ABD Doları’nın küresel ekonomideki saltanatının hikayesi

Dolar, onay sürecinden basımına ve piyasaya sürülmesine kadar uzun bir yolculuk yaşadı (Reuters)
Dolar, onay sürecinden basımına ve piyasaya sürülmesine kadar uzun bir yolculuk yaşadı (Reuters)
TT

ABD Doları’nın küresel ekonomideki saltanatının hikayesi

Dolar, onay sürecinden basımına ve piyasaya sürülmesine kadar uzun bir yolculuk yaşadı (Reuters)
Dolar, onay sürecinden basımına ve piyasaya sürülmesine kadar uzun bir yolculuk yaşadı (Reuters)

Ahmed Abdul Hekim
6 Temmuz sadece ABD için değil, küresel ekonomi için de önemli bir gün. Pazartesi günü doların New York'ta yapılan Kıta Kongresi’nde ABD'nin para birimi olarak kabul edilişinin 235’inci yıl dönümüydü.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki farklı resmi para birimlerinin çıkış noktaları, basılmaları ve gelişimleriyle ilgili hikayeleri bir kenara, ortak ekonomik tanımı, ‘Avrupalı sömürgeciliğine karşı verdiği özgürlük savaşı’ ve daha sonra Amerikan İç Savaşı’ndan doğan hikayesi göz önüne alındığında ‘yeşil banknotun’ önemi ön plana çıkıyor. Doların zaman içinde istisnai bir dönüşümle ortaya çıkan önemi, bugün dünyadaki ticari işlemlerin çoğunda kullanılması ve küresel piyasaların yüzde 83’ünden fazlasına hükmetmesi nedeniyle olağanüstü bir hal aldı.
Peki, yeşil banknotun hikayesi ne ve hangi aşamalardan geçerek şu anki konumuna geldi?
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı araştırma doların hikayesini keşfetmeye çalışırken aynı zamanda, dünyayı sarsan ekonomik dalgalanmalar çerçevesinde ‘doların saltanatının’ sona yaklaşıp yaklaşmadığını ve büyük ekonomik güçlerle rekabet edip edemeyeceğinin cevabını da bulmaya çalıştı.

Dolar nasıl ortaya çıktı?
ABD tarihine ait belgelere ve ABD Merkez Bankası’nın (Federal Rezerv Sistemi - FED) internet sitesinde yer alan bilgilere göre dolar, bir gecede ABD’nin resmi para birimi olarak ortaya çıkmadı. Bilakis dolar onay sürecinden basımına ve piyasaya sürülmesine kadar yaşadığı uzun bir yolculuğun sonucunda ortaya çıktı.
Hikaye, yazar Jason Goodwin'in “Greenback: The Almighty Dollar and the Invention of America” (Dolar: Yüce Dolar ve Amerika İcadı) adlı kitabında aktardığına göre Avrupalı ​​kolonicilerin 1620'de ABD'ye göçüyle başladı. Bu koloniciler yanlarında altın sikke ve İngiliz banknotlarını götürdüler. Ancak zengin değildiler ve kısa sürede paraları tükendi. Amerika kıtasındaki yerlilerden yiyecek, hayvan postları ve diğer ihtiyaçlarını satın alamamaya başladılar.
Koloniciler çok geçmeden bazı kabukların yerli nüfus için sembolik öneme sahip olduğunu keşfettiler, böylece yiyecek gibi ihtiyaç malzemeleri takas yoluyla edinmeye başladılar. Ancak Goodwin'e göre, takas koloniciler arasında oldukça önemli hal alınca çeşitli malları da takas da kullanmaya başladılar. Kuzey kolonilerinde takas için mısır ve balık kullanırken güneydeki bazı kolonilerde tütün kullandılar. Bu malların birçoğu resmi para birimi olarak ilan edilse de bazıları para birimi olarak pek değerli değillerdi.

