Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

George Bush Kral Hüseyin’e; ‘’Ne Saddam ne de bir başka birinin petrolü kontrol etmesine izine vermeyiz, çünkü petrol Batılı nesillerin geleceğidir’’ dedi.

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk
TT

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Şarku’l Avsat olarak, bugünden başlayarak, eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anılarını üç bölüm olmak üzere ilk defa yayınlıyoruz.  Bedran’ın kaleme aldığı anılar, ‘Karar’ adı altında önümüzdeki eylül ayında yayınlanacak. Ayın 17’sinde, Amman’daki Abdulhamid Şuman Kültür Merkezi’nde kitabın tanıtımı gerçekleştirilecek.
Bedran anılarında, geçen yüzyılın son çeyreğinde Ürdün’ün geçirdiği önemli aşamalara dair bilinmeyenleri ilk kez ifade etmektedir. Bedran 1960’lı yıllarda Ürdün İstihbarat Teşkilatını kurmuş ve uzun yıllar bu teşkilata başkanlık yapmıştı. Krallık Divan Başkanlığı görevini de icra eden eski Başbakan Mudar Bedran’ın, Kral Hüseyin’e yakın olduğu ve Ürdün devletinin kararlarında etkili olduğu biliniyor. Bu bölümde;  Ürdün'ün, Saddam’ın Kuveyt'e askeri harekâtını engellemek için çabasını, sonrasında Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi için sergilediği yoğun diplomasi ele alınacak. Ayrıca Kral Hüseyin ve ABD Başkanı George Bush arasında bu süreçteki temaslara dair aktarımlar okuyucunun dikkatine sunulacak.
Dönemin Ürdün Başbakanı Mudar Bedran Körfez Savaşı arefesini şöyle anlatıyor:
1990 yılının Mayıs ayının 2’sinde, Bağdat'ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi oldukça gergin geçti. Basına kapalı liderler toplantısında Irak Başkanı Saddam Hüseyin, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerine hitaben tartışmalara yol açacak bir konuşma yaptı. Zirvede Irak-Kuveyt ihtilafının daha da derinleştiğini müşahede ettim.
Saddam Hüseyin zirvenin ardından Irak halkına hitaben yaptığı konuşmada, İran harbiyle meşgul olunduğu süreçte, Kuveyt’in ülke sınırlarında ortak bölgede sondaj yaptığını (Remliye bölgesi) söyledi. Bu ifadeler karşısında şaşırdım, iki ülke arasında büyük bir krizin patlak vereceğini öngördüm. O zamanlar Irak yönetimi ile yakın ilişkilerimiz vardı, Iraklılara krizin daha da büyümemesi için yoğun ve mükerrer telkinlerde bulunduk. Bazıları, o zamanki yakın ilişkilerimizden yola çıkarak, Irak’ın Kuveyt’i işgal edeceğini bildiğimizi iddia ettiler, ancak bu gerçek değil, ‘Kuveyt işgali’ kesinlikle bilgimiz dâhilinde değildi. Evet, bunu sezebiliyorduk, bu yönde göstergeler mevcuttu, Kral Hüseyin’in de bu yönde çekinceleri vardı, birden fazla defa Saddam Hüseyin’i bir çılgınlık yapmaması için uyardık. Güç gösterisi olabileceğini düşünüyorduk, ancak Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme niyeti olduğunu bilmiyorduk. Eski Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın Kuveyt’in Irak toprağı olduğu yönünde görüşleri vardı, Saddam Hüseyin’in bu bağlamda siyasi baskı kurarak taleplerini elde etme yolunu seçeceğini öngörüyorduk. Nitekim geçmişte Abdülkerim Kasım Kuveyt’i işgal etmekle tehdit etmiş, Arap Ligi bu tehditler karşısında bölgeye asker konuşlandırmıştı.
Saddam Hüseyin’i çok iyi tanıdığımı düşünüyorum, tanıdığım Saddam’ın asla ödün vermeyeceği bazı ilkeleri ve hassas noktaları vardı diyebilirim. Saddam’ın kişiliğini derinlemesine inceledim, tanışmamızdan itibaren Irak’ta kaldığım üç ay içinde, toplantılarda sessiz bir şekilde şahsiyetini, konuşma tarzını ve düşünme biçimini incelemeye çalıştım. Onur, şeref ve gurur söz konusu olduğunda soğukkanlılığını yitiriyor ve hamasi bir şekilde konuşuyordu. Kuveyt işgalinden önce Saddam Hüseyin, Başbakan Sadun Hamadi’yi resmi görüşme için Kuveyt’e göndermişti, Hamadi’yi Kuveyt Kralı iki gün beklettikten sonra kabul etti. Bu hareket bence bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu süreçteki Irak ziyaretimizde kardeşler arasını bulmak için ciddi mesai harcadık, ancak görünen o ki; artık çok geçti ve iş işten geçmişti.
Kuveyt'in işgalinden günler önce, Arap başkentlerinde yoğun ikili ziyaretler ve toplantılar yapılmaktaydı. 29-30 Temmuz 1990'da, iki önemli görüşme gerçekleşti. İlki; Suudi Arabistan'da Kuveyt Veliaht Prensi Saad el-Abdullah el-Sabah ve Irak Başkan Yardımcısı İzzet İbrahim el-Duri arasındaydı. Saddam’ın yardımcısına verdiği talimat netti: "Kuveyt Irak’ın taleplerini kabul ederse ne ala, eğer kabul etmezse görüşmeleri yarıda kesin ve derhal geri dönün.’’ İkinci görüşme ise; Bağdat’ta Kral Hüseyin ve Saddam Hüseyin arasındaydı. O gün görüşmeye katılamadım, çünkü Mısır Başbakanı Atıf Sıdki Amman’a resmi ziyaret gerçekleştirecekti. Sıdki ülkeden ayrıldığında hemen Bağdat’a uçtum, akşam 10 gibi ulaştığımda, akşam yemeği sona ermişti, Kral Hüseyin’le görüştüm, Irak ve Kuveyt arasındaki durumun kritik olduğunu aktardı. Ertesi gün dönüş yoluna geçmeden Saddam Hüseyin’le görüşmek istedim, nitekim görüştüğümüzde herhangi bir askeri harekat düzenlemesinin meseleyi daha da karmaşık hale getireceği’ yönündeki görüşlerimi ifade ettim. Havaalanına giderken  Irak Başbakanı Yardımcısı Taha Yasin Ramazan’a, ‘’Saddam’ı daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemiştim, herhangi bir çılgınlık yapmaması için onu ikna etmelisiniz, aksi durumda hepimizin çıkarları zedelenir’’ dedim.
Kuveyt işgali sürecindeki bir ziyaretimde Saddam bana şöyle söyledi: ‘’Ebu Nadiye’nin (Taha Yasin’i kast ediyor) beni yönlendirmesini mi istiyorsun, Devrim Meclisi’nde ben onu yönlendiriyorum.’’ Daha sonra bu süreçte Irak devlet mekanizmasından Irak’ın işgaline karşı olumsuz bir tutum takınan tek kişinin Tarık Aziz olduğunu öğrendim.
İşgale günler kala yaptığımız Bağdat ziyaretinin ardından Kuveyt’e geçtik. Kral Hüseyin ve Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed es-Sabah havaalanında ikili bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmeye katılmadım, içeride neler konuşuldu bilmiyorum. Dışarıda Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah’la birlikte toplantının bitmesini bekliyorduk. Şeyh Sabah’a sordum: ‘’Iraklılar Kuveyt’in müşterek bir havzadan petrol çıkardığını iddia ediyor bu doğru mu? ‘’Evet bu doğru’’ dedi, ancak biz bu konuyla ilgili her türlü çözüm yolunun konuşulmasına hazırız, biz o bölgeden günlük 1700 varil petrol çıkardık, Saddam günlük 2 bin varilden fazla petrol çıkardığımızı iddia ediyor.’’ İşte o zaman anladım, İran savaşıyla meşgul olurken böyle bir şeyin olması Saddam Hüseyin’i çileden çıkarmış olmalıydı.  
Ürdün’e döndükten sonra Millet Meclisi’nin acil bir oturumla toplanmasını talep ettim. Basına kapalı toplantıda; ‘’Irak Kuveyt’i işgal ederse buna şaşırmam’’ dedim. Bu toplantı Çarşamba akşamı yapılmıştı, ertesi gün 2 Ağustos 1990’da Saddam Kuveyt’e girdi ve dört gün içinde tüm ülkeyi baştan sona kadar ele geçirdi.
Irak Kuveyt'i işgal ettikten sonra da, Saddam'a geri çekilmesi yönünde baskı yapmaya devam ettik. Hatta bu işi abarttığımızı bile söyleyebilirim, Saddam’ı Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin Irak’a karşı askeri müdahale edebilecekleri yönünde de kesin bir şekilde uyardık.
Bir toplantıda Saddam Hüseyin'i zor durumda bıraktığımı hatırlıyorum, Kuveyt’ten geri çekilmesi gerektiğini ifade ederek, zaten ilk başlarda Kuveyt’i işgal etme niyetinde olmadığını söyledim. Sözlerim hoşuna gitmemişti ama yine de doğru olduklarını kabul etti. Kuveyt sınırına giden tugay komutan, bölgede herhangi bir askeri varlık olmadığını, başkente devam edip etmemesi gerektiğini Saddam’a sormuş, Saddam’da devam et demişti. Yani tam olarak işgal böyle gerçekleşmişti. Bu büyük felakete yol açan sebeplerden birinin, tugay komutanının patavatsızlığının olması oldukça ironik olsa gerek. Komutanın yapması gereken sınır bölgesine konuşlanması yönündeki talimatları gerçekleştirmekti, Saddam’a böylesi bir soruyla dönüş yapması, adamı daha da kışkırtmış olmalı.

