Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati: ABD ile ilişkilerin yeniden kurulması İsrail ile normalleşmeye bağlı değil

Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati. (Sosyal medya siteleri)
Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati. (Sosyal medya siteleri)
TT

Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati: ABD ile ilişkilerin yeniden kurulması İsrail ile normalleşmeye bağlı değil

Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati. (Sosyal medya siteleri)
Sudan’ın Washington Büyükelçisi Nureddin Sati. (Sosyal medya siteleri)

İsmail Muhammed Ali
Sudan’ın Washington’a yeni atadığı Büyükelçi Nureddin Sati, görevinin önceliklerini, Sudan'ın adını terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarmak, iki ülke arasındaki bankacılık işlemlerinin normale dönmesini sağlamak ve tüm iş birliği alanlarıyla ilgili eski düşünceleri canlandırmak olarak sıraladı. Washington'ın ülkesiyle ilişkilerinin düzelmesi konusunda oldukça istekli olduğuna dikkat çeken Büyükelçi, bunun başta inanç özgürlüğü ve ulusal güvenliğin korunması olmak üzere belirli ilkeler doğrultusunda meydana gelen değişim ve benzeri çeşitli nedenlere bağlı olduğunu söyledi. Özelde ise Sudan’ın her an patlamaya hazır olan Batı ve Doğu Afrika'daki çatışma alanlarına bağlanabilecek olan Afrika Kıtası’nın değişken bölgelerinin ortasında yer almasından kaynaklandığını belirtti.
Büyükelçi Sati, Independent Arabia’ya verdiği röportajda Washington ile diplomatik iş birliği ilişkilerinin yeniden kurulmasının İsrail ile normalleşmeye bağlı olmadığını vurguladı. Sati, Sudan’ın şu an ister İsrail ister başka bir ülke olsun herhangi bir devlete düşmanlık edilmemesini gerektiren dış politikasından yola çıkarak kendi çıkarlarıyla ilgilenmesi gerektiğini belirtti. Sati, Sudan’ın İsrail'e karşı savaşta ön saflarda değil, doğrudan ve dolaylı olarak İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Arap ülkeleri göz önüne alındığında listenin en sonunda olması gerektiğini de sözlerine ekledi.
Güney Sudan’ın ayrılmasının sorumluluğunu eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir yönetimine ve lobisi tarafından temsil edilen ABD’ye yükleyen Sati ancak en büyük sorumluluğun güneylileri düşmanlıkla ve ırkçı politikalarıyla ayrılmaya iten Ulusal Kongre Partisi’ne (UKP) ait olduğuna söyledi.

Terörizmi Destekleyen Devletler Listesi
Büyükelçi Sati, Washington ile ilişkilere verilen 23 yıllık aranın ardından söz konusu ilişkilerin yine eski haline gelmesiyle ilgili önceliklere ilişkin soruya şöyle yanıtladı:
“Sudan'ın ABD ile ilişkilerindeki kesinti nedeniyle bu ilişkileri en önemli ülkelerden biri olduğu gerçeği ışığında geliştirmek üzere yerine getirmesi gereken birçok görevi var. Ülke, hayatın çeşitli yönlerinde ve ekonomik alanlarında büyük hasara neden olan çeşitli çıkarlarından yoksun kaldı. Kuşkusuz Sudan'ın adını Terörizmi Destekleyen Devletler Listesi’nden çıkarmak, ilk andan itibaren üzerinde çalışacağım en önemli konulardan biri olacak. Çünkü bu konu, Sudan’ın ABD’nin yanı sıra birçok ülke ile arasında iş birliğinin başlangıcıdır. Bunun da kalkınma ve refah sağlayacak her tür girişimle bağlantısı olacak. Bu konudaki ilk adımlardan biri, ABD’nin muhribi USS Cole (DDG-67) saldırısı davasının tamamlanmasını ve kurbanların aileleriyle bir anlaşma yapılmasının ardından mahkemece alınacak kararların takip edilmesidir. İkincisi, Sudan’ın ABD’nin Nairobi (Kenya) ve (eski başkent) Darüsselam (Tanzanya) büyükelçiliklerinin bombaladığı suçlamalarını ele almak ve kurbanların aileleriyle de bir çözüm yolu bulmaktır. Bu konuda görüşmeler halen devam ediyor. Yakında bu dosyanın kapanması ve ilişkilerin normale dönmesini sağlayacak bir çözüme ulaşılmasını ve Sudan'ın ona yeniden umut ışığı olan Aralık Devrimi tarafından şekillendirilen karşılıklı saygı çerçevesinde dünyaya ılımlı olduğunu kanıtlayan diğer ülkeler arasındaki doğal yerini yeniden kazanmasını umuyoruz.”