Amerikan ekonomisinin 1879'da büyük bir enflasyonla karşı karşıya kalması bu sırada doların büyük değer kaybetmesine yol açtı (Reuters)
Yıllarca takas için kullanılan tütünün değerindeki ve emtia fiyatlarındaki dalgalanma, altın, gümüş veya banknot gibi sağlam para birimlerinin kullanılmasının önünü açtı. Artık kabuklar yerine sağlam para birimleri daha fazla rağbet görmeye başlamış ve daha faydalı olduğu keşfedilmişti.
Ancak buna rağmen kolonicilerin bu gelişen takas yöntemine alternatif seçenekleri yoktu. Çünkü İngiliz yetkililer ne altın ve gümüş sikkelerin ihracatına ne de kolonicilerin kendi para birimlerini sikke haline getirmelerine izin vermişlerdi. Bu yüzden koloniciler için Amerika Birleşik Devletleri'nde 19. yüzyıla kadar dolaşımda kalan İspanyol para birimini kullanmak daha kolay bir yöntem oldu.
İngiliz yetkililerin baskıyı artırmaları ve hükümetin kolonicilere getirdiği vergi yükü, İngiliz tarafıyla koloniciler arasında tam bir kırılma noktası oldu. Bu sırada Avrupa'dan ve özellikle İngiltere'den bağımsız olunması çağrıları yapan seslerin yükselmeye başlamasıyla aynı dönemde ABD’nin bazı eyaletlerinde özel para birimleri basılmaya başlandı. En dikkat çekici olanı, 1652'de Massachusetts poundu oldu. Massachusetts eyaletinin bu adımı daha sonra hızla diğer eyaletlere yayıldı.
İngiliz ordusuyla yapılan uzun ve maliyetli savaşların ardından 1776'da bağımsızlık ilanından sonra ABD’nin kurucu babaları, eyaletlerin bu savaşın maliyetini birlikte nasıl ödeyebileceklerini düşünmeye başladılar. Kurucu babalardan biri olan Benjamin Franklin yaptığı bir konuşmada,“Kıta Kongresi üç yıl boyunca vergisiz olarak askerlerin kıyafetleri, silahları ve yiyeceklerinin maliyetini karşılamak ve gemilerimizi donatmak için bol miktarda banknot bastı. Askerlerimiz Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden biri ile savaştılar ve onları yendiler” ifadelerini kullandı.
FED’in sitesinde yer alan bilgilere göre Bağımsızlık Bildirgesi'ni yayınlayan ve İngiltere'ye karşı savaşı yöneten Kıta Kongresi, kendi adını taşıyan ‘kontinental’ (kıta) adlı banknotlar basmıştı. Ancak  Amerikan Özgürlük Savaşı’nın ardından hali hazırda yeterli karşılığı olmayan bu banknotlar hızla değer kaybetti. Bu yüzden kurulan yeni cumhuriyet yeni bir ekonomik ve mali sistem geliştirmek zorunda kaldı.
Kıta Kongresi 1785 yılında New York'ta bir araya geldi ve 6 Temmuz günü doların ABD’nin yeni resmi para birimi olmasına karar verdi. Kongre, ondalık bir sistem kullanılacağını ve bir doların yüz sente eşit olacağını açıkça belirtti. Ancak yine de Kongre üyeleri arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı ve bu anlaşmazlıklar, ABD’nin yeni para birimini 1792 yılına kadar basamamasına nende oldu. Daha sonra üç ayrı değerde doların basılması kararlaştırıldı ve her birinin değeri altın, gümüş veya bakır üzerinden hesaplanan madeni paraların basımına başlandı. Bu durum, ABD Hazine Bakanlığı’nın 1862'deki İç Savaş’ın ortasında banknot halindeki dolarları basmayı başarmasına kadar 20 yıl boyunca devam etti. Dolar, halen kullanımda olan yeşil formunda ortaya çıktı. Üzerindeki yeşil ve siyah renkler, daha sonra kalpazanlığın önlenmesi için de kullanıldı. O tarihten itibaren kağıt banknotlar basılmaya başladı. FED, Amerikan İç Savaşı sonuna kadar basılan dolar miktarının 461 milyonu bulduğunu tahmin ediyor. Bununla birlikte Kıta Kongresi, yeni banknotlarla işlem yapmayı reddedenleri cezalandırdı.

Peki, dolar nasıl küresel ekonominin hakimi oldu?
 Dolar, ortaya çıkana kadar zorlandı. Ardından yirminci yüzyılın ilk yıllarında küresel ekonomik sistemin zirvesine olan yolculuğu başladı. Dolar basıldıktan ve işlem gördükten sonra, madeni paralar altınla kaplanmamaya başladı. Bu da kağıt banknotları istediğiniz zaman altınla değiştiremeyeceğiniz anlamına geliyor.
 Amerikan ekonomisi, 1879'da büyük bir çöküşe tanıklık etti. Bu sırada dolar büyük değer kaybetti. Doların yine altınla kaplanması karşılığında enflasyonu düşüren ve ekonomiyi yeniden canlandıran bir karar alındı.
Ancak ABD ekonomisi elli yıl daha durgunluk yaşadı ve 1929 yılına gelindiğinde ‘Büyük Buhran’ olarak adlandırıldı. Dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, 1933 yılında doların yeniden altın kaplama olmadan basılması kararı aldı, ancak ertesi yıl bu kararı iptal etmek zorunda kaldı. Bu da dolar kurunda göreceli bir iyileşme sağladı. Bu durum, ABD'nin öncülüğünde 1944 yılında ‘Bretton Woods Anlaşması’ olarak da bilinen ‘Uluslararası Para Anlaşması’nın imzalandığı New Hampshire eyaletinin Bretton Woods beldesinde toplanan Birleşmiş Milletler (BM) para ve finans konferansına kadar devam etti. Bu arada dünyanın dört bir yanından 44 ülkenin katıldığı konferans 22 günden fazla sürdü. Ancak başta Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere uluslararası finans kurumlarının ortaya çıkması, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra (1939-1945) küresel ekonomi ve Amerikan ekonomisinde bir dönüm noktası olurken, yeni bir küresel ekonomik düzen oluştu.

