre gözetiminin sıkı denetimi olmaksızın, sistematik olarak önemli finansal kurumları (birkaç yabancı kurum dâhil olmak üzere) desteklemek için harekete geçirdi.
ABD tarihi boyunca gerektiğinde yürütme erkine büyük güçler tevdi etmiştir. Latin Amerika'da, yasama meclisleri, cumhurbaşkanlarına acil durumlarda benzer yetkiler vermiş, ancak daha sonra diktatörler bu yetkileri gasp ederek iade etmeyi reddetmiştir. Benzer ‘güç gaspının’ bugün Macaristan ve Filipinler'de gerçekleştiğini görüyoruz. Buna karşılık, ABD’de ‘yürütme gücü’ acil durum geçtikten sonra iktidarı topluma geri verme eğilimindedir. Seferberlikle büyüyen ordular 1865, 1918 ve 1945'te hızla terhis edilmiştir. Wilson demiryollarını birkaç yıl sonra özel sektöre iade etmiştir. 11 Eylül Saldırıları sonrasında oluşturulan ‘Patriot Act (Vatanseverlik Yasası) uyarınca yürütme organına tanınan yetkiler yavaş yavaş geri çekilmiştir.

ABD Başkanı Donald Trump ‘koronaya dair’ basın toplantısına giderken (AP)​
Yavaşlık ve hız

Dolayısıyla, Amerika (krize müdahale hususunda) ilk başta yavaş davransa da, hızlanınca, muhtemelen Çin de dâhil olmak üzere çoğu otoriter yönetimin yeteneklerini geçecektir. ABD’nin demokratik meşruiyet zemininde hareket eden yapısı, uzun vadede, herhangi bir totaliter ya da otoriter yönetim biçiminden daha dayanıklı olmasını sağlamaktadır.  Buna ek olarak, ABD hükümeti, vatandaşların ve sivil toplumun görüş ve bilgilerinden, Çin'in yapamayacağı şekilde faydalanabilir. Her ne kadar ABD’de eyaletler arası bir rekabet söz konusu olsa da, aynı zamanda yeni fikirler üretmek için 50 eyaletten müteşekkil bir laboratuvar oluşmuştur. New York ve Kaliforniya valileri, ‘salgın bataklığına’ gark olmuş federal hükümetten çok daha hızlı ve kararlı bir şekilde hareket etmeye hazırlar.
Demokrasilerde, ansızın ortaya çıkan tehditlerle baş edebilmek için, ‘yürütme organına’ acil durum yetkileri verilir.
Ancak gücün etkili kullanımına dair kaygı her şeyden önce tek bir şeye bağlıdır; bu da yürütmenin bu gücü akıllıca ve etkili bir şekilde kullanacağına olan güvendir. Bu ise ABD’de bir soru işareti doğurmaktadır.
Güven iki temel üzerine kuruludur: Birincisi, vatandaşlar hükümetlerinin en iyi kararları verebilecek nitelikli kadrolara, teknik bilgiye, kapasiteye ve tarafsızlığa sahip olduğuna inanmalıdır. Karantina ve kurtarma kararlarında kapasite, itfaiyeciler, güvenlik güçleri ve sağlık çalışanlarından tutun, bu tür konular hakkında daha üst düzey kararlar veren hükümet yöneticilerine kadar, görevlerini yerine getirecek doğru eğitim ve beceriye sahip yeterli sayıda nitelikli kadroya sahip olunup olunmamasıyla bağlantılıdır. 2008 mali krizinde, ABD Merkez Bankasının (FED) Başkanı Ben Bernanke güven telkin ediyordu. Büyük Buhranı derinlemesine incelemiş bir akademisyendi. ABD vatandaşları,  FED’in yandaşlarını ve yakın dostlarını destekleme potansiyeli taşıyan siyasi atamalar yerine, FED’in başında böylesi profesyonel bir ekonomistin yer almasına güven duyuyordu.
İkinci temel ise, hiyerarşinin en üstünde yer alan şahıslara olan güvendir. ABD sisteminde bu güven ‘başkanla’ temsil edilir.
Lincoln, Wilson ve Roosevelt, krizlerle mücadele esnasında, toplum tarafından yüksek düzeyde güvenle desteklenmişti. ‘Savaş zamanı başkanları’ olarak, bu üçlü; kendi halkları tarafından ulusal mücadelenin sembolleri haline getirilmeyi başardı. George W. Bush 11 Eylül Saldırılarından sonra benzeri bir ‘güven’ kazanmıştı, ancak Irak’ı işgal ettiğinde, vatandaşlar ‘Vatanseverlik Yasasındaki’ olağanüstü yetkileri sorgulamaya başladılar.

