ABD, Rusya’yı ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmakla tehdit ediyor

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
TT

ABD, Rusya’yı ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmakla tehdit ediyor

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)

ABD’li yetkililerin açıktan veya gizli olarak Rusya tarafına ilettiği mesaj şu: Ya Suriye rejiminin 6 şartının (4’ü 2011 öncesiyle ilgili) gereği olarak ülke içinde ve jeo-siyaset meselelerinde ‘tutum değişikliğini’ güvence altına alacak bir çözüme yanaşırsın ya da Suriye bataklığının sana olan maliyeti artar. ABD’li yetkililer Moskova’ya ikinci seçeneği sunarken, ABD’nin Irak deneyimini ve Sovyetler Birliği’nin 1979’daki Afganistan Savaşı tecrübesini de hatırlatıyorlar.

6 şart
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve yardımcısı Joel Rayburn, 2018’in başlarında Başkan Donald Trump’a ‘Suriye hükümetiyle normalleşme’ adımlarının atılabilmesi için 6 maddelik bir liste sundu. Bu liste Trump’ın onayıyla kabul edildi.
Jeffrey ve yardımcısının sunduğu 6 şart şöyleydi:
1- Terörizme verilen desteğin sonlandırılması
2- İran ve milisleriyle askeri ilişkilerin kesilmesi
3- Komşu ülkelere yönelik düşmanca eylemlere son verilmesi
4- Kitlesel imha silahları ve kimyasal silah programından, denetlemeye izin verecek şekilde vazgeçilmesi
5- Suriye hükümetinin, göçmen ve mültecilere gönüllük esası üzerine dönüşlerine izin vermesi. Yani BMGK’nın 2254 sayılı kararının hayata geçirilmesi
6- Savaş suçlularının yargılanması
Jeffrey’in yardımcısı Joel Rayburn önceki gün katıldığı bir panelde, ilk 4 maddenin 2011 protestoları öncesine dönüş talebini ifade ettiğini söyledi.
Rayburn, “Bu talep her Suriye hükümeti için geçerlidir. Kişiler gelip geçicidir. Her Suriye hükümeti bu şartlara uymalıdır. Çünkü bunlar ABD ulusal güvenliğine zarar veriyor” dedi.
Jeffrey de geçen ay yaptığı bir konuşma sırasında, “Suriye rejimi gibi kendi bölgesine ve ABD’nin dünyanın olması gereken şekliyle ilgili fikrine bundan daha büyük bir tehdit oluşturan başka bir rejim görmedim” demişti.
Söz konusu 6 şart aynı zamanda ABD Kongresi’nin geçen ay kabul ettiği ve haziran ortasında hayata geçirilen Ceaser Yasası’nın da temel çerçevesini oluşturuyor.

Baskı araçları
ABD, söz konusu 6 şartın gerçekleşmesini sağlamak için elinde bazı baskı kartları bulunduruyor. Bunları şöyle sıralamak mümkün:
1- Suriye’nin kuzeydoğusundaki ABD askeri varlığı. Suriye’den çekilme kararı sonrasında ABD Başkanı Donald Trump’ı Suriye’nin kuzeydoğusunda ve Tenef Askeri Üssü’nde asker bırakmaya teşvik edenlerin arasında Jeffrey ve yardımcısı Rayburn da bulunuyor.
2- İsrail’in Suriye’deki İran ve rejim mevzilerine yönelik hava saldırıları için lojistik ve istihbarat desteğinin sağlanması.
3- Şam ile diplomatik normalleşmeyi engellemek ve ekonomik yaptırımların devamı için Avrupa Birliği’ne baskı uygulanması.
4- Arap ülkelerinin Şam’ı yeniden Arap Birliği’ne dahil etmesinin engellenmesi. Bu kapsamda Arap ülkeleri ile Şam arasında siyasi ve diplomatik ilişkilerin yeniden aktif hale gelmesinin önüne geçmek.
5- Ankara’nın Suriye hükümet güçlerinin ülkenin kuzeybatısına geçişini engelleme yolunda gösterdiği çabaların desteklenmesi ve İdlib ateşkesinin ülke geneline yayılmasını sağlama yolunda çalışmaların yapılması.
6- BMGK’da Arap ve Avrupa ülkeleriyle birlikte kimyasal silah, insan hakları ihlalleri ve yargılama ajandası (BMGK bu amaçla önümüzdeki günlerde bir oturum düzenleyecek) gibi konulara karşı siyasi eşgüdüm içinde hareket edilmesi.
7- BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Anayasa reformu ve 2254 sayılı kararın uygulanması noktasında gösterdiği çabaların desteklenmesi.
8- ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımlarının artırılması. Yaptırımların sonuncusu haziran ortasında hayata geçirilen Ceaser Yasası oldu.