Dolar, yerel bir para birimiyken küresel ticaret işlemlerinde zirveye oturan bir para birimine dönüştü (Reuters)
Ekonomistlere ve ilgililere göre tam da bu nokta doların tüm uluslararası ekonomiler üzerindeki küresel hakimiyetinin ve yerel para biriminden küresel para birimine dönüşmesi fiili başlangıcı oldu.
Uluslararası ticaret Bretton Woods Anlaşması çıktılarına göre düzenlenirken bir takım koşulların ve kısıtlamaların uygulanmasına karar verildi. En önemlisi de ABD dolarının diğer ülkelerin para birimlerinin değerinin belirlenmesinde ana referans olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı.
IMF ve Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD) kuruldu ve 44 ülke para birimlerinin uluslararası değerini belirlemek için ABD dolarına bağımlı hale geldi.
Bu arada ABD, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra dünyadaki altın rezervinin yüzde 75'ine sahipti. Çünkü dolar dünyada altınla kaplanmış tek para birimiydi ve diğer ülkeler ekonomilerinde yaşanan enflasyonlar nedeniyle altın cinsinden para birimini terk etmişlerdi. Bu da çok sayıda ülkenin gelecekte altın rezervi karşısında dolar biriktirmeye itti. Anlaşmaya imza atan ülkeler, 1945 ve 1971 yılları arasında, bir ons altının 32 dolar değerinde olduğu bir dönemde, para birimlerinin değerinin dolarla kıyaslanmasını kabul ettikleri için, bazı ülkeler doları döviz rezervi olarak kullanmaya başladılar.
Bretton Woods sistemi olarak bilinen bu düzen, ABD hükümetinin dolar ve diğer ülkelerin rezervlerini dolardan altına çevirmeyi bırakmaya karar verdiği 1971 yılına kadar sürdü. Bu tarihten itibaren anlaşmanın tarafları para birimlerini altın yerine, diğer para birimlerine kıyasla fiyatlandırma konusunda herhangi bir sistemi seçmekte serbest hale geldiler. Küresel olarak işlem gören çeşitli emtiaların fiyatlarının dolar üzerinden belirlenmesi, rezerv para birimi olarak veya bir ticari alışverişte ödeme yapmak için kullanılması dolara güç kazandırıyor. Birçok ülke ABD'ye olan borçlarını ödemek için dolar alıyor veya elinde tutuyor. Bununla birlikte ABD’nin birçok ülkede altın rezervleri bulunuyor.

Doların saltanatı sona mı yaklaştı?
ABD’nin ekonomik hakimiyetinden kaynaklanan uluslararası ve küresel huzursuzluk devam ediyor. Doları etkileyen diğer sebepler ise şöyle:
Çin ve Avrupa ülkeleri gibi diğer ekonomik güçlerin ortaya çıkışı
Dünyada (1997 Asya mali krizi ve 2008 küresel mali kriz gibi) devam eden ekonomik sarsıntı ve dalgalanmalar
Uluslararası raporlara göre ‘para birimi savaşları’, ‘ticaret savaşları’ ve ‘enerji savaşları’ kavramlarının yayılması
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını sonrası dünyada modern çağın en ağır ekonomik krizlerin yaşanması.
Uzmanların ve ilgililerin, ABD dolarının küresel ekonomiye hâkim olmaya devam edebilme yeteneği ve yükseliş yolculuğunun sona gelip gelmediği konusundaki görüşleri farklılıklar gösteriyor.
Bu bağlamda David Adler ve Daniel Bessner, ABD merkezli New Republic dergisinde yayınlanan ortak çalışmalarında, ABD'nin mevcut ekonomik kaosa rağmen dolar küresel çaptaki gücünü hala koruyabildiğini belirttiler. Adler ve Bessner, bunun nedenini ise mevcut ABD Başkanı Donald Trump'ın en yakın ​​müttefikleri olan Avrupalıların fikir birliğini veya isteklerini bozan ve onları geri çekmeye zorlayan kararlar almasına bağladılar. Bunların ticaret anlaşmalarından çekilme ve bazı ülkelere (İran, Kuzey Kore, Rusya ve Venezuela) yaptırım ve baskı politikası uygulama gibi kararlar olduklarını açıklayan Adler ve Bessner, sadece bu kararlara sempati duyan ülkelerin Trump'ın politikalarına ayak uydurabildiklerinin altını çizdiler.
Başta Rusya ve Çin olmak üzere ABD’nin rakiplerinin para rezervlerini çeşitlendirmek ve dolar dışındaki para birimleriyle ikili ticareti geliştirmek için çalıştıklarına dikkati çeken Adler ve Bessner, ayrıca Avrupa Birliği (AB) üyesi bazı ülkelerin liderlerinin doların eylemleri ve politikalarındaki (örneğin ABD’nin 2018 yılında İran ile dünya güçleri arasında yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesi) özgürlüklerini kısıtladığını düşündüklerini, ancak şuana kadar bu konuda atılan hiçbir adımın son aşamasına gelemediğini belirttiler.
ABD merkezli The National Interest dergisi tarafından yayınlanan bir başka raporda ise David Oren, doların baskınlığının ABD yönetimlerine ekonomik yaptırımlar yoluyla bir takım zorlamaları dayatma becerisi kazandırdığını söyledi.  Oren, güçlü doların rolünün sermaye piyasalarının derinliğini ve Amerikan kurumlarının gücünü yansıttığı düşünüldüğünde, bu baskınlığın uzun vadeli olabileceğini vurguladı.
Öte yandan Kaliforniya Üniversitesi'nden Prof. Barry Eichengreen ‘How Global Currencies Work?’ (Küresel para birimi nasıl çalışır?) adlı kitabında, “Dolara küresel bir darbe indirmek için önce dünyanın ABD Hazine bonolarına yabancı yatırımcı güvenini kaybettirmesi gerekiyor” ifadelerine yer veriyor. Prof. Eichengreen bunun da mevcut ABD Başkanı Donald Trump tarafından büyük bir siyasi skandalın patlak vermesiyle olabileceğini de açıkça belirtiyor.
Prof. Eichengreen’a göre doların hegemonyası, Trump'ın tecrit ve korumacılığına karşı Afrika ve Asya'da artan nüfuzu çerçevesinde yerel para birimiyle çalışan büyük Çin bölgesi tarafından zayıflatılabilir. Prof. Eichengreen doğrudan bir etkiye sahip olacak bu adımın gerçekleştirilebileceğini vurguluyor.
Çin, son yıllarda para birimi yuanı uluslararası ticari işlemlerde kullanmaya başladı. Benzer şekilde Rusya da kendi para birimi rubleyi uluslararası ticarette kullanmak için adım attı. Uzmanlar, bu gelişmelerin doların hakimiyetini zayıflatmaya katkıda bulunacağını düşünüyorlar.