Ürdün’ün krizi sonlandırma çabaları
Saddam'ın Kuveyt'ten çekilmesi için baskı yapmayı sürdüren Kral Hüseyin, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdülaziz'den, Cidde'de Irak’ın da katılacağı bir mini zirve düzenlenmesi karşılığında Saddam'a, Kuveyt'ten çekilmesi yönünde baskı yapma konusundaki arabuluculuğunu kabul ettirme sözü verdi. Kral Hüseyin, ertesi gün Bağdat'a uçtu ve Irak yönetiminin Kuveyt'ten hızlı bir şekilde çekilme kararı alması durumunda bir mini zirve toplantısı yapılacağını ve meselenin çözüme kavuşturulacağını bildirdi. Iraklılar Kral Hüseyin’e Cidde’deki mini zirveye katılacaklarını söyledi. Saddam Hüseyin, meseleyi Baas Liderliği ile görüşeceğini, yardımcısı İzzet İbrahim’in Kral Hüseyin’i arayarak ‘çekilme kararını’ bildireceğini belirtti.
Amman’a vardığımızda Iraklıların Kuveyt’ten çekilme hususunda yumuşadıklarını düşünüyorduk. Kral Hüseyin CNN’e konuyla ilgili iyimser bir açıklama yaptı. Mısır ve Suudi Arabistan da Cidde’deki mini zirveye iştirak edeceklerini duyurdu. Saddam Hüseyin Bağdat’ı terk etmeden önce Kral Hüseyin’e; ‘’Ebu Abdullah eğer Arap Birliği’nden Irak’ı kınama kararı çıkarsa herkes kendi yoluna gider’’ demişti. 
Arabuluculuğun tehlikeye düşmemesini isteyen Kral Hüseyin, Hüsnü Mübarek’i aramış, Arap Birliği zirvesinin ertelenmesini talep etmiş, Hüsnü Mübarek de bu talebi kabul etmişti. Ancak saatler 23’ü gösterdiğinde Arap Birliği Zirvesi’nden yapılan açıklamada Irak Kuveyt işgali nedeniyle kınanmıştı. İşte o zaman, meselenin diplomatik arabuluculuğumuzu aşan bir tarafının olduğunu kavradık. Arap Birliği Dışişleri Bakanlarının ön oturumlarını gerçekleştirdiği zirvede Ürdün’ü Mervan Kasım temsil ediyordu. Kasım karar açıklanmadan önce, üye ülkelerin bir kısmının Irak’ı sert bir dille kınama eğilimi sergilediğini aktardı. Nedve Sarayında idik, bunu duyan Kral Hüseyin ‘’Allahuekber, aracılığa bir imkan bırakmadılar’’ dedi. Dışişleri Bakanı Kasım’ın Ürdün’ün ‘kınamaya dair’ çekince koyması talimatını verdi. 5 Ağustos’ta Kahire’de liderler düzeyinde zirve yapıldı, zirve gergin başlamıştı çünkü Mısırlılar, Kuveyt’e yakın Batın bölgesine askeri birlikler göndermişti. Dolayısıyla Irak karşıtı tutumları açıktı, zirvede Araplar ortak karar alamadı, alınan kararlar sadece bazı ülkelerin görüşünü yansıtıyordu.
Ürdün olarak bu süreçte de, Saddam’ın Kuveyt’ten çıkması için diyalog çabalarını desteklemeyi sürdürdük. Kahire’deki zirvede, Arap Birliği’nin Kuveyt raporu sunacak bir komite oluşturmasını talep ettik. Böylelikle Kuveyt’in haklarının yanı sıra Irak’ın çekincelerini de yansıtan bir rapor oluşturulmasını umuyorduk. Aynı zamanda arabuluculuk için zaman kazanmış olacaktık. Hasılı kelam; Ürdün, Irak’ın Kuveyt işgalini Arapların kendi aralarında savaşsız bir şekilde çözmesi için elinden geleni yaptı. Hatta son çare olarak Ürdün ve Cezayir ordusunun, Suudi Arabistan’ın gözetiminde Suud-Irak sınır hattına konuşlandırılmasını teklif ettik. Saddam Hüseyin’in herhangi bir Arap ordusuna saldırmayacağını, ancak yabancı bir güce karşı aynı toleransı sergilemeyeceğini biliyorduk. Ancak önerilerimiz Körfez ülkeleri tarafından kabul görmedi. Zira o zamanlar Körfez ülkeleri, Kuveyt’in, Ürdün, Yemen ve Filistin’in desteğiyle işgal edildiğini düşünüyordular. Kral Hüseyin’in de işgalden haberdar olduğunu iddia ediyordular. Tüm bu yanlış bilgiler sonucunda, Körfez ülkeleri Ürdün’e yapılan mali desteği kesme kararı aldı. Kral Hüseyin 1990 yılının sonlarında başbakanlıktaki bir toplantıda şöyle söylemişti: “Son iki yıldır, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan yönetiminde, kendilerine yönelik bir komplo olduğu yönünde bir anlayış oluşmuş, Irak, Ürdün ve Yemen’e karşı bir önyargı söz konusu, bu sebeple bu ülkelere yapılacak olan yardım sözlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar’’
Allah Kral Hüseyin’e rahmet eylesin, Irak’ı yeni bir umudun doğacağı ülke olarak görüyordu. Irak’ın güçlü kalmasını ve bu krizi büyük bir felaket yaşamaksızın atlatmasını diliyordu. Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesine paralel olarak, İsrail’in de Batı Şeria’dan ve Kudüs’ten çekilmesini istiyordu. ABD ve İngiltere’nin aksi yöndeki eğilimlerine rağmen, İsrail-Filistin sorunun çözümü için bu talebinde ısrarcı oldu. 12 Ağustos’taki Arap Birliği Zirvesi’nde de bu görüşünü açık bir şekilde dillendirdi.

