Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

George Bush Kral Hüseyin’e; ‘’Ne Saddam ne de bir başka birinin petrolü kontrol etmesine izine vermeyiz, çünkü petrol Batılı nesillerin geleceğidir’’ dedi.

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk
TT

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Şarku’l Avsat olarak, bugünden başlayarak, eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anılarını üç bölüm olmak üzere ilk defa yayınlıyoruz.  Bedran’ın kaleme aldığı anılar, ‘Karar’ adı altında önümüzdeki eylül ayında yayınlanacak. Ayın 17’sinde, Amman’daki Abdulhamid Şuman Kültür Merkezi’nde kitabın tanıtımı gerçekleştirilecek.
Bedran anılarında, geçen yüzyılın son çeyreğinde Ürdün’ün geçirdiği önemli aşamalara dair bilinmeyenleri ilk kez ifade etmektedir. Bedran 1960’lı yıllarda Ürdün İstihbarat Teşkilatını kurmuş ve uzun yıllar bu teşkilata başkanlık yapmıştı. Krallık Divan Başkanlığı görevini de icra eden eski Başbakan Mudar Bedran’ın, Kral Hüseyin’e yakın olduğu ve Ürdün devletinin kararlarında etkili olduğu biliniyor. Bu bölümde;  Ürdün'ün, Saddam’ın Kuveyt'e askeri harekâtını engellemek için çabasını, sonrasında Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi için sergilediği yoğun diplomasi ele alınacak. Ayrıca Kral Hüseyin ve ABD Başkanı George Bush arasında bu süreçteki temaslara dair aktarımlar okuyucunun dikkatine sunulacak.
Dönemin Ürdün Başbakanı Mudar Bedran Körfez Savaşı arefesini şöyle anlatıyor:
1990 yılının Mayıs ayının 2’sinde, Bağdat'ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi oldukça gergin geçti. Basına kapalı liderler toplantısında Irak Başkanı Saddam Hüseyin, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerine hitaben tartışmalara yol açacak bir konuşma yaptı. Zirvede Irak-Kuveyt ihtilafının daha da derinleştiğini müşahede ettim.
Saddam Hüseyin zirvenin ardından Irak halkına hitaben yaptığı konuşmada, İran harbiyle meşgul olunduğu süreçte, Kuveyt’in ülke sınırlarında ortak bölgede sondaj yaptığını (Remliye bölgesi) söyledi. Bu ifadeler karşısında şaşırdım, iki ülke arasında büyük bir krizin patlak vereceğini öngördüm. O zamanlar Irak yönetimi ile yakın ilişkilerimiz vardı, Iraklılara krizin daha da büyümemesi için yoğun ve mükerrer telkinlerde bulunduk. Bazıları, o zamanki yakın ilişkilerimizden yola çıkarak, Irak’ın Kuveyt’i işgal edeceğini bildiğimizi iddia ettiler, ancak bu gerçek değil, ‘Kuveyt işgali’ kesinlikle bilgimiz dâhilinde değildi. Evet, bunu sezebiliyorduk, bu yönde göstergeler mevcuttu, Kral Hüseyin’in de bu yönde çekinceleri vardı, birden fazla defa Saddam Hüseyin’i bir çılgınlık yapmaması için uyardık. Güç gösterisi olabileceğini düşünüyorduk, ancak Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme niyeti olduğunu bilmiyorduk. Eski Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın Kuveyt’in Irak toprağı olduğu yönünde görüşleri vardı, Saddam Hüseyin’in bu bağlamda siyasi baskı kurarak taleplerini elde etme yolunu seçeceğini öngörüyorduk. Nitekim geçmişte Abdülkerim Kasım Kuveyt’i işgal etmekle tehdit etmiş, Arap Ligi bu tehditler karşısında bölgeye asker konuşlandırmıştı.
Saddam Hüseyin’i çok iyi tanıdığımı düşünüyorum, tanıdığım Saddam’ın asla ödün vermeyeceği bazı ilkeleri ve hassas noktaları vardı diyebilirim. Saddam’ın kişiliğini derinlemesine inceledim, tanışmamızdan itibaren Irak’ta kaldığım üç ay içinde, toplantılarda sessiz bir şekilde şahsiyetini, konuşma tarzını ve düşünme biçimini incelemeye çalıştım. Onur, şeref ve gurur söz konusu olduğunda soğukkanlılığını yitiriyor ve hamasi bir şekilde konuşuyordu. Kuveyt işgalinden önce Saddam Hüseyin, Başbakan Sadun Hamadi’yi resmi görüşme için Kuveyt’e göndermişti, Hamadi’yi Kuveyt Kralı iki gün beklettikten sonra kabul etti. Bu hareket bence bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu süreçteki Irak ziyaretimizde kardeşler arasını bulmak için ciddi mesai harcadık, ancak görünen o ki; artık çok geçti ve iş işten geçmişti.