Güven krizi
ABD bugün siyasi bir güven kriziyle karşı karşıyadır. Trump'ın seçmen kitlesi (ki yüzde 35 ila 40 oranında ‘kemikleşmiş’ seçmen kitlesi bulunmaktadır) her ne yaşanırsa yaşansın ve hangi kararları alırsa alsın onu destekleme eğilimindedir. Son dört yıl içinde bu kitle, Trump’a yönelik bir ‘derin devlet’ komplosu olduğu düşüncesiyle ‘beslendi.’ Aynı şekilde bu kitleye, Trump’ı desteklemeyen uzmanlara güvenmemeleri telkin edildi.
Başkan Trump, kendisine düşman olduğunu düşündüğü kurum ve kuruluşları aşağılamaya ve baltalamaya devam ediyor. Bunlar arasında, istihbarat kuruluşları, Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, hatta Ulusal Oşinografik ve Atmosfer İdaresi dahi var. Birçok idari kurum, son yıllarda ‘kariyer memurlarında’ tükenişe şahit oldu. Büyük sorumluluk barındıran pozisyonlar vekâleten büro başkanlarına tevdi edildi. Trump Ulusal İstihbarat Direktörlüğünün (DNI) başına, dostu olan Richard Grenell'i vekâleten atadı. 29 yaşındaki bir partizan, federal kurumların tasfiyesini yürütürken, yönetimin; kişisel sadakati yetkinliğe ve ehliyete tercih ettiği anlaşılıyor. Trump yakında, Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Dr. Anthony Fauci’yi, kendisiyle uyuşmadığı için dışlayabilir.
Tüm bunlar ise ikinci temele yönelik tehlike arz etmektedir, yani başkan ve yakın çevresine olan güven. Nitekim Başkan Donald Trump üç buçuk yıllık görev süresinde, kendisine oy vermeyen ülkenin yarısı ile iletişim kurmak için bir çaba sarf etmedi. Güven inşa etmek için atması gereken basit adımların hiçbirini atmadı. Geçenlerde bir gazeteci kendisine; korku yaşayan Amerikalılar için ne söyleyeceğini sorduğunda (ki cevabı oldukça basit bir sorudur) öfkelendi ve gazeteciyi sert bir şekilde eleştirdi.
Trump'ın Kovid-19 pandemisini ciddiye alma konusunda tereddüt yaşadığı dönemde, birçok ‘Muhafazakâr’ krizde olduğumuzu inkâr etme eğilimi sergiledi, virüsü çevreleyen paniğin Trump’ı düşürmek için Demokratlar tarafından büyütüldüğünü iddia ettiler. Bir süre sonra Trump, kendisini ‘savaş zamanı’ başkanı olarak göstermeye başladı ve Paskalya Bayramı’nda ABD’de hayatın normale döneceğini açıkladı. Daha sonra söz konusu tarihin herhangi bir bilimsel tıbbi temele dayandırılarak seçilmediğini, ancak kiliselerin dolu olması için güzel bir gün olacağı için bu sözleri söylediğini itiraf etti. Belki de bu sözü verirken, Paskalya Bayramı ikliminde yapacağı seçim kampanyası üzerindeki etkilerini düşünüyordu.
Trump ve yönetiminin uyandırdığı yoğun güvensizliğin, iç politika açısında vahim sonuçları olacaktır. Demokratlar, 2 trilyon dolarlık kurumsal kurtarma fonunu ve salgınla mücadele için onaylanan ‘ekonomik teşvik paketinin’ kullanımında şeffaflık gerekliliklerini dâhil etmek konusunda ısrarcıydılar. Ancak Trump yönetimi, imzalarken, tıpkı itiraz işlemleri sırasında kongre gözetimini reddettiği gibi, bu hükme bağlı kalınmayacağı şerhini düştü. Bu durum, gelecekte sıkıntılı işletmelere ya da krizden daha çok zarar gören bölgelere yardım hususunda, acil durum yetkilerinin kullanılmasının etrafında şüpheler yaşanmasına neden olacak. Zira Trump yönetiminin şu ana kadarki temel yaklaşımı yandaşlarını ödüllendirmekten ibaret.
Sonuç olarak, diktatörlüklerin mi yoksa demokrasilerin mi, salgınla mücadelede daha başarılı olduğu hususunda kapsamlı yargılarda bulunabileceğimizi sanmıyorum. ABD’nin performansı daha düşük olsa da, Güney Kore ve Almanya gibi demokrasiler, salgınla mücadelede nispeten başarılı olmuşlardır. Nihayetinde önemli olan rejim türü değil, vatandaşların liderlerine güvenip güvenmedikleri ve bu liderlerin yetkin ve etkili bir yönetim sergileyip sergilemediğidir. Bu noktada ABD’deki ‘derin yandaşlık’ iyimser olmamız için çok fazla imkân tanımıyor. 



Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
TT

Avrupa ve 2030 Savaşı’na hazırlık ikilemi

Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)
Litvanya’da düzenlenen ortak topçu atış tatbikatı sırasında Fransa ve Litvanya askerleri (AFP)

Antoine el-Hac

Avrupa’da savaşın genişleme ihtimali artık uzak bir senaryo ya da teorik bir varsayım olarak tartışılmıyor. Ukrayna’da savaşın başlamasından bu yana kıta, askeri çatışmanın siber saldırılar, sabotajlar, hava sahası ihlalleri, dezenformasyon kampanyaları ve altyapıya yönelik baskıyla iç içe geçtiği yeni bir güvenlik dönemine girdi. NATO’nun yakın zamanda bir saldırıya işaret eden herhangi bir belirti bulunmadığını vurgulamayı sürdürmesine rağmen, Avrupa’da on yılın sonuna doğru Rusya ile olası bir savaşa hazırlık konusunda giderek daha fazla konuşulması endişe yaratıyor.

Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)  Avrupa’daki tablo b
Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, Batı Almanya’daki Nörvenich Hava Üssü’nü ziyaret ederken (AFP)

 

Avrupa’daki tablo bu nedenle iki paralel mesaj taşıyor: Birincisi, daha geniş çaplı bir çatışma riski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar ciddi hale geldi. İkincisi ise topyekûn savaşın şu aşamada yarın ya da öbür gün gerçekleşmesi beklenen bir senaryo olmadığı. Mevcut endişeler esas olarak ‘hibrit savaş’ kapsamındaki olayların birikmesine ve Moskova’nın ittifakın karşılık verme kapasitesini test etmek amacıyla sınırlı ya da gizli operasyonlara başvurabileceği ihtimaline dayanıyor.

Bu yöndeki işaretler de giderek artıyor. Son aylarda hava sahasıyla bağlantılı çeşitli olaylar yaşandı. Bunlar arasında NATO’ya bağlı savaş uçaklarının Litvanya üzerinde bir Rus insansız hava aracını (İHA) düşürmesi ile bir Rus askeri uçağı, bir Rus gemisi ve Danimarka’ya ait bir askeri helikopterin dahil olduğu diğer olaylar yer aldı. Almanya’da ise Leipzig Havalimanı’nda bir İHA’yla gerçekleştirildiği belirtilen saldırı girişimi, Rusya ile bağlantılı olduğundan şüphelenilen bir kişiyle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Avrupa hükümetleri, sabotaj faaliyetleri, siber saldırılar ve altyapının hedef alınmasına yönelik girişimlerde artış yaşandığını belirtiyor.

