ABD, Rusya’yı ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmakla tehdit ediyor

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
TT

ABD, Rusya’yı ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmakla tehdit ediyor

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)
Suriye’nin kuzeydoğusundaki Rumeylan bölgesindeki bir ABD devriyesi. (AFP)

ABD’li yetkililerin açıktan veya gizli olarak Rusya tarafına ilettiği mesaj şu: Ya Suriye rejiminin 6 şartının (4’ü 2011 öncesiyle ilgili) gereği olarak ülke içinde ve jeo-siyaset meselelerinde ‘tutum değişikliğini’ güvence altına alacak bir çözüme yanaşırsın ya da Suriye bataklığının sana olan maliyeti artar. ABD’li yetkililer Moskova’ya ikinci seçeneği sunarken, ABD’nin Irak deneyimini ve Sovyetler Birliği’nin 1979’daki Afganistan Savaşı tecrübesini de hatırlatıyorlar.

6 şart
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve yardımcısı Joel Rayburn, 2018’in başlarında Başkan Donald Trump’a ‘Suriye hükümetiyle normalleşme’ adımlarının atılabilmesi için 6 maddelik bir liste sundu. Bu liste Trump’ın onayıyla kabul edildi.
Jeffrey ve yardımcısının sunduğu 6 şart şöyleydi:
1- Terörizme verilen desteğin sonlandırılması
2- İran ve milisleriyle askeri ilişkilerin kesilmesi
3- Komşu ülkelere yönelik düşmanca eylemlere son verilmesi
4- Kitlesel imha silahları ve kimyasal silah programından, denetlemeye izin verecek şekilde vazgeçilmesi
5- Suriye hükümetinin, göçmen ve mültecilere gönüllük esası üzerine dönüşlerine izin vermesi. Yani BMGK’nın 2254 sayılı kararının hayata geçirilmesi
6- Savaş suçlularının yargılanması
Jeffrey’in yardımcısı Joel Rayburn önceki gün katıldığı bir panelde, ilk 4 maddenin 2011 protestoları öncesine dönüş talebini ifade ettiğini söyledi.
Rayburn, “Bu talep her Suriye hükümeti için geçerlidir. Kişiler gelip geçicidir. Her Suriye hükümeti bu şartlara uymalıdır. Çünkü bunlar ABD ulusal güvenliğine zarar veriyor” dedi.
Jeffrey de geçen ay yaptığı bir konuşma sırasında, “Suriye rejimi gibi kendi bölgesine ve ABD’nin dünyanın olması gereken şekliyle ilgili fikrine bundan daha büyük bir tehdit oluşturan başka bir rejim görmedim” demişti.
Söz konusu 6 şart aynı zamanda ABD Kongresi’nin geçen ay kabul ettiği ve haziran ortasında hayata geçirilen Ceaser Yasası’nın da temel çerçevesini oluşturuyor.

Baskı araçları
ABD, söz konusu 6 şartın gerçekleşmesini sağlamak için elinde bazı baskı kartları bulunduruyor. Bunları şöyle sıralamak mümkün:
1- Suriye’nin kuzeydoğusundaki ABD askeri varlığı. Suriye’den çekilme kararı sonrasında ABD Başkanı Donald Trump’ı Suriye’nin kuzeydoğusunda ve Tenef Askeri Üssü’nde asker bırakmaya teşvik edenlerin arasında Jeffrey ve yardımcısı Rayburn da bulunuyor.
2- İsrail’in Suriye’deki İran ve rejim mevzilerine yönelik hava saldırıları için lojistik ve istihbarat desteğinin sağlanması.
3- Şam ile diplomatik normalleşmeyi engellemek ve ekonomik yaptırımların devamı için Avrupa Birliği’ne baskı uygulanması.
4- Arap ülkelerinin Şam’ı yeniden Arap Birliği’ne dahil etmesinin engellenmesi. Bu kapsamda Arap ülkeleri ile Şam arasında siyasi ve diplomatik ilişkilerin yeniden aktif hale gelmesinin önüne geçmek.
5- Ankara’nın Suriye hükümet güçlerinin ülkenin kuzeybatısına geçişini engelleme yolunda gösterdiği çabaların desteklenmesi ve İdlib ateşkesinin ülke geneline yayılmasını sağlama yolunda çalışmaların yapılması.
6- BMGK’da Arap ve Avrupa ülkeleriyle birlikte kimyasal silah, insan hakları ihlalleri ve yargılama ajandası (BMGK bu amaçla önümüzdeki günlerde bir oturum düzenleyecek) gibi konulara karşı siyasi eşgüdüm içinde hareket edilmesi.
7- BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Anayasa reformu ve 2254 sayılı kararın uygulanması noktasında gösterdiği çabaların desteklenmesi.
8- ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımlarının artırılması. Yaptırımların sonuncusu haziran ortasında hayata geçirilen Ceaser Yasası oldu.