Askeri harekâtı önleme çabaları
ABD ile ilişkilerdeki gerilime rağmen, Kral Hüseyin, Irak’a yönelik düzenlenecek askeri harekatı önlemek için yoğun diplomatik çaba sergiledi. Bu bağlamda Washington’a bir ziyaret gerçekleştirdik ve ABD Başkanı George Bush ile görüştük. Hatırladığım kadarıyla Bush Kral Hüseyin’e şunu söyledi: ‘’Ne Saddam’ın ne de bir başkasının petrolü kontrol etmesine izin vermeyeceğiz, çünkü petrol Amerika ve Batı’daki nesillerin geleceğidir. Saddam dünya rezervlerinin yüzde yirmisini ele geçirmek istiyor, bu bizim için ulusal güvenliğimizi ilgilendiren bir meseledir, Saddam’a izin vermeyeceğiz.’’
Kral Hüseyin ise, Irak-Kuveyt arasındaki sorunun mahiyetini açıkladı, savaş olmaksızın Arapların kendi arasında meseleyi çözmesinin hala mümkün olduğunu söyledi. Suudi Arabistan’ın kaygılarının, sınırına konuşlandırılacak Arap güçleriyle giderilebileceğini, Irak’a yönelik düşmanca yaklaşımın, bu ülke yönetimini daha da kışkırtacağını ifade etti.
Merhum Kral Hüseyin’in diplomatik girişimleri Washington’la sınırlı kalmadı, aynı konu çerçevesinde Kuzey Afrika ve Avrupa ülkelerine de bir dizi ziyaret gerçekleştirdik. Ülkelerin farklı tutumları söz konusuydu. Örneğin Libya, Irak’ın Kuveyt’e müdahalesinin bölgeye dış müdahalelerinin önünü açtığı için tepkiliydi. Britanya ise savaşı ateşli bir şekilde destekliyor ve Saddam Hüseyin’i devirmek istiyordu. İngilizlerden anladığımız kadarıyla, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın ya da Kuveyt’in kim tarafından yönetilmesi gerektiği konusuyla ilgili değillerdi. Tek önemsedikleri şey Saddam’ın devrilmesiydi. Margaret Thatcher’le de görüşmüştük, Thatcher’in yaklaşımı, sanki Hindistan’daki bir sömürge söz konusuymuş gibiydi, tam bir despot mantığına sahip olduğunu anımsıyorum. Fransızlara gelecek olursak, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand, Saddam’ın tutumundan rahatsız olduğunu ancak siyasi çözümden yana olduğunu söylemişti. Almanya da askeri çözüm taraftarı değildi, bazı Alman yetkililer, Thatcher’in George Bush’un saldırgan politikasının ateşli destekçisi olduğunu ima ettiler. O yolculuğumuzda randevular çakıştığı için Moskova’ya gidemedik. Batı turunun ardından Bağdat’a yöneldik, Irak yönetimini gelişmelerden haberdar etmemiz gerekiyordu. Tarık Aziz’le görüştüm, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi konusunda iyimser değildi. Neyse ki en üst düzey yetkili değildi ve belki de hala yapılabilecek bir şeyler vardı. Üst düzey bir askeri yetkili, General Haldun Sultan ve beraberindeki Iraklı yetkililere; Irak esnek davranırsa BMGK’da desteklenebilecek bazı düşünceler var, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda ABD Körfez’den çekilebilir, George Bush’un bize, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda bir şeyler düşünülebileceğini söylediğini aktardım. Kral Hüseyin, Saddam Hüseyin’le görüştü, iki lider de son derece açık sözlüydü, Saddam Hüseyin, 12 Ağustos’ta dillendirdiği, Kuveyt’ten çekilmesinin, Filistin meselesiyle doğrudan ilişkili olduğu tezini dillendirdi. Saddam ‘’Bu saatten sonra hiçbir şey olmamış gibi çekilirsek bu zaaf olarak addedilir, bu tutumuz değişmeyecektir, Kuveyt Irak’ın bir şehridir, mesele kapanmıştır’’ dedi.
Öte yandan Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Kasım Körfez ülkelerini ziyaret ediyordu, ancak Körfez ülkelerinin bize yaklaşımı son derece menfiydi. Katar mektubumuza yanıt vermedi, dolayısıyla ziyaret etmedik. Umman’da Sultan Kabus bizi iyi karşıladı, ABD’lilerle görüş ayrılıkları mevcuttu. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise öfke hakimdi, bana ‘’Kral Hüseyin böyle mi yapıyor, o kadar da destekledik kendisini’’ dediler, Kral Hüseyin’in kendilerine olumsuz yaklaştığı yönünde bir intiba edinmiştiler.
Ürdün açısından bakarsak, Körfez ülkelerinin tutumu bize sağlanan yardımların kesilecek olması yönündeydi. Olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdik ve Libya’dan mali destek talep ettik. Kaddafi bize, Saddam Hüseyin’in Kuveyt Merkez Bankası’nda ele geçirdiği meblağdan Ürdün’e yardım sağlayıp sağlamadığını sordu. Bizde Amerikalıların, Irak ordusunun Merkez Bankası’ndaki kasaları açamadığını bildirdiklerini, dolayısıyla böyle bir şey yaşanmadığını söyledik.
Bağdat bombalanmadan birkaç gün önce Şam’a gittim ve Hafız Esed ile altı saatlik bir görüşme gerçekleştirdim. Ona yaşanan savaşın bizi ilgilendirmediğini, Suriye-Irak ilişkilerinin son yıllarda iyileşme gösterdiğini, Ürdün’ün bu durumu desteklediğini ve Körfez Savaşında taraf olmaması gerektiğini söyledim. Suriye ordusu Irak karşıtı olarak Hafr Batın bölgesinde konuşlanmışken, İsrail’in saldırmayacağından nasıl emin olabildiklerini sordum?
Esed bana, ‘’İsrail’in Ürdün’e saldırması demek, Suriye’ye saldırması anlamına gelir. Ordumuz direk müdahil olacaktır, öylesi bir durumda Ürdün’ü yalnız bırakacak değiliz’’ dedi.
Saddam’la barışması için ikna etmeye çalıştım, Esed; ‘’Kral Hüseyin Cufra’da beni Saddam Hüseyin’le 14 saat boyunca görüşmeye zorladı, toplantı Saddam’ın gururu yüzünden başarısız oldu, en sonunda o yersiz gururu onu öldürecek’’ diye yanıtladı.
Suriye ziyaretimin sebeplerinden biri de; Irak’tan petrol akışı kesilmesi durumunda, Suriye’nin petrol sağlamasıyla ilgiliydi. Hafız Esed bu talebimi olumlu karşıladı. Bir süre Suriye’den Ürdün’e petrol aktarımı yapıldı.
Savaştan iki ay önce son kez, Kral Hüseyin’den Saddam Hüseyin’e bir mesaj taşıdım, Saddam Hüseyin’le iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdik. Gorbaçov’un temsilcisinin ve Fransa’nın savaşı önleme çabası olduğunu, Irak’ın da tavrını esnetmesi gerektiğini söyledim. Saddam tutumunun sabit olduğunu, herhangi bir savaşı başlatmayacağını ancak kendilerine saldırılması durumunda kimsenin savaşın hızlı bir şekilde sona ereceğini düşünmemesi gerektiğini söyledi.