Saha hazırlıkları

Mesele artık yalnızca siyasi uyarılarla sınırlı değil. Almanya, hastanelerde çok sayıda yaralının tedavi edilmesi ihtimaline karşı hazırlık yaparken, Litvanya da sivillerin tahliyesine yönelik planlarını güncelledi. Baltık Denizi bölgesi ve İskandinav ülkelerinde askeri tatbikatlar yoğunlaştırıldı. Alman ve İsveç birlikleri stratejik Gotland Adası yakınlarında ortak tatbikat gerçekleştirirken, NATO güçleri de Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasında bulunan ve Rusya sınırına yaklaşık 360 kilometre uzaklıktaki Kaliningrad yakınlarında başka tatbikatlar düzenliyor.

Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)
Belçika’nın başkenti Brüksel’deki NATO karargâhının önünde dalgalanan NATO bayrağı (DPA)

Ancak tartışmanın en çok gündeme gelen boyutu yalnızca şu anda yaşananlarla değil, Avrupa’da açıkça ya da kapalı kapılar ardında dile getirilen savaş tarihiyle ilgili: 2029-2030.

Peki, neden özellikle on yılın sonu?

Avrupa ve NATO’nun resmî açıklamalarında savaşın 2030’a kadar başlayacağı belirtilmiyor. Bunun yerine değerlendirmelerde, Ukrayna’daki savaşın ardından Rusya’nın askeri kapasitesini yeniden inşa edebileceği ve NATO’nun doğu kanadını tehdit etmeye yetecek ölçüde kuvvetlerini yeniden donatabileceği döneme işaret ediliyor. Almanya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Carsten Breuer, belirli bir tarihten söz edilmesinin bir kehanet değil, Rus ordusunun gücünü yeniden kazanabileceği döneme ilişkin bir zaman tahmini olduğunu belirtiyor. NATO’ya atfedilen değerlendirmelere göre Moskova, on yılın sonuna kadar olası bir saldırı için gerekli kaynak ve kapasiteyi biriktirmiş olabilir.

Burada Avrupa’nın siyasi açmazı ortaya çıkıyor. 2029 veya 2030’da olası bir savaşa ilişkin uyarılar tekrarlandıkça, bu tarihler de kamuoyunun gündeminin bir parçası haline geliyor. Daha da önemlisi, Avrupalı yetkililer savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulunuyor, hükümetler askeri kapasitelerini yeniden inşa ediyor, NATO tatbikatlarını yoğunlaştırıyor ve gelecekteki bir savaşa hazırlık fikri kalıcı bir politikaya dönüşüyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Rus füze saldırısının izleri (AFP)

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bu yaklaşımı, Avrupa’nın ‘şu anda güvende olduğu’, ancak üç ila beş yıl sonra aynı durumun geçerli olmayabileceği sözleriyle ifade etti. Buna karşılık Avrupalı yetkililer, Rusya ile savaşa girme yönünde alınmış bir Avrupa kararından ziyade ‘Rus saldırganlığına’ karşılık vermeye hazırlıklı olunması gerektiğini dile getirdi.

Önleme ve tedavi arasında

Buradan hareketle, tablonun en dikkat çekici boyutlarından biri daha iyi anlaşılabilir: Avrupa savaşı önlemeye mi çalışıyor, yoksa savaşı gerçekleşmesi muhtemel bir sonuç olarak görüp buna hazırlanmaya mı başladı?

Aradaki fark yalnızca dilsel değil. Askeri hazırlık caydırıcılık aracı olabilir ve bunun amacı, saldırının maliyetinin yüksek olacağı konusunda karşı tarafı ikna etmek olabilir. Ancak savaş söyleminin yoğunlaşması, birkaç yıl önce uzak görünen bir senaryonun bugün siyasi tartışmaların günlük bir parçası haline gelmesine de yol açabilir.

İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki adet Rus Suhoy Su-35 tipi savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Bu çerçevede bazı Avrupalı çevreler aynı zamanda Moskova ile yeniden diyaloğa dönülmesi çağrısında bulunmaya başladı. Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile iletişim kanallarını açmaya başlamasının zamanının geldiğini belirtirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa da Avrupa’nın Ukrayna konusunda müzakereler yürütülmesi ihtimaline hazır olduğunu söyledi. AB’de bu görüşmeleri yürütmek üzere bir muhatap belirlenmesi de gündemde.