Kuveyt'in işgalinden günler önce, Arap başkentlerinde yoğun ikili ziyaretler ve toplantılar yapılmaktaydı. 29-30 Temmuz 1990'da, iki önemli görüşme gerçekleşti. İlki; Suudi Arabistan'da Kuveyt Veliaht Prensi Saad el-Abdullah el-Sabah ve Irak Başkan Yardımcısı İzzet İbrahim el-Duri arasındaydı. Saddam’ın yardımcısına verdiği talimat netti: "Kuveyt Irak’ın taleplerini kabul ederse ne ala, eğer kabul etmezse görüşmeleri yarıda kesin ve derhal geri dönün.’’ İkinci görüşme ise; Bağdat’ta Kral Hüseyin ve Saddam Hüseyin arasındaydı. O gün görüşmeye katılamadım, çünkü Mısır Başbakanı Atıf Sıdki Amman’a resmi ziyaret gerçekleştirecekti. Sıdki ülkeden ayrıldığında hemen Bağdat’a uçtum, akşam 10 gibi ulaştığımda, akşam yemeği sona ermişti, Kral Hüseyin’le görüştüm, Irak ve Kuveyt arasındaki durumun kritik olduğunu aktardı. Ertesi gün dönüş yoluna geçmeden Saddam Hüseyin’le görüşmek istedim, nitekim görüştüğümüzde herhangi bir askeri harekat düzenlemesinin meseleyi daha da karmaşık hale getireceği’ yönündeki görüşlerimi ifade ettim. Havaalanına giderken  Irak Başbakanı Yardımcısı Taha Yasin Ramazan’a, ‘’Saddam’ı daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemiştim, herhangi bir çılgınlık yapmaması için onu ikna etmelisiniz, aksi durumda hepimizin çıkarları zedelenir’’ dedim.
Kuveyt işgali sürecindeki bir ziyaretimde Saddam bana şöyle söyledi: ‘’Ebu Nadiye’nin (Taha Yasin’i kast ediyor) beni yönlendirmesini mi istiyorsun, Devrim Meclisi’nde ben onu yönlendiriyorum.’’ Daha sonra bu süreçte Irak devlet mekanizmasından Irak’ın işgaline karşı olumsuz bir tutum takınan tek kişinin Tarık Aziz olduğunu öğrendim.
İşgale günler kala yaptığımız Bağdat ziyaretinin ardından Kuveyt’e geçtik. Kral Hüseyin ve Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed es-Sabah havaalanında ikili bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmeye katılmadım, içeride neler konuşuldu bilmiyorum. Dışarıda Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah’la birlikte toplantının bitmesini bekliyorduk. Şeyh Sabah’a sordum: ‘’Iraklılar Kuveyt’in müşterek bir havzadan petrol çıkardığını iddia ediyor bu doğru mu? ‘’Evet bu doğru’’ dedi, ancak biz bu konuyla ilgili her türlü çözüm yolunun konuşulmasına hazırız, biz o bölgeden günlük 1700 varil petrol çıkardık, Saddam günlük 2 bin varilden fazla petrol çıkardığımızı iddia ediyor.’’ İşte o zaman anladım, İran savaşıyla meşgul olurken böyle bir şeyin olması Saddam Hüseyin’i çileden çıkarmış olmalıydı.  
Ürdün’e döndükten sonra Millet Meclisi’nin acil bir oturumla toplanmasını talep ettim. Basına kapalı toplantıda; ‘’Irak Kuveyt’i işgal ederse buna şaşırmam’’ dedim. Bu toplantı Çarşamba akşamı yapılmıştı, ertesi gün 2 Ağustos 1990’da Saddam Kuveyt’e girdi ve dört gün içinde tüm ülkeyi baştan sona kadar ele geçirdi.
Irak Kuveyt'i işgal ettikten sonra da, Saddam'a geri çekilmesi yönünde baskı yapmaya devam ettik. Hatta bu işi abarttığımızı bile söyleyebilirim, Saddam’ı Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin Irak’a karşı askeri müdahale edebilecekleri yönünde de kesin bir şekilde uyardık.
Bir toplantıda Saddam Hüseyin'i zor durumda bıraktığımı hatırlıyorum, Kuveyt’ten geri çekilmesi gerektiğini ifade ederek, zaten ilk başlarda Kuveyt’i işgal etme niyetinde olmadığını söyledim. Sözlerim hoşuna gitmemişti ama yine de doğru olduklarını kabul etti. Kuveyt sınırına giden tugay komutan, bölgede herhangi bir askeri varlık olmadığını, başkente devam edip etmemesi gerektiğini Saddam’a sormuş, Saddam’da devam et demişti. Yani tam olarak işgal böyle gerçekleşmişti. Bu büyük felakete yol açan sebeplerden birinin, tugay komutanının patavatsızlığının olması oldukça ironik olsa gerek. Komutanın yapması gereken sınır bölgesine konuşlanması yönündeki talimatları gerçekleştirmekti, Saddam’a böylesi bir soruyla dönüş yapması, adamı daha da kışkırtmış olmalı.

