Cezayir'de First Lady’lerin gölgede kalmasının sırları

Cezayir eski Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in eşi Enise Hanım (Getty)
Cezayir eski Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in eşi Enise Hanım (Getty)
TT

Cezayir'de First Lady’lerin gölgede kalmasının sırları

Cezayir eski Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in eşi Enise Hanım (Getty)
Cezayir eski Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in eşi Enise Hanım (Getty)

İman Uveymir
Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkenin ikinci Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in eşi Enise  (Anissa) Hanım, diğer cumhurbaşkanı eşleri arasındaki istisnai konumunu korumaya devam ediyor. Enise Hanım, kariyeri boyunca kocasına eşlik eden tek Cumhurbaşkanı Eşi’ydi. 1978 vefat eden Huari Bumedyen’i ölümünün ardından dahi savunmaya devam etti. Onun hemen ardından ise Şadli Bencedid’in eşi Halime Hanım geliyor.

Ölümünün ardından savunuş
Enise Bumedyen, 42 yıl boyunca eşine muhalif olanlar ve yönetimini eleştirenlere yanıt verdi. Bumedyen’in etkileyici açıklamalarından birinde, “Eşim, kırmız çizgidir, itibarı ve onurunu karalamaya çalışan hiç kimse, ki bu kişi Cumhurbaşkanı bile olsa beni susturamayacak” ifadelerini kullanmıştı. Öte yandan düşmanları, 19 Haziran 1965’te Ahmed bin Bella’ya karşı yaptığının, devrimci bir düzeltme değil, askeri bir darbe olduğunu söylüyor.
Cezayir cumhurbaşkanlarının fotoğraf arşivi merhum Bumedyen’e gezileri ve önemli isimlerle görüşmelerinde tebessüm ve zarafetiyle eşlik eden Enise Hanım’ın fotoğraflarıyla doludur. Enise Hanım,  ünlü ve varlıklı Mansali ailesinden geliyor. Bir tarihçi, edebiyatçı ve şair olan Enise Bumedyen, avukatlık ve vekil hâkimlik de yapmıştı. Arap tarihi ve edebiyatı üzerine Fransızca birçok kitabı ve çalışması var.

Tekrarı olmayan bir deneyim
Enise Hanım’ın bu deneyimi ‘eşsiz’ olarak nitelenmesine rağmen, Cezayirli politikacıların eşleri, perdenin ardından kalıp, eşleriyle birlikte görünmediler. Şadli Bencedid’in eşi Halime Hanım, görünmeye çalışsa da birlikte görüntülendikleri anlar sayılı kaldı. Öte yandan Şadli Bencedid’in hatıratını kaleme alan Abdulaziz Boubakir’e göre, Halime Hanım, kadınlardan konut, iş arama ve benzeri sorunlarını çözmelerini isteyen birçok mesaj alıyordu.
Cezayir toplumunda politikacıların eşlerinin görünmesi hala yıkılamayan bir ‘tabudur’. Ancak bazıları, Arap ve Batı dünyasındaki liderlerin eşleriyle ilgili haberleri ilgiyle takip ediyor. Tunus’ta Kays Said’in galibiyetiyle sonuçlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri de aynı şekilde ilgiyle takip edilmişti. Kameralar karşısına eşi İşraf eş-Şibli ile çıkması çoğunluğun dikkatini çekmişti. Aynı şekilde Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın eşi Kraliçe Raniye de ilgiyle takip edilen lider eşlerinden biri.

Feride Sellal ve Michelle Obama
2014 yılının yazında dönemin Cezayir Başbakanı Abdulmelik Sellal’in (şu an yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklu bulunuyor), eşi Feride Hanım ile birlikte, ABD’deki Beyaz Saray’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ve eşi Michelle ile çekilen fotoğrafı, sosyal medya platformlarında geniş çaplı tartışmalara neden olmuştu. Söz konusu fotoğraf, ABD'nin ev sahipliği yaptığı Afro-Amerikan zirvesinin oturum arasında çekilmişti. Feride Hanım’ın görünüşü sosyal medya kullanıcılarının beğenisini kazanamadı. Feride Sellal’in söz konusu fotoğrafta geleneksel Cezayir kıyafetlerinden giymediği için eleştirilmişti. Fransızca yayın yapan Le Quotidien d'oran yazarı Cezayir asıllı Fransız Kamel Daoud, kaleme aldığı makalesinde Feride Sellal’in eşinin yanında görünmesine övgüde bulunarak, ‘Cezayir zarafeti sergilediğini’ ifade etmişti. Öte yandan yakın olan kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Halime Hanım’ın başörtü takmaya başlaması, eşi Şadli Bencedid’i öfkelendirmişti. Eşiyle katıldığı geziler boyunca Cezayir’in geleneksel kıyafetlerini tanıtmak için elinden geleni yaptığını söylemişti.