Sevilen sağlık dizisinden ICE karşıtı eyleme destek

Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
TT

Sevilen sağlık dizisinden ICE karşıtı eyleme destek

Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)

ABD Başkanı Trump'a, şehirdeki göçmenlere yönelik ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) operasyonlarını sona erdirmesi için baskı yapma amacıyla Minnesota Üniversitesi öğrenci gruplarının başlattığı "Ulusal Kapanma" protestosu nedeniyle, Grey's Anatomy'nin 22. sezon çekimlerini dün askıya aldığı bildirildi.

Renee Good ve Alex Pretti'nin Minneapolis'te federal göçmenlik memurları tarafından vurularak öldürülmesinin ardından İkiz Şehirler (Minnesota eyaletindeki Minneapolis ve St. Paul kentleri -çn.) halkı, 30 Ocak Cuma günü genel grev çağrısı yaptı. Organizatörlerin internet sitesinde belirttiği üzere bu kapanma, "ICE'ın terör saltanatını durdurmak" için "ülke çapında okul ve işe gidilmeyen ve alışveriş yapılmayan bir günü" içeriyor.

Deadline'a konuşan kaynaklara göre, ABC'nin uzun soluklu sağlık draması Grey's Anatomy'nin prodüksiyonu, protesto nedeniyle dün askıya alındı.

Deadline'a göre uzun soluklu dizide çalışan "ekip üyelerinin" 30 Ocak'ta işe gelmeyeceğinin "prodüksiyon ekibi tarafından öğrenilmesinin ardından" yapım sürecini askıya alma kararı verildi. Henüz başka bir programın dün prodüksiyonu durdurduğu bildirilmedi.

Kaynaklar, dizinin çekimlerinin 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacağını da aktardı.

sdefr
Ekip üyelerinin ICE karşıtı grev nedeniyle çalışmayı reddetmesi üzerine Grey's Anatomy'nin prodüksiyonunun durduğu bildirildi (Disney)

The Independent cevap hakkı için Grey's Anatomy'nin yapımcısı ABC'yle temasa geçti.

Yoğun bakım hemşiresi Pretti, ABD Başkanı'nın acımasız göçmenlik operasyonlarına karşı Minneapolis'te düzenlenen bir protestoda sınır muhafızları tarafından yaklaşık bir hafta önce öldürülmüştü. Bu olaydan sadece üç hafta önceyse ICE'ın Minnesota'daki aktif bir operasyonu sırasında aracıyla bir caddeyi kapatması üzerine Good, bir ICE memuru tarafından vurularak öldürülmüştü.

Trump yönetiminin, Pretti ve Good'un ölümleriyle ilgili tutumuna duyulan öfke, binlerce öğrenci ve çalışanın okul ve işten uzak kaldığı "ulusal kapanma" çağrısına yol açtı.

Organizatörler internet sitelerinde "İkiz Şehirler halkı tüm ülkeye yol gösterdi: ICE'ın terör saltanatını durdurmak için onu KAPATMAMIZ gerekiyor" diye yazdı. 

30 Ocak Cuma günü, ülke çapında okulla işe gitmeme ve alışveriş yapmama günü için bize katılın.

Dünkü grevi organize eden çeşitli gruplar arasında Minnesota Üniversitesi'ndeki birçok kuruluş da var. Kapanmayla ilgili internet sitesinde 46 eyalette düzenlenen protestolar için New York, Los Angeles, Şikago ve Washington gibi büyük şehirler de dahil 250 nokta listeleniyor.