Askeri hazırlık ile diyalog ihtiyacı arasındaki bu çelişki, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu gerçek açmazı yansıtıyor. Bir yandan kamuoyundaki savaşı sona erdirme ve silahlara harcanan parayı azaltma yönündeki baskı artıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre diğer yandan Avrupa hükümetleri, savaşın Rusya’nın askeri gücünü hızla yeniden inşa etmesine imkân verecek koşullarda sona ermesinin mümkün olduğunu değerlendiriyor. Avrupa ise aynı dönemde ordularını yeniden silahlandırma sürecinden geçiyor.

Ukrayna ise kendisini bu denklemin merkezinde buluyor. Avrupa’nın askeri desteğinin sürmesi, Kiev’e silah akışının devam etmesi anlamına geliyor; ancak aynı zamanda savaşın da sürmesi demek. Böylece askeri destek, bir yandan Ukrayna’ya yardım etmenin, diğer yandan Avrupa’nın savunma kapasitesini yeniden kazanmasını beklerken Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürdürmenin aracı haline geliyor.

Psikolojik bir kampanya mı?

Ancak tüm bu hesaplamalar, Rusya ile NATO arasında bir savaşın kaçınılmaz hale geldiği anlamına gelmiyor. Aksine, NATO kaynakları şu aşamada yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen bir saldırı tehdidinin bulunmadığını belirtiyor. İttifakın resmi değerlendirmesinde de bir değişiklik yaşanmadığı ve müttefiklere yakın zamanda bir saldırıya işaret eden yeni istihbarat bilgileri konusunda resmi bir bilgilendirme yapılmadığı ifade ediliyor.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)
Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, 15 Eylül 2026’da Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile el sıkışıyor. (DPA)

Litvanya Dışişleri Bakanı Kestutis Budrys’in, siyasi açıklamaların Moskova’yı NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini test etme konusunda uyarmaya yönelik koordineli bir kampanyanın parçası olabileceğini söylemesi dikkat çekti.

Ancak rakamlar da endişenin nedenini ortaya koyuyor. Ukrayna’daki Sahaidachny Güvenlik Merkezi’nin verilerine göre Avrupa’da Ocak-Ağustos 2026 döneminde resmi olarak kayda geçen 100 hibrit savaş vakası yaşandı. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 60’tı. NATO’dan bir kaynak, ittifat kurumlarına yönelik siber saldırıların bu hesaba dahil edilmemesi halinde gerçek vaka sayısının 200’ü aşabileceğini belirtti. Kaynak, siber saldırıların ittifak kurumlarına yönelik ayda binlerce saldırıya ulaştığını söyledi.

Avrupa’daki endişenin boyutunu ortaya koyan gelişmelerden biri de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 18 Eylül’de Elysee Sarayı’nda siyasi parti liderleri ve gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adaylarını gizli bir güvenlik toplantısında bir araya getirmesi oldu. Katılımcılara üst düzey istihbarat yetkilileri tarafından tehdidin seyri konusunda brifing verildi. Macron, Avrupa’daki Rusya kaynaklı tehdidin niteliğinin değiştiğini ve daha önce ağırlıklı olarak hükümet ya da askeri tesisleri hedef alan sabotaj faaliyetlerinin, sivil kayıplara yol açabilecek hedeflere yönelmeye başlayabileceğini söyledi.

Avrupa bugün böylece iki savaşın arasında sıkışmış görünüyor: Ukrayna’da devam eden savaş ve on yılın sonunda yaşanması ihtimaline karşı hazırlıkların yapıldığı olası bir savaş. Bu ikisinin arasında ise geniş bir caydırıcılık, sabotaj, siber savaş, askeri tatbikatlar ve uyarılar alanı bulunuyor.

2029 veya 2030’dan söz edilmesi, Avrupa’nın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesine yönelik yalnızca bir planlama çerçevesi olabilir ya da Moskova’nın NATO’yu test etmeyi düşünmesini engellemeyi amaçlayan bir caydırıcılık stratejisinin parçası olabilir. Ancak asıl risk, savaşa hazırlığın kalıcı bir duruma dönüşmesi ve savaş senaryosunun barış senaryosundan daha sıradan hale gelmesi.