“Mahremiyet ve yolsuzluktan duyulan endişe”
Ünlü yazar Abdulaziz Boubakir, First Lady ifadesinin ABD kökenli bir kavram olduğuna dikkat çekerek, başkan eşinin protokolde birinci koltuğun sahibi olduğuna ve bazı faaliyetlerinde ona eşlik ettiğine işaret ettiğini söyler. First Lady’nin liderin evli imajını doğruladığını ifade etti. Ancak bu gelenek, Batı ve Arap ülkelerinde Suzan Mübarek ve Cihan Sedat’ın şahsında yayılmış görünüyor. Boubakir, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada lider eşiyle ilgili bir tehlikenin varlığına işaret etti. Boubakir’e göre First Lady, protokoldeki rolünü aşarak Tunus Başbakanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin eşi Leyla Trabelsi gibi devlet işlerine müdahalede bulunabilir. Ondan önce de Tunus’un eski Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın eşi Vesile (Wassila) Bourgiba, eşinin konuşmalarında katılıp ona atıfta bulunmuştu. Suriye Rejim Lideri Beşşar Esed’in eşi de işin sonunda ülkedeki nihai otorite haline geldi.
Cezayir'de, bu gelenek 1975'te Enise Hanım’ın Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing’in Cezayir'i ziyareti sırasında eşi eski Cumhurbaşkanı Houari Bumedyen ile birlikte görünmesiyle başladı. Ancak Bumedyen’in titizliği siyasete karışmasına engel oldu. Boubakir’e göre ardından Şadli Bencedid’in eşi Halime Hanım eşiyle birlikte görünmeye çalıştı. 1985 yılında ABD’ye bir ziyarette bulunarak, geleneksel kıyafetlerle göründü ve muhteşem bir Cezayirli kadın imajı çizdi.
Cezayir’deki cumhurbaşkanlarının hayatlarıyla ilgili kitapların yazarı Boubakir, kadın politikacıların görünme konusunda çok istekli olmamasının sosyolojik ve dini sebeplere dayalı olduğuna dikkat çekti. Ataerkil ve muhafazakar bir toplumun doğasını yansıtan ‘mahremiyet’ kavramı durumu açıklıyor. Ancak ‘kadınların siyasetteki artan rolü’, hükümete bakan, parlamentoya milletvekili olarak hatta ordu, jandarma ve polis teşkilatlarına katılımına rağmen, yolsuzluktan duyulan endişe faktörü Cezayirli First Lady’lerin görünür olmasının önündeki engellerden biri.
Cezayirli yazar, “Bu endişe, politikacıların, eşlerinin evde kalmaları ve isimlerinin kullanılmasından kaçınmasına neden oluyor. Ancak sağlık, eğitim ve çevre gibi alanlarda hayır işleri ile anılabilirler. Bu başka ülkelerde de geçerlidir” dedi.

Erkeğe hizmet
Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı bilgiler göre, araştırmacı akademisyen Akil Abdullah Ukeyr, Cezayirli politikacıların eşlerinin gölgede kalmasının kültürel miras ve geleneklerle bağlantılı olduğuna işaret ederek, ‘kadınların temel görevlerinin, erkeklere tahsis edilen kamusal alandan uzak bir şekilde erkeklere hizmet etme, evlerinde çocuklarını yetiştirmek’ olduğunu söyledi.
Kadınları dışlayan bu görüş, İslam ruhu ve hukukuna aykırı olmasına rağmen, dine atfedilen geleneksel metinlerle destekleniyor. Bununla birlikte, erkek egemenliğine adanmış Bedevi kültürü miras alması ve dayanışması, kadını zorunlu bir varlık haline getirdi. Bu mantığa göre kadının, eş ve diğer mahremler (ÇN: yakın akraba olması nedeniyle nikâh düşmeyen) dışındakilerle bir perdenin ardından görüşmesi, aleni bir şekilde görünmemesi ve kamusal alanda çalışmaması gerekiyor. Ukeyr Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada “Mesele, tarihsel bir çerçeve içinde oluşturulan bir sosyokültürel mirasla ilgilidir. Modern devlet çerçevesinde modernleşme girişimleri, kadınların sosyal, ekonomik ve siyasi hayata erkeklerle birlikte dahil edilmesine yönelik alınan yasal önlemlere rağmen, bu sorunu tamamen ortadan kaldırmayı başaramamıştır” dedi.
Cezayirli akademisyen, “Bu, tüm toplumun Cezayir'de kadın politikacıların ortaya görünmesini reddettiği anlamına gelmez. Aksine Cezayirliler arasında, bunu benimseyen, kabul eden, doğal ve normal olduğunu düşünen kesimler var. Ancak azınlık durumdalar. Çoğunluğu olumsuz anlamda bağnazlığa neden olan muhafazakar bir tutum sergiliyor. Geleneksel yaşam algıları ve kadınların toplumdaki konumuyla çelişen her şeyi reddediyorlar. Bu algılar çoğunlukla Bedevi gelenek ve göreneklerinin arkasındaki dini metinlerin eski yorumlarına dayanıyor. İnsanlara aktarırken, din dilini yenileme konusunda başarılı olunamamıştır” ifadelerini kullandı.
Houari Bumedyen’in eşi Enise Hanım, Cezayir cumhurbaşkanlarının eşlerinin tarihinde bir istisna oluştursa da eski Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın merhume annesi ‘Hacce Mansuriye’ gelininden daha ön planda yer aldı. Butefkila’nın eşi göreve geldiğinden devrilene kadar hiç görünmedi. (Buteflika’nın yalnızca kağıt üzerinde mi evli olup olmadığı kimse bilmiyor. Çünkü hayatı konusundaki gizemini korudu. Cezayir Anayasası’na göre cumhurbaşkanının Cezayir vatandaşlığına sahip bir kadınla evli olması gerekiyor. Bu nedenle Buteflika’nın annesi eşinden daha ön planda yer aldı.) Buteflika’nın annesi, Cumhurbaşkanlık Sarayı’nda söz sahibiydi. Bazı kararların alınmasında etkili rol oynar.
Muhalif medyacı Faudel Boumala, 22 Şubat 2020 tarihinde Cezayir’de patlak veren rejim karşıtı gösterilere katılması nedeniyle hakim karşısında verdiği ifadede, “Resmi televizyonda yayınlanan TV programım, Mansuriye Buteflika’nın emriyle durduruldu. Çünkü beni sevmiyordu” dedi.



Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
TT

Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)

Ömer Önhon

Üye devletlerin liderlerinin Ankara'daki NATO zirvesine en üst düzeyde katılması, ittifakın yeni koşullara uyum sağlama yolunda ilerlediği bir dönemde, önemli jeostratejik değişimlerin yaşandığı bir anı işaret etti.