Minnesota Üniversitesi'nde Etiyopya Öğrenci Birliği Başkanı olan öğrenci Kidus Yeshidagna, The Guardian'ın aktardığına göre "Bu grev çağrısını yapıyoruz çünkü Minnesota'da yaptığımız şeyin ülke geneline yayılması gerektiğini düşünüyoruz" dedi. 

Ülke çapında daha fazla insanın ve parlamenterin uyanması gerekiyor.

Genel grev çağrısı, geçen hafta cuma günü binlerce kişinin Minneapolis'in dondurucu soğuğunda yürüyerek Trump'ın, şehirlerindeki göçmenlere yönelik baskılara son vermesi çağrısında bulunmasının ardından geldi. Trump'ın Minnesota'da "gerilimi biraz azaltacağını" söylemesine rağmen protestocular, baskıyı artırmak istediklerini belirtmişti.

Independent Türkçe


Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor
TT

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Christopher Phillips

Sadece birkaç yıl önce, Batı ülkeleri ile Çin arasındaki bu artan yakınlaşma hayal bile edilemezdi. Nitekim Mayıs 2023'te, ABD Başkanı Joe Biden'ın baskısı altında ve mevcut gerilimlerin Çin ile Batı arasında yeni bir Soğuk Savaş'a dönüşebileceği yönündeki artan uyarılar arasında, G7 ülkeleri, Çin'e olan ekonomik ve stratejik bağımlılıklarını azaltmayı amaçlayan bir yaklaşım benimsemişlerdi. Ancak, durum hızla değişti. Geçtiğimiz ocak ayında, grubun en önde gelen iki lideri, önce Kanada Başbakanı Mark Carney, ardından da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ilişkileri onarmak ve ticareti artırmak amacıyla Çin'in başkentini ziyaret etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron onlardan önce aralık ayında Pekin'i ziyaret ederken, Friedrich Merz Starmer'dan sonra ziyaret etmeye hazırlanıyor. Peki ne değişti? Cevap kısa ve tek bir kelimede gizli: Trump.

İngiltere Başbakanı Starmer, başbakanlık düzeyinde 2018'den bu yana bir ilk olan ziyaretinde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile görüşmesinin ardından, “dünyanın karşı karşıya olduğu zorlu zamanlar” gölgesinde Pekin ile kapsamlı bir stratejik ortaklık çağrısında bulundu. Eşi benzeri görülmemiş bir adımla, İngiliz hükümeti Çinli yetkililerle seyahat kısıtlamalarını hafifleten bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Anlaşma kapsamında İngiltere vatandaşlarının 30 güne kadar olan ziyaretler için vizesiz Çin'e girişine izin verilecek ve bu da Asya pazarlarındaki İngiliz hizmet işletmelerinin büyümesine katkıda bulunacak.

Böylece İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avustralya ve Japonya gibi bu ayrıcalıktan yararlanan ülkeler listesine katıldı ve kararın, şu anda Çin'e olan yıllık 18 milyar dolar İngiliz hizmet ihracatının hacmini artırması bekleniyor.

ABD Başkanının Beyaz Saray'a dönüşüne eşlik eden kaos, Batılı müttefikleri tedirgin etti ve transatlantik ittifakın geleceğinin derinlemesine gözden geçirilmesine yol açtı. Trump'ın son dönemdeki davranışları, Grönland'ı tehdit etmesi, planlarına karşı çıkan müttefiklerine gümrük tarifeleri uygulaması ve NATO'nun Afganistan'daki savaştaki rolünü küçümsemesi, Starmer gibi daha önce onun suyuna gitmeye meyilli olan isimleri bile daha sert tavırlar almaya itti. Ancak Çin'e açılım, bağlılıklarda bir değişimi yansıtmıyor, aksine hesaplı bir riskten korunma politikasının bir parçası. Batı ülkeleri ABD ile ittifaklarından feragat etme niyetinde değiller, ancak stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar.

Güvenceleri çeşitlendirmek

Batılı müttefikler, Donald Trump geçen yıl ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünde önlerinde sorunsuz bir yol olmasını beklemiyorlardı, ancak şokun büyüklüğü beklentilerini aştı. Kanada'nın güney komşusuyla ilişkisi, Trump'ın onu 51. ABD eyaleti olarak ilhak etme olasılığından bahsetmesinden ve ona ticari tarifeler uygulamasından birkaç hafta sonra kötüleşti. Avrupalı ortakları da benzer bir yoldan geçti. AB, ihracatının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi getiren Turnberry Anlaşması'nı kabul ederken, İngiltere müzakerelerle bunun yüzde 10 gibi daha düşük bir oranda olmasını sağlamayı başardı. Ticari yükler absorbe edilebilirdi, ancak asıl endişe Trump'ın iktidara dönüşüyle ​​Avrupa’nın güvenliğinin sarsılmasıydı. Zira Trump, ABD’nin artık Ukrayna'ya destek konusunda isteksiz olduğunu defalarca ima etti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü ve Moskova'nın talepleriyle uyumlu “barış” önerilerine destek verdi, ama daha sonra söylemini revize etti.