Ürdün’ün krizi sonlandırma çabaları
Saddam'ın Kuveyt'ten çekilmesi için baskı yapmayı sürdüren Kral Hüseyin, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdülaziz'den, Cidde'de Irak’ın da katılacağı bir mini zirve düzenlenmesi karşılığında Saddam'a, Kuveyt'ten çekilmesi yönünde baskı yapma konusundaki arabuluculuğunu kabul ettirme sözü verdi. Kral Hüseyin, ertesi gün Bağdat'a uçtu ve Irak yönetiminin Kuveyt'ten hızlı bir şekilde çekilme kararı alması durumunda bir mini zirve toplantısı yapılacağını ve meselenin çözüme kavuşturulacağını bildirdi. Iraklılar Kral Hüseyin’e Cidde’deki mini zirveye katılacaklarını söyledi. Saddam Hüseyin, meseleyi Baas Liderliği ile görüşeceğini, yardımcısı İzzet İbrahim’in Kral Hüseyin’i arayarak ‘çekilme kararını’ bildireceğini belirtti.
Amman’a vardığımızda Iraklıların Kuveyt’ten çekilme hususunda yumuşadıklarını düşünüyorduk. Kral Hüseyin CNN’e konuyla ilgili iyimser bir açıklama yaptı. Mısır ve Suudi Arabistan da Cidde’deki mini zirveye iştirak edeceklerini duyurdu. Saddam Hüseyin Bağdat’ı terk etmeden önce Kral Hüseyin’e; ‘’Ebu Abdullah eğer Arap Birliği’nden Irak’ı kınama kararı çıkarsa herkes kendi yoluna gider’’ demişti. 
Arabuluculuğun tehlikeye düşmemesini isteyen Kral Hüseyin, Hüsnü Mübarek’i aramış, Arap Birliği zirvesinin ertelenmesini talep etmiş, Hüsnü Mübarek de bu talebi kabul etmişti. Ancak saatler 23’ü gösterdiğinde Arap Birliği Zirvesi’nden yapılan açıklamada Irak Kuveyt işgali nedeniyle kınanmıştı. İşte o zaman, meselenin diplomatik arabuluculuğumuzu aşan bir tarafının olduğunu kavradık. Arap Birliği Dışişleri Bakanlarının ön oturumlarını gerçekleştirdiği zirvede Ürdün’ü Mervan Kasım temsil ediyordu. Kasım karar açıklanmadan önce, üye ülkelerin bir kısmının Irak’ı sert bir dille kınama eğilimi sergilediğini aktardı. Nedve Sarayında idik, bunu duyan Kral Hüseyin ‘’Allahuekber, aracılığa bir imkan bırakmadılar’’ dedi. Dışişleri Bakanı Kasım’ın Ürdün’ün ‘kınamaya dair’ çekince koyması talimatını verdi. 5 Ağustos’ta Kahire’de liderler düzeyinde zirve yapıldı, zirve gergin başlamıştı çünkü Mısırlılar, Kuveyt’e yakın Batın bölgesine askeri birlikler göndermişti. Dolayısıyla Irak karşıtı tutumları açıktı, zirvede Araplar ortak karar alamadı, alınan kararlar sadece bazı ülkelerin görüşünü yansıtıyordu.
Ürdün olarak bu süreçte de, Saddam’ın Kuveyt’ten çıkması için diyalog çabalarını desteklemeyi sürdürdük. Kahire’deki zirvede, Arap Birliği’nin Kuveyt raporu sunacak bir komite oluşturmasını talep ettik. Böylelikle Kuveyt’in haklarının yanı sıra Irak’ın çekincelerini de yansıtan bir rapor oluşturulmasını umuyorduk. Aynı zamanda arabuluculuk için zaman kazanmış olacaktık. Hasılı kelam; Ürdün, Irak’ın Kuveyt işgalini Arapların kendi aralarında savaşsız bir şekilde çözmesi için elinden geleni yaptı. Hatta son çare olarak Ürdün ve Cezayir ordusunun, Suudi Arabistan’ın gözetiminde Suud-Irak sınır hattına konuşlandırılmasını teklif ettik. Saddam Hüseyin’in herhangi bir Arap ordusuna saldırmayacağını, ancak yabancı bir güce karşı aynı toleransı sergilemeyeceğini biliyorduk. Ancak önerilerimiz Körfez ülkeleri tarafından kabul görmedi. Zira o zamanlar Körfez ülkeleri, Kuveyt’in, Ürdün, Yemen ve Filistin’in desteğiyle işgal edildiğini düşünüyordular. Kral Hüseyin’in de işgalden haberdar olduğunu iddia ediyordular. Tüm bu yanlış bilgiler sonucunda, Körfez ülkeleri Ürdün’e yapılan mali desteği kesme kararı aldı. Kral Hüseyin 1990 yılının sonlarında başbakanlıktaki bir toplantıda şöyle söylemişti: “Son iki yıldır, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan yönetiminde, kendilerine yönelik bir komplo olduğu yönünde bir anlayış oluşmuş, Irak, Ürdün ve Yemen’e karşı bir önyargı söz konusu, bu sebeple bu ülkelere yapılacak olan yardım sözlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar’’
Allah Kral Hüseyin’e rahmet eylesin, Irak’ı yeni bir umudun doğacağı ülke olarak görüyordu. Irak’ın güçlü kalmasını ve bu krizi büyük bir felaket yaşamaksızın atlatmasını diliyordu. Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesine paralel olarak, İsrail’in de Batı Şeria’dan ve Kudüs’ten çekilmesini istiyordu. ABD ve İngiltere’nin aksi yöndeki eğilimlerine rağmen, İsrail-Filistin sorunun çözümü için bu talebinde ısrarcı oldu. 12 Ağustos’taki Arap Birliği Zirvesi’nde de bu görüşünü açık bir şekilde dillendirdi.