İran ile mücadeleye destek sağlamadıkları için ittifak üyesi devletleri sert bir şekilde eleştiren ABD Başkanı Donald Trump, zirveye katılmamayı bile düşündüğünü, ancak nihayetinde dostu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın davetini geri çevirmemek için geldiğini söyledi. Erdoğan ve Trump arasındaki ilişkideki belirgin sıcaklık, toplantının en dikkat çekici özelliklerinden biriydi

Dünyanın en tehlikeli iki savaşı şu anda NATO'nun çevresinde ve Türkiye'nin yakınında sürüyor; Ukrayna'daki savaş ve İran ile çatışma. Zirve, müttefikler arasındaki bölünmeler ve Başkan Trump'ın politikaları nedeniyle 5. Maddeye bağlılığın sorgulandığı bir dönemde gerçekleşti.

İttifakın bunlara yanıtı netti. Ankara zirvesinin nihai bildirisinin açılış cümlesinde liderler, 5. Maddede yer alan kolektif savunmaya olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek, bir üyeye yapılacak saldırının tüm üyelere yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladılar.

Liderler, basın toplantılarında ve medyaya açık diğer etkinliklerde anlaşmazlıklarından bahsetmekten de çekinmediler. Başkan Trump, İspanya'dan duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirirken, Türk ve Yunan liderler Ege Denizi konusundaki anlaşmazlıklarını vurguladılar. Danimarka Başbakanı, Grönland'ın satılık olmadığını yineledi ve Amerika Birleşik Devletleri'ni burayı ele geçirme girişimlerine karşı uyardı. Ancak bu anlaşmazlıklar zirveyi rayından çıkarmadı. İttifak bir kez daha ortak zemin bulmayı ve ilerlemeyi başardı.

İttifakın belirleyici özelliği, değişen koşullara uyum sağlama yeteneğidir ve bu da onu alanında dünyanın en gelişmiş ve etkili çok taraflı örgütlerinden biri haline getirdi.

NATO, mevcut aşamayı “3.0 Aşaması”, yani üçüncü aşaması olarak tanımlıyor. Birinci aşama Soğuk Savaş'tı. İkinci aşama Soğuk Savaş'ın sonundan yakın geçmişe kadar uzandı. Üçüncü aşama ise başta Rusya'nın saldırganlığı ve ABD'deki Trump yönetimi olmak üzere büyük şoklarla şekillendi.

 Ankara'da, ittifak liderleri geçen yıl Lahey Zirvesi'nde verdikleri taahhütlerin ne kadar uygulandığını gözden geçirdiler; bu taahhütlere göre, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlik ile ilgili harcamalara ek olarak, temel savunma gereksinimleri için yıllık GSYİH'lerinin yüzde 5'i oranında yatırım yapma ve savunma sanayilerini geliştirme sözü vermişlerdi.

Liderler, “Lahey Savunma Taahhüdü” olarak adlandırılan anlaşmaya uygun olarak, Avrupalı müttefikler ile Kanada'nın temel savunma gereksinimlerine yönelik yatırımlarını 2025 yılında 139 milyar dolardan fazla artırdığını kaydettiler. Ayrıca 50 milyar doları aşan yeni alımlar yapılacağını da açıkladılar. Dahası, ortak üretim kapasitesini genişletme ve inovasyonu hızlandırmak için sanayi sektörü ile birlikte çalışma taahhüdünde bulundular.

xdffr
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (sağda), Ankara'daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde NATO zirvesi kapsamında düzenlenen resmi karşılama töreninde ABD Başkanı Donald Trump ile el sıkışıyor, 7 Temmuz 2026 (AFP)

Zirve programı kapsamında Ankara'da düzenlenen Savunma Forumu, üye devletleri ve büyük şirketleri bir araya getirdi ve birçok önemli anlaşmanın imzalanışına sahne oldu.

Genel Sekreter Mark Rutte, Airbus A400M nakliye uçağı ve Airbus A330 çok amaçlı yakıt ikmal ve nakliye uçağı filosuna odaklanan çok uluslu bir modernizasyon programını açıkladı. Ayrıca, ittifakın istihbarat, gözetleme ve keşif yeteneklerini geliştirmek ve yaşlanan Hava Uyarı ve Kontrol Sistemi (AWACS) uçak filosunun yerini almak üzere MQ-4C Triton insansız hava araçları (İHA) için ortak bir tedarik projesini duyurdu.

Zirve bildirisinde, Ukrayna'yı işgal etmesi ve ardından gelen, küresel jeopolitik sahneyi değiştiren savaş nedeniyle Rusya, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği ve istikrarı için uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlandı. Müttefikler, Ukrayna'ya desteklerini yineleyerek, 2026 yılında 70 milyar avro değerinde askeri teçhizat, yardım ve eğitim sözü verdiler. Ukrayna'ya sağlanan güvenlik yardımının büyük çoğunluğunun artık Avrupalı ​​müttefikler ve Kanada tarafından sağlandığını vurgulayarak, Trump'a yükün artık yalnızca Amerikan vergi mükelleflerinin üzerinde olmadığı ve diğer müttefiklerin de sorumluluklarını yerine getirdiği konusunda güvence vermeyi amaçladılar.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski de Ankara'da hazır bulundu, liderlerle görüştü ve bir konuşma yaptı. Bildirildiğine göre, katılımından memnun olarak ayrıldı.

NATO müttefikleri ayrıca İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yeniden teyit ettiler ve İran'a Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı duyma çağrısında bulundular.