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması



Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı el-Habbaş, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze’deki konseyler ve yapılar geçici durum, sürmesini kabul etmiyoruz

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
TT

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı el-Habbaş, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze’deki konseyler ve yapılar geçici durum, sürmesini kabul etmiyoruz

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)

Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın Danışmanı Dr. Mahmud el-Habbaş, Gazze Şeridi’nde bu aşamada şekillenen yapıların (Barış Konseyi ve ona bağlı organlar) Filistin’in tercih ettiği bir seçenek olmadığını belirterek, bunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yetkisi kapsamında geçici bir durum olduğunu ve Filistin liderliğinin hiçbir koşulda kalıcı hâle gelmesini kabul etmeyeceğini söyledi. El-Habbaş, bunun kötünün iyisi olarak benimsendiğini ifade etti.

El-Habbaş, pazar günü Ramallah’tan Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Filistin liderliğinin Gazze’de “en iyisi acı olan” seçeneklerle karşı karşıya kaldığını ve bu düzenlemeyi “katliamı durdurabilecek, Filistin devletine giden bir süreci açabilecek geçici bir çözüm” olarak tercih ettiğini kaydetti.

Açıklamalar, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki durumu denetleyecek ve kendisine bağlı bir icra konseyi ile Filistinli teknokratlardan oluşan bir komiteyi kapsayan “Barış Konseyi”nin kurulduğunu duyurmasının ardından geldi.

“Bu durumun nedeni biz değiliz”

El-Habbaş, “Net ve sabit tutumumuz şudur: Bu gerçeklik bizim eserimiz değil. Bunun iki nedeni var: İsrail’in saldırganlığı ve barış sürecinden doğan yükümlülükleri inkârı; ikincisi ise Hamas’ın yaptığı pervasız macera. Bu adım, İsrail’in Filistin davasını tasfiye etme iştahını kabarttı; hareketin silahı gibi gerekçeler de buna eklendi” dedi.

Filistin liderliğinin tüm seçeneklerin kötü olduğu bir ortamda “daha az zararlı olanı” seçtiğini vurgulayan el-Habbaş, geçiş düzenlemesinin Filistinlilerin Gazze’de kalmasını, zorunlu göçün engellenmesini ve saldırıların hızının düşürülmesini sağladığını; bunun tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa bile “kötüler arasında en az zararlı” tercih olduğunu ifade etti.

vf
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Bureyc Mülteci Kampı’ndaki yıkıntılardan bir kare (AFP)

Trump, geçen hafta sonu Barış Konseyi’ni açıkladı. Konseyde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, elçiler Steve Witkoff ve Jared Kushner yer alıyor. Konseyin icra kurulunda ise Kushner ve Witkoff’un yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır İstihbarat Başkanı Tümgeneral Hasan Reşad, BAE Devlet Bakanı Rîm el-Haşimi, Katar Başbakanı’nın Stratejik İşler Danışmanı Ali ez-Zevadi, Kıbrıs vatandaşı İsrailli emlak iş insanı Yakir Gabay ve Gazze için “yüksek temsilci” rolüyle Nikolay Mladenov bulunuyor. Mladenov’un, Barış Konseyi ile “Gazze’yi Yönetme Ulusal Komitesi” arasında saha bağlantısını yürüteceği belirtildi.

15 kişiden oluşan Ulusal Komite’nin başkanlığına ise Ramallah’ta yaşayan, Gazzeli inşaat mühendisi Ali Şa‘at getirildi.

“Gazze Komitesi siyasi bir alternatif değil”

El-Habbaş, Barış Konseyi ve icra kurulunun oluşumunun Filistin Yönetimi’ni tamamen dışladığı eleştirilerine, “Savaşın durdurulmasını ve insanların kurtarılmasını, siyasi temsile tercih ettik” yanıtını verdi. “Ne kadar geri plana itilsek de sahneden tamamen çıkmış değiliz; Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kimse aşamaz” dedi.

dfrgty
Filistin Kurtuluş Örgütü Merkez Konseyi’nin Ramallah’ta başlayan 32. olağan dönemi – 23 Nisan 2025 (EPA)

Filistin Yönetimi ve hükümetinin Gazze Yönetim Komitesi’ni memnuniyetle karşıladığını belirten el-Habbaş, bunun “teknik ve yürütmeye dönük” bir yapı olduğunu, siyasi bir alternatif teşkil etmediğini vurguladı. Bu geçici idari çerçevenin kabul edilme gerekçesinin, “en azından nispeten katliamı durdurması, insanların yerinde kalmasını ve temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlaması” olduğunu söyledi.

“BM süresine bağlılık”

Mladenov’un “yüksek temsilci” olarak adlandırılmasına önem atfetmediklerini belirten el-Habbaş, önemli olanın “BM Güvenlik Konseyi şemsiyesi altındaki geçiş sürecine tanınan zaman sınırına uyum” olduğunu kaydetti. Ayrıca, Gazze’deki yaşamın devlet kurumlarına bağlı olduğunu, bu nedenle komite ile Filistin hükümeti arasında kaçınılmaz biçimde koordinasyon ve iş birliği olacağını ifade etti.

“Bir işgali başka bir işgalle değiştirmeyeceğiz”

El-Habbaş, bu düzenlemenin kalıcı olmasına izin vermeyeceklerini vurgulayarak, “Bir işgali başka bir işgalle değiştirmeyi kabul etmeyiz. Bu sadece geçiş aşamasıdır. Batı Şeria ile Gazze arasında siyasi bir ayrımı ya da FKÖ’nün tecrit edilmesini reddediyoruz” dedi.

df
BM Güvenlik Konseyi üyeleri, Gazze’de istikrarın sağlanması için uluslararası bir güce yetki verilmesini öngören ve ABD tarafından sunulan karar tasarısını oyluyor (DPA)

BM yetkisinin iki yıllık geçiş dönemiyle sınırlı olduğunu belirten el-Habbaş, sonrasında sürecin “bağımsız Filistin devleti” hedefi doğrultusunda doğal seyrine döneceğini söyledi ve “Bu konuda bir kaygımız yok” diye konuştu.


İşte Suriye hükümeti ile SDG arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes anlaşması

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
TT

İşte Suriye hükümeti ile SDG arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes anlaşması

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, pazar günü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile hükümet arasında ateşkes ve tam entegrasyonu öngören yeni bir anlaşmanın maddelerini imzaladı.

Suriye resmî haber ajansı SANA’nın yayımladığı anlaşma maddelerine göre; hükümet güçleri ile SDG arasında tüm cephe ve temas hatlarında kapsamlı ve derhâl yürürlüğe girecek bir ateşkes ilan edilmesi ve buna paralel olarak SDG’ye bağlı tüm askerî unsurların yeniden konuşlanma sürecine hazırlık amacıyla Fırat’ın doğusuna çekilmesi kararlaştırıldı.

Anlaşmanın diğer maddelerinde; Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin idari ve askerî olarak derhâl ve tamamen Suriye hükümetine devredilmesi, tüm petrol sahaları ve sınır kapılarının teslim edilmesi, ayrıca Haseke’ye vali atanmasını öngören bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılması ve Haseke’deki tüm sivil kurumların devlet yapısına entegre edilmesi yer aldı.

Metinde, SDG’ye bağlı tüm askerî ve güvenlik unsurlarının, gerekli güvenlik soruşturmalarının ardından bireysel olarak Suriye Savunma ve İçişleri bakanlıklarının yapısına dâhil edilmesi, askerî rütbe ve mali-lojistik haklarının mevzuata uygun şekilde verilmesi ve Kürt bölgelerinin mahremiyetinin korunması öngörülüyor.

Anlaşma ayrıca; Ayn el-Arab’ın (Kobani) ağır askerî unsurlardan arındırılmasını ve kent sakinlerinden oluşan sivil bir gücün kurulmasını, DEAŞ tutukluları dosyasını yürüten idarenin devlet kurumlarına entegre edilerek hukuki ve güvenlik sorumluluğunun tamamen hükümete devredilmesini içeriyor.