Askeri harekâtı önleme çabaları
ABD ile ilişkilerdeki gerilime rağmen, Kral Hüseyin, Irak’a yönelik düzenlenecek askeri harekatı önlemek için yoğun diplomatik çaba sergiledi. Bu bağlamda Washington’a bir ziyaret gerçekleştirdik ve ABD Başkanı George Bush ile görüştük. Hatırladığım kadarıyla Bush Kral Hüseyin’e şunu söyledi: ‘’Ne Saddam’ın ne de bir başkasının petrolü kontrol etmesine izin vermeyeceğiz, çünkü petrol Amerika ve Batı’daki nesillerin geleceğidir. Saddam dünya rezervlerinin yüzde yirmisini ele geçirmek istiyor, bu bizim için ulusal güvenliğimizi ilgilendiren bir meseledir, Saddam’a izin vermeyeceğiz.’’
Kral Hüseyin ise, Irak-Kuveyt arasındaki sorunun mahiyetini açıkladı, savaş olmaksızın Arapların kendi arasında meseleyi çözmesinin hala mümkün olduğunu söyledi. Suudi Arabistan’ın kaygılarının, sınırına konuşlandırılacak Arap güçleriyle giderilebileceğini, Irak’a yönelik düşmanca yaklaşımın, bu ülke yönetimini daha da kışkırtacağını ifade etti.
Merhum Kral Hüseyin’in diplomatik girişimleri Washington’la sınırlı kalmadı, aynı konu çerçevesinde Kuzey Afrika ve Avrupa ülkelerine de bir dizi ziyaret gerçekleştirdik. Ülkelerin farklı tutumları söz konusuydu. Örneğin Libya, Irak’ın Kuveyt’e müdahalesinin bölgeye dış müdahalelerinin önünü açtığı için tepkiliydi. Britanya ise savaşı ateşli bir şekilde destekliyor ve Saddam Hüseyin’i devirmek istiyordu. İngilizlerden anladığımız kadarıyla, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın ya da Kuveyt’in kim tarafından yönetilmesi gerektiği konusuyla ilgili değillerdi. Tek önemsedikleri şey Saddam’ın devrilmesiydi. Margaret Thatcher’le de görüşmüştük, Thatcher’in yaklaşımı, sanki Hindistan’daki bir sömürge söz konusuymuş gibiydi, tam bir despot mantığına sahip olduğunu anımsıyorum. Fransızlara gelecek olursak, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand, Saddam’ın tutumundan rahatsız olduğunu ancak siyasi çözümden yana olduğunu söylemişti. Almanya da askeri çözüm taraftarı değildi, bazı Alman yetkililer, Thatcher’in George Bush’un saldırgan politikasının ateşli destekçisi olduğunu ima ettiler. O yolculuğumuzda randevular çakıştığı için Moskova’ya gidemedik. Batı turunun ardından Bağdat’a yöneldik, Irak yönetimini gelişmelerden haberdar etmemiz gerekiyordu. Tarık Aziz’le görüştüm, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi konusunda iyimser değildi. Neyse ki en üst düzey yetkili değildi ve belki de hala yapılabilecek bir şeyler vardı. Üst düzey bir askeri yetkili, General Haldun Sultan ve beraberindeki Iraklı yetkililere; Irak esnek davranırsa BMGK’da desteklenebilecek bazı düşünceler var, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda ABD Körfez’den çekilebilir, George Bush’un bize, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda bir şeyler düşünülebileceğini söylediğini aktardım. Kral Hüseyin, Saddam Hüseyin’le görüştü, iki lider de son derece açık sözlüydü, Saddam Hüseyin, 12 Ağustos’ta dillendirdiği, Kuveyt’ten çekilmesinin, Filistin meselesiyle doğrudan ilişkili olduğu tezini dillendirdi. Saddam ‘’Bu saatten sonra hiçbir şey olmamış gibi çekilirsek bu zaaf olarak addedilir, bu tutumuz değişmeyecektir, Kuveyt Irak’ın bir şehridir, mesele kapanmıştır’’ dedi.
Öte yandan Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Kasım Körfez ülkelerini ziyaret ediyordu, ancak Körfez ülkelerinin bize yaklaşımı son derece menfiydi. Katar mektubumuza yanıt vermedi, dolayısıyla ziyaret etmedik. Umman’da Sultan Kabus bizi iyi karşıladı, ABD’lilerle görüş ayrılıkları mevcuttu. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise öfke hakimdi, bana ‘’Kral Hüseyin böyle mi yapıyor, o kadar da destekledik kendisini’’ dediler, Kral Hüseyin’in kendilerine olumsuz yaklaştığı yönünde bir intiba edinmiştiler.
Ürdün açısından bakarsak, Körfez ülkelerinin tutumu bize sağlanan yardımların kesilecek olması yönündeydi. Olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdik ve Libya’dan mali destek talep ettik. Kaddafi bize, Saddam Hüseyin’in Kuveyt Merkez Bankası’nda ele geçirdiği meblağdan Ürdün’e yardım sağlayıp sağlamadığını sordu. Bizde Amerikalıların, Irak ordusunun Merkez Bankası’ndaki kasaları açamadığını bildirdiklerini, dolayısıyla böyle bir şey yaşanmadığını söyledik.
Bağdat bombalanmadan birkaç gün önce Şam’a gittim ve Hafız Esed ile altı saatlik bir görüşme gerçekleştirdim. Ona yaşanan savaşın bizi ilgilendirmediğini, Suriye-Irak ilişkilerinin son yıllarda iyileşme gösterdiğini, Ürdün’ün bu durumu desteklediğini ve Körfez Savaşında taraf olmaması gerektiğini söyledim. Suriye ordusu Irak karşıtı olarak Hafr Batın bölgesinde konuşlanmışken, İsrail’in saldırmayacağından nasıl emin olabildiklerini sordum?
Esed bana, ‘’İsrail’in Ürdün’e saldırması demek, Suriye’ye saldırması anlamına gelir. Ordumuz direk müdahil olacaktır, öylesi bir durumda Ürdün’ü yalnız bırakacak değiliz’’ dedi.
Saddam’la barışması için ikna etmeye çalıştım, Esed; ‘’Kral Hüseyin Cufra’da beni Saddam Hüseyin’le 14 saat boyunca görüşmeye zorladı, toplantı Saddam’ın gururu yüzünden başarısız oldu, en sonunda o yersiz gururu onu öldürecek’’ diye yanıtladı.
Suriye ziyaretimin sebeplerinden biri de; Irak’tan petrol akışı kesilmesi durumunda, Suriye’nin petrol sağlamasıyla ilgiliydi. Hafız Esed bu talebimi olumlu karşıladı. Bir süre Suriye’den Ürdün’e petrol aktarımı yapıldı.
Savaştan iki ay önce son kez, Kral Hüseyin’den Saddam Hüseyin’e bir mesaj taşıdım, Saddam Hüseyin’le iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdik. Gorbaçov’un temsilcisinin ve Fransa’nın savaşı önleme çabası olduğunu, Irak’ın da tavrını esnetmesi gerektiğini söyledim. Saddam tutumunun sabit olduğunu, herhangi bir savaşı başlatmayacağını ancak kendilerine saldırılması durumunda kimsenin savaşın hızlı bir şekilde sona ereceğini düşünmemesi gerektiğini söyledi.