Bu açıklama, müttefiklerin Amerika Birleşik Devletleri'ne aktif ve operasyonel destek sağlamayı kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Daha ziyade, ittifak içinde fikir birliği bulunan iki önemli konuda ortak bir pozisyonu özetliyor.

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik füze saldırılarının yoğunlaşması ve İran'ın Hürmüz Boğazı'nın güney kesiminden geçen ticari gemilere yönelik saldırıları, ittifak liderlerinin Ankara'da bir araya geldiği güne denk geldi.

İki olay, ABD ve NATO'ya yönelik şöyle bir mesaj olarak yorumlanabilir: “Bizi korkutamazsınız ve herhangi bir çözüm bizim şartlarımıza göre olmalıdır.”

Ankara'da Donald Trump, ABD-İran anlaşmasının sona erdiğini duyurdu ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya yeniden başladı; İran ise buna karşılık olarak Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ve Ürdün'deki ABD üslerini hedef aldı.

Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Trump arasındaki temaslar, hem ikili ilişkiler hem de ittifak konuları açısından zirvenin önemli bir bölümünü oluşturdu.

İki ülke arasında bir dizi savunma ve silah tedariki konusunun çözülmesi gerekiyor. Bunlar arasında CAATSA kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılması, Türkiye'nin zaten ödemesini yaptığı beş F-35 savaş uçağının teslimi, Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil edilmesi ve Türkiye'nin yerli üretim Kaan savaş uçakları için gerekli olan F-110 motorlarının tedariki yer alıyor. Trump, bu konulara olumlu bir şekilde yaklaşmaya istekli olduğunu belirtti ve bu da ev sahibi ülkeyi memnun etti.

ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'da Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor

Türkiye ev sahipliği konusunda iyi hazırlanmıştı ve zirve sorunsuz geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sarayının girişinde durarak, kırmızı halıda yürüyen liderleri karşıladı. Halının bir tarafında Osmanlı Yeniçeri üniformalı askerler, diğer tarafında ise Cumhuriyet dönemi üniformalı askerler sıralanmıştı ve Mehter takımı savaş müziği çalıyordu.

Yunan gazeteleri, Başbakan Miçotakis'in bu özenle düzenlenmiş törensel sahneden geçişini provokatif olarak değerlendirdi.

NATO üyesi olmayan ancak ABD'nin en yakın müttefiklerinden biri olan İsrail mutsuz olan bir diğer taraftı. Başbakan Binyamin Netanyahu, Erdoğan hükümetinin Müslüman Kardeşler ekseni olduğunu ve ABD'nin dostu olmadığını iddia etti. Türkiye'nin F-35 savaş uçakları satın almasına izin verilmemesi gerektiğini, çünkü böyle bir anlaşmanın İsrail'in hava üstünlüğünü zayıflatacağını ve bölgedeki güç dengesini bozacağını söyledi.

Ankara bu açıklamalara alaycı bir yanıt vererek, bunların diğer ülkelerin topraklarının bir kısmını işgal ederek ve soykırım yaparak İsrail'i koruduğunu iddia eden radikal ve yayılmacı bir dini rejimin açıklamalarından ibaret olduğunu belirtti.

as
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara'da NATO Liderler Zirvesi'nin oturum aralarında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda açılış konuşmasını yapıyor, 7 Temmuz 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Türkiye'nin daveti üzerine zirvenin ikinci gününde Ankara'ya geldi ve Donald Trump ile ikili bir görüşme gerçekleştirdi. ABD Başkanı, Şara'yı “güçlü bir kişi ve herkes tarafından saygı duyulan büyük bir lider” diye övdü ve Suriye'yi ABD'nin terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmayı amaçladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'daki Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor. Ankara zirvesi, müttefikler arasındaki tüm anlaşmazlıkları çözmedi, Trump ile diğerleri arasındaki ilişkileri de düzeltmedi; ancak müttefikler daha belirgin bir Avrupa rolüne doğru ilerlerken NATO'nun birliğini ve dayanışmasını yeniden teyit etti.

Bir katılımcının dediği gibi, NATO Ankara'da Trump'ı atlattı.


Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
TT

Macron Şam'da: Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)
Fotoğraf: Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür” dedi (AFP)

İsmail Derviş

Suriye ve Arap medyasında yer alan haberlere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron önümüzdeki hafta Suriye'nin başkenti Şam'a resmi bir ziyarette bulunacak. Haberlere göre, Suriye ilişkilerinde yeni bir aşamaya kapı açması beklenen ziyarette Macron'a üst düzey bir siyasi ve ekonomik heyet eşil edecek. Öte yandan gözlemciler, ziyaretin öneminin, Suriye devlet kurumlarının istikrara kavuşması, meclisin faaliyete geçmesi ve uluslararası ilginin Suriye'de askeri ve siyasi meselelerden ekonomik, yatırım ve yeniden inşa konularına kaymasıyla aynı zamana denk gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor.

Son birkaç aydır Fransa, Suriye'deki siyasi geçiş sürecini desteklemede önemli bir rol oynadı ve Şam ile diplomatik olarak yeniden ilişki kuran ilk Avrupa ülkeleri arasında yer aldı. Bu nedenle, Macron'un yaklaşan ziyareti, Paris'in Suriye'yi ekonomik bir fırsat olarak görmeye başladığını gösteriyor. Fransa Cumhurbaşkanının, Suriye pazarında yer edinmek isteyen Fransız şirketlerinden iş insanları ve yöneticileri de içeren büyük bir ekonomik heyet ile gelmesinin sebebi de bu.

Ekonomik konuların yanı sıra, Macron ile Suriyeli mevkidaşı Ahmed eş-Şara arasında beklenen görüşmelerde güvenlik de gündemde olacak. Görüşmeler kapsamında ayrıca Suriye'nin komşularıyla, özellikle Lübnan ve İsrail ile ilişkileri de ele alınacak. Fransa, Suriye-Lübnan komşuluk ilişkilerine saygı gösterilmesini ve İsrail'in Suriye topraklarından çekilmesini talep ediyor; bu pozisyonunu BM Güvenlik Konseyi oturumları da dahil olmak üzere birçok kez resmen dile getirdi.