Bankacılık işlemleri
Sudan’ın Washington büyükelçisi, önceliklerinden birinin Ocak 2017'den bu yana ekonomik yaptırımların kaldırılmış olmasına rağmen halen normalleşmemiş olan bankacılık işlemlerinin normale döndürmek için çalışmak olduğunu söyledi. Ancak başta büyük bankalar olmak üzere bankaların halen eski rejim döneminden kalma korku ve güvensizlikleri hissettiklerini ifade eden Büyükelçi, bir başka nedenin ise ülkesinin ticaret borsalarının hacmi büyük olmadığını, bu yüzden bankaların yeniden Sudan ile çalışmaya teşvik edilmesi gerektiğini vurguladı.
Bununla birlikte Büyükelçi, Sudan'ın 60 milyar dolar olarak tahmin edilen dış borçlarını ödemek için bir mekanizma bulmak ve bazı borçlarını sildirmeye çalışmak zorunda olduğunu, böylece ülkenin yeni borçlar almasının sağlanabileceğini söyledi. Büyükelçi bu konuda Uluslararası Para Fonu (IMF) ve uluslararası finans kurumlarıyla da çalışılabileceğini dile getirdi.

İş birliği alanları
Büyükelçi Sati, en önemli iş birliği alanlarıyla ilgili olarak şunları söyledi:
“İlk etapta Washington'dan doğrudan nasıl faydalanabileceğimize dair eski fikirleri canlandırarak ve hayati alanlara yatırım yaparak ekonomik alana odaklanacağız. Tarım, sanayi ve yenilenebilir enerji gibi alanlarda modern teknolojiyi tanıtarak ülkeyi ileri seviyelere taşıyan temel bir dönüşüm getirmenin yanı sıra karşılıklı akademik ve araştırma alışverişini artırarak geçiş sürecini, barışı ve demokratik dönüşümü desteklemeyi hedefliyoruz. ABD, dünyada bu tür projeleri en çok finanse eden ülkelerden biri ve sivil toplum kuruluşları ile tüm ekonomik sektörleri destekleme konusunda mükemmel bir deneyime sahip.”
İnanç özgürlükleri
Büyükelçi Sati, son zamanlarda ABD’nin Sudan'a olan ilgisinin nedenleri ve yansımalarına dair de şu değerlendirmelerde bulundu:
“Washington'ın Sudan'a olan ilgisi, 30 yıllık bir ABD düşmanlığı algısından sonra nihayet meydana gelen değişimden kaynaklanıyor. Beşir rejimi, ABD’yi ‘şeytan’ olarak göstermeye devam ederken tüm medya araçlarını bu düşmanlığı teşvik etmek için kullandı. ABD’nin Sudan’da kadınların ve gençlerin temsil ettiği devrimin canlılığına olan hayranlıkları, Sudanlıların onların ilkelerine uygun değişiklikler yapabilen organize bir sivil toplum olduğu ve böylece bu fikirlerin ve değişikliklerin ortak çıkarlar yaratabileceğini düşünmelerini sağladı. Eski rejimin yanlış uygulamaları göz önüne alındığında, Washington'ın temel dosyalardan biri olan inanç özgürlüğü de dahil olmak üzere Sudan'daki çıkarları için büyük endişe kaynağı olan sorunları vardı. ABD ayrıca Sudan'ın şu anda tüm dinlere saygı gösteren ve başkalarının özgürlüklerine kısıtlama getirmeyen, normal bir duruma döndüğüne inanıyor. Bunun yanı sıra Washington'ın önem verdiği alanlardan biri olan ulusal güvenlik konusu geliyor. Sudan, Darfur, Nuba Dağları ve Mavi Nil'deki marjinal grupların yanı sıra El Kaide ve siyasal İslamcı örgütlerin liderlerine ve unsurlarına ev sahipliği yaparak bir terör yatağı haline gelmişti.”
Büyükelçi söz konusu durumla ilgili olarak bugün Sudan’da yaşananlara dikkat çekti:
“Bugün Sudan'da yaşananlar, özellikle Çad Havzası’nda faaliyet gösteren Boko Haram, Libya'da devam eden çatışma ve Güney Sudan'daki durumun kırılganlığı gibi Afrika Kıtası’nın değişken bölgelerinin ortasında yer aldığı için eski politikaların değişmesi ve istedikleri sistemin kendi başına iş görmesi açısından bir fırsattır. Washington, Sudan'daki durumun ortaya çıkmasının ABD için çok önemli olan ve bölgesel güvenliği tehdit eden Batı ve Doğu Afrika'daki çatışma alanlarını birbirine bağlayacağına inanıyor.”