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması



İspanya, Fas'ın Ceuta'ya göçmen akınındaki rolüne ilişkin polis raporu bulunduğunu yalanladı

İspanya Başbakanı, Ceuta'ya yaşanan kitlesel göçmen akınından Fas'ın sorumlu olmadığını vurguladı (AP)
İspanya Başbakanı, Ceuta'ya yaşanan kitlesel göçmen akınından Fas'ın sorumlu olmadığını vurguladı (AP)
TT

İspanya, Fas'ın Ceuta'ya göçmen akınındaki rolüne ilişkin polis raporu bulunduğunu yalanladı

İspanya Başbakanı, Ceuta'ya yaşanan kitlesel göçmen akınından Fas'ın sorumlu olmadığını vurguladı (AP)
İspanya Başbakanı, Ceuta'ya yaşanan kitlesel göçmen akınından Fas'ın sorumlu olmadığını vurguladı (AP)

İspanya İçişleri Bakanlığı, Fas'ın geçen temmuz ayında İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Ceuta'ya (Sebte) göçmen akınını organize ettiği sonucuna varan herhangi bir polis raporunun bulunmadığını açıkladı. Açıklama dün, hükümetin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Rabat'la ilişkilerini korumaya çalıştığı bir dönemde geldi.

Geçen temmuz ayının 30 ve 31'inde 70 binden fazla göçmen, Fas'tan yüzerek veya yürüyerek, İspanya'nın kuzey Fas'ta kontrol ettiği küçük yerleşim bölgesi Ceuta'ya girdi. Eşi benzeri görülmemiş göçmen akını onlarca kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı.

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, pazartesi günü yaptığı açıklamada, Fas'ın Ceuta'ya yönelik kitlesel göç akınından sorumlu olmadığını belirtmiş, olayla ilgili İsrail, Rusya ve aşırı sağı dezenformasyon yaymakla suçlamıştı. Ancak “El Español” internet gazetesi, İspanya Ulusal Göç ve Sınırlar Merkezi'nin, operasyonun “Fas güvenlik güçlerinin yönlendirmesiyle ve göçle ilgisi olmayan bir amaç doğrultusunda” gerçekleştirildiği sonucuna vardığını öne sürdü.

İspanya İçişleri Bakanı Fernando Grande-Marlaska, Fas güvenlik güçlerinin olaylardaki rolüne işaret eden bir hükümet kurumuna ait raporla ilgili haberlerin doğrulanması için polisten inceleme yapmasını istedi. Bakanlık kaynakları, dün bu talebin iletildiğini bildirdi.

Bakanlık kaynaklarına göre Grande-Marlaska, Ulusal Polis Teşkilatı Başkanı Francisco Pardo'ya bir mektup göndererek, merkezin olayla ilgili bilgi toplayan bir yargıca ilettiği öne sürülen haberlerin doğrulanmasını istedi.

Bakan mektubunda, “Bu nitelikteki herhangi bir bilginin derhal Ulusal Güvenlik Konseyi'ne ve bu alandaki diğer yetkili kurumlara sunulması gerekirdi” ifadelerini kullandı.

Kaynaklar, Pardo'nun Grande-Marlaska'ya, Ceuta'da yaşananların planlanması veya gerçekleştirilmesi konusunda Fas güvenlik güçlerini sorumlu tutan “kesinlikle hiçbir polis raporu bulunmadığını” bildirdiğini aktardı.

Ceuta ve Fas'ın kuzeyinde İspanya'nın kontrolündeki diğer yerleşim bölgesi Melilla, Avrupa Birliği'nin Afrika kıtasıyla olan tek kara sınırını oluşturuyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu iki bölgenin statüsü, tarihsel olarak Madrid ile Rabat arasındaki ilişkilerde gerilim kaynağı oldu.

Fas, Ceuta ve Melilla üzerinde egemenlik iddiasını sürdürüyor. Bazı analistler ise Sánchez'in temmuz ayında Fas'ın tarihsel rakibi Cezayir'i ziyaret etmesinin ardından, Rabat'ın göçmen akınını İspanya'ya siyasi baskı uygulamak amacıyla kullanmış olabileceği görüşünü dile getirdi.


İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyor

İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail, Ali et-Tahir Tepeleri’nin akıbetini araştırıyor ve güneydeki operasyonlarına devam ediyor

İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail’in Güney Lübnan’daki Ali et-Tahir Tepeleri’ni hedef alan hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar (AFP)

Ali et-Tahir Tepeleri, sahadaki yeni bir aşamaya giriyor. İsrail’in güneyin geniş kesimlerinde operasyonlarını sürdürdüğü bir dönemde, dikkatler yoğun bombardımanın ötesine geçerek bölgenin akıbetine ve buradaki mevcut kontrolün niteliğine yöneliyor.

İsrail Kamu Yayın Kuruluşu KAN, üst düzey güvenlik yönetiminin son dönemde Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki kontrolün sürdürülmesi veya bölgenin Lübnan ordusuna devredilmesi konusunu görüştüğünü bildirdi. Kuruluş ayrıca, İsrail’in bölgede bulunduğunu öne sürdüğü Hizbullah mensuplarının çoğunun öldürüldüğüne ilişkin İsrail değerlendirmelerinin bulunduğunu aktardı. Ancak bu bilgiler, bağımsız Lübnan kaynaklarınca doğrulanmadı.

Böylece Ali et-Tahir’deki tartışma, tepelerin maruz kaldığı saldırıların boyutundan, bölgede mevcut olan kontrolün niteliğine, tesisin içindeki durumun akıbetine ve buranın devredilmesinden söz edilmesinin sahada farklı bir aşamaya geçildiğine işaret edip etmediğine kayıyor.

‘Askerî açıdan düşmüş’

Emekli Tuğgeneral Halid Hamade, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ali et-Tahir Tepeleri’nin askerî açıdan düştüğü söylenebilir. Zira İsrail güçleri artık tepenin çevresinde bulunuyor, gece gündüz önünde ve üzerinde hareket ediyor. İsrail güçlerinin havaya uçurduğu Beyt Gandur Sarayı da tepelerin eteğinde yer alıyor. Dolayısıyla İsrail güçlerinin tesise girmemiş olması, bölgede bulunmadıkları veya sahada kontrolü ellerinde tutmadıkları anlamına gelmiyor” dedi.

sdfrg
Lübnan’ın güneyindeki Ali el-Tahir ve ed-Dabşa tepelerinde bombardımanın izlerini gösteren bir fotoğraf (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Hamade, “Girişlerin kapalı ve İsrail güçlerinin çevrede bulunduğu bir durumda, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının önünde fiilen sınırlı seçenekler kalıyor. Ya tesiste mahsur kalmış durumdalar ya da öldürülmüş olabilirler. Bunların tümü, bölgenin içinde artık herhangi bir yaşam belirtisinin görünmediğine işaret ediyor. Bununla birlikte tesise girildiğinde, içeride unsurların bulunması veya bazı bölümlerin tuzaklanmış olması gibi sürprizlerle karşılaşılması ihtimali de devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Teslim olmaktan bahsetmek ne anlama geliyor?