Buna ek olarak SDG, Suriye vatandaşı olmayan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) mensubu tüm lider ve unsurları, ülkenin egemenliği ve komşu ülkelerin istikrarı gerekçesiyle Suriye sınırları dışına çıkarmayı taahhüt ediyor.

Öte yandan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, bugün ilan edilen ateşkes anlaşmasına varılmasında gösterilen “yapıcı çabalar” nedeniyle Suriye hükümeti ile SDG’yi takdir etti. Barrack, X platformundaki paylaşımında, “Bu anlaşma ve ateşkes, bölünme yerine ortaklığı benimseyen taraflar için Suriye’nin birliğine doğru yenilenen diyalog ve iş birliğinin önünü açan kritik bir dönüm noktasıdır” ifadelerini kullandı.

– Suriye hükümeti ile SDG arasındaki ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması maddeleri:

Birinci Madde: Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında tüm cepheler ve temas noktalarında derhal ve kapsamlı bir ateşkes sağlanırken, SDG’ye bağlı tüm askeri birimlerin Fırat’ın doğusuna çekilmesi, yeniden konuşlanma için bir hazırlık adımı olarak gerçekleştirilecektir.

İkinci Madde: Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin idari ve askeri olarak derhal ve eksiksiz bir şekilde Suriye hükümetine devredilmesi. Bu, tüm sivil kurum ve tesislerin kontrolünün alınmasını, ilgili Suriye hükümeti bakanlıklarındaki mevcut çalışanların görevlerine iade edilmesi için derhal kararname çıkarılmasını ve hükümetin iki vilayetteki SDG çalışanlarını ve savaşçılarını veya sivil yönetimi hedef almayacağına dair taahhüdünü içermektedir.

Üçüncü Madde: Haseke ilindeki tüm sivil kurumların Suriye devletine bağlı kurum ve idari yapılarla entegrasyonu sağlanacaktır.

Dördüncü Madde: Suriye hükümeti, bölgedeki tüm sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarını devralacak ve bu kaynakların Suriye devletine geri dönüşünü sağlamak amacıyla hükümet güçleri tarafından korunmaları temin edilecektir.

Beşinci Madde: SDG’ye bağlı tüm askeri ve güvenlik unsurlarının, gerekli güvenlik taramasından geçtikten sonra, Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapısı içinde bireysel olarak entegrasyonu sağlanacaktır. Bu süreçte, personele askeri rütbeleri ile mali ve lojistik hakları eksiksiz olarak verilecek, ayrıca Kürt bölgelerinin özel yapısı korunacaktır.

Altıncı Madde: SDG yönetimi, devrik rejimin kalıntı unsurlarını kendi saflarına katmamayı taahhüt edecek ve Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde bulunan devrik rejim subaylarının listelerini teslim edecektir.

Yedinci Madde: Haseke valiliği için aday atamasını öngören bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak; bu adım, siyasi katılım ve yerel temsiliyetin güvence altına alınması amacı taşımaktadır.

Sekizinci Madde: Aynularab/ Kobani şehrinin ağır askeri unsurlardan arındırılması sağlanacak; şehrin sakinlerinden oluşan bir güvenlik gücü kurulacak ve yerel polis gücü, idari olarak Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösterecektir.

 Dokuzuncu Madde: DEAŞ mahkûmları ve kamplarıyla ilgili sorumlu idari birimler ile bu tesislerin korunmasından sorumlu güçler, Suriye hükümeti ile birleştirilecek ve Suriye hükümeti, bu alanların tüm yasal ve güvenlik sorumluluğunu üstlenecektir.

Onuncu Madde: SDG yönetimi tarafından sunulan ve merkezi devlet yapısında üst düzey askeri, güvenlik ve sivil görevleri üstlenecek lider adaylarını içeren liste onaylanacak; bu adım, ulusal ortaklığın güvence altına alınmasını amaçlamaktadır.

On Birinci Madde: 2026 yılına ait 13 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Kürt halkının kültürel ve dilsel haklarının tanınmasını, ayrıca önceki dönemlerden kalan sözleşmelerden kaynaklanan hak kayıplarının ve mülkiyet haklarının geri verilmesini öngören hak ve medeni meselelerin çözülmesini kapsamaktadır.

On İkinci Madde: SDG, egemenliği ve bölgenin istikrarını sağlamak amacıyla, tüm yabancı PKK liderlerini ve unsurlarını Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarmayı taahhüt etmektedir.

On Üçüncü Madde: Suriye devleti, DEAŞ’a karşı terörle mücadeleyi sürdürmeyi, bu çerçevede uluslararası koalisyonun aktif bir üyesi olarak ABD ile ortak koordinasyonu sağlayarak, bölgenin güvenliği ve istikrarını garanti altına almayı taahhüt etmektedir.

On Dördüncü Madde: Afrin ve Şeyh Maksud bölgelerindeki halkın güvenli ve onurlu şekilde evlerine dönmelerine ilişkin mutabakatlar sağlanması için çalışmalar yürütülecektir.


SDG ve başlangıcından belirleyici bir aşamaya geçiş

Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
TT

SDG ve başlangıcından belirleyici bir aşamaya geçiş

Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)

Subhi Franjieh

Halep'in doğu kırsalındaki Tel Hafir ve Meskene bölgelerindeki gelişmeler ve ondan önce, bu yılın başlarında Halep'in Şeyh Maksud ve Eşrefiyye mahallelerinde Suriye hükümeti güçleri ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında yaşanan çatışmalar, , Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi'nin geçtiğimiz yıl 10 Mart'ta imzaladıkları anlaşma ile başlayan ve iki tarafın uygulamada herhangi bir gerçek ilerleme kaydedemediği müzakere sürecinin akıbeti hakkında endişelere ve soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Suriye hükümeti, askeri bir çözüme hazır olduğunu defalarca açıklamasına rağmen, aynı zamanda siyasi müzakere seçeneğinin Suriye'nin toparlanmasını hızlandıracağı ve Suriyelilerin kanının dökülmesini önleyeceği için tercih ettiği yol olduğunu vurguladı.

Suriye hükümetinin müzakerelere destek veren tutumu, SDG'nin kurulmasında payı olan ve onu son on yılı aşkın bir süredir silah, eğitim ve para ile destekleyen ABD dahil olmak üzere uluslararası kamuoyunun görüşüyle de uyumlu. SDG, Washington’ın desteğiyle kurulduğundan bu yana DAEŞ'la mücadelede Uluslararası Koalisyonun ortağı ve Washington’ın örgüte karşı mücadelede güvendiği ve dayandığı yerel güç oldu.

ABD, örgüte karşı mücadelede SDG'ye güveniyor. Ancak SDG, Trump'ın Orta Doğu'da barış ve istikrar sağlama vizyonunu gerçekleştirmek isteyen ABD için bir engel haline gelmiş görünüyor.

SDG’nin kökeni ve oluşumu

Mazlum Abdi liderliğindeki SDG, 2014 yılının eylül ayında DAEŞ'la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nun (DMUK) kurulduğunun duyurulmasından bir yılı aşkın bir süre sonra, 10 Ekim 2015'te ilan edildi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Washington, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile yapılan müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından SDG'nin oluşumu ve isminin belirlenmesinde önemli bir rol oynadı. Müzakereleri yakından takip eden eski bir ABD’li yetkiliye göre Washington başından beri Suriye'nin doğusunda bir Kürt milis gücünün kurulmasını desteklemeye meyilliydi. Bunun en önemli nedeni, ÖSO’nun sağlanan silahları kullanarak ve eğitimden yararlanarak güç dengesini değiştirebilmesi ve rejimle çatışmaya girebilmesiydi. Diğer bir neden ise Washington'daki etkili bir grubun, Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanmak amacıyla, Ankara ile iyi ilişkiler içinde olmayan bir gücün kurulmasını desteklemek istemesiydi.

gthyjuık
Suriye ordusunun bölgenin kontrolünü ele geçirmesi ve SDG'nin çekilmesinin ardından kutlama yapan Deyr Hafirli siviller, 17 Ocak 2026 (Reuters)

SDG ilk kurulduğunda, esasen Burkan el-Fırat Operasyon Odası çatısı altındaki güçlerden oluşuyordu. Bu odanın 2014 eylülünde kurulmasından bu yana hedefi DAEŞ ile mücadele etmekti. Bu güçlerin karar alıcıları Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) idi.