Güney Sudan’ın ayrılması
Washington'la ilişkilerin kopmasının Sudan’da çeşitli alanlar üzerindeki etkilerine ilişkin soruyu cevaplayan Sati konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Etkisi çok büyük oldu. Sudan'a yasa dışı bir devlet gibi davranılması, onu özellikle bankacılık işlemleri alanında saygın uluslar çemberin dışına itti. Bu yüzden yerleşik dünya düzeniyle başa çıkamadı. Bu da işlemlerin maliyetini artırdı ve bankacılık işlemlerinde paralel bir sistem yarattı. Ülke, bu dönemde kalkınmasına katkıda bulunabilecek çok büyük kaynaklarını kaybetti. Bununla birlikte bu durum yaptırımları atlatmanın yollarının aranmasına, yolsuzluk oranlarının artmasına, rüşvetin yayılmasına ve terör eylemlerinin finanse edilmesine yardımcı oldu. Tüm bu baskılar da Güney Sudan'ın hızla ayrılmasına yol açtı.

Peki, Washington'ın Güney Sudan’ın ayrılmasında olumsuz bir rolü olduğunu düşünmüyor musunuz?
“Güney Sudan’ın ayrılmasının sorumluluğu Sudan ve ABD taraflarına aittir. Beşir hükümetinin temsil ettiği eski rejim ile Washington yönetiminden ziyade ABD lobisi sorumlu. Genel olarak bu süreçte karmaşık bir durum vardı. Resmi raporlarda, Washington'ın Güney Sudan’ın ayrılması için yardım ettiği veya teşvik ettiği yönünde hiçbir işaret yoktu. Ancak birtakım çıkarları olduğu bilinen ABD lobisi, ayrılığı teşvik ederek güneylilerle ittifak kurdu. Bu yüzden güneyliler arasında kuzeyden ayrılma istediğine yönelik genel bir ruh hali oluştu. Ancak ben de güneyli kardeşlerimize karşı ırkçılık ve düşmanlık politikasını sürdüren UKF tarafından temsil edilen eski Sudan rejiminin en büyük sorumluluğunu taşıyorum.”

Ekonomik yaptırımlar
Büyükelçi Sati, “ABD'nin Sudan'a uyguladığı yaptırımların haksız olduğuna inananlar var mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Bazılarının dillendirdiği haksızlık kelimesine karşıyım. Bu konuda objektif olmalıyız. Çünkü kendimizi aşmalı ve haksız olduğumuz yerde bunu söylemeliyiz. Terörizmi desteklemek ve teröristlere her düzeyde imkan tanımak gibi açık uygulamalar sonucunda uygulanan yaptırımlar haksızlık değildir. Bu konuya başka bir açıdan bakılmasının mümkün olacağını düşünmüyorum.”

Peki, sizce ABD’liler Sudan'ın artık ulusal güvenliklerine yönelik bir tehdit olmadığını düşünüyor mu?
Bana göre Sudan’ın yaşadığı değişimin ardından ulusal güvenliğe karşı tehdit oluşturmadığı kanısındalar. Kendilerine daha fazla iş birliği için büyük bir umut verildiğini düşünüyorlar. Başlarda ordudan korktukları doğrudur. Ancak ordunun düşündükleri kadar kötü olmadığını ve demokratik geçişi desteklediğini anladılar. Ayrıca henüz barışın gerçekleşmemiş olması ve silahlı kuvvetlerin kapsamlı bir birime ulaşmamış olması nedeniyle tüm bahislerini sivillerin üzerine yapmak istemiyorlar.

İsrail ile normalleşme
Sudan’ın Washington Büyükelçisi Sati, İsrail ile normalleşmenin Washington'la ilişkileri geliştirmek için bir köprü olup olmadığı konusunda da şu değerlendirmelerde bulundu:
“Genel olarak bu konudaki analiz, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu görüşmesi üzerinden yapılıyor ve ABD’nin şartları uyarınca Tel Aviv ile normalleşmeye gidildiği belirtiliyor. Sudan bugün kendi çıkarlarıyla ilgileniyor. Mısır, Ürdün ve diğerler bazı Arap ülkelerinin doğrudan veya dolaylı yollardan İsrail ile normalleştiği bir dönemde 60 yıldır olduğu gibi İsrail’in karşı safında yer alıyor. O halde Sudan neden düşman ülkeler listesinin başında yer alıyor? Sudan’ın herhangi bir ülkeye düşmanca davranmamasını gerektiren dış politikasından yola çıkarak en azından düşmanlık politikasını durdurması ve çıkarlarına bakması gerekiyor. Aynı zamanda Sudan’ın İsrail'e karşı savaşta ön safta değil, tam normalleşme olmasa da listenin en altında olması lazım.”