Ceaser Yasası’nın içerdiği mesajlar
ABD’li yetkililer Ceaser Yasası’nın 4 mesaj içerdiğini belirtiyorlar. Bu mesajları şöyle sıralıyorlar:
1-Yasa ABD Kongresi’nde oybirliğiyle kabul edildi. Bu da ABD’deki siyasi tarafların izlenen Suriye politikası üzerinde hemfikir olduklarını gösteriyor.
Rayburn, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“Esed ve müttefiklerine baskı uygulamak, Washington’da ihtilaflı bir mesele değildir. Bunun üzerinden görüş birliği bulunuyor. ABD’de kasım ayında düzenlenecek başkanlık seçimlerinden sonra bir değişiklik olsa bile ABD’nin (Suriye) politikasında bundan sonra olası bir değişiklik hayali kuran ya da teşvik eden herkes için artık bu bir hayal oldu.”
2- Rayburn’ün deyişiyle Suriye rejimi ‘askeri zafer yanılsaması’ içinde:
“Rejim, destekçilerine şöyle diyordu; ‘Benimle birlikte çarpışın, benimle birlikte savaşın. Askeri olarak sahada kontrolü sağladığımızda paralar akacak ve hepsinden faydalanacağız’. Halihazırda bu gerçek değil. Tünelin sonunda ışık yok ve durum eski haline dönmeyecek.”
3- Yasa üzerinden bölge ülkelerine mesaj verilmesi. Bu mesajlardan biri de ‘eğer Suriye’de rejim bölgesinde yatırım kararı alırsanız siz de yaptırımlarla muhatap olur ve ABD’nin mali sisteminden mahrum kalırsınız’ şeklinde. Rayburn “Gerçekten de rejim halihazırda ister yeniden imar isterse başka alanlarda olsun, dışarıdan gelecek her türlü yatırımdan mahrum kalmış durumda” diye konuştu. Washington, Suriye’nin kuzeydoğusu ve kuzeybatısını ise bu yaptırımların dışında tuttu. Rayburn “Suriye’nin kuzeydoğusu ve kuzeybatısında yatırımları teşvik ediyoruz ve rejim bölgelerinde yatırım yapanları cezalandırıyoruz” dedi. Batılı bir diplomat konuya ilişkin açıklamasında “ABD’li yetkililer Arap ve bölgedeki dost ülkelerle yaptığı temaslarda açık konuştu: Hiç kimse istisna edilmeyecek” ifadelerini kullandı.
4- Askeri yöntemden caydırmak.
Rayburn konuya dair şunları söyledi:
“Adalet ve yargılama sürecinin genelde yavaş hareket ettiği doğrudur. Fakat bizim mesajımız şudur: Asla unutmayacağız. Şu an (rejim) destekçilerin zihninde şu olacak ‘hesap er ya da geç gelecek’. Bu hesaplarını değiştirmelidirler.”

Suriye bataklığı
ABD’li yetkililer söz konusu baskı araçlarının uzun vadede Rusya’nın düşüncelerini etkileyeceği görüşünde. Bu nedenle de Ceaser Yasası kapsamında yaptırımları sürdürmeyi düşünüyorlar. Hatta söz konusu yetkililer, ‘Suriye bataklığının’ maliyetini artırmak için yüzlerce rejim destekçisinin kara listeye alarak önümüzdeki yazı ‘Ceaser Yazı’na çevirmeye çalışıyorlar.
Jeffrey, açıklamasında “Rusya’nın Suriye’deki sorunları için siyasi bir çıkışı bulunmuyor. Misyonumuz, BM ve ona verdiğimiz destek üzerinden çözüm sunmaktır. Ancak bu, Esad ve İranlılara mesafeli olmalarını gerektiriyor” dedi.
Jeffrey’in Yardımcısı Rayburn ise Rusya’nın Şam’ı etkileyebileceği görüşünde. Rayburn, söz konusu baskı unsurlarının Moskova’yı yukarıda bahsedilen 6 şart üzerinde ciddi müzakerelerde bulunmaya zorlayacağına aksi takdirde Rusya’nın önünde sadece ‘Suriye bataklığında boğulma’ seçeneği kalacağına dikkat çekti.
Jeffrey daha önce birçok panel ve konferansta yaptığı konuşmalarda, yaklaşık iki yıl önce “Suriye’yi Rusya’nın bataklığına” dönüştürme görevi devraldığını açık bir şekilde ifade etti.