Buna Süryani Askeri Meclisi (MFS) gibi Arap ve Süryani gruplar da eklendi. Daha sonra, Şammar aşiretinden silahlı unsurları içeren SDG’ye bağlı Sanadid Güçleri, aşiretin şeyhi Mana Hamidi Daham el-Cerba'nın himayesi altında katıldı. Sanadid Güçleri, Rakka Devrimciler Tugayı ile birlikte SDG’deki en önde gelen Arap gücü oluşturdu. ABD tahminlerine göre, SDG savaşçılarının toplam sayısı yaklaşık 45 bine ulaştı.

Suriye hükümetinin müzakerelere destek veren tutumu, SDG'nin kurulmasında payı olan ve onu son on yılı aşkın bir süredir silah, eğitim ve para ile destekleyen ABD dahil olmak üzere uluslararası kamuoyunun görüşüyle de uyumlu.

Sonraki yıllarda SDG, unsurları arasında yer alan Arap unsurları ortadan kaldırmaya çalışarak Deyr ez-Zor, Rakka, Menbiç gibi çeşitli askeri konseyler kurdu ve Tabka gibi birkaç askeri konsey kurarak Arap güçlerini bu konseyler arasında dağıttı. Ayrıca 2018 yılında Rakka Devrimcileri Tugayı’nı dağıttı ve o yılın haziran ayında komutanı Ebu İsa ve diğerlerini tutukladı.

SDG'nin Sanadid güçlerini zayıflatma girişimlerine rağmen, bu girişimler kelimenin tam anlamıyla başarılı olamadı, çünkü SDG liderliği, bu güçlerle doğrudan düşmanlık yaratmanın SDG'nin bölgedeki en önde gelen aşiretleri kazanma yeteneğini kaybetmesine neden olacağını biliyordu. Bunun yanında ABD tarafı da Fırat'ın doğusundaki güç dengesinin çökmesini önlemek için iki taraf arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için birden fazla kez müdahale etti.

Bu gerilimler ile paralel olarak, Rusya bu anlaşmazlıktan yararlanarak aşiret büyükleriyle ilişkilerini yeniden kurmak için devreye girdi.

SDG, kendi saflarında Arapların nüfuzunu zayıflatmakla kalmamış, son birkaç yıldır Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) gibi kendisine karşı çıkan Kürt oluşumları da zayıflatmaya çalıştı.

sdfgt
SDG lideri Mazlum Abdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Şara, 10 Mart'ta Şam'da uzlaşılan anlaşmayı imzalarken (SANA/AFP)

SDG, askeri güçlerinin yanı sıra bir siyasi yapı oluşturmayı hedefledi ve 10 Aralık 2015 tarihinde Haseke’nin el-Malikiye kentinde Suriye Demokratik Konseyi’nin (SDK) kurulduğunu duyurdu.

SDK, kuruluşundan bu yana Suriye'de idari ademi merkeziyetçilik ilkesini bir çözüm olarak savundu. İlkeleri arasında Suriye'nin birliği ve Suriye ordusunun ‘silah taşıma hakkına sahip tek ulusal kurum olması ve siyasete karışmaması’ gibi maddeler bulunuyor.

SDK, siyasi açıdan SDG'nin dış ilişkiler ofisi olarak görev yaptı. Başkanlık organı, eş başkanlık ve ortak başkanlık tarafından ‘gerekli ve ihtiyaç duyulduğunda’ seçilen başkan yardımcılarından oluşuyordu.

Ancak, Demokratik Birlik Partisi (PYD) bu rolü tekelinde tuttuğu ve 2018'de ilan edilen Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni (KDSÖY) fiilen yöneten siyasi organ olduğu için, SDK'nın SDG adına konuşacak siyasi nüfuzu bulunmuyor.

SDG, coğrafi olarak Suriye, Irak ve Türkiye arasındaki sınır üçgeninden başlayarak Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerin çoğunu ve Haseke ilinin büyük bölümünü (2019 yılında Türkiye'nin desteğiyle Suriye Milli Ordusu/SMO karşısında kaybettiği bölgeleri hariç) kontrol ediyor.

SDG ayrıca Fırat Nehri'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor bölgelerini ve Rakka ilinin çoğunu kontrol altında tutuyor. SDG’nin, Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 25'ini kontrol ettiği tahmin ediliyor.

SDG, Suriye'nin tarımsal tahıl ambarı olarak kabul edilen bölgelerin yanı sıra hayati hizmet tesislerini (Tiişrin Barajı ve Tabka Barajı) ve petrol sahalarını (Fırat Nehri'nin doğusundaki tüm petrol sahaları) kontrol ediyor.

Resmi olmayan istatistiklere göre SDG'nin kontrolündeki bölgelerde yaklaşık 26 hapishane bulunuyor ve bu hapishanelerde 12.000 mahkum bulunuyor. Bu mahkumların binlercesi DAEŞ'e karşı yapılan operasyonlar sırasında tutuklanan Suriye, Arap ve yabancı uyruklu kişiler. Bunun yanında DEA’lıların aileleri ve SDG'nin DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyonla birlikte yürüttüğü operasyonlar nedeniyle yerinden edilmiş kişilerin barındığı el-Hol ve Roj mülteci kampları da bulunuyor.

Sonraki yıllarda SDG, unsurları arasında yer alan Arap unsurları ortadan kaldırmaya çalışarak Deyr ez-Zor, Rakka, Menbiç gibi çeşitli askeri konseyler kurdu ve Tabka gibi birkaç askeri konsey kurarak Arap güçlerini bu konseyler arasında dağıttı.

SDG, DMUK ve DEAŞ'in nüfuzunun sona erdirilmesi

SDG, ABD'nin desteğiyle kurulduğundan beri, DMUK’u yöneten Washington, SDG'yi DEAŞ'i yenilgiye uğratmada kilit bir ortak olarak görerek, DMUK ile SDG arasındaki iş birliğini ve ilişkileri sınırlandırdı. Ancak SDG, özellikle nüfuz alanlarında, meşruiyetini DMUK ve ABD'nin varlığından aldığından, bu ilişkiyi çok önemli görüyor. Bu ilişkide herhangi bir değişiklik olması, doğal olarak SDG'nin Fırat'ın doğusunda varlığını ve hayatta kalmasını sağlayan ‘uluslararası’ desteğin kaybı anlamına gelecektir.