Çin'in nüfuzu

ABD ile ilişkilerin düzeltilmesinde Sudan'ın Çin'le olan ilişkiler ve özellikle enerji alanlarında sahip olduğu dev yatırımlar üzerindeki etkisi nedir?
Şu an geçiş sürecindeyiz. Koronavirüs salgını da olayların kartlarını yeniden kardı. Ancak bölgede bir mücadele var. ABD, Çin'in Afrika Kıtası’na nüfuz ettiğine ve Kıta’daki ülkelere krediler vererek kendine bağladığına inanıyor. Biz de ABD ve Batı'nın bize büyük bir yardımda bulunduğunu görüyoruz. Önümüzdeki süreçte özellikle birçok kaynağa sahip bakir bir Kıta olduğundan ve Afrika'yı geleceğin Kıtası olarak gördüklerinden onlarla Çin'in ağına düşmeyeceğimizi anlatacağımız diyaloglar kuracağız. Stratejik diyalog yoluyla onlara ihtiyaçlarımızı, azgelişmişlik ve yoksulluk sorunlarımızı gösterebiliriz. Aynı zamanda korona krizini atlattıktan sonra bu Kıta’da özellikle Sudan'da çeşitli alanlara yatırım yapmalarına ihtiyaç var.

Başkalarına saygı

Bölgedeki siyasi eksenlerde son zamanlarda birtakım gerginlikler ortaya çıktı. Bu durumda dışarıya karşı yönelimleriniz nasıl şekilleniyor?
Şimdiki politikamız açık ve net. Karşılıklı çıkarlara, başkalarına saygı duymaya ve başkalarının iç işlerine karışmamaya dayanıyor. Bir önceki rejimin ülkenin çıkarlarının nerede olduğunu bildiği doğrudur. Ancak kalbi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olduğu gibi kılıcı da İran ile beraber olan dış siyasi sistemlerle bağlantılı politik ideolojisine göre çalışıyordu. Bugün ülkenin çıkarlarını göz önünde bulundurarak kimsenin iç meselelerine müdahale etmeden tüm bölgesel ve uluslararası konularda akıllıca davrandığımız için bu politikadan kurtulduk.



ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
TT

ABD, Şam’ın Süveyda’yı kontrol altına alma çabalarına destek veriyor

Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)
Ordu ve güvenlik güçleri Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde konuşlandırıldı (SANA – AFP)

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11, Suriyeli bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, Şam yönetiminin güney Suriye’de çoğunluğu Dürzi olan Süveyda (Cebel el-Arab) üzerinde kontrol sağlamak için ABD desteğiyle hareket ettiğini bildirdi. Haberde, bu sürecin daha önce kuzeydoğuda Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde izlenen yaklaşıma benzediği ifade edildi.

Söz konusu yetkili, ABD desteğinin “İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi” şartına bağlı olduğunu belirtirken, Tel Aviv’in bu gelişmeden tam anlamıyla memnun olmadığı ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın Kan 11’den aktardığı habere göre, askeri konularla ilgilenen Suriyeli yetkili, hükümetin son dönemde ABD ile koordinasyon ve destek bulunduğunu gösteren bir özgüvenle hareket ettiğini söyledi. Bu çerçevede, ABD’nin, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Süveyda üzerindeki kontrolü yeniden tesis etme yönündeki adımlarını desteklediği değerlendirmesi yapıldı.

sdcfgt
Süveyda kırsalındaki Şehba kentinde düzenlenen bir gösteriden arşiv fotoğrafı; gösteri sırasında İsrail bayrakları taşındı (el-Râsıd sitesi)

Yetkili, Şam yönetiminin Süveyda’ya yeniden giriş konusunda henüz nihai karar almadığını, ancak bunun “er ya da geç gerçekleşeceğini ve tercihen diyalog ve uzlaşı yoluyla olmasını umduklarını” ifade etti.

Öte yandan Kan 11, İsrail’in Suriye ile yürütülen müzakerelerde, Süveyda’daki Dürzilere doğrudan destek sağlayabilmesine imkân tanıyan açık bir güvenlik maddesinin anlaşmalara eklenmesini şart koştuğunu bildirdi. İsrail’in bu koşulu stratejik çıkarlarının korunması açısından temel gördüğü belirtildi. ABD’nin de desteğinin İsrail’in ulusal güvenliğine zarar verilmemesi şartına bağlanırken bu maddeyi dikkate aldığı kaydedildi. Ancak Tel Aviv’deki izlenim, Washington’un İsrail’in tutumunu olduğu gibi kabul etmediği ve kapsamını asgari düzeye indirdiği yönünde. Fiilen ABD’nin, İsrail’in yalnızca Dürzilerin doğrudan saldırıya uğraması hâlinde müdahaleye hazır olmasını istediği ifade edildi.

dfgthy
İsrail’e ait bir uçağın, geçen temmuz ayında Güney Suriye’deki Süveyda üzerinde uçuşu sırasında termal aldatma balonları (flare) bırakması (AFP)

Kan 11 ayrıca, ABD’nin Ekim 2025’te Süveyda’da yaşananlar gibi Dürzilere yönelik yeni katliamların önlenmesi yönündeki İsrail talebini desteklediğini aktardı.