Ceaser Yasası’nın içerdiği mesajlar
ABD’li yetkililer Ceaser Yasası’nın 4 mesaj içerdiğini belirtiyorlar. Bu mesajları şöyle sıralıyorlar:
1-Yasa ABD Kongresi’nde oybirliğiyle kabul edildi. Bu da ABD’deki siyasi tarafların izlenen Suriye politikası üzerinde hemfikir olduklarını gösteriyor.
Rayburn, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Esed ve müttefiklerine baskı uygulamak, Washington’da ihtilaflı bir mesele değildir. Bunun üzerinden görüş birliği bulunuyor. ABD’de kasım ayında düzenlenecek başkanlık seçimlerinden sonra bir değişiklik olsa bile ABD’nin (Suriye) politikasında bundan sonra olası bir değişiklik hayali kuran ya da teşvik eden herkes için artık bu bir hayal oldu.”
2- Rayburn’ün deyişiyle Suriye rejimi ‘askeri zafer yanılsaması’ içinde:
“Rejim, destekçilerine şöyle diyordu; ‘Benimle birlikte çarpışın, benimle birlikte savaşın. Askeri olarak sahada kontrolü sağladığımızda paralar akacak ve hepsinden faydalanacağız’. Halihazırda bu gerçek değil. Tünelin sonunda ışık yok ve durum eski haline dönmeyecek.”
3- Yasa üzerinden bölge ülkelerine mesaj verilmesi. Bu mesajlardan biri de ‘eğer Suriye’de rejim bölgesinde yatırım kararı alırsanız siz de yaptırımlarla muhatap olur ve ABD’nin mali sisteminden mahrum kalırsınız’ şeklinde. Rayburn “Gerçekten de rejim halihazırda ister yeniden imar isterse başka alanlarda olsun, dışarıdan gelecek her türlü yatırımdan mahrum kalmış durumda” diye konuştu. Washington, Suriye’nin kuzeydoğusu ve kuzeybatısını ise bu yaptırımların dışında tuttu. Rayburn “Suriye’nin kuzeydoğusu ve kuzeybatısında yatırımları teşvik ediyoruz ve rejim bölgelerinde yatırım yapanları cezalandırıyoruz” dedi. Batılı bir diplomat konuya ilişkin açıklamasında “ABD’li yetkililer Arap ve bölgedeki dost ülkelerle yaptığı temaslarda açık konuştu: Hiç kimse istisna edilmeyecek” ifadelerini kullandı.
4- Askeri yöntemden caydırmak.
Rayburn konuya dair şunları söyledi:
“Adalet ve yargılama sürecinin genelde yavaş hareket ettiği doğrudur. Fakat bizim mesajımız şudur: Asla unutmayacağız. Şu an (rejim) destekçilerin zihninde şu olacak ‘hesap er ya da geç gelecek’. Bu hesaplarını değiştirmelidirler.”

Suriye bataklığı
ABD’li yetkililer söz konusu baskı araçlarının uzun vadede Rusya’nın düşüncelerini etkileyeceği görüşünde. Bu nedenle de Ceaser Yasası kapsamında yaptırımları sürdürmeyi düşünüyorlar. Hatta söz konusu yetkililer, ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmak için yüzlerce rejim destekçisinin kara listeye alarak önümüzdeki yazı ‘Ceaser Yazı’na çevirmeye çalışıyorlar.
Jeffrey, açıklamasında “Rusya’nın Suriye’deki sorunları için siyasi bir çıkışı bulunmuyor. Misyonumuz, BM ve ona verdiğimiz destek üzerinden çözüm sunmaktır. Ancak bu, Esad ve İranlılara mesafeli olmalarını gerektiriyor” dedi.
Jeffrey’in Yardımcısı Rayburn ise Rusya’nın Şam’ı etkileyebileceği görüşünde. Rayburn, söz konusu baskı unsurlarının Moskova’yı yukarıda bahsedilen 6 şart üzerinde ciddi müzakerelerde bulunmaya zorlayacağına aksi takdirde Rusya’nın önünde sadece ‘Suriye bataklığında boğulma’ seçeneği kalacağına dikkat çekti.
Jeffrey daha önce birçok panel ve konferansta yaptığı konuşmalarda, yaklaşık iki yıl önce “Suriye’yi Rusya’nın bataklığına” dönüştürme görevi devraldığını açık bir şekilde ifade etti.