İsrail medyasında Ali et-Tahir’deki Hizbullah mensuplarının akıbetine ilişkin yayımlanan haberlerin ne anlama geldiği konusunda Hamade, “Bu veriler sahadaki göstergeler olarak kalıyor ve tesise girilip içeride ne olduğunun doğruluğu teyit edilmeden nihai bilgiler olarak değerlendirilemez. Ancak İsrail aynı zamanda konuyu medya ve psikolojik açıdan kullanmaya, Hizbullah’ı kışkırtarak bölgede yaşananlara ilişkin bir açıklama yapmaya veya bilgi vermeye zorlamaya çalışıyor” dedi.

csdfvgbh
İsrail saldırıları sonucu Nebatiye’deki Ali et-Tahir Tepeleri’nden duman yükseliyor. (AFP)

Hamade, “İsrail, içeride bulunan Hizbullah mensuplarının öldürüldüğünü, özellikle de tahminlerin yaklaşık 100 militanın bulunduğu yönünde olması halinde, bu açıklamanın Hizbullah destekçileri ve çevresindeki toplumsal kesim üzerinde büyük bir etkisi olur. Bu nedenle İsrail’in Ali et-Tahir’de yaşananları askeri, medya ve psikolojik olmak üzere çeşitli yönlerden kullanmaya çalışması muhtemel” ifadelerini kullandı.

Birden fazla etken

Güney Lübnan’dan Şarku’l Avsat’a konuşan yerel bir kaynak, “Ali et-Tahir Tepeleri’ndeki durumun netleşmesi yalnızca bölgenin içi ve çevresinde yaşananlara bağlı değil, aynı zamanda daha geniş bölgesel atmosfere de bağlı. Bu durum, bölgenin statüsünün neden hâlâ belirsiz olduğunu ve nihai saha düzenlemelerine geçilmediğini açıklıyor” dedi.

Kaynak, “Bölgesel gerilim seviyesindeki herhangi bir artış, doğrudan güneye yansıyabilir ve Ali et-Tahir’deki gelişmelerin kontrol altına alınmasını daha da zorlaştırabilir. Buna karşılık gerilimin azalması, sahada daha kalıcı düzenlemelere geçilmesini mümkün kılabilir” ifadelerini kullandı.

fvghyju
İsrail’in Güney Lübnan’daki Mansuri kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar Sur’dan görüntülendi. (AP)

Kaynak, “Tepelerin hassasiyeti, buranın yerel askeri durum ile Lübnan çevresindeki gerilim düzeyinin kesiştiği bir noktaya dönüşmesinden kaynaklanıyor. Bu da bölgenin akıbetinin yalnızca doğrudan sahadaki bir faktöre değil, birden fazla etkene bağlı olduğu anlamına geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Geniş çaplı operasyonlar

Ali et-Tahir’deki gelişmeler, İsrail’in Güney Lübnan’ın geniş bir kesiminde, Nebatiye çevresinden Mercayun, Bint Cübeyl ve Sur ilçelerine kadar sürdürdüğü operasyonlarla eş zamanlı olarak yaşanıyor. Hava saldırıları ve patlatma operasyonları Kfar Tebnit ve Kantara çevresine kadar uzanırken, burada dağın bir bölümü çöktü. Saldırılar ayrıca Meyfdun ve Duha Kefr Rumman’ın yanı sıra Ali et-Tahir Tepeleri’ni de hedef aldı. Bu sırada sahadan gelen bazı haberlerde Nebatiye el-Fuka’ya yönelik saldırılarda fosfor bombalarının kullanıldığı bildirildi.

Mercayun ilçesinde İsrail güçleri, pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısından kısa süre önce Hayyam beldesinde şiddetli bir patlatma gerçekleştirdi. Bint Cübeyl ilçesinde ise Reşaf’ta şiddetli bir patlama meydana gelirken, Ayta el-Cebel’in çevresine doğru makineli tüfeklerle tarama ateşi açıldı.

Topçu ateşi Hadeta ve Beraşit çevresini de hedef aldı. Batı kesiminde ise Mansuri, Beyyada ve Şema’daki mevzilerden İsrail topçu ateşine yeniden maruz kaldı. Bu saldırılar, belde ve çevresinde gerçekleştirilen yıkım ve tarama operasyonları ile tekrarlanan askeri hareketliliğin ardından geldi.

Hula, Mansuri, Zutar eş-Şarkiyye ve Beyt es-Siyad’da da evlerin yakılması, yıkım çalışmaları ve binaların havaya uçurulmasına yönelik operasyonlar yaşandı. Bazı bölgelerdeki güzergâhlar üzerinden giriş çıkışların ve askeri hareketliliğin de sürdüğü bildirildi.

Mevcut saha koşullarına uyum sağlama taahhüdü

Ancak Hamade, operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerin çeşitliliğini, İsrail’in faaliyet alanını her gün yeni bir bölgeye genişlettiğinin göstergesi olarak görmüyor. Bu bölgelerin, askeri hareketliliğe daha önce açılmış mevcut alanın bir parçası olduğunu belirtiyor.

İsrail’in Ali et-Tahir ve Meyfdun’dan Ayta el-Cebel, Mansuri ve diğer bölgelere uzanan operasyonlarını değerlendiren Hamade, bunların ‘operasyon alanının genişlemesi’ olarak nitelendirilmesine karşı çıktı. Hamade, “Yaşananlar, mevcut saha durumunun sürdürülmesidir. Bu, askeri bir terimdir. Çünkü İsrail güçleri esas olarak bu alanlarda hareket ediyor, bölgelere girip çıkıyor. Örneğin Mansuri’de İsrail güçleri girip çıkıyor; diğer bölgelerde de durum aynı. Ayrıca bölge içinde hareket etmek amacıyla oluşturulan ve kullanılan güzergâhlar da bulunuyor” dedi.

Hamade, “İsrail güçleri güneyin geniş kesimlerinde hareket ediyor. Dolayısıyla her gün genişleyen yeni bir operasyon alanıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. Aksine İsrail’in faaliyet gösterdiği ve burada yıkımı sürdürdüğü mevcut bir alan söz konusu. Sürekli devam eden yıkım da Lübnan devletine baskı uygulayarak, mevcut durumun artık sürdürülemeyeceğini ve varılan anlaşmanın uygulanması gerektiğini söylemeye iten bir araç niteliği taşıyor” ifadelerini kullandı.