Öte yandan Jerusalem Post, Süveyda sakinleri arasında ordunun kente girmesine yönelik ciddi endişeler bulunduğunu yazdı. Gazete, halkın Temmuz ayında devlet destekli grupların saldırılarında 2 bin 500 kişinin hayatını kaybettiğini unutmadığını vurguladı.

Öte yandan Kan 11, İsrailli bir güvenlik kaynağına dayandırdığı haberinde, Dürzilere yönelik saldırıların sürmesi hâlinde İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarını genişletmeye hazır olduğunu, “Tırmanmaya tırmanmayla karşılık verilir” mesajı verdiğini aktardı. Bu açıklamanın, Süveyda’da son haftalarda görece bir sükûnet yaşanmasına rağmen yapıldığına dikkat çekildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu daha önce yaptığı açıklamada, Suriye’nin güneybatısının silahsızlandırılmış bir bölge olarak kalmasına kararlı olduklarını söylemiş, “Buranın ikinci bir Lübnan’a dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Dürzi nüfusu koruma konusunda taahhüdümüz var” demişti. Netanyahu, “Şu anda yoğun operasyonlar yürütüyoruz. Daha fazlasına mecbur kalmamayı umuyorum; bu Şam’ın tutumuna bağlı” ifadelerini kullanmıştı.

rgt
İsrail ordusuna ait askeri araçların Güney Suriye’deki bazı bölgelere girmesi (İsrail ordusu)

Bu gelişmelerin yanı sıra İsrail merkezli i24NEWS, Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ya yakın bir kaynağa dayanarak, ABD arabuluculuğunda Paris’te Suriyeli ve İsrailli yetkililer arasında yakında bir görüşme yapılmasının beklendiğini ileri sürdü. Habere göre, görüşmede iki ülke arasında bir güvenlik anlaşmasının son detaylarının ele alınması öngörülüyor.

Aynı kaynak, toplantıda Suriye-İsrail arasındaki tampon bölgede olası ortak stratejik ve ekonomik projelerin de gündeme geleceğini belirtti.

Ancak Reuters, daha önce ABD arabuluculuğunda yapılan görüşmelerin, sınır hattında istikrarı sağlamayı hedefleyen bir güvenlik anlaşmasıyla sonuçlanmadığını hatırlattı.


Refah Sınır Kapısı yaklaşık 20 aydır süren kısıtlamaların ardından bir atılım bekliyor

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
TT

Refah Sınır Kapısı yaklaşık 20 aydır süren kısıtlamaların ardından bir atılım bekliyor

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)

Yaklaşık 20 aydır İsrail ordusu tarafından kapalı tutulan Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına ilişkin beklenti sürüyor. Gazze Yönetim Komitesi Başkanı Ali Şaas’ın kapının bu hafta açılacağını açıklamasının ardından gözler, konuyu ele almak üzere toplanacak olan Binyamin Netanyahu hükümetine çevrildi.

Söz konusu sınır kapısının, 7 Ekim 2023’te başlayan savaş öncesinde olduğu gibi Filistinlilerin düzenli şekilde giriş ve çıkış yapabildiği bir noktaya dönüşmesi bekleniyor. Şarku’l Avsat’a konuşan bir uzmana göre, yaklaşık 20 ay süren İsrail kısıtlamalarının ardından açılış kararının duyurulması, Gazze krizinin çözüm sürecindeki en büyük engel ve tıkanıklığın aşılması anlamına geliyor. Uzman, Refah Sınır Kapısı’nın ABD’nin İsrail üzerindeki baskılarıyla açılmasının muhtemel olduğunu, bunun ABD Başkanı Donald Trump’ın güvenilirliğinin zedelenmemesi açısından da önem taşıdığını ifade etti. Öte yandan Netanyahu’nun, paralel bir geçiş noktası oluşturulması, girişlerin tamamen engellenmesi ya da yeni kısıtlamalar getirilmesi gibi adımlarla süreci zorlaştırabileceği ihtimali de göz ardı edilmiyor.

Refah Sınır Kapısı’nın açılması maddesi, 10 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasının ilk aşamasında yer alıyor. Ancak Netanyahu, kapının açılmasına defalarca karşı çıktı; son olarak 6 Ocak’ta bu tutumunu yineleyerek, açılışı Hamas’ın elindeki son İsrailliye ait cesedin teslim edilmesi şartına bağladı. Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari ise o dönemde Doha’da düzenlenen basın toplantısında, “Siyasi şantajı reddediyoruz. Refah Sınır Kapısı’nın açılması için ortaklarla temaslar sürüyor” açıklamasında bulundu.