Jeffrey geçen ay yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Zekice olduğunu düşündüğümüz politikanın peşinde çabalıyoruz. Bu politika da belirli bir hedef için ABD askeri varlığının (Suriye’de) kalmasıdır. Bu hedef ise Türkiye ve İsrail’in çeşitli yollarla düzenledikleri askeri operasyonları desteklemenin yanı sıra DEAŞ örgütünün peşine düşmektir. Askeri varlığımız az olmasına rağmen bu, dengenin sağlanması adına önemlidir. Dolayısıyla Kongre’yi, Amerikan halkını ve Başkan’ı bu güçlerin kalmaya devam etmesi için teşvik ediyoruz. Fakat bu durum Afganistan veya Viyetnam’da (ABD’nin) yaşananlara benzemiyor. Zira bunlar bataklık değildi. Benim görevim ise onu (Suriye’yi) Ruslar için bataklığa dönüştürmektir.”

Rayburn ise açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Rusya, Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğunda, 5 yıl sonra bu sonuca ulaşacağını beklemiyordum. Jeffrey’in de dediği gibi, bizim işimiz Rusya ve Suriye rejimi için bir bataklık oluşturmaktır. Durum bizzat bataklıktır. Orduda olduğumda Irak tecrübesini yaşadım. Eğer beş yıl boyunca bir şey yaptıysan ve aynı sonucu aldıysan, kendine şunları sormalısın: Beş yıl daha aynı şeyi yapmaya devam edecek miyim? Bu durumun 10 yıl daha devam etmeyeceğinin garantisi var mı? Ruslar 2020'de olduğu gibi 2025'te de Suriye'de olmak istiyor mu? Sonunda bu tünelin bir ışık olmayan bir ekonomik maliyet ve askeri müdahaledir. Şam yönetimi 2016’nın sonlarında Halep’in doğusunu geri aldığında rejim ve müttefikleri savaşın bittiğini ve askeri zaferin meyvelerini toplamanın zamanının geldiğini söylediler. Bana göre bunun doğru olmadığı açıktı. Çatışmanın sebepleri siyasidir ve çözümü de siyasetten geçer. Köklü siyasi çözüm askeri yolla sağlanamaz. Bu gerçekleşmediği takdirde savaş sonsuza kadar sürer. Savaşın kendiliğinden biteceğini söyleyen bir doğa kanunu yok. Afganistan örneğine bakın... 70’li yılların sonlarında başladı ve halen devam ediyor.”



Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
TT

Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)

Ömer Önhon

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'te Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı askeri operasyon, Suriye'deki siyasi ve güvenlik sahnesini değiştirdi ve ülkenin haritasını yeniden çizdi. SDG, Halep, Deyrizor ve Rakka'dan çıkarıldı ve Haseke şehrinin bir bölümünde sıkışarak kuşatıldı. Suriye ordusu çok az istisna dışında, Tişrin ve Tabka barajlarını, sınır kapılarını ve petrol sahalarını ele geçirdi.

Bir yıl önce 10 Mart mutabakatını imzalayan ancak uygulamayı reddeden SDG, 18 Ocak'ta “ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasını” imzalamaya zorlandı. 20 Ocak'ta Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmenin ardından dört günlük ateşkes ilan edildi. Ateşkes büyük ölçüde devam ediyor, ancak Suriye ordusu ile SDG arasında bazı bölgelerde çatışmalar sürüyor.

SDG şu anda bu görüşmede sunulan önerileri değerlendiriyor ve iki gün içinde yanıtını açıklayacak. Eğer SDG anlaşmanın tüm şartlarını reddederse, çatışmalar yeniden başlayacak ve bu da hükümet güçleri arasında ağır kayıplara neden olacak ve Kürtlerin yaşadığı komşu ülkeler için sonuçları olacak. Ancak nihayetinde SDG yenilgiye uğrayacak.