Hamade, sözlerini şöyle tamamladı: “Yaşananların her seferinde operasyonların yeni bölgelere taşındığı anlamına geldiğini düşünmüyorum. Çünkü aynı model Hayyam’dan Meys el-Cebel ve diğer bölgelere kadar birden fazla yerde görülüyor. İsrail’in askeri hareketlilik, bölgelere girip çıkma ve yıkım yoluyla sürekli olarak sürdürdüğü mevcut bir saha durumuyla karşı karşıyayız.”


Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?

İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
TT

Kaddafi'nin yoldaşları İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması hakkında ne söyledi?

İmam Musa es-Sadr (Arşiv)
İmam Musa es-Sadr (Arşiv)

Libya’da Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinin üzerinden on beş yıl geçmesine rağmen, Lübnan Yüksek Şii İslam Konseyi Başkanı İmam Musa es-Sadr'ın 31 Ağustos 1978 tarihinde Libya'ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kaybolmasının ardındaki sır perdesi henüz aralanmış değil. Ziyaret sırasında Sadr'a Şeyh Muhammed Yakup ve gazeteci Abbas Bedreddin eşlik ediyordu, ancak üçünden de bugüne dek herhangi bir iz bulunamadı. Lübnan makamları, 2011 yılında Kaddafi rejiminin devrilmesinden sonra Libya'yı yöneten güçlerle gerçekleştirdikleri temasların bilançosunu bugüne kadar açıklamadı. İmam Sadr'ın kaybolması meselesi, Kaddafi dönemi ve rejiminin işlediği suçlar hakkındaki görüşmelerimde Libyalı yetkililerin gündemine getirdiğim konular arasındaydı. Burada, kendilerinden bizzat duymuş olduğum tanıklıklara yer veriyorum.

csd
Albay Muammer Kaddafi (Arşiv- Reuters)

Abdulmunim el-Huni, Kaddafi'nin pilotunun tasfiyesi hakkında konuştu

Kaddafi'yi 1 Eylül 1969'da iktidara getiren darbenin ardından Abdulmunim el-Huni çeşitli görevler üstlendi. Devrim Konseyi üyeliği yapan Huni, istihbarat başkanlığının yanı sıra içişleri ve dışişleri bakanlıklarını da yönetti. Huni'ye Lübnanlı Şii liderin davasını sorduğumda, bana şu cevabı verdi:

"İmam Sadr'ın tasfiyeye uğradığı açık. Bu olay kesindir ve karşılaştığım bütün Libyalıların ortak inancıdır. Sana bir konuyu açacağım: Kaddafi'nin uçağını kullanan ve yarbay rütbesine sahip Necmeddin el-Yazıcı adında bir bacanağım vardı. İmam Sadr'ın kaybolmasından kısa bir süre sonra bacanağım tasfiye edildi. Aile fertleri, onun suikasta uğramasının Sadr meselesiyle bağlantılı olduğunu söylediler; çünkü kendisi İmam'ın cesedini Libya'nın güneyindeki Sebha bölgesine defnetmek üzere taşımıştı. Akrabalar, Musa el-Sadr'ın hikayesini bilmesinin Libya istihbaratını bu sırrı gizlemek için onu öldürmeye ittiğini belirtiyorlar. Bunlar, bu tür suçlarda yaşanan şeylerdir."

Calllud: Humeyni sadece bir açıklama talep etmekle yetindi

1979'daki İran Devrimi’nden günler sonra, Kaddafi rejiminin ‘iki numaralı adamı’ Abdusselam Callud başkanlığındaki bir heyet tebrik için Tahran'ı ziyaret etmiş ve İmam Humeyni ile görüşmüştü. Callud'a, Humeyni'nin görüşmede İmam Musa es-Sadr'ın kaybolması konusuna değinip değinmediğini sorduğumda, “Evet. Bu meselenin ayrıntılarına dair bir açıklama yapılmasını ve iki devrim arasındaki iş birliğinin önünde hiçbir engel kalmamasını temenni etti. Otelde bulunduğum sırada, otelin önünde, Sadr'ın kız kardeşi ve eşinin öncülüğünde 37 kişinin katıldığı bir gösteri düzenlenmiş ve sloganlar atılmıştı, ancak devrime bağlı güvenlik güçleri derhal onları uzaklaştırıp dağıttı” yanıtını verdi.

sdcfvrgb
Abdusselam Callud: Albaya (Muammer Kaddafi) konuyu açtım, o da bana: “Beni mi suçluyorsun?” dedi (Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ve eski Libya Başbakanı Abdusselam Callud- Arşiv)

Callud'a, Sadr meselesinin daha sonra Tahran ile ilişkilerde bir engel oluşturup oluşturmadığını sordum. O da “Hayır, sana daha önce de söylediğim gibi, 1980'lerde Irak ile savaş sırasında İran'a füzeler verdik ve silah temin etmesinde temel bir rol oynadık” şeklinde cevapladı.

Callud, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sadr ile 1970'lerin ortalarında Lübnan'da bir kez bir araya geldim. Zaten Libya'ya yaptığı ziyaretten haberim yoktu. Kaybolduğunu öğrendiğimde iki sebepten dolayı çok üzüldüm; birincisi şahsıyla ve temsil ettiği şeyle ilgiliydi, ikincisi ise bu fiili alçakça bir hareket olarak görmemdi. Çünkü birini evine veya ülkesine davet edip ardından ona tuzak kurmak ne bir Arap âdetidir ne de İslamî değerler bunu kabul eder. Hikâye tuhaftı ve üzerine sıkı bir karartma uygulandı.”

Kaddafi'ye Sadr konusunu açıp açmadığını sorduğumda ise Callud, “Bir kez konuya üstü kapalı değindim, o ise sadece 'Beni mi suçluyorsun?' demekle yetindi ve konuşma kapandı” ifadelerini kullandı.