ABD, ocak ayı ortasında Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff tarafından yapılan açıklamada, planın ikinci aşamasına geçildiğini duyurdu. Bu aşamada, İsrail’in Gazze Şeridi’nden askerlerini çekmesinin ve Hamas’ın bölgenin yönetiminden çekilmesinin öngörüldüğü belirtildi.

Ancak perşembe günü Davos’ta Barış Konseyi’nin ilan edilmesinden bu yana Refah Sınır Kapısı dosyasında yeni gelişmeler yaşanıyor. Yedioth Ahronoth gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın, İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile bir araya gelerek Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını ve Gazze Şeridi’nin yeniden imar sürecinin başlatılmasını ele alacağını yazdı. Haberde, ABD tarafının, Washington’ın Ran Gvili’nin cesedini bulmak için azami çaba göstereceği taahhüdü karşılığında, İsrail’den kapıyı bu cesedin teslim edilmesinden önce açmasını talep ettiği kaydedildi.

İsrail Kanal 12 televizyonu da dün İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, bugün yapılması planlanan Güvenlik Kabinesi toplantısında gündemin Gazze olacağını ve Refah Sınır Kapısı’nın açılmasının ele alınacağını aktardı.

Gazze Yönetim Komitesi Başkanı Ali Şaas, perşembe günü ABD Başkanı’nın himayesinde Barış Konseyi’nin ilanı sırasında yaptığı açıklamada, Mısır ile Gazze arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın bu hafta içinde iki yönlü olarak yeniden açılacağını duyurmuştu. İsrail medyası ise cuma günü, kapının her iki yönde açılacağını açıklama görevinin, ABD tarafından Komite Başkanı Ali Şaas’a verildiğini bildirdi.

efrgtyu
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafında insani yardım malzemesi yüklü tırlar (AFP)

Mısır Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Reha Ahmed Hasan, Washington’ın, Barış Konseyi’nin ilanının ardından Başkan Donald Trump’ın güvenilirliğini korumak ve bir başarı elde etmek amacıyla Refah Sınır Kapısı’na ilişkin çıkmazı aşmak için baskı yapmasını beklediğini söyledi. Hasan, bunun Witkoff’un ziyareti ve bugün yapılacak toplantıyla da net biçimde görüldüğünü ifade etti.

Refah Sınır Kapısı’nın açılma ihtimali artarken, Arap basınında yer alan sızıntılar olası yeni engellere işaret ediyor. İsrail Yayın Kurumu, perşembe günü yayımladığı haberde, İsrail’in Mısır ile Gazze arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın işletilmesine ilişkin dosyayı netleştirdiğini ve mevcut kapının bitişiğinde, bizzat kendisinin işleteceği ‘Refah 2’ adlı ek bir geçiş noktası kuracağını bildirdi. Haberde, yeni kapının Şin-Bet tarafından denetleneceği, yüz tanıma sistemi ve kimlik kontrolünü içeren uzaktan İsrail güvenlik taramasına tabi olacağı belirtildi.

Hasan, İsrail’in her zamanki gibi sürecin başında engeller koyduğunu ve paralel bir kapı, sıkı aramalar ya da giriş-çıkış sayılarını kontrol etme gibi yöntemlerle her türlü girişimi sekteye uğratmak istediğini savundu. Hasan’a göre, Binyamin Netanyahu hükümeti, iktidarını sürdürmek amacıyla bu tür manevralara devam edecek.

Söz konusu engellerin, İsrail’in Mayıs 2024’te Refah Sınır Kapısı’nın Filistin tarafının kontrolünü ele geçirmesinden bu yana yaşananlardan çok da farklı olmadığı belirtiliyor. İsrail’in i24 News kanalı, geçtiğimiz aralık ayında, İsrail’in Refah Sınır Kapısı’nı Gazze’den Filistinlilerin Mısır’a çıkarılması için açma niyetini açıklamasının ardından, İsrail ile Mısır arasında sert bir diplomatik krizin patlak verdiğini aktarmıştı. Kahire bu adıma karşı çıkarak, ‘Refah Sınır Kapısı’nın tek yönlü açılmasının Filistinlilerin zorla yerinden edilmesini kalıcı hale getireceği’ uyarısında bulunmuştu.

Ocak 2025’te varılan ateşkes anlaşmasının ardından, sınır kapısının açılmasına karar verilmesiyle Refah Sınır Kapısı üzerinden Gazze’den yaralı ve hastaların çıkışına izin verilmişti. Ancak söz konusu anlaşmanın Mart 2025’te İsrail kararıyla çökmesinin ardından kapı yeniden kapatıldı.