frgty6
Çin onur kıtası İngiliz Başbakanı Keir Starmer'ı karşılıyor (Reuters)

Sonraki haftalarda, Batılı müttefikler arasındaki endişe belirtileri yoğunlaştı. Aralık ayında, yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, merkezci Avrupalı ​​liderleri hedef aldı, kıtanın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğu konusunda uyardı ve Washington'a aşırı sağ partileri destekleyerek “direnişi güçlendirme” çağrısı yaptı. Ardından Trump, ocak ayı başlarında Venezuela'da bir darbeyi yöneterek, Batılı müttefiklerin büyük saygı duyduğu uluslararası hukuk sistemini hiçe saymış gibi göründü. Bunun ardından, NATO üyesi bir devlete ait bir toprak olmasına rağmen Grönland'a el koyma konusunda daha da ileri giderek, Danimarka'nın yanında yer alan Avrupa ülkelerini ticaret tarifeleriyle tehdit etti. Bu tablo, Davos'taki kafa karıştırıcı konuşmasıyla tamamlandı; burada ABD'nin NATO’daki müttefiklerinden “hiçbir fayda görmediğini” ve Afganistan'da “ön cephelerden hep çok uzakta kaldıklarını” iddia etti. Tüm bu olaylar, ABD'nin geleneksel Batılı müttefiklerine  kafa karışıklığı ve endişeyle dolu bir yıl geçirtti.

Batılı ülkeler, stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar

Bu değişen tabloyla karşı karşıya kalan Avrupalı ​​liderler, Kanada ile birlikte bir dizi paralel yaklaşım benimsedi. Bunlardan ilki, kolektif eyleme bağlılıktır. Bu yaklaşım, son Grönland krizi sırasında iyice belirginleşti; yedi NATO üyesi ülke (İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya) Danimarka ve Grönland'ın yanında yer aldı. Bu bağlılık, ağustos ayında İngiltere, Fransa, Almanya, Finlandiya ve İtalya liderlerinin Beyaz Saray'da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte ABD Başkanı’yla bir araya gelmesi ve Trump'ı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Ukrayna ile ilgili verdiği taahhütlerden geri adım atmaya ikna etmeyi başarmasıyla daha da pekişti.

Ancak bu yolun da zorlukları yok değil. Birleşik bir Batı duruşunu sürdürmek, Avrupa başkentlerinin farklı çıkarlarına bağlı kalmaya devam ediyor ve özellikle Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve diğer sağcı güçler gibi Avrupa içindeki Trump yanlısı sesler tarafından zayıflatılmaya açık. Bununla birlikte, Fransa'dan Jordan Bardella gibi önde gelen sağcı figürlerin Trump'ın Grönland ile ilgili taleplerini reddetmesi önemli bir değişime işaret ediyor. Bardella’nın, ticari baskı yoluyla bir Avrupa toprağına yönelik Amerikan tehdidini diyalog değil, zorlama olarak nitelendirmesi, Trump'ın politikalarının yarattığı zorluğun büyüklüğünün Avrupalı sağcı çevrelerde bile giderek daha fazla farkına varıldığını gösteriyor.

ty
İngiltere Ticaret Bakanı Peter Kyle ve Çin Halk Cumhuriyeti Ticaret Bakanı Wang Wentao, 29 Ocak'ta bir mutabakat zaptı imzaladıktan sonra (Reuters)

İkinci yaklaşım, Amerikan nüfuz alanının dışındaki ortaklıkları genişletmeye dayanıyor. Daha önce “riskleri azaltma” söylemi yalnızca Çin'e yönelikken, Avrupalı ​​liderler artık konuyu daha geniş bir perspektiften ele alarak, buna ABD ile olan ilişkilerini de eklediler. Pekin ile ilişkilerini geliştirmek için çalışan Kanada, İngiltere, Fransa ve Almanya'ya ek olarak, Avrupa Birliği, Ursula von der Leyen'in “dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi” olarak tanımladığı Latin Amerika'daki Mercosur bloğu ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Davos'ta ise Meksika ile yeni bir anlaşmadan, Filipinler, Tayland, Malezya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden ve şu anda hazırlanmakta olan Hindistan ile “tarihi” bir anlaşmadan bahsetti. Düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe de, Davos görüşmelerinin Avrupa'nın Amerikan teknolojisine, iletişim platformlarına ve ödeme sistemlerine olan bağımlılığını azaltmaya, ortaklıkları çeşitlendirmeye ve kendi kendine yeterliliği artırmaya odaklandığını belirtti.

Üçüncüsü, Trump ile tamamen kopmaktan kaçınmayı içeriyor. Son gelişmeler Batılı müttefikleri, Trump'ın görevdeki ilk yılında izledikleri anlama politikasını yeniden gözden geçirmeye sevk etse de, bu politikanın tamamen terk edilmesi olası görünmüyor. İspanya'nın Rusya, Çin ve İran ile birlikte Latin Amerika ülkelerine katılarak Nicolás Maduro'nun tutuklanmasını kınayan tek büyük Avrupa ülkesi olması da bunu açıkça ortaya koydu. Buna karşılık, İngiltere, Trump'ın Venezuela'ya uyguladığı ambargoyu aşmaya çalışan Rus bandıralı bir petrol tankerine el koyma konusunda ABD güçleriyle iş birliği yaptı. Gerginliğin artmasına rağmen, başta Ukrayna olmak üzere karşılıklı çıkarlar konusunda Batı'nın Washington ile koordinasyonunun devam etmesi muhtemeldir. Nitekim Trump'ın yakın zamanda ima ettiği gibi İran'a karşı ek saldırılar düzenleme yoluna gitmesi durumunda, Avrupa'dan geniş çaplı bir kınama gelmemesi söz konusu olabilir.

Yeni dünya düzeniyle yüzleşmek

Davos'ta Ursula von der Leyen, Avrupa'nın Trump'ın küresel düzende yarattığı dönüşümler gerçekliğiyle yüzleşmesi gerektiğini açıkça ifade etti. “Mevcut yapısal dengesizlikleri gidermek için statükoya geri dönmeye bel bağlamak yeterli olmayacaktır,” diyen Ursula von der Leyen, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer bu değişim kalıcıysa, Avrupa da değişmelidir.” Avrupa Birliği, İngiltere, Kanada ve diğer bazı Batılı müttefiklerle birlikte, Trump'ın dönüşünün radikal doğasını hafife aldığını geç de olsa kabul etmeye başladı.

dfe
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Şanghay'daki bir İngiliz bisiklet sergisinde, 30 Ocak (AFP)

Trump görevdeki ikinci yılına girerken, Batılı müttefikler, anlama politikasının ötesine geçerek, hassas konularda çatışmayı seçici iş birliğiyle dengeleyen, aynı zamanda ortaklık ağlarını genişleten ve ABD politikasındaki değişimlere olan bağımlılıklarını azaltan bir çeşitlendirme stratejisi benimsemeye yöneldiler.

Ancak daha derin bir soru halen cevapsız: Bu değişim ne ölçüde kalıcı olacak?

Trump'ın görev süresi üç yıl sonra sona eriyor ve ara seçimlerin kendisi için olumsuz sonuçlanması durumunda, Kasım ayında iç politikada manevra kabiliyeti azalabilir. Böyle bir olasılık, bazı Batılı müttefikleri ihtiyatlı davranmaya ve Trump Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra işlerin farklı bir gidişat almasını ummaya yöneltebilir. Ancak bu senaryonun bir güvencesi yok. Durum netleşene kadar, güvenceleri çeşitlendirmek en gerçekçi seçenek gibi görünüyor.


Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türk kaynaklar, Ankara’nın bölgede yeni bir savaşın önlenmesi ve iki ülke arasında yeni müzakere turlarının canlandırılması amacıyla İran ile ABD arasında bir iletişim kanalı oluşturmayı hedeflediğini bildirdi.

Kaynaklar, bugün (Cumartesi) Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Türkiye’nin dolaylı kanal oluşturma seçeneklerini öncelikleri arasına aldığını, olası müzakere süreçlerine ev sahipliği yapmaya hazırlandığını ve önümüzdeki dönemde diplomatik çözümlere odaklandığını daha net biçimde ortaya koymayı planladığını söyledi. Bu yaklaşımın, bölgede askerî tırmanma riskinin arttığı bir dönemde benimsendiği vurgulandı.

Kaynaklara göre Türkiye’nin hâlihazırda yürüttüğü diplomatik girişimler İran dosyasında en uygun seçenek olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların, İran ve ABD’yi müzakere masasında buluşturma yönünde olduğu ifade edildi.

dervg
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Son saatlerde İran ve Türk medyasında arabuluculuğun mahiyetine ilişkin farklı senaryolar dile getirilse de, kaynaklar Washington ile Tahran arasında sunulan Türk önerisinin ayrıntılarına girmekten kaçındı. Türkiye’nin iki tarafı yakınlaştırma çabalarının, “hiçbir tarafın yeni bir savaş istemediği bir bölgede en iyi ve ilk seçenek” olduğu kaydedildi.

Arabuluculuk ve diğer kanallar

Kaynaklar, arabuluculuğun ABD’nin İran’a yeni bir saldırı düzenleme seçeneğinin önüne geçmeyi amaçlayan “diğer kanallarla” birlikte yürüyeceğini belirtti. Bu kanallar arasında Suudi Arabistan ile ABD arasındaki temaslar, İran ile Rusya arasındaki görüşmeler ile Mısır’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerle yürüttüğü çabalar yer alıyor.

ABD ve İran’ın Türk arabuluculuğuna olumlu yaklaştığı, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yoğun temasları ile bunun ortaya çıktığı ifade edildi. Bu çerçevede, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin cuma günü İstanbul’u ziyaret ederek mevkidaşı Fidan’la görüşmesi ve her iki bakanın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi hatırlatıldı.

dthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (Reuters)

 Türk arabuluculuğuna olumlu baktığını belirterek, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına ilişkin geçmiş müzakere süreçlerindeki rolünü ve önceki tutumlarını değinen Arakçi, “Türkiye’nin İran konusunda her zaman çok iyi tutumları ve son derece yapıcı görüşleri oldu. Özellikle geçen haziranda İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında Türkiye’nin yapıcı yaklaşımını gördük” dedi.

Arakçi, İstanbul’daki temaslarının ardından Türk medyasına yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın diplomasi yoluyla bölge için eş zamanlı kazanımlar elde edilebileceğini vurguladığını aktardı. Türkiye’nin bölgesel bir çözüm için çalıştığını belirten Arakçi, bu çabalara olumlu baktıklarını ve başarı umduklarını, kendisinin de bölge ülkeleriyle bu konuda görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Müzakereye eğilim

Ülkesinin ABD ile nükleer dosya ve diğer konularda dolaylı ve ön koşulsuz müzakerelere açık olduğunu yineleyen Arakçi, Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında üçlü bir görüşme olasılığını ise dışladı.

Türk medyasında, Arakçi’nin İstanbul ziyaretinden önce Erdoğan’ın Trump’a, Pezeşkiyan’la birlikte çevrim içi üçlü bir görüşme önerdiği ve Trump’ın buna olumlu yaklaştığı iddiaları yer almıştı. Ancak Arakçi, “Buna hâlâ çok uzağız… ABD ile gerçekten ciddi ve göstermelik olmayan müzakereler yürütmek istiyorsak, bunun için sağlam bir başlangıç zeminine ihtiyaç var” dedi.

frg
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Fidan ile İstanbul’daki görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Arakçi, İran’ın müzakerelere her zaman açık olduğunu, ancak “askerî tehdit” veya “ön koşullar” altında müzakere etmeyeceğini vurguladı. ABD ile doğrudan müzakereler için şu aşamada bir zemin görmediğini belirtti.

İran’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu söyleyen Arakçi, ABD’nin bir yandan askerî saldırıdan, diğer yandan müzakerelerden söz ettiğini, geçen hazirandaki saldırının sonuçlarından ders çıkarmadığını savundu. Bu kez verilecek yanıtın “çok sert ve güçlü” olacağını kaydetti.

Olası bir saldırının yalnızca iki taraf arasında kalmayacağını, bölgeye yayılacağını belirten Arakçi, bunun kimsenin istemediği bir senaryo olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Orta Doğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi. Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, “İran’ın saldırıdan kaçınmak için bir anlaşma yapmak istediğini söyleyebilirim” dedi. İran’a süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise, “Evet, verdim. Bu süreyi yalnızca Tahran biliyor. Umarım anlaşmaya varılır; olursa daha iyi olur, olmazsa ne olacağını görürüz” yanıtını verdi.

ABD’nin hedefi

Türk strateji uzmanı İbrahim Kılıç, televizyon açıklamasında ABD’nin birincil hedefinin İran’daki rejimi devirmek olmadığını söyledi. İran ile Venezuela modelleri arasında fark bulunduğunu belirten Kılıç, ABD’nin başlıca taleplerinin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, zenginleştirilmiş uranyumun teslimi ve İran’ın vekilleri aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarından vazgeçmesi olduğunu ifade etti.

brftgrft
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Bu taleplerin amacının İran’ın İsrail için oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu belirten Kılıç, ABD’nin geçen haziranda üç İran nükleer tesisini vurmasını ve yıllardır uyguladığı yaptırımları bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Kılıç’a göre Washington’un istediği “itaatkâr bir hükümet”, ancak İran’ın ikili devlet yapısı (dini otorite ve yürütme) nedeniyle bunun kolay olmadığına dikkat çekti.

Türkiye Ulusal İstihbarat Akademisi Başkan Yardımcısı Hakkı Uygur da ABD’nin İran’a yönelik planlarının belirsizliğine işaret ederek, İran’ın herhangi bir saldırıyı “topyekûn savaş ilanı” sayacağını açıklamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini söyledi. Kısa vadede rejim değişikliğinin olası görünmediğini belirten Uygur, yoğun hava saldırılarıyla önce “özgürleştirilmiş bölgeler” oluşabileceğini, zamanla bunun rejim değişikliğine evrilebileceğini dile getirdi.

Geniş etki alanı

İran Araştırmaları Merkezi Başkanı Serhan Afacan, olası bir ABD saldırısından en çok İran’ın zarar göreceği konusunda görüş birliğine vardı. Afacan, Türkiye’nin rolü nedeniyle doğrudan hedef olabileceğine dair yorumlar yapıldığını, ancak bunun abartılmaması gerektiğini söyledi.

İki isim, Türkiye açısından en büyük risklerin güvenlik ve göç olduğunu, Irak’ta sınırlı, Suriye’de ise daha geniş bir etki alanı bulunduğunu vurguladı. Afacan, İran’da binlerce Afgan göçmenin bulunduğunu ve bu grubun Türkiye üzerinden Batı’ya yönelmek istediğinin bilindiğini hatırlattı.

Afacan, Ankara’nın temel kaygısının İran’a yönelik olası bir saldırının Pakistan’dan Türkmenistan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Körfez ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yaratması olduğunu sözlerine ekledi.