Süregelen şüphelere rağmen, SDG büyük olasılıkla olumlu bir yanıt verecek. Kalıcı barışın sağlanması, anlaşmanın ne ölçüde uygulanacağına bağlı olacak.

Suriye'deki gelişmeleri, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi bağlamında da ele almalıyız. Başta Türkiye, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış aktörlerin etkisi, ABD'nin kilit rolüyle birlikte, Suriye'nin geleceğini belirlemede iç dinamikler kadar önemli.

Nitekim İsrail, işgalini tüm Golan Tepeleri'ni kapsayacak şekilde genişleterek, Suriye'nin güneyinde fiilen silahsızlandırılmış bir bölge ilan etti ve Dürziler üzerindeki etkisiyle bu bölgedeki gelişmeleri yönetiyor. Son çatışmalar sırasında sessiz kaldı ve en azından şimdilik Suriye'deki askeri operasyonlarını durdurdu.

İsrail'in sessizliği, Paris'te ABD himayesindeki Suriye görüşmeleriyle ilişkilendirilebilir, nitekim iki ülke ortak bir koordinasyon ve iletişim mekanizması kurma konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşmanın meyve vermeye başladığı açıkça görülüyor. Bu İsrail tutumu, Şara hükümeti ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığına ilişkin endişelerinin giderildiği şeklinde de yorumlanabilir.

Ancak en önemli değişim, ABD'nin Suriye'deki güvenlik ortaklarına yönelik tercihlerinde yaşanan değişimdir. ABD, SDG yerine Suriye ordusu ve Türkiye ile ittifak kurdu. Birkaç gün önce, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack, sosyal medyada ABD’nin halihazırda SDG’ye nasıl baktığını açıklayan, bir yol haritası ve Suriyeli Kürtlere yönelik çağrı içeren bir açıklama yayınladı.

ABD Merkez Komutanlığı'nın Suriye hükümetiyle koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından çok taraflı diplomatik çabalar yürütüldüğünü gösteriyor

Büyükelçi Barrack, Suriye hükümetinin DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini belirtti. Sonuç olarak, “SDG'nin sahada birincil DEAŞ karşıtı güç olarak asıl amacı büyük ölçüde sona ermiştir” dedi.

Tom Barrack şunu da söyledi: “Yeni Suriye devletine entegrasyon, Kürtlere tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasa ile korunması ve yönetime katılım imkânı sağladığı için şimdi Kürtlerin önünde eşsiz bir fırsat bulunmaktadır.” Bunu, “SDG'nin iç savaşın kaosu içinde sahip olduğu kısmi özerklikten çok daha fazlası” olarak da tanımladı.

Başkan Donald Trump da kendine özgü üslubuyla yeni ABD politikasına doğrudan değinerek, Kürtleri sevdiğini ve koruduğunu ve şimdi Suriye hükümetiyle güvenlik konularında birlikte çalıştığını söyledi.

ABD Merkez Komutanlığı'nın, Şara ile koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından son derece etkili çok taraflı diplomatik çabaların yürütüldüğünü gösteriyor.

dsvfgbhy
: 10 Mart'ta Şam'da mutabakatı imzalayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

SDG’nin birçok yanlış hesap yaptığına; en önemlisi kendi gücünü abarttığına ve Suriye ordusunun gücünü hafife aldığına şüphe yok. 10 Mart mutabakatının uygulanması konusunda Şam ile yapılan müzakerelerdeki sert tutumları ve sahadaki pervasız eylemleri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Belki en ciddi hatalarından biri de Türkiye'nin endişelerini ve taleplerini görmezden gelmesiydi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saflarında görüş ayrılıkları da ortaya çıktı; Mazlum Abdi daha pragmatik, uzlaşmaya açık ve ABD'yi dinlemeye daha meyilli gibi görünüyor.

Bu arada, Kandil Dağı'ndaki PKK kadrolarının etkisi altındaki gruplar ise mücadeleye devam etme yönünde sert bir tutum benimsedi. Tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalama girişimi olarak nitelendirerek, Kandil'in talimatlarını görmezden geldiğini söyledi.

SDG’nin, özellikle kendi gücünü abartarak ve Suriye ordusunun gücünü hafife alarak birçok yanlış hesap yaptığına kuşku yok

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin haftalık toplantısında yaptığı konuşmada, mücadelenin Kürtlere karşı değil, PKK'ya karşı olduğunu vurguladı.