Kaddafi ile Sadr arasında yaşandığı söylenen münakaşa hakkında ise Callud, “Ayrıntıları bilmiyorum. Ancak yıllar önce Sadr'ın kimliğine bürünüp onun pasaportuyla kayboluşunun ardından İtalya'yı ziyaret eden polis memurunun, bu rolü hakkındaki konuşmalar başladıktan sonra kaçırılma korkusuyla Muammer tarafından sıkı koruma altına alındığını duydum” yorumunda bulundu.

scdvf
Abdusselam et-Triki (Arşiv- AFP)

Sadr'ın öldürülüp gömüldüğüne inanıp inanmadığına dair bir soruya ise şu yanıtı verdi:

“Aklım bana bunu söylüyor. Bugüne kadar gizli tutulmuş olması imkânsız. Elbette olaydan önce Kaddafi'den, İran'ın Arap Şiiler üzerinde nüfuzu olan din adamları göndermesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren şeyler duymuştum. İşin bu dereceye varacağını doğrusu hayal edemezdim.”

Şalgam: Bumeydin'in tavsiyesiyle Libya'ya geldiTriki: Garip bir suç

Aynı soruyu eski Libya Dışişleri Bakanı Ali Abdusselam et-Triki'ye de yönelttim. Triki, “Burada dürüstçe konuşuyoruz. Ayrıntılar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim. İmam Sadr Libya'ya Dışişleri Bakanlığı yoluyla gelmedi. Bakanlığın tek rolü, Libya'nın Beyrut Maslahatgüzarı tarafından Sadr'a iletilen bir davetten ibaretti. Bundan sonra diğer makamlarla koordinasyon sağlandı. Ben Sadr ile hiç karşılaşmadım. Duyduğum kadarıyla o, mücadeleci ve millî duruşa sahip bir adamdı” cevabını verdi.

xsdcvdf
İmam Musa es-Sadr’ın basın toplantısından, (İmam Musa es-Sadr Araştırma ve Çalışmalar Merkezi)

Dışişleri olarak İmam Musa es-Sadr’ın Libya’ya nasıl ve ne zaman geldiğini bilmediklerini ifade eden Triki, “Daha sonra, ben dışişleri bakanlığı görevinden ayrıldıktan sonra bakanlık İtalyanlarla temas kurmakla ilgilendi ve yetkililer o gün Trablus'tan Roma'ya hareket ettiğini söylediler. Daha sonra Kaddafi ile Sadr arasında sert bir tartışma yaşandığı ve bunun da olanlara yol açtığı yayıldı. Hikâye oldukça garip; zira bu tehlikeli ve üzücü olayın Libya'ya veya millî davaya hiçbir faydası yoktu, aksine çok büyük zararlar verdi. Bu, kimin çıkarına ve hangi bağlamda gerçekleştiğini bilmediğim garip bir suçtur” şeklinde konuştu.

Mismari'nin anlatımı: Protokol Müdürü ve Albay'ın gölgesi

Nuri el-Mismari, devlet bakanı rütbesiyle Protokol Müdürü’ydü ve ikametgâhlarında ve seyahatlerinde ‘Albay'ın gölgesi’ konumundaydı. Ona da Sadr konusunu sordum. O da şunları anlattı:

"O sırada önemini kavrayamadığım bir şey oldu. Abdullah el-Senussi beni aradı. O zamanlar Askeri İstihbarat Dairesi'nde genç bir subaydı. Ofisi Şatt Caddesi'ndeydi ve Yüzbaşı Abdullah el-Hicazi'nin başkanlığında faaliyet gösteriyordu. Elbette o zamanki rütbesi buydu ve Muammer Kaddafi'nin 'Hür Subaylar' olarak adlandırdığı kişilerdendi. Sennusi beni telefonla arayıp, 'İtalyan makamlarının, topraklarına girmek isteyen birinin pasaportunu damgalaması zorunlu mu?' diye sordu. Ben de ‘Elbette, damgalanması şarttır. Bu, herhangi bir ülkede geçerli olan kurallardır’ diye cevapladım. Telefonu kapattı. Sennusi daha sonra beni tekrar arayıp ‘Sana pasaportlar göndereceğim ve sahipleri için İtalya vizesi temin edilmesi gerekiyor’ dedi. Sanırım pasaportlar üç taneydi. Tam olarak hatırlamıyorum, çünkü onlarca yıl önce gerçekleşen bir olaydan bahsediyoruz. Sennusi'nin gönderdiği bir asker bana gelip pasaportları verdi. Şüphelenmemi gerektirecek bir durum yoktu, ancak pasaportları açtığımda birinin merhum İmam Musa es-Sadr'a ait olduğunu gördüm. Diğer isimler hafızamda kalmadı. İtalyan büyükelçisini arayıp misafirlerimiz için vize istediğimizi söyledim, o da memnuniyetle karşıladı. Pasaportları gönderdim, ancak kısa süre sonra Sennusi yeniden arayıp, ‘Bitti mi?’ diye sordu. Ona işin biraz zaman aldığını, bana iade edildikleri anda kendisine göndereceğimi söyledim. Öyle de oldu. Daha sonra İmam Musa es-Sadr'ın kaybolduğunu duydum ve özellikle de pasaportları gönderen kişinin Sennusi olması nedeniyle olay hafızamda yer etti.”

evfrbfgr
Kaddafi döneminde istihbarat şefi Abdullah es-Senussi, 2014 yılında Libya'da görülen davası sırasında (Arşiv- Reuters)

Mismari, Sadr'ın Libya'dan hiç ayrılmadığını, İtalyanların suçsuz olduğunu ve bir aldatmacaya maruz kaldıklarını vurguladı. Zira Sadr'ın kıyafetlerini giyen uzun boylu bir subayın da aralarında bulunduğu üç kişi giriş yapmıştı. Bu kişiler, Sadr ve iki refakatçisinin pasaportlarını, Sadr’ın seccadesiyle birlikte otelde kasıtlı olarak bırakmış, ardından Libya diplomatik pasaportlarıyla İtalya'ya gitmişlerdi.