Refah Sınır Kapısı, Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki sınırda yer alan, insani yardımların bölgeye girişini ve yaralıların çıkışını kolaylaştıran hayati bir güvenlik hattı olarak değerlendiriliyor. İsrail’in 7 Mayıs 2024’te kapının Filistin tarafının kontrolünü ele geçirmesinin ardından Mısır, bu konuda İsrail ile herhangi bir koordinasyon yürütmeyeceğini açıkladı. Kahire, bu tutumunu ‘işgalin meşrulaştırılmaması’ gerekçesine ve 2005 yılında Tel Aviv ile Ramallah arasında imzalanan, Refah Sınır Kapısı’nın Filistin Yönetimi tarafından işletilmesini öngören sınır kapıları anlaşmasına dayandırdı.

Hasan, söz konusu engellerin, İsrail’in Filistin tarafını kapatmasından bu yana izlediği politikanın bir devamı niteliğinde olduğunu belirterek, İsrail’in ekim ayında imzalanan Gazze anlaşmasının ilk aşamasında Refah Sınır Kapısı’nı açma taahhüdüne uymadığını ve bunu ‘asılsız gerekçelerle’ geciktirdiğini ifade etti. Hasan, Washington’ın baskılarının, arabulucuların çabalarına yanıt olarak İsrail kaynaklı tüm engellerin aşılmasında belirleyici olacağı öngörüsünde bulundu.


Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
TT

Trump'ın girişimi ve Rönesans Barajı: Son derece istikrarsız bir jeopolitik ortamda Mısır'ı desteklemek

ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Dünya Ekonomik Forumu sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü (Reuters)

Amr İmam

ABD Başkanı Donald Trump, Mısır ve Etiyopya arasında Nil sularının paylaşımı konusunda uzun süredir devam eden anlaşmazlık konusunda arabuluculuk teklifinde bulundu; bu, ilk bakışta Kahire'ye yönelik olumlu bir jest gibi görünebilir. Nitekim Mısır, İsrail ile imzaladığı barışı onlarca yıldır korudu, hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı'nı güvence altına aldı, güvenlik, istihbarat ve askeri iş birliği alanlarında Washington için önemli bir ortak olmaya devam etti ve kırılgan ancak devam eden Gazze ateşkesine ulaşılmasında önemli bir rol oynadı.

Ayrıca, dünya liderlerinin Barış Konseyi’nin yetkilerinin genişlemesi ve karar alma mekanizmalarının şeffaf olmaması konusunda endişelerini dile getirdiği bir dönemde, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin, etrafında dönen tartışmalara rağmen, yeni kurulan Barış Konseyi'ne katılma konusunda Trump'ın davetini kabul etmesi, bu oluşuma çok ihtiyaç duyduğu uluslararası meşruiyeti kazandırdı

Bununla birlikte, ABD'nin arabuluculuk teklifi, bölgede, Kızıldeniz kıyısında ve Afrika Boynuzu'nda jeopolitik dönüşümlerin hızlandığı, ittifakların değiştiği ve güç dengesinin yeniden şekillendiği bir anda geldi. Bu zamanlama, girişimin gerçekten on yıldan fazla süren bir anlaşmazlığı çözmeyi mi amaçladığı yoksa başka stratejik çıkarlara mı hizmet ettiğini sorgulamayı gerektiriyor.

Mısır-Etiyopya anlaşmazlığının merkezinde, Mısır'ın tatlı su kaynağı olan Nil Nehri'nin ana kolu olan Mavi Nil üzerinde inşa edilen Etiyopya’nın Büyük Rönesans Barajı yer alıyor. İnşaatına on yıldan fazla bir süre önce başlanmasından bu yana, milyarlarca dolarlık bu hidroelektrik projesi, bölgesel bir altyapı girişiminden Kahire'deki karar vericiler için sürekli bir endişe kaynağına ve zaten ciddi bir su kriziyle karşı karşıya olan 110 milyon Mısırlı için ufukta duran bir tehdide dönüştü.

Ağustos 2025'te tam kapasite faaliyete geçen baraj, Mısır'ın su güvenliğine doğrudan ve uzun vadeli bir tehdit oluşturuyor. Mısır, tatlı su ihtiyacı için neredeyse tamamen Nil Nehri'ne bağımlı ve mevcut uluslararası anlaşmalara göre uluslararası alanda kabul gören  55,5 milyar metreküp su payına sahip.

Ancak, barajın devasa rezervuarı, su akışında önemli aksamalara neden olabiliyor. Yıllar boyunca yapılan dolum sırasında Etiyopya, Mısır'a akacak olan muazzam miktarda suyu tuttu. Elektrik üretimine başlandıktan sonra bile, baraj Mısır'ın yıllık su payının önemli bir bölümünün akışını engellemeye veya kontrol etmeye devam ediyor.