Kürt dünyasının en saygın lideri Mesud Barzani'nin şu sözleri ise en şaşırtıcı açıklama oldu: “PKK, Kürtler için bir yük haline geldi.”

Türkiye'nin öncelikli amacı, PKK'yı kendi sınırları içinde, Suriye'de ve her yerde ortadan kaldırmaktır. Türkiye'deki Kürtlerle devam eden müzakerelerde bulunan Türkler, Suriye'deki gelişmelerin bu süreci rayından çıkarmasından veya olumsuz bir emsal teşkil etmesinden endişe duyuyorlar.

Son iki veya üç haftada üzerinde anlaşmaya varılan veya tek taraflı olarak yayınlanan belgelerin çoğu, uygulama sırasında yoruma açık olabilecek son derece hassas maddeler ve konular içeriyor. Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesi “Kürt bölgelerinin özel statüsünün dikkate alınması”ndan bahsediyor.

cdfrgt
SDG’nin kadın savaşçıları, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor şehrinde bulunan el-Ömer petrol sahasında düzenlenen askerî geçit töreninde, 23 Mart 2021 (AFP)

Bu sebeple, Suriye hükümetinin, geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 13 numaralı Kararnamede belirtildiği gibi, Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını kullanmalarına olanak tanıyan bir düzenleme oluşturması gerekecek. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre mevcut koşullar altında nasıl bir formüle ulaşılabileceği henüz belli değil. Zira en büyük Kürt nüfusuna sahip Haseke şehrinde bile Kürtler toplam nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor.

Bir diğer önemli sınav ise Dürzi ve Alevilerin Kürtlerle yapılan anlaşmaya vereceği tepkidir. Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemel görünüyor. Ayrıca, bu ayrıcalıkların yeni anayasaya nasıl dahil edileceği de ele alınması gereken kritik bir konu.

Önemli gerilemelere ve yenilgilere rağmen, SDG'nin hâlâ var olduğunu ve tamamen ortadan kaybolmadığını belirtmekte fayda var.

Washington, bu aşamada DEAŞ'a karşı mücadelede müttefik olarak Suriye’nin ve Erdoğan ile ortaklığın yanında yer alsa da SDG'yi gelecekte olası kullanımlar için yedek bir güç olarak muhafaza etmeye istekli olmaya devam edecektir.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan ve SDG birliklerini -entegrasyonun bireysel bazda olacağı belirtilse de- Suriye ordusuna entegre eden bir anlaşmanın imzalanmasına arabuluculuk yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek, dolayısıyla onu korumak olarak görülebilir.

İşler sorunsuz ilerlerse, barış hâkim olacak ve Suriye hükümeti dikkatini ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş döneminde ilerlemesini sağlayacak bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımı çekmeye odaklayabilecektir.

Bunun alternatifi ise karanlık gölgesi tüm tarafların üzerine düşecek daha fazla acı ve yıkımdır.


Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
TT

Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)

Irak parlamentosu, cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılması planlanan oturumu erteledi. Bu karar, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden (KYB) gelen ‘oturumun ertelenmesine’ yönelik talebi almasının ardından alındı.

Temsilciler Meclisi Başkanlığı Basın Ofisi, Irak resmi haber ajansı INA’ya yaptığı açıklamada, Halbusi’nin 27 Ocak Salı günü gerçekleşmesi planlanan ve cumhurbaşkanının seçilmesi için düzenlenen oturumun ertelenmesi talebini aldığını bildirdi. Açıklamada, erteleme talebinin iki parti arasında daha fazla görüşme ve anlaşma sağlanması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Cumhurbaşkanlığı için aday olan 19 kişi, Irak Anayasası’na uygun şekilde adaylık şartlarını yerine getirdikten sonra hem Irak Temsilciler Meclisi hem de Federal Yüksek Mahkeme’den onay aldı.

Adaylar arasındaki yarış, özellikle iki isim üzerinde yoğunlaşıyor: KDP adayı Fuad Hüseyin ve KYB adayı Nizar Amidi.

Diğer yandan Şii Koordinasyon Çerçevesi dün KDP ve KYB heyetlerini ayrı ayrı toplantıya çağırdı. Toplantının amacı, heyetlerin görüşlerini tartışmak ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal süresi içinde gerçekleştirecek bir anlaşmaya varılmasını sağlamaktı; böylece anayasal takvim ve ulusal yükümlülükler de korunacaktı.