Jeffrey geçen ay yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Zekice olduğunu düşündüğümüz politikanın peşinde çabalıyoruz. Bu politika da belirli bir hedef için ABD askeri varlığının (Suriye’de) kalmasıdır. Bu hedef ise Türkiye ve İsrail’in çeşitli yollarla düzenledikleri askeri operasyonları desteklemenin yanı sıra DEAŞ örgütünün peşine düşmektir. Askeri varlığımız az olmasına rağmen bu, dengenin sağlanması adına önemlidir. Dolayısıyla Kongre’yi, Amerikan halkını ve Başkan’ı bu güçlerin kalmaya devam etmesi için teşvik ediyoruz. Fakat bu durum Afganistan veya Viyetnam’da (ABD’nin) yaşananlara benzemiyor. Zira bunlar bataklık değildi. Benim görevim ise onu (Suriye’yi) Ruslar için bataklığa dönüştürmektir.”

Rayburn ise açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Rusya, Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğunda, 5 yıl sonra bu sonuca ulaşacağını beklemiyordum. Jeffrey’in de dediği gibi, bizim işimiz Rusya ve Suriye rejimi için bir bataklık oluşturmaktır. Durum bizzat bataklıktır. Orduda olduğumda Irak tecrübesini yaşadım. Eğer beş yıl boyunca bir şey yaptıysan ve aynı sonucu aldıysan, kendine şunları sormalısın: Beş yıl daha aynı şeyi yapmaya devam edecek miyim? Bu durumun 10 yıl daha devam etmeyeceğinin garantisi var mı? Ruslar 2020'de olduğu gibi 2025'te de Suriye'de olmak istiyor mu? Sonunda bu tünelin bir ışık olmayan bir ekonomik maliyet ve askeri müdahaledir. Şam yönetimi 2016’nın sonlarında Halep’in doğusunu geri aldığında rejim ve müttefikleri savaşın bittiğini ve askeri zaferin meyvelerini toplamanın zamanının geldiğini söylediler. Bana göre bunun doğru olmadığı açıktı. Çatışmanın sebepleri siyasidir ve çözümü de siyasetten geçer. Köklü siyasi çözüm askeri yolla sağlanamaz. Bu gerçekleşmediği takdirde savaş sonsuza kadar sürer. Savaşın kendiliğinden biteceğini söyleyen bir doğa kanunu yok. Afganistan örneğine bakın... 70’li yılların sonlarında başladı ve halen devam ediyor.”



Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
TT

Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)

Libyalıların, 2011 yılından bu yana devam eden geçiş sürecinin sona erdirilmesi yönündeki çağrıları gerek resmî ve siyasi düzeyde gerekse halk nezdinde sürüyor. Uzun süredir devam eden siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğün son bulmasına yönelik güçlü beklenti dikkat çekiyor.

Ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ sürecine atfedilen bir sızıntı, geçiş döneminin yeniden uzatılabileceği endişelerini gündeme getirdi. Söz konusu önerilerde yeni bir geçiş otoritesinin oluşturulmasından bahsedilirken, bazı Libyalılar bunu çözümden ziyade krizin yeniden üretilmesi olarak değerlendiriyor.

Yeni bir otorite oluşturmak

Taslak metin, coğrafi dengeyi gözeterek Berka, Trablus ve Fizan bölgelerini temsil edecek şekilde bir devlet başkanı ve yardımcısından oluşan yeni bir yönetim yapısının kurulmasını öngörüyor. Seçimin ise BM gözetimindeki diyalog süreci üzerinden ‘tek liste’ sistemiyle yapılması ve adayların, diyalog üyelerinin yüzde 25’inin desteğini alması şart koşuluyor. Görev süresinin uzatılamaz şekilde 36 ayla sınırlandırılması planlanırken, sınırlı mali güvenceler sağlanması ve sürenin sonunda uluslararası tanınırlığın sona erdirilmesi de taslakta yer alan düzenlemeler arasında bulunuyor.

 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)

‘Yapılandırılmış diyalog’ sürecine katılan bazı isimler, aralarında Esad Ziyu’nun da bulunduğu üyeler, söz konusu önerinin ‘resmî çerçevenin dışında bir taslak olduğu ve diyalog sürecini yansıtmadığı’ yönünde hızlı bir şekilde açıklama yaptı. Ancak buna rağmen taslağın dolaşıma girmesi, art arda gelen geçiş süreçlerinin ne istikrar sağlayabildiği ne de belirleyici seçimlerin yapılmasına imkân tanıyabildiği bir ortamda, Libyalılar arasında ciddi endişelere yol açtı.

BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Sözcüsü Muhammed el-Esadi, BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından geçtiğimiz ağustos ayında önerilen ve BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen yol haritasını, 2011’den bu yana süren geçiş dönemlerini sona erdirmeyi amaçlayan ‘pratik bir girişim’ olarak nitelendirdi. Söz konusu planın, genel ve şeffaf seçimlere ulaşmak için süreci hızlandırmayı ve zaman dilimini daraltmayı hedeflediği belirtildi.