DMUK’un hava desteğiyle DEAŞ’e karşı kara operasyonları başlatan SDG, 2017 yılının ekim ayında DEAŞ'in Suriye'deki en önemli kalesi olan Rakka’nın dışına çıkarıldığını resmen duyurdu. Sonraki iki yıl boyunca, Fırat'ın doğusundaki bölgelerde DEAŞ'e karşı operasyonlar genel olarak devam etti, ta ki ABD Başkanı Donald Trump, 22 Mart 2019'da, örgütün Deyrizor kırsalındaki Bağuz bölgesinde bulunan son kalesindeki varlığını sona erdirdikten sonra DAEŞ'in yüzde 100 yenilgiye uğradığını ilan edene kadar.

zAXSDFR
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara Şam’da bir araya geldiler, 29 Mayıs 2025 (AFP)

SDG, kurulduğu günden bu yana ABD ve DMUK’tan çok yönlü destek gördü. Bu destek, SDG üyeleri ve daha sonra iş güvenlikten sorumlu Asayiş birimlerinin üyelerine maaş şeklinde sağlanan mali destekten, savaş personeli eğitimi ve lojistik ve askeri destek programlarında uzmanlık sağlanmasına kadar çeşitlilik gösteriyor. Hatta polis ve cezaevi personeli için eğitim programları ve DEAŞ’in petrol kuyularına erişimini engellemek için kuyuların korunmasını sağlayan güçler de bu desteğe tabi. ABD'nin SDG'ye sağladığı finansman 2018 yılında yaklaşık yarım milyar dolar ile zirveye ulaştı, ancak ABD Baikanı Trump’ın 2019 yılında DEAŞ'in tamamen yenilgiye uğratıldığını ilan etmesinden sonra SDG'ye sağlanan yıllık finansman azalmaya başladı. ABD’nin 2023 yılında, Suriye ve Irak'ta DEAŞ ile savaşan ortak güçlerin eğitim ve teçhizat programı için ayırdığı bütçe toplam 542 milyon dolardı. Bu da önceki yıllara göre önemli bir düşüş anlamına geliyordu. SDG ve ÖSO (Devrim Komandoları) için ayrılan miktar 2026 yılında 130 milyon dolara ulaştı ve bunun yaklaşık yarısı maaşlara tahsis edildi.

SDG’nin finansman kaynaklarından biri de petroldü. Petrol üretiyor ve satıyordu. Resmi olmayan rakamlara göre SDG'nin petrol üretiminin yaklaşık yüzde 30'u eski Suriye rejimine gidiyordu.

ABD, 2019 yılından sonra DAEŞ hücrelerinin peşine düşmek ve yeniden güç ve nüfuz kazanmasını önlemek için başlıca silah görevi görecek güçlerin eğitimine odaklandı. Bu yüzden verilen destek, SDG içindeki iki ana güç olan Terörle Mücadele Birimleri (YAT) ve Özel Kuvvetler’e (HAT) yönlendirilmeye başlandı. ABD, DEAŞ'in yenilgiye uğratıldığı ve sadece hücrelerin kaldığı, odak noktasının ise ağır silahlar gerektirmeyen hapishaneleri korumak, güvenliği sağlamak ve hücreleri takip etmek olduğu gerekçesiyle SDG'ye sağlanan silah miktarını azaltmaya başladı. Washington ile SDF arasındaki ilişkiler, muhalif SMO grupları ve Türkiye'nin SDG’ye karşı yürüttüğü (2018'de Zeytin Dalı ve 2019'da Barış Pınarı) askeri operasyonlarla da gerginlik dönemleri yaşadı. SDG, Washington'ın Halep kırsalındaki Afrin, Haseke ve Rakka'daki Rasulayn ve Tel Abyad'dan kovulmasına yol açan bu operasyonlardan memnun olduğu düşüncesine kapıldı. Bu da Washington’a karşı büyük bir öfke duymasına yol açtı. Washington'a yönelik bu öfke, Rusya'nın, Washington'ın Suriye'den çekilmeye karar vermesi durumunda SDG lehine ikinci bir yol olarak SDG ile eski Suriye rejimi arasında arabuluculuk yapması yoluyla SDG ile ilişkilerini daha da güçlendirmesinin önünü açtı. SDG ile Rusya arasındaki ilişkiler, Rusya'nın askeri ve lojistik varlığıyla kontrol ettiği Kamışlı Havaalanı'nda iki taraf arasında yapılan toplantılarla devam ediyor.

SDG’nin finansman kaynaklarından biri de petroldü. Petrol üretiyor ve satıyordu. Resmi olmayan rakamlara göre SDG'nin petrol üretiminin yaklaşık yüzde 30'u eski Suriye rejimine gidiyordu. Bu petrol, Katırcı milisleri tarafından SDG bölgelerinden rejim bölgelerine taşınıyordu. SDG, kendi kendini buğday ve diğer tarım ürünlerinin satışından da finanse ediyor. Bu da SDG'nin çalışanlarının ve işçilerinin maaşlarını ödemeye devam etmesine yardımcı olurken, uluslararası koalisyondan yıkılan bölgeleri yeniden inşa etmek ve hizmetler sunmak için fon almayı da sağlıyor.

Rejimin düşüşü ve müzakere süreçleri

2024 yılının kasım ayı sonlarında, Halep'in kontrolünü ele geçirmek amacıyla İdlib'den Suriye rejim güçlerine karşı ‘Saldırganlığı Caydırma’ isimli bir askeri operasyon başlatıldı. Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), Suriye rejimi güçlerinin çöküşü ve rejimin müttefiklerinin Suriye dışındaki savaşlarla meşgul olmasından dolayı SMO grupları ve Suriye'nin güneyindeki muhalif gruplarla koordineli bir halde Suriye topraklarında ilerleme kaydetti. Bunun sonucunda Suriye rejimi düştü ve Beşşar Esed, 8 Aralık 2024 tarihinde Rusya'ya kaçtı. SDG, Esed rejimine karşı yapılan savaşlara katılmadı. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'ya göre SDG Halep'te Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin ilerlemesini engellemeye çalıştı. SDG, rejimin düşüşüyle birlikte bağımsız olarak Deyr Hafir ve Halep kırsalındaki bölgelere ilerledi ve rejimin düşüşünden önce bölgelerini tahliye eden İranlı milislerin kontrolü altındaki Deyrizor ilindeki başlıca bölgelere girdi.

Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçleri birkaç gün sonra SDG'yi geleneksel bölgelerine geri püskürtmeyi başardı, ancak SDG Deyr Hafir bölgesi, Meskene ve diğer çevre köylerde kaldı. SDG'nin kontrolündeki coğrafyanın niteliği, kuvvetlerinin sayısı, DEAŞ’li esirlerin ve bölgedeki ABD askerlerinin varlığı gibi faktörler, Suriye rejimi sonrası dönemde en etkili çözümlerden biri olarak Suriye hükümeti ile SDG arasında müzakereye dayalı bir siyasi çözüm bulunmasının önemini daha da artırdı. İki taraf arasındaki ilişkiler, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025'te imzalanan anlaşmaya kadar sonuçsuz müzakere girişimleriyle gölgelenmeye devam etti. İki taraf arasındaki anlaşma sekiz maddeden oluşuyordu. Bu maddeler arasında; tüm Suriyelilerin, dini ve etnik kökenlerine bakılmaksızın, yetkinliklerine dayalı olarak siyasi süreçte ve tüm devlet kurumlarında temsil ve katılım haklarının garantilenmesi, Kürtlerin Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olduğunun kabul edilmesi, Suriye devletinin Kürtlerin vatandaşlık hakkını ve tüm anayasal haklarını garanti etmesi, tüm Suriye topraklarında ateşkes ilan edilmesi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki tüm sivil ve askeri kurumların, sınır geçişleri, havaalanları, petrol ve gaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet idaresine entegre edilmesi, tüm yerinden edilmiş Suriyelilerin köy ve kasabalarına geri dönmelerinin garanti edilmesi ve Suriye devleti tarafından korunmalarının sağlanması, Suriye devletinin Beşşar Esed rejimi kalıntılarının ve güvenliğine ve birliğine yönelik diğer tüm tehditlerle mücadelesinde desteklenmesi, bölünme çağrılarının ve nefret söylemlerinin yanı sıra Suriye toplumunun tüm kesimleri arasında ayrılık tohumları ekme girişimlerinin reddedilmesi ve yürütme komitelerinin, yıl sonuna kadar anlaşmayı uygulamak için çalışıp çaba göstermesi maddeleri yer aldı.

SDG, rejimin düşüşüyle birlikte bağımsız olarak Deyr Hafir ve Halep kırsalındaki bölgelere ilerledi ve rejimin düşüşünden önce bölgelerini tahliye eden İranlı milislerin kontrolü altındaki Deyrizor ilindeki başlıca bölgelere girdi.