Paris, Şam'ı tanıyor

Fransız siyasi analist Pierre-Louis Raymond, “Cumhurbaşkanı Macron'un Şam ziyareti, Suriye'nin göz ardı edilemeyecek yeni bir aşamaya girdiğinin bir kabulüdür. Geçtiğimiz yıllar, izolasyon politikasının istikrarı sağlamadığını ve Suriye devletinin yeniden inşasının, sadece uzaktan gözlemlemek yerine sorumlu bir Avrupa katılımı gerektirdiğini kanıtlamıştır. Tarihi ve Arap Maşrık (Levant) bölgesi  ile olan ilişkisi göz önüne alındığında, Fransa, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda diyaloğu sürdürürken, kurumları destekleyerek, yatırımları teşvik ederek ve uygun koşullar sağlandığında yeniden inşaya yardımcı olarak Suriye ile yeni bir sayfa açılmasına katkıda bulunma fırsatına sahiptir” dedi. Raymond sözlerine şöyle devam etti: “Aynı zamanda, Fransa'nın rolü Suriye ve Lübnan arasında denge kurmak olmalı, yeni bir çatışmanın tarafı olmak değil. İki ülkenin istikrarı iç içe geçmiş durumda, ancak bu istikrar ancak iki devletin de egemenliğine tam saygıya dayanabilir. Şam'ın Beyrut ile ilişkisinin geçmişte olduğu gibi vesayet ilişkisi değil, ekonomik ve güvenlik iş birliği olması kendi çıkarınadır. Ve Lübnan'ın da Suriye'yi bir nüfuz kaynağı yerine istikrarlı bir komşu olarak görmesi kendi çıkarınadır.”

 Fransa, Suriye-Lübnan ilişkilerine nasıl bakıyor?

Fransız siyasi analist bu konuda şöyle düşünüyor: “Paris bu yaklaşımı teşvik etmeyi başarırsa, yalnızca Suriye'nin uluslararası topluma yeniden entegre olmasına yardımcı olmakla kalmayacak, aynı zamanda devletler arasındaki ilişkilerin hegemonyaya veya askeri müdahaleye değil, ortaklığa ve karşılıklı saygıya dayalı olduğu daha istikrarlı bir Ortadoğu'nun yerleşmesine de katkıda bulunacaktır. Fransa'nın Suriye-Lübnan ilişkilerindeki rolüne gelince, Paris bu konuya önceki on yıllara göre tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Bir tarafın diğerine egemen olmasına olanak tanıyan herhangi bir denklemi yeniden üretmeyi amaçlamıyor. Aksine, iki egemen devlet arasında karşılıklı saygıya, sınırları belirlemeye ve uluslararası hukuka uygun güvenlik ve ekonomik iş birliğine dayalı bir ilişkinin kurulmasını destekliyor. Paris, Lübnan'ın istikrarının egemenliğin karşılıklı tanınmasıyla başladığına ve Suriye'nin istikrarının, her iki ülkenin güvenliğini on yıllarca vesayet mantığına bağlayan mirası sona erdirmeyi gerektirdiğine inanıyor. Bu nedenle, Fransa, Şam ve Beyrut arasında nüfuza değil ortaklığa dayalı, her türlü uzlaşıyı teşvik edecektir, çünkü yalnızca bu formül daha istikrarlı ve dengeli bir Ortadoğu inşa etmeye muktedirdir.”

 Suriyeli gazeteci Kinda el-Ahmed ise, “Macron'un Şam ziyareti, Suriye'deki geçiş aşamasına yönelik açık bir siyasi destek mesajı temsil ediyor ve Paris'in Suriye liderliğiyle doğrudan etkileşim yoluyla yeni Suriye sahnesindeki varlığını sağlamlaştırma arzusunu yansıtıyor. Görüşmelerin, terörle mücadele, bölgesel istikrar ve mülteciler ile insani yardım konularının yanı sıra yeniden inşa ve ekonomik iş birliği fırsatlarını ele alması bekleniyor; bu konular, Avrupa'nın Şam'a kademeli olarak açılmasının temelini oluşturuyor” dedi.

Ekonomi: Yeni etki araçları

Ahmed ayrıca, “Fransa, askeri güç kullanmak yerine siyasi ve ekonomik yollarla yeni Suriye'de etkisini kurmayı, yeniden inşa ve yatırım projelerine katılmayı, Avrupalı ve bölgesel ortaklarla koordinasyon sağlamayı ve güvenlik konuları ile radikal örgütlerle mücadele dosyasındaki rolünü sürdürmeyi hedefliyor. Macron'un ayrıca Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ikili ilişkilerin geleceği, Fransız yatırımları, sınır güvenliği, mülteci sorunu ve gönüllü geri dönüş konularını görüşmesi bekleniyor” diye ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Fransa Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı eski danışmanlarından Alain Musab el-Atasi, “Macron'un gelecek hafta Suriye'ye yapacağı ziyaret, bu yıl Ortadoğu'daki en önemli diplomatik olaylardan biri. Cumhurbaşkanı Şara'nın iktidara gelmesinden bu yana bir Fransız devlet başkanının ilk ziyareti ve Suriye'nin on yılı aşkın bir süredir devam eden savaştan sonra yeni bir sayfa açmaya ve uluslararası sahnedeki konumunu kademeli olarak yeniden kazanmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu ziyaretin önemi, Paris ve Şam arasındaki ikili ilişkilerle sınırlı değil, güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesi, yeniden inşa çabalarının desteklenmesi, yabancı yatırımların geri dönüşünün teşvik edilmesi ve hızlı jeopolitik dönüşümler geçiren bir bölgede Fransa'nın rolünün yeniden tanımlanması da dahil olmak üzere çeşitli hedeflere uzanıyor” dedi.