Şarku’k Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mısır Su Kaynakları ve Sulama Bakanı, mecliste yaptığı son konuşmada, devletin, su akışındaki azalmanın doğrudan etkilerinden vatandaşlarını korumak amacıyla, atık su arıtma tesislerinin genişletilmesinden deniz suyu arıtma kapasitesinin artırılmasına ve su tasarrufu projelerine yatırım yapılmasına kadar, krizi hafifletecek önlemler için on milyarlarca Mısır lirası harcadığını açıkladı.

Bu maliyetli önlemler şimdiye kadar şoku hafifletmeye yardımcı oldu, ancak Mısır uzun vadede çok daha büyük kayıplar ile yüzleşmeye hazırlanıyor. Normal hidrolojik koşullar altında, baraj mevcut su akışının azalmasına yol açtı. Kuraklık veya uzun süreli kıtlık dönemlerindeyse, ekonomide geniş çaplı bir aksama, tarım sektörünün çöküşü ve zaten dünyanın en çok su sıkıntısı çeken ülkelerinden biri olan Mısır'da ciddi su kıtlığı gibi yıkıcı sonuçları olabilir.

fgthy
Rönesans Barajı'nın açılış töreninde barajın önünde dalgalanan Etiyopya bayrağı, 9 Eylül 2025 (AFP)

Mısır, Eylül ve Ekim 2025'te, yağmur mevsiminde büyük miktarda suyun planlanmamış bir şekilde serbest bırakılması sonucu Nil Vadisi'nin geniş alanlarının, tarım arazilerinin ve köylerin sular altında kalması ile birlikte barajın kötü yönetiminin tehlikelerine dair erken bir uyarı almış oldu. Bundan kaynaklanan zarar ve kayıplar, devam eden iç savaşın devletin bu tür ani sellere hazırlanma veya bunları kontrol altına alma kapasitesini engellediği Sudan'da daha da şiddetliydi.

Değişen jeopolitik

Yıllardır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Rönesans Barajı üzerindeki anlaşmazlığı Mısır devleti için varoluşsal bir tehdit olarak tanımladı. Kahire'nin krizi çözmek için harcadığı yoğun diplomatik çabalara rağmen, ABD Başkanı Donald Trump'ın arabuluculuk teklifi, bölgesel jeopolitik sahnede derin dönüşümlerin yaşandığı bir anda geldi; bu dönüşümler, Mısır'ın dizginleri ele geçirme eğiliminin giderek arttığını yansıtıyor.

Son on yılda Mısır, Addis Ababa'ya barajın işletilmesi konusunda bağlayıcı bir anlaşmaya varılması için baskı yapmak da dahil olmak üzere, mevcut tüm siyasi ve diplomatik yolları denedi. Bu yollar tükendiğinde, Kahire, Nil sularındaki hayati payını korumak ve Etiyopya'nın barajı siyasi bir şantaj aracı olarak kullanmasını önlemek için proaktif önlemler almaya başladı.

Etiyopya bu tür niyetlere sahip olmadığını defalarca belirtmesine rağmen, ülkenin elektrik ihtiyacını veya komşularına elektrik ihracatı kapasitesini çok aşan baraj, Afrika Boynuzu'nda ve belki de ötesinde su gücü politikasında yeni bir dönemi başlatmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor.

Bu meydan okumaya karşılık olarak Mısır, Eritre ve Somali'den Cibuti, Kenya ve Uganda'ya kadar Etiyopya'ya komşu ülkelerle askeri iş birliği ve ortak savunma anlaşmaları ağı kurdu. Haritalar, Kahire'nin benimsediği bir çevreleme stratejisini açıkça gösteriyor ve bu Addis Ababa'ya, Mısır'ın can damarı olan Nil'in akışına herhangi bir müdahalenin Etiyopya'yı Kahire'nin askeri ve stratejik eylem alanına dahil edeceği mesajını veriyor.

Bu hamleler ayrıca Etiyopya'nın denizcilik emellerini dizginlemeyi ve tek taraflı deklare edilen Somaliland Cumhuriyeti'nde bir deniz üssü kurarak Kızıldeniz'e erişme girişimini engellemeyi de amaçlıyor. Buna paralel olarak Somali, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için Suudi Arabistan ile bir ittifak kurmak istiyor.

Bu ittifak eğer kurulursa, Mogadişu'daki merkezi hükümeti destekleyerek Somali devletinin dağılmasını önleyecek, federasyonun tüm toprakları üzerindeki otoritesini güçlendirecek, bölgesel güçlerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ne açılan güney kapısında stratejik kazanımlar elde etmek için Somali kıyılarını kullanma girişimlerine karşı koyacaktır. Sonuç olarak, daha güçlü bir Somali, Etiyopya'nın denize yönelik emellerini sınırlayacak ve jeopolitik istikrarsızlıkla dolu bir arenada Mısır'ın konumunu güçlendirecektir.