 T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)
T-72 tipi bir Rus tankı (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak, mevcut veriler Avrupa’nın Rusya ile kaçınılmaz olarak savaşa sürüklendiğini göstermiyor. Ancak daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor: Avrupa, buna hazırlıklı olması gerektiği varsayımıyla hareket etmeye başlarken, aynı zamanda savaşın çıkmasını engelleyebilecek yolu aramayı sürdürüyor. İkinci seçenek ise her iki tarafın da sorumluluğunu gerektiriyor.


Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
TT

Çin'in Tayvan mesajı, ABD'nin tutumunu nasıl etkileyecek?

Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)
Şi ve Trump'ın görüşmesinde birçok konu ele alınsa da beklenen somut sonuçlar gelmedi (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesinin ardından Tayvan, Washington'dan silah tedariki talebini gündemde tutmayı sürdürüyor.

Şi'nin üç günlük ABD ziyareti dün sonlandı. Çin liderini özel törenle Beyaz Saray'da ağırlayan Trump, "Ülkelerimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmek üzere birlikte çalışmayı sürdüreceğiz" dedi.

Şi de görüşmenin, "stratejik istikrar temelli Çin-ABD ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ve ikili ilişkiler için yeni bir stratejik yol haritası sunduğunu" söyledi.

Tayvan meselesi de görüşmenin önemli başlıklarından biri oldu. Şi, ABD'nin Tayvan'a silah satışlarının Çin'in kırmızı çizgisi olduğunu tekrar vurgulayarak Washington'ın konuyu "ihtiyatla ele almasını umduğunu" belirtti. Ayrıca Tayvan'a yönelik tutumun "ikili stratejik işbirliği ve Çin-ABD ilişkilerinin geliştirilmesi için sağlam bir temel" oluşturması gerektiğini ifade etti.

Perşembe günü iki liderin kapalı kapılar ardında yaptığı görüşme sonrasında Çin Dışişleri Bakanlığı'ndan yayımlanan açıklamada, Şi'nin Washington'dan "Tayvan'ın bağımsızlığına karşı çıkmasını" istediği de bildirildi.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Kriz Grubu'ndan William Yang, Çin liderinin artık Washington'ın Tayvan meselesini ele alış biçimini ABD-Çin ilişkilerinin temel unsurlarından biri olarak konumlandırdığına dikkat çekiyor.

Şi'nin Tayvan meselesini bu şekilde ele almasının, Washington'ın gelecekte Taipei'yle ilişkilerini karmaşıklaştırabileceğini ifade ediyor.

Diğer yandan Tayvan Dışişleri Bakan Yardımcısı Francois Wu, Tayvan'a askeri teçhizat ve silah satışının sürdürülmesinin ABD'nin çıkarına olacağını savundu.

Washington'ın Taipei'ye "kendini savunmaya yetecek kadar askeri kapasite sağlamasını" isteyen bakan yardımcısı, ülkesinin yarı iletken endüstrisindeki başarılarının da ABD'nin çıkarlarıyla örtüştüğünü ifade etti.

Trump yönetimi henüz Şi'nin Tayvan'la ilgili açıklamalarına yanıt vermedi. Ancak Cumhuriyetçi lider, mayısta Şi'yle yaptığı görüşmenin ardından Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketinin onayını ertelemişti.

Singapur merkezli haber kanalı CNA'ya konuşan Amerikan Girişim Enstitüsü'nden Zack Cooper, Trump'ın silah paketini onaylamak için 2027'ye kadar bekleyebileceğini savunuyor. Analist, ABD Başkanı'nın paketi bölerek farklı dönemlere yayabileceği tahminini de paylaşıyor.

Pekin, "tek Çin" politikası kapsamında Tayvan'ı kendi toprağı olarak görüyor. Son yıllarda askeri baskıyı artıran Çin, adanın anakarayla yeniden birleşmesi için gerekirse güç kullanabileceğini vurguluyor.