Geçtiğimiz yılın mart ayından bu yılın başlarına kadar, iki taraf anlaşmanın uygulanmasına yol açacak herhangi bir gerçek ilerleme kaydedemedi. Altı turdan fazla müzakere masasına oturulmasına rağmen, anlaşmanın uygulanmasında hiçbir ilerleme kaydedilmedi. SDG, Suriye ordusu güçlerinin varlığı olmadan, Fırat’ın doğusunda tek bir blok veya birden fazla blok halinde güçlerinin varlığını ve ademi merkeziyetçiliği ısrarla talep etmeye devam ediyor. Ayrıca, iki taraf arasındaki anlaşma SDG’nin eski rejimin kalıntılarıyla mücadele etmek için Şam'ın çabalarını desteklemesini gerektirmesine rağmen, eski rejimin saflarında yer alan ve 2025 yılında SDG’ye kabul edilen 3 binden fazla unsur da dahil olmak üzere, üyelerinin Suriye ordusuna dahil edilmesinde ısrar ediyor.

Gelen haberlere göre SDG, Şam ile varılması gereken anlaşmaların niteliği ve yeni Suriye'de SDG'nin geleceği konusunda iç bölünmeler yaşıyor. SDG, Suriye'nin DMUK’a resmi olarak girmesiyle, gelecekte desteğin kendisine yönlendirilmeyeceğinden ve meşruiyetinin ana kaynağının geçersiz hale geleceğinden giderek daha fazla endişe duymaya başladı. Bu arada Suriye hükümeti, iki taraf arasında askeri ve siyasi düzeyde yoğun görüşmeler yoluyla Moskova ile mutabakatında ilerleme kaydetti. Şam'ın düşüncesine göre bu durum, SDG'nin başlıca askeri ve siyasi müttefiki olan ABD'yi kaybettiğini görmesi halinde, Fırat'ın doğusunda ikinci seçenek olarak Ruslara güvenme olasılığını azaltıyor.

CFGTHYU
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene’den çekildikten sonra SDG mevzilerini ele geçiren Suriye askerleri bir tankın üzerinde giderken, 17 Ocak 2026 (AFP)

İki taraf arasındaki gerginlikler henüz sona ermezken Halep, Tişrin Barajı, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki bölgelerde birkaç askeri çatışma yaşandı. Gerginlikler, Suriye hükümetinin, SDG'nin provokasyonlarının Suriye'nin ekonomik başkenti olarak kabul edilen Halep’te istikrar sürecini etkilemesi üzerine, bu ayın ilk haftasında Halep'teki Eşrefiyye ve Şeyh Maksud mahallelerini kontrol altına almaya karar vermesiyle zirveye ulaştı. Suriye hükümeti, yeni bir askeri ve güvenlik yaklaşımı sergilediği çatışmaların ardından iki mahalleyi kontrol altına almayı başardı. Fırat'ın batısındaki Deyr Hafir bölgesi ve Meskene’ye doğru ilerlemeye başladı. Al Majalla, çeşitli kaynaklardan Şam'ın Washington'a, yakın gelecekte müzakerelerde ilerleme sağlanmazsa, Fırat'ın doğusunda askeri müdahale de dahil olmak üzere tüm senaryoların masada olduğunu bildirdiğini öğrendi. Fırat'ın doğusuna askeri müdahale de dahil olmak üzere tüm senaryolar masada. Elde edilen bilgilere göre Suriye hükümeti Washington'a, bu konudaki kamuoyu baskısının önemli hale geldiğini ve Fırat'ın doğusundaki çatışmanın sona erdirilmesinin bölgedeki istikrarın temel taşlarından biri olduğunu ve İran ve DAEŞ gibi güçlerin istikrarsızlığı bölgedeki güvenliği zayıflatmak için kullanmasını önlemede kilit bir faktör olduğunu bildirdi. SDG'nin kontrolündeki bölgeler Suriye'nin tarım sepeti olup petrol kuyuları da bulunuyor. Suriye bugün, Suriye ekonomisini yeniden inşa etme bağlamında bu bölgeleri rehabilite etmek zorunda.

Suriye hükümeti, SDG'yi engellemek ve Halep'te meydana gelen çatışmaların ve Suriye'nin diğer bölgelerinde ve bileşenleri arasında meydana gelmesi beklenen çatışmaların etkilerini kontrol altına almak için Suriye'deki Kürtlerin haklarını garanti altına alan önlemlere yönelik adımlarını hızlandırdı. Yeni anayasadan sorumlu olacak Halk Meclisi'nin (parlamento) bulunmaması nedeniyle, Cumhurbaşkanı Şara, 16 Ocak Cuma günü, Suriye'deki Kürtlerin haklarını ülkenin önemli bir bileşeni olarak garanti altına alan çeşitli hükümler içeren 13 numaralı başkanlık kararnamesini imzaladı. Yeni anayasanın bir parçası olması beklenen bu adım, SDG'nin Kürtlerin haklarını savunma söylemini tekelinde tutmasını önlemek amacıyla atıldı. Kürtlerin haklarının gelecekteki Suriye'de korunacağının altını çizen Cumhurbaşkanı Şara’nın önümüzdeki günlerde SDG'ye baskı yapmak ve Suriye'nin doğusundaki bileşenlerin resmi temsilcisi olduğu yönündeki söylemini ve propagandasını zayıflatmak için yeni bir adım olarak Suriyeli aşiretlerin temsilcileri ve doğu bölgesinden ileri gelenlerle bir toplantı yapması bekleniyor.

Tom Barrack'ın ekibi, iki taraf arasındaki gerilimi azaltmak ve müzakere sürecinde ilerleme sağlamak için SDG'ye daha fazla baskı uygulamak için çalışıyor. Ekip ayrıca, durumun askeri çatışmaya dönüşmesi halinde ortaya çıkabilecek potansiyel riskleri de değerlendiriyor.

Öte yandan edinilen bilgilere göre ABD ‘nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın ekibi, iki taraf arasındaki gerilimi azaltmak ve müzakere sürecinde ilerleme sağlamak için SDG'ye daha fazla baskı uygulamaya çalışıyor. Ekip ayrıca, durumun askeri çatışmaya dönüşmesi halinde olası riskleri değerlendirmek için de çaba gösteriyor. ABD yönetimi, iki tarafın ateş açmadan bir anlaşmaya varmasını istiyor, çünkü ateş açılması DEAŞ’in bölgeye geri dönme olasılığını artıracak, özellikle de örgütün, Suriye, diğer Arap ülkeleri ve yurtdışından binlerce eski savaşçıyı barındıran SDG kontrolündeki bölgelerdeki hapishanelere saldırmayı planladığı ve çatışmaların yol açtığı kaosu, saflarını yeniden düzenlemek için kullanmak istiyor. Washington'ın çabaları, 16 Ocak Cuma akşamı Tel Hafir bölgesinde DMUK ve SDG temsilcileri arasında yapılan toplantıda, SDG’ye Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmesinin yanı sıra durumun yatıştırılması ve Şam ile siyasi müzakerelere dönme çabalarını tehdit edecek şekilde Şam yönetimiyle çatışmaya girmemesi çağrısı yapıldı. Önümüzdeki dönem, seçimler ve senaryolarla dolu. Washington, SDG ile müzakereler başarısız olursa Suriye hükümetinin Fırat'ın doğusunda askeri olarak harekete geçmesi durumunda özellikle de iki taraf arasındaki bir çatışmanın yansımaları Suriye topraklarıyla sınırlı kalmayacağı için ortaya çıkabilecek riskleri azaltmaya ve zararı sınırlamaya çalışıyor. Zira böyle bir çatışma, bölgedeki diğer