Atasi, Paris'in terör örgütleri ile mücadeleye devam edilmesi, sınırların güvenliğinin sağlanması ve Suriye kurumlarının istikrarının desteklenmesi konusunda güvenceler aradığı için güvenliğin görüşmelerde gündemin en üst sıralarında yer alacağını vurguladı. Atasi şunu da ekledi: “Ekonomik yeniden yapılanma da görüşmelerde merkezi bir yer tutacak. Zira 13 yılı aşkın süren savaşın ardından Suriye, altyapı, elektrik şebekeleri, ulaşım, sağlık, eğitim, iletişim, tarım ve sanayi sektörlerini kapsayan büyük bir yeniden yapılanma ve inşa çabasıyla karşı karşıya. İki cumhurbaşkanının ayrıca mültecilerin kademeli dönüşü, insani iş birliği, azınlıkların korunması ve Suriye'nin bölgesel ve uluslararası ortama kademeli olarak yeniden entegrasyonu konularını görüşmesi bekleniyor. Görüşmelerde ayrıca bölgesel konular, özellikle Lübnan ile ilişkiler ve Maşrık bölgesinin istikrarı da ele alınacak. Diplomatik boyutunun ötesinde, bu ziyaret uluslararası topluma bir mesaj niteliği taşıyor. Şam'a giderek, Fransa Cumhurbaşkanı, Suriye'nin tarihinde yeni bir aşamaya girdiğini kabul ediyor. Hâlâ var olan siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarını göz ardı etmeden, bu ziyaret, Fransa'nın ülkenin istikrarını destekleme arzusunu yansıtıyor. Suriye'nin giderek daha güvenli hale geldiğini göstererek uluslararası ortakların güvenini yeniden kazanmasına da katkıda bulunabilir. Bu da yeni iş birliği projelerinin başlatılmasına olanak tanıyacaktır. Paris ayrıca Avrupa Birliği'ne, yeni Suriye ile Avrupa ilişkilerinin geleceğini şekillendirmede kilit bir rol oynamak istediği mesajını vermek istiyor.

Fransa yeni Suriye'den ne istiyor?

Atasi bu konuda şöyle düşünüyor: “Fransa'nın birkaç hedefi bulunuyor, bunlardan ilki güvenlik ile ilgili, zira Suriye'nin istikrara kavuşması terörizm, kaçakçılık ve göç krizlerinin tehlikelerini azaltabilir. İkinci hedef diplomatik, zira Paris her zaman Fransız diplomasisi için özel bir öneme sahip olan bir ülkede etkisini sürdürmek için yeni Suriye makamları ile diyaloğu yeniden başlatmak istiyor. Üçüncü hedef ise ekonomik, çünkü Suriye'nin yeniden inşası, uygun siyasi ve hukuki koşullar sağlandığı takdirde Fransız şirketlerinin önemli bir rol oynayabileceği büyük bir projeyi temsil ediyor. Ancak Fransa, dış nüfuzdan arınmış bir şekilde Suriye'ye dönmüyor. Son yıllarda, birçok bölgesel ve uluslararası güç, ülke içindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik varlığını güçlendirdi. Bununla birlikte, Paris, Avrupa Birliği içindeki diplomatik ağırlığı, büyük altyapı projelerindeki deneyimi ve küresel şirketlerinin yanı sıra Maşrık bölgesiyle olan tarihi bağları da dahil olmak üzere önemli bir nüfuza sahip. Görünüşe göre, Fransız stratejisi bugün jeopolitik çatışma mantığından ziyade diyalog, ekonomik iş birliği ve yeniden inşaya katkıda bulunmaya dayanıyor.”


Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
TT

Yeni Hicaz Demiryolu, Körfezi Avrupa'ya bağlayacak bir strateji olarak geri dönüyor

Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)
Hicaz Demiryolu, kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak bir kez daha gündemde (AFP)

Muhammed Ali el-Arimi

Uluslararası sahnede jeopolitik ve ekonomik dönüşümlerin hızlandığı bir dönemde, tedarik zincirleri ve ticaret koridorları hakkındaki tartışmalar artık sadece analitik lüks olmaktan çıkıp, küreselleşmenin yeni haritasında yer almayı hedefleyen ülkeler için ulusal stratejilerin omurgası haline geldi. Özellikle de 2024 ve 2026 yılları arasında denizlerde seyrüseferi etkileyen, Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları nedeniyle Süveyş Kanalı'ndan geçen trafiğin yüzde 40 ila yüzde 50 oranında azalmasına neden olan ardı ardına gelen krizlerden sonra.

Bu tamamen jeo-ekonomik perspektiften bakıldığında, Hicaz Demiryolu, nostalji uyandıran tarihi bir iş olarak değil, Arap Körfezi limanlarını Avrupa'nın kalbine birleşik bir ağ üzerinden bağlamanın ekonomik avantajlarına sahip kıtalararası bir kara lojistik koridoru olarak, çağdaş stratejik düşüncede yeniden ön saflara yerleşti.

Dikkatler şimdi, Umman Sultanlığı'ndan başlayıp Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye'den geçerek Avrupa kıtasının doğal kapısı olan, onunla doğrudan demiryolu bağlantısı bulunan Türkiye'ye ulaşan entegre bir güzergâh boyunca bu hattı canlandırmayı ve geliştirmeyi amaçlayan fizibilite çalışmalarına ve lojistik planlara yönelmiş durumda. Bu güzergâh, en modern teknik standartlara göre yılda milyonlarca ton mal taşıyabilecek modern bir ulaşım sisteminin önünü açacaktır.