Iraklı siyasi kaynaklara göre, KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani’nin, Kürt bileşeni için yüksek makamların dağıtımı mekanizmasına uygun olarak tek bir uzlaşı adayı belirleme konusunda anlaşamadıkları bildirildi. Bu nedenle her iki partinin adayı, doğrudan oylama yoluyla parlamentoda birbirleriyle yarışacak.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tüm Kürt partileri ve parlamentodaki bloklar arasında bir uzlaşı sağlanamaması nedeniyle cumhurbaşkanlığı adayının seçimi sürecinin birçok engelle karşılaşacağını belirtti. Diğer bir zorluk ise parlamentodaki diğer blokların hangi adayı destekleyecekleri konusunda kararsız olması. Bu durum, özellikle toplam 329 milletvekilinin üçte ikisinin sağlanması gereken parlamentoda oturum açılması gerektiğinden, seçim sürecinin uzamasına yol açabilir.


Financial Times: İsrail, ABD ile yeni bir güvenlik anlaşması imzalamak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
TT

Financial Times: İsrail, ABD ile yeni bir güvenlik anlaşması imzalamak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da düzenledikleri basın toplantısında (Reuters)

Financial Times bugün yayımladığı haberde, İsrail’in ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle yeni bir 10 yıllık güvenlik anlaşması görüşmelerine hazırlanmakta olduğunu bildirdi. Amaç, İsrail’in milyarlarca dolarlık nakit yardımlar olmadan da Amerikan askeri desteğini sürdürmesini sağlamak olarak aktarılıyor.

İsrail Savunma Bakanlığı’nda mali danışman olarak görev yaparken istifa eden Gil Pinhas Financial Times’a verdiği demeçte, önümüzdeki haftalarda yapılması beklenen görüşmelerde İsrail’in nakit yardımlar yerine ortak savunma projelerini önceliklendirmeyi planladığını belirtti. Pinhas, “Bu bağlamda ortaklık, sadece finansman meselesinden daha önemli… Parayla ölçülemeyecek birçok husus var. Konuya daha geniş bir bakış açısıyla yaklaşılmalı” dedi.

Pinhas, İsrail’in Amerikan silahlarını satın almak için kullanabileceği yıllık yaklaşık 3,3 milyar dolarlık doğrudan mali desteğin ‘müzakere edilebilecek ve kademeli olarak azaltılabilecek bir unsur’ olduğunu ifade etti. ABD ve İsrail hükümetleri, 2016 yılında imzalanan 10 yıllık bir mutabakat zaptıyla 38 milyar dolarlık askeri yardım taahhüdünde bulunmuştu; bunun 33 milyar doları askeri teçhizat alımı için hibe, 5 milyar doları ise füze savunma sistemleri için ayrılmıştı. Bu anlaşmanın süresi Eylül 2028’de sona eriyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, iki hafta önce Reuters’a yaptığı açıklamada, önümüzdeki on yıl içinde İsrail’in Amerikan askeri yardımlarına olan bağımlılığını ‘kademeli olarak azaltmayı’ umduğunu söylemişti. Netanyahu, ülkesinin yabancı askeri yardımlara bağımlı olmaması gerektiğini vurgularken, tam bağımsızlık için net bir takvim açıklamadı.

Economist dergisine verdiği bir röportajda ise Netanyahu, “Önümüzdeki on yıl içinde askeri yardımları kademeli olarak azaltmak istiyorum” dedi ve söz konusu azaltımın sıfıra inip inmeyeceği sorusuna “Evet” yanıtını verdi.

gtyh
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)

Netanyahu, ABD’ye yaptığı son ziyarette Başkan Donald Trump’a İsrail’in “Washington’un yıllar boyunca sağladığı askeri yardımları büyük ölçüde takdir ettiğini, ancak artık güçlü bir ülke haline geldiğini ve olağanüstü yetenekler geliştirdiğini” söylediğini açıkladı.

Geçtiğimiz aralık ayında Netanyahu, İsrail’in diğer ülkelere bağımlılığı azaltmak amacıyla bağımsız bir silah endüstrisi geliştirmek için 350 milyar şekel (110 milyar dolar) harcayacağını duyurmuştu.