Taipei yönetimiyse Çin tehdidine karşı ABD'nin askeri ve siyasi desteğine güveniyor. ABD'de 1979'da yürürlüğe konan Tayvan İlişkileri Yasası kapsamında Washington, olası bir Çin saldırısına karşı Tayvan'a kendini koruyacak askeri teçhizatı sağlamak zorunda.

Independent Türkçe, Reuters, Japan Times, Global Times, Focus Taiwan, China Daily


Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
TT

Netanyahu, Mısır ve BAE'nin Hamas uyarılarını neden dikkate almadı?

İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)
İsrail'in Ekim 2023'ten beri Gazze'ye düzenlediği saldırılarda 73 binden fazla kişi öldürülürken, sivil altyapının yüzde 90'ı yıkıldı (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze'de Hamas'ın üst düzey isimlerine yönelik askeri operasyonların Suudi Arabistan'la normalleşme görüşmelerini tehlikeye atabileceği gerekçesiyle bunlara karşı çıkmış.

Haaretz'in 8 Eylül'deki haberinde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ın 23 Eylül 2023'te Netanyahu'yu arayarak Hamas'ın bir operasyon planladığı hakkında uyarıda bulunduğu öne sürülmüştü.  

İsrail Başbakanlık Ofisi ise iddiaları reddetmiş, gazeteye dava açılacağı duyurulmuştu.

New York Times'ın dün (25 Eylül) yayımladığı haberde ise Haaretz'in haberindeki bazı iddiaları destekleyen yeni bilgiler aktarıldı.

NYT'nin haberine göre Netanyahu, bu uyarıyı aldıktan sonra Suudi Arabistan'la ABD arabuluculuğunda yürütülen normalleşme görüşmelerinin tehlikeye girebileceği endişesiyle Gazze'de Hamas'a yönelik hava saldırılarına izin vermek istememiş.

İsrail liderinin bunu, 1 Ekim 2023'te düzenlediği güvenlik toplantısında dile getirdiği aktarılıyor. Ancak NYT'nin incelediği toplantı kayıtlarına göre Netanyahu, BAE tarafından yapılan uyarıyı güvenlik yetkilileriyle paylaşmamış.

Bunun yerine Gazze'deki üst düzey Hamas yetkililerine yönelik askeri operasyon düzenlenmesini öngören planlara karşı çıkarak bölgede tansiyonun artırılmamasını istemiş.

Riyad ve Tel Aviv, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı saldırısı öncesinde tarafların normalleşme anlaşmasına yakın olduğuna dair açıklamalar yapmıştı. Ancak Gazze savaşının patlak vermesiyle süreç askıya alınmıştı.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla NYT'ye konuşan kaynaklar, BAE liderinin Netanyahu'yu arayarak paylaşılan istihbaratın eline geçip geçmediğinden emin olmak istediğini öne sürüyor. Kaynaklara göre Netanyahu, BAE lideriyle görüşmesinde mesajı aldığını ve konuyla ilgilendiğini söylemiş.

Diğer yandan Amerikan dergisi The Atlantic'in dünkü (25 Eylül) haberinde, dönemin Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'in 26 Eylül 2023'te İsrailli yetkililere Hamas'ın saldırı düzenleyebileceğine dair uyarıda bulunduğu ileri sürüldü.  

Adının gizli tutulması kaydıyla konuşan İsrailli bir yetkiliye göre Kamil, "Eğer tutumunuzu değiştirmezseniz Gazze meselesi elinizde patlayacak" mesajını iletmiş.

İsrail'deki Ben Gurion Havalimanı'nda yapılan görüşmede Kamil'in, muhtemel bir çatışmayı önlemek için İsrail'den Gazze'ye yönelik politikasını değiştirmesini, Hamas'a ekonomik baskıyı hafifletmesini istediği aktarılıyor.

Aksa Tufanı sırasında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olarak görev yapan Tzachi Hanegbi ise The Atlantic'e açıklamasında, Kamil'in İsrail'e böyle bir ziyarette bulunmadığını ve Mısır'dan herhangi bir uyarı almadıklarını savundu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Haaretz, New York Times, Atlantic