Tarihsel ve teknik bağlamla ilgili olarak, Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamit döneminde 1 Mayıs 1900'de resmi kararnameyle inşa edilmeye başlanan ve 1 Eylül 1908'de resmi olarak açılan orijinal Hicaz Demiryolu'nun, Şam'ı Medine'ye bağlayan bin 308 kilometre uzunluğunda olduğunu hatırlatmakta fayda var. O dönemde, bin 050 milimetre genişliğinde dar hatlı bir ray sistemi kullanılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki siyasi dağılma sebebiyle bu hat uzun yıllar kapalı kalmış ve büyük bir bölümü yıkılmış olsa da bugün önerilen ekonomik vizyon, mühendislik ve finansal temelleri ile eskisinden tamamen farklı. Nitekim modern ağlarla tam uyumluluk sağlamak için bin 435 milimetrelik küresel standart hat genişliğini kullanarak hatlar inşa etmeyi veya mevcut hatları buna uygun olacak şekilde yenilemeyi amaçlıyor.

Bu teknolojik dönüşüm, projenin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ortak demiryolu ağını entegre etmeyi amaçlaması nedeniyle ekonomik blokları birbirine bağlamanın temel taşını temsil ediyor. Proje, Körfez ülkeleri arasındaki yüksek düzeyde koordinasyonla aşamaları tamamlanmaya çalışılan ve toplam uzunluğu yaklaşık 2 bin 177 kilometre olan bu ortak demiryolu ağını, Arap Maşrık (Levant) bölgesi ve Güney Avrupa'daki kara ulaşım sistemleri ile entegre etmeyi hedefliyor.

Yukarıdakilere ilave olarak, Umman Sultanlığı'nın “Vizyon 2040” projesinin temsil ettiği lojistik stratejilerin yakından incelenmesi, Duqm ve Sohar limanları gibi bu koridorun deniz-kara başlangıç ​​noktasını oluşturan limanların ve özel ekonomik bölgelerin geliştirilmesine yönelik yatırımların boyutunu ortaya koyuyor.

Bu yönelim, Umman ve BAE arasında stratejik bir ortaklık olan ve Sohar Limanı’nı BAE'nin ulusal ağına bağlayan 303 kilometrelik bir demiryolu hattının inşası için yaklaşık 3 milyar dolarlık yatırım ile “Hafeet Rail” Şirketinin kuruluşuyla pratik olarak somutlaşmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında, bir sonraki adımın, bu ağın Suudi Arabistan’ın derinliklerine bağlanması olması, bilhassa Krallığın kuzey sınırına kadar uzanan gelişmiş bir demiryolu altyapısına sahip olması nedeniyle mantıklı bir adımdır. Suudi Arabistan Demiryolu Şirketi, Riyad'dan Ürdün sınırındaki el-Hadisa ve el-Kurayyat'a kadar bin 242 kilometre uzunluğundaki Kuzey Tren Hattı'nı işletmektedir. Bu, pratikte Suriye sınırına ulaşmak için gereken altyapının büyük bir kısmının artık faaliyette olduğu ve saatte yaklaşık 120 kilometre hızla gidebilen yük trenlerinin ve saatte yaklaşık 200 kilometre hızla gidebilen yolcu trenlerinin bu ağı kullanabileceği anlamına geliyor.

Öte yandan, Suudi Arabistan'ın ulaşım ve lojistik sektörünü Vizyon 2030'un en önemli sütunlarından biri olarak belirlemesi ve bu sektörün GSYİH'ye katkısını bu on yılın sonuna kadar yüzde 6’dan yüzde 10’a çıkarmayı hedeflemesi nedeniyle, finansal ve jeoekonomik analizler Suudi Arabistan'ın kilit rolünü de dikkate almalıdır.

Riyad, bölgenin en büyük projesi olan ve tahmini maliyeti 7 ila 10 milyar dolar arasında değişen “Suudi Arabistan Kara Köprüsü” projesiyle bu yönelimi destekliyor. Bu proje, ülkenin doğusunu ve batısını demiryolu hattıyla birbirine bağlayacak. Bin 300 kilometrelik hat, Dammam'daki Kral Abdulaziz Limanı'ndan Cidde’deki İslam Limanı'na kadar uzanıyor.

Bu kara köprüsünün, kuzeye doğru giden modernize edilmiş Hicaz Demiryolu ile kesişmesi, Hint Okyanusu ve Arap Körfezi'nden Avrupa'ya kara yoluyla mal taşımacılığını, kritik deniz koridorlarından geçmeye gerek kalmadan mümkün kılan eşsiz bir lojistik merkezi oluşturacaktır. Bu ise normal şartlarda Ümit Burnu üzerinden ortalama 22 gün veya Süveyş Kanalı üzerinden 14 gün süren lojistik yolculuk süresini, birleşik kara ağı üzerinden sadece beş ila yedi güne indirmektedir.

Marmaray Tüneli

Ancak, planlamadan fiili uygulamaya geçiş, demiryolunun Ürdün ve Suriye topraklarına ulaştığı noktada en büyük zorlukla karşılaşıyor ki bu bölge, bahsedilen uluslararası lojistik zincirinin merkezi bağlantısını oluşturuyor.

Ürdün, yaklaşık 900 kilometre uzunluğunda ve tahmini maliyeti 2,5 ila 3 milyar dolar olan ulusal bir demiryolu ağı projesini yıllardır hayata geçirmeye çalışıyor. Bu ağ, güneydeki Akabe Limanı’nı başkent Amman'a ve ardından Suudi Arabistan ve Suriye sınırlarına bağlamayı hedefliyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre finansman, bu hedefin önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor.