Nisan ayında yeniden başlaması planlanan ‘yapılandırılmış diyalog’ süreci, Tetteh’in yol haritasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu plan, seçim yasalarının değiştirilmesi, seçim komisyonundaki boş kadroların doldurulması ve birleşik bir hükümet kurulmasını da içeriyor.

El-Esadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “UNSMIL’in uygulamaya koyduğu yol haritası, Libya’daki siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğe son vermeyi amaçlıyor” dedi. Ayrıca, BM çerçevesinde yürütülen herhangi bir girişimin resmî olarak misyon tarafından duyurulması gerektiğini, bu çerçevenin dışındaki önerilerin ise yalnızca ilgili tarafların görüşlerini yansıttığını vurguladı.

Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)

Buna karşın, geçiş süreçlerine ilişkin tartışmalar, Libya kamuoyunun geçici dönemin sona erdirilmesine yönelik beklentileri ile ülkenin hâlâ iç dengeler ve uluslararası çekişmelerin etkisi altında olan siyasi gerçekliği arasındaki uçurumu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ülkenin ‘geçiş aşamalarını aşmaktan hâlâ uzak’ olduğunu belirterek, ‘yolsuzluğun kurumsallaşması ve gelecekte kalıcı olması gereken kurumlar içinde otoriter yönetim biçimlerinin yeniden üretilmesi’ riskine dikkat çekti.

Kuzeyt, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libyalıların geniş bir kesiminin tartışmalı ya da yolsuzlukla suçlanan isimlerin kalıcı devlet yapısında yer almasına karşı çıktığını ifade etti.

Öte yandan, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik resmî temaslar da sürüyor. Bu kapsamda, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile DYK Başkanı Muhammed Takala arasında yapılan görüşmelerde, ulusal seçimlerin gerçekleştirilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına yönelik ‘somut adımlar’ ele alındı.

Ayrıca, Cebel-i Garbi bölgesindeki yerel yetkililer ve aşiret liderleri de Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi ile yaptıkları son görüşmede, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik çabalara destek verdiklerini açıkladı.

‘Genel bıkkınlık’ durumu

Araştırmalara göre bu siyasi hareketlilik, ardışık geçiş süreçlerinden kaynaklanan ‘genel bir bıkkınlık’ hissini gizleyemiyor. Libya Araştırma ve Geliştirme Merkezi Direktörü es-Senusi Biseykri, ülkenin ‘siyasi yorgunluk, güvenlik ve askeri bölünmeler’ içinde olduğunu ve bunun doğrudan yaşam koşullarına yansıdığını, enflasyon, nakit sıkıntısı ve hizmetlerde gerileme gibi sorunlara yol açtığını belirtti.

Biseykri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu krizlerin yüksek düzeyde yolsuzlukla daha da derinleştiğine dikkat çekti. Ayrıca, BM taslak raporunda bazı askeri kişilerin petrol kaçakçılığına karıştığının yer aldığını ve ‘yapılandırılmış diyalog’ süreciyle ilgili sızıntıların, her ne kadar üzerinde uzlaşı sağlanmamış olsa da, siyasi mesajlar içerdiğini ifade etti.

ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)

Biseykri, ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümeti birleştirme çabalarının da aksadığını belirtti. Bu süreçte, Mossad Boulos, ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı olarak yürüttüğü girişimlerle öne çıktı, ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar devam ediyor.

Boulos, daha önce Avrupa başkentlerinde doğu ve batı Libya’daki siyasi aktörler arasında hükümetleri birleştirmeyi hedefleyen görüşmeler yürüttü. Ancak bu girişimler, özellikle DYK içindeki bir kesim tarafından eleştirildi.

Siyasi analist Hazım er-Rayis, halktaki memnuniyetsizliğin ‘açık şekilde’ gözlemlendiğini belirterek, sürecin bir krizi çözmek yerine ‘tekrarlamak’ yönünde bir eğilim olarak algılandığını söyledi. Mevcut siyasi yapılarla devam etmenin, seçimlere götürecek herhangi bir sürece duyulan güveni zayıflattığını vurguladı.

Er-Rayis, ‘yapılandırılmış diyaloğun’ bu endişeleri gidermediğini, özellikle çıktılarının bağlayıcı olmamasının önceki seçim yasası deneyimlerini hatırlattığını ifade etti. Uluslararası aktörlerin, başta Boulos’un girişimleri olmak üzere, sürece müdahalelerinin, ulusal çıkarlar yerine dış aktörlerin çıkarlarını gözetebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rayis, UNSMIL’in performansını değerlendirirken, sürecin ‘tereddütlü ve çelişkili’ yürütüldüğünü; hem mevcut kurumlarla devam etme hem de onları aşma ihtimali arasında gidip gelindiğini belirtti. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi içindeki kararlı uluslararası destek eksikliğinin, sürecin ‘uluslararası dengelere bağlı bir çözüm’ izlenimi verdiğini ve iç politik iradeden ziyade dış faktörlere dayandığını ortaya koyduğunu söyledi.

Daha önce Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde, Temsilciler Meclisi (TM) ve DYK’nin seçim yol haritasında ilerleme sağlayamamasını eleştirerek, yol haritasının iki temel adımını doğrudan ele almak üzere küçük bir grup oluşturma niyetini açıklamıştı. Ancak bu adım henüz fiilen uygulanmadı.


İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
TT

İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib 

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş, diplomatik bir boşluk anında değil, Umman’ın arabuluculuğunda müzakere kanalları halen açıkken patlak verdi. 26 Şubat 2026 tarihinde sona eren ve bir miktar ilerleme kaydedildiği ve teknik olarak tamamlanmaya değer olduğu belirtilen Cenevre’deki müzakere turunun ardından 28 Şubat'ta müzakerelerden askeri operasyonlara doğru şok edici bir geçiş yaşandı. Bir anda diplomatik araçlarla gerilimi yönetme mantığından, belirli hedefleri veya gerçekçi sonları olmayan açık savaş mantığına geçildi. Bu ani geçiş ve bunun İran rejiminin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney'in öldürülmesi ve İran komuta yapısının kısmen parçalanması anlamında taşıdığı imalar ve ardından gelen siyasi mantıktan yoksun geniş çaplı misillemeler, sadece Arap Körfezi'nin durumunu değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 2023 yılının nisan ayından bu yana kendi iç savaşının sonucu olarak yapısal bir zayıflık döneminden geçen Sudan da dahil olmak üzere, tüm bölgede bölgesel güvenlik ve istikrar denklemini yeniden tanımladı.

İlk savaşın kıvılcımı konusunda yorumlar ne kadar farklı olursa olsun, İran’ın ardından gelen tepkisi, tamamen stratejik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, siyasi orantıdan ve bölgesel yönelimden yoksun görünüyordu. İran, misillemesinde ABD ve İsrail'i hedef almakla kalmayıp Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi Arap ülkelerindeki altyapı, sivil tesisler ve enerji tesislerini de vurdu. Ayrıca, savaşın patlak vermesini önlemek için müzakerelerde en önemli arabulucu olmasına rağmen Umman’ın da Salalah Limanı'na saldırı düzenledi. Doha, gerginliğin azaltılması gerektiğini açıkça vurgularken Suudi Arabistan, 14 Ocak 2026 tarihinden itibaren doğrudan diplomatik kanallar aracılığıyla İran'a, ABD’nin İran topraklarına karşı olası herhangi bir operasyonunda hava sahasının, topraklarının veya üslerinin kullanılmasına izin vermeyeceğini resmen bildirdi. Riyad, Doha ve Maskat, krizi önlemek için bölgesel çabalara katılmıştı. Ancak İran'ın yanıtı, bu ülkeleri hedef almak oldu. Bu da rasyonel bir caydırıcılık değil, savaşı uzlaşı kapısını aralık bırakmaya ya da en azından bölgesel düzenin tamamen çökmesini önlemeye çalışan ülkeleri bile kapsayacak şekilde genelleştirme eğilimini yansıtıyordu.

Sudan açısından, ABD-İran savaşının etkileri yalnızca coğrafi faktörler ve ülkenin Arap güvenlik çevresi içindeki konumu nedeniyle değil, aynı zamanda 2023'ten beri süren Sudan savaşının felaketi sırasında ortaya çıkan zamansal bağlamdan da kaynaklanıyor. Bu, bölgesel roller ve hırsların iç içe geçtiği, gerçeği yeniden şekillendirmeye çalışan siyasi anlatıların çatıştığı, ayrıca savaşın yol açtığı iç baskı ve ekonomik krizin de eklenmiş olduğu karmaşık bir bağlam. Burada Sudan, Arap Körfezi'ndeki izole krizi uzaktan izleyen bir gözlemci değil, Körfez'den Kızıldeniz'e uzanan Arap güvenlik çevresinin temel bir parçasıdır ve aynı anda Hürmüz Boğazı, Babu’l-Mendeb Boğazı ve ikisi arasında uzanan tedarik zincirlerinden etkileniyor. Dünya enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Husilerin savaşa dahil olmasıyla birlikte Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin istikrarına dair endişelerin artması, Sudan’a sadece yüksek fiyat şoku değil, içinde ve çevresindeki güvenlik alanında da bir deprem etkisi yaratıyor.

Bu açıdan bakıldığında Sudan’ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya kondu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi. Bu ifadeyle Hartum, tutumuna yönelik herhangi şüpheye yer bırakmayacak şekilde erken bir adım attı. Ardından Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Körfez ve Arap liderleriyle görüşerek bu tutumu pekiştirdi ve dayanışma içinde olduklarını ifade etti. Ayrıca, bu konuda devlet adına konuşmanın sonuçları konusunda içerdeki tüm taraflara açık bir uyarıda bulunarak, Sudan'ın Arap devletlerinin güvenliğini desteklediğini ve buna yönelik herhangi bir müdahaleyi reddettiğini vurguladı. Bu nokta diplomatik bir ayrıntı değil, Sudan'ı manevra veya uzlaşma payı bırakmadan Arap güvenlik alanının içine yerleştiren açık bir siyasi duruşun ilanıdır.

Sudan'ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya koyuldu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran'ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi.

Tam da bu anda, bazı Sudanlı politikacıların iktidar koltuklarına tırmanma çabalarında sergilediği fırsatçılık, en çirkin haliyle ortaya çıktı. Siyasi anlaşmazlık ile ülkeyi dış düşmanlıklardan korumak arasında ayrım yapmak yerine, Sudan'ı İran ekseniyle ilişkilendirmeye çalışan eskimiş bir anlatıyı şişirmeye, tekrarlamaya, yaymaya ve hatta bunun için kanıtlar uydurmaya girişerek, İsrail ve ABD'nin Sudan'a saldırmasını kışkırtmaya çalıştılar.

Sanki iktidarla olan çekişmeleri, iktidara karşı çıkmakla vatan düşmanlığı arasındaki temel farkı görmelerini engellemiş gibi. Bu durum, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin Sudan devletine -halkı, toprağı ve hükümeti olmak üzere üç bileşeniyle- yönelik saldırılarını destekleyen bölgesel bir eksene verdikleri destek ve taraf tutmaları göz önüne alındığında, onlar için şaşırtıcı değildi. Ancak burada, siyasi değerlendirme bozulmadan önce ahlaki denge açıklanamaz bir şekilde bozuluyor. Çünkü vatan, onların bunalımlı hayal dünyasında, sadece dış şantaj malzemesi ve çekişme sahnesinde kullanıma açık bir kâğıt parçası haline geliyor. Bu ne siyasi muhalefet ne de entelektüel bir duruştur. Bu, vizyondaki bir kusurdur. Bu manzaranın arka planında, HDK milisleri ve onu destekleyen eksenlerin önderlik ettiği, aynı anlatıyı tekrarlayıp abartan paralel bir siyasi yapı da duruyor. Bu yapı, yabancı silahlı güçlerin ve dış desteğin arkasına sığınarak siyasi bir alternatif yaratma hayallerine dayanıyor.

İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)

Bu yüzden Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en tehlikeli etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi niteliktedir. Hartum ile Tahran arasında bir bağlantı kuran söylemin yeniden gündeme getirilmesinin amacı içeriği betimlemek değil, Sudan'ı uluslararası kamuoyunda İran'a karşı savaşın bir uzantısı olarak göstermektir. Bu fikir, milislerin ve otoriter dayanak arayan bazı siyasi çevrelerin ağzından yayıldığında, kışkırtıcı bir ortam yaratır. Amaç, Sudan devletine karşı ABD-İsrail düşmanlığını kışkırtmak ya da en azından bazı karar çevrelerinde bunun teorik olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktır.

Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en ciddi etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi nitelikte.

Ekonomik açıdan, savaş Sudan'a en acımasız yoldan, yani günlük yaşam yoluyla ulaşıyor. Petrol fiyatları büyük ölçüde yükseldi ve 30 Mart'ta Brent ham petrolü varil başına yaklaşık 115,66 dolara çıktı. Bu da yaklaşık yüzde 59'luk bir artışa tekabül ediyor. Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın geniş çapta tıkanık kalmasıyla birlikte, piyasanın günlük yaklaşık 12 milyon varil ham petrol ve ürün kaybına uğradığı tahmin ediliyor.

Bu rakamlar sadece dünya piyasalarına ait değil, doğrudan Sudan'a da ait, çünkü bu ülke, nakliye, sigorta, yakıt, elektrik ve kırılgan ekonominin işleyiş maliyetleri yoluyla, malın kendisini ithal etmeden önce şokun etkisini ithal ediyor. Enerji şoku, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşürken uzaklardaki savaş, Sudan'da ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)

Ancak en ağır darbe, Sudan’da günümüzde en önemli ekonomik faaliyet olan tarıma isabet ediyor. Tarım, tarihsel olarak da ülkenin omurgası ve ekonomik istikrarının kaynağı oldu. Dünya Bankası'na göre Sudan'da tarım gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor ve işgücünün yüzde 40'ından fazlasını istihdam ediyor. Bu oranlar savaşın ardından daha da yükseldi. Savaşın ağırlığı altında sanayi ve hizmet sektörlerinin gerilediği bir ülkede, tarım artık sadece bir ekonomik sektör olmaktan çıkıp, toplumu ayakta tutabilecek son geniş üretim üssü haline geldi. Bu yüzde yakıt, gübre veya ulaşıma yönelik herhangi bir şok, sadece piyasaya değil, ulusal dayanıklılık yeteneğine de darbe vuruyor.

İşte bu noktada gübre ve gıda krizinin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Üre fiyatları, savaşın patlak vermesinden bu yana yüzde 47 artışla ton başına yaklaşık 684 dolara yükseldi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise krizin devam etmesi halinde, 2026 yılının ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının ortalama olarak yüzde 15 ila 20 daha yüksek kalabileceği uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Sudan'da iki kat daha fazla önem kazanıyor. Dünya Gıda Programı'na (WFP) göre 21,2 milyon kişi ciddi gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 12 milyondan fazla kişi evlerini terk etti. Faşir ve Kadugli şehirlerinde kıtlık yaşandığı da teyit edildi. Buğday ihtiyacının yaklaşık yüzde 80'ini ithal eden bir ülkede, enerji ve gübre krizi sadece tarımsal kârlılığın düşmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda açlığın eşiğine bir adım daha yaklaşılması anlamına geliyor.

Enerji krizi, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşüyor ve uzaktaki savaş, Sudan’ın iç kesimlerinde ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Kara taşımacılığı maliyetlerinin yaklaşık yüzde 30 artması ve bazı güzergâhlarda nakliye ücretlerinin yüzde 25 ila 30 oranında yükselmesi ile birlikte, Sudan’a insani yardımın ulaştırılma maliyeti de önemli ölçüde arttı. Bu anlamda, Sudan'da İran'a karşı yürütülen savaş sadece bir dış haber olarak kalmıyor, aynı zamanda kırsal bir klinikte antibiyotiklerin tükenmesi, aşıların gecikmesi veya bir çocuğun sıtma ilacının kesilmesi gibi olasılıklara da yol açıyor.

İran’daki savaşa rağmen, Fransız gazetesi Le Monde yakın tarihli bir haberinde, HDK milislerine yönelik dış desteğin devam ettiği, hatta İran savaşının patlak vermesinden sadece dört gün sonra bu desteğin daha da arttığı belirtildi. Bu durum, milislerin Etiyopya topraklarından başlayan doğu cephesini açabilmelerinde yansıdı ve milisler, Mavi Nil eyaletinde Etiyopya sınırı yakınlarındaki Kermek şehrinin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. Jeopolitik çelişki en üst düzeye ulaşmış durumda. Zira Sudan, Sudan savaşındaki aktörler için tehlikeli zamanlarda ertelenebilecek marjinal bir mesele değil, ateş altında bile yatırım yapılan uzun vadeli stratejik bir varlık.

Sonuç olarak, İran'ın savaşı Sudan'daki savaşın özünü değiştirmedi, aksine yaşam koşullarını ve bazılarının dışarıdan yeniden tanımlamaya çalıştığı iç savaş felaketini daha da kötüleştirdi. Ayrıca, şu anda geniş çaplı yaşamın son dayanağı olarak tarıma dayanan ekonomisinin, çok uzak bir yerden vurulabileceğini gösterdi. Ayrıca, milislerin yabancı destek ağlarının acil, geçici veya duygusal olmadığını, aksine tüm bölge büyük bir savaşla meşgulken bile desteğini sürdürme konusunda stratejik olarak son derece kararlı olduğunu ortaya koydu.

İran'daki savaşın Sudan'daki duruma etkisi, üç düzeyde özetlenebilir:

1- Anlatı çatışması, yani savaşın kendisine ait olmayan bir eksenin uzantısı olarak yeniden pazarlanması.

2- Ekonomik kriz, yani açlık çeken bir ülkenin kalbinde enerji, gübre ve buğdayın vurulması.

3- Güvenlik coğrafyasının ihlali, yani tüm bölge çatışma içindeyken milis destek ağlarının doğudan ve batıdan faaliyetlerine devam etmesi.

Sudan’ın menfaati, ülkenin Arap dünyasına aidiyetini gölgeleyen sözde tarafsızlıkta yahut kesinlikle kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa herhangi bir şekilde dahil olmakta da değil, daha katı ve net bir denklemin tesis edilmesinde yatıyor. Sudan, bölgesel Arap güvenliğinin önemli bir parçası olsa da bölgesel hesaplaşmaların yapıldığı bir arena ya da içeriye girmeyi bekleyenlerin hayalleri ve düşmanların propagandalarında kullanılabilecek bir malzeme asla değil!

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
TT

Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)

Husiler bugün İsrail'e yönelik bir saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu, İran'la birlikte savaşa dahil olduklarını ilan etmelerinden bu yana üçüncü saldırı oldu. Bu gelişme, İran liderliğindeki "direniş ekseni" olarak bilinen Lübnan "Hizbullahı"nın yanı sıra Irak'taki silahlı grupları ve Yemen'deki Husileri de içeren gruplar arasındaki artan koordinasyonu yansıtıyor.

İsrail ordusu, bu sabah Yemen'den İsrail topraklarına doğru fırlatılan bir füzeyi hava savunma sistemlerinin önlediğini duyurdu. Açıklamada, füzenin herhangi bir yaralanma veya hasara yol açmadan durdurulduğu vurgulandı. Ordu açıklamasında, erken tespit sayesinde tehdidin bertaraf edilebildiğini ve daha sonra halkın sığınaklardan ayrılmasına izin verildiğini belirtti.

Bu olay, Husi milislerinin yeni bir füze saldırısı düzenlediklerini açıklamasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti. Milisler, saldırının “kutsal cihat savaşı” kapsamında İsrail'in güneyindeki “hassas hedefleri” vurduğunu belirterek, saldırının İran ve Lübnan'daki “Hizbullah” ile koordineli olarak gerçekleştirildiğini vurguladılar.

Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.

Son saldırı, geçen cumartesi gerçekleşen iki saldırının ardından geldi; bu saldırılarda örgüt, savaşın gidişatına ilk kez doğrudan müdahil olarak balistik füzeler ve İHA’lar fırlattığını üstlendi; buna karşılık İsrail, yalnızca iki füze ve iki İHA önlediğini açıkladı.

Bu gerilim artışına rağmen gözlemciler, örgütün çok sayıda ve eşzamanlı füze fırlatma kapasitesinin bulunmaması nedeniyle bu saldırıların askeri etkisinin sınırlı kalacağını değerlendiriyor.

Gözlemcilerin tahminlerine göre bu operasyonların en fazla başarabileceği şey, halihazırda İran füzeleri ve «Hizbullah» saldırıları da dahil olmak üzere çok sayıda kaynaktan gelen saldırılarla başa çıkmak zorunda kalarak zaten baskı altında olan İsrail hava savunma sistemlerini kısmen yıpratmak olacaktır.

Ortak koordinasyon

Husilerin operasyonlarını İran ve Hizbullah ile "iş birliği içinde" gerçekleştirdikleri yönündeki açıklamaları, Tahran'ı destekleyen eksen içindeki koordinasyonun ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor. Bu durum, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı İsmail Kaani'nin Yemen'in bu çatışmadaki "zamanında müdahalesini" övdüğü açıklamalarıyla da pekiştirildi.

Husilere hitaben yazdığı mesajda Kaani, bu angajmanı "bölgedeki dönüşümlerin doğru bir değerlendirmesi" olarak nitelendirdi ve bunu ABD ve İsrail'e karşı "İslami Direniş Cephesi" olarak adlandırdığı oluşumun daha geniş bir gidişatıyla ilişkilendirdi. Ayrıca İran'ın desteğinin çeşitli çatışma cephelerinde devam edeceğini belirterek, bu eksenin tarafları arasındaki birlikteliği vurguladı.

Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)

Açıkça gerginliği artıran bu açıklamalar, Tahran’ın müttefiklerinin birliğini sergileme ve bölgedeki ABD ve İsrail’in askeri hamlelerine karşı caydırıcı mesajlar gönderme çabasını yansıtıyor.

Buna karşılık Husi grubu, darbe hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Abdülvahid Ebu Ras’ın Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kuruma gönderdiği mektuplar aracılığıyla askeri müdahalesini haklı çıkarmaya çalıştı. Ebu Ras, bu mektuplarda söz konusu müdahalenin, İran ve bölge ülkelerine yönelik “ABD-İsrail saldırganlığı”na yanıt niteliğinde olduğunu vurguladı.

Husi yetkilisi, 28 Mart'ta yürürlüğe giren müdahale kararının, kendi ifadesiyle "dini ve ahlaki sorumluluk" ve uluslararası hukuk kurallarına dayandığını belirterek, amacının bölgedeki askeri operasyonları durdurmak için baskı uygulamak olduğunu, gerilimi artırmak olmadığını kaydetti.