İşler Suriye topraklarına girildiğinde daha da karmaşıklaşıyor. 2011 yılından önce 2 bin 450 kilometre uzunluğunda olan ve yılda yaklaşık 10 milyon ton mal taşıyan demiryolu altyapısı, raylarının, istasyonlarının ve depolarının yüzde 70'inden fazlasına uzanan büyük bir hasara maruz kaldı.

Dünya Bankası analistleri, Suriye'deki bu hayati sektörün uluslararası standartlara uygun hale getirilmesi ve yeniden inşası için en az 4 ila 5 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulacağını tahmin ediyor ve ayrıca sınır ötesi sevkiyatların güvenliğini garanti altına almak için sürdürülebilir bir siyasi ve güvenlik istikrarın da şart olduğunu belirtiyor.

Bu rakamlara dayanarak, bu güzergahın kuzey ucundaki Türkiye'nin bu projeye en hazır lojistik ortak olduğu açığa çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), 13 bin kilometreyi aşan geniş bir ağa sahip ve Ankara 2053 stratejisi kapsamında toplamda 190 milyar doları aşan yatırımlar ile bu ağı 28 bin kilometreye çıkarmayı hedefliyor; bu yatırımlar içinde demiryolu sektörü en büyük paya (yüzde 60) sahip.

Türkiye'nin bu projedeki stratejik önemi, 29 Ekim 2013'te açılan, Boğaz’ın altından geçen ve tarihte ilk kez Asya ile Avrupa kıtalarını karadan birbirine bağlayan ünlü Marmaray demiryolu tüneline sahip olmasında yatıyor. Şu anda kıtaları aşan uluslararası yük trenleri bu tüneli kullanıyor.

Buna ilave olarak, Hicaz Demiryolu'nun tarihi Meydan-ı Ekbez Sınır Kapısı veya yeni güzergahlar üzerinden Türk ağına bağlanması, KİK ülkeleri ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki son resmi istatistiklere göre 170 milyar avroyu aşan muazzam ticaret hacminden faydalanarak, Körfez ülkelerinin mallarının doğrudan Macaristan, Avusturya ve Almanya'ya sorunsuz bir şekilde akmasını sağlayacaktır.

Gümrük ve idari haritayı inceleyen herkes, demiryolları ve köprülerin inşasının temsil ettiği mühendislik zorluklarının ve sorunlarının hikâyenin sadece yarısını oluşturduğunu anlayacaktır. Diğer yarısı ise transit taşımacılığı düzenleyen yasal çerçeveler ve uluslararası anlaşmalarla temsil edilen yumuşak altyapıda yatmaktadır.

Rutin gümrük işlemleri ve belge kontrolleri nedeniyle sınır geçişlerinde yaşanan gecikmelerin, Ortadoğu'daki kara taşımacılığına toplam yüzde 40'a kadar varan ek bir maliyet ekleyebileceği bilinen bir ekonomik gerçektir.

Birleşik gümrük anlaşması

Yeni Hicaz Demiryolu projesinin deniz taşımacılığına gerçek bir rakip olabilmesi için, beş katılımcı ülkenin, dijital ön gümrükleme sistemini benimseyen, her sınır geçişinde tekrarlanan denetimler olmadan mühürlü konteynerlerin geçişini sağlamak için “TIR Sistemi” olarak bilinen uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmasını uygulayan birleşik bir gümrük anlaşması imzalaması gerekiyor. Ayrıca, koridoru yönetmek, istikrar ve finansal şeffaflık arayan uluslararası nakliye şirketleri açısından ticari cazibesini korumak amacıyla ton ve kilometre başına navlun oranını standartlaştırmak için ortak bir üst düzey demiryolu otoritesi kurulması da şart.

Diğer bölgesel projeleri bu proje ile karşılaştıran bir analizde, Hicaz Demiryolu'nun yeniden canlandırılması, Irak'ın 17 milyar dolarlık “Kalkınma Yolu” projesinden (Fav Limanı’nı Türkiye'ye bağlayan ve 2029'da tamamlanması hedeflenen 1200 kilometrelik yol) veya Eylül 2023'te duyurulan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (EIEC) projesinden ayrı olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte, daha derinlemesine bir coğrafi analiz, Hicaz Demiryolu'nun bu tür karşılaştırmalarda benzersiz bir avantaja sahip olduğunu ortaya koyuyor. Zira bu proje Arap Yarımadası ile Maşrık’ın kalbindeki büyük tüketim ve sanayi bloklarını düz ve sürdürülebilir bir kara yoluyla birbirine bağlıyor. Böylece konteynerlerin gemilerden trenlere boşaltılmasını ve ardından yeniden yüklenmesini gerektiren çok modlu nakliye operasyonlarına olan ihtiyacı azaltıyor ki, bu operasyonlar hasar olasılığını yüzde 15 artırıyor ve genel lojistik maliyetlerini yükseltiyor.

Hicaz Demiryolu hattı ile beş ülkenin birbirine bağlanmasının, hattın modernizasyonunun ve uluslararası standartlara uygun hale getirilmesinin toplam maliyeti tahmini olarak 35 milyar dolardır. Bu rakam, büyüklüğüne rağmen, uzun vadeli stratejik getirileri ile karşılaştırıldığında ve bölge ekonomilerini deniz boğazlarında yaşanan dalgalanmalardan koruyan güvenli ve sürdürülebilir bir alternatif sunduğu, jeo-ekonomik entegrasyonda Arap Maşrık bölgesinde 21. yüzyılın zorlukları ve emelleriyle uyumlu yeni bir sayfa açacağı göz önüne alındığında, ticari olarak faydalı olmayı sürdürmektedir.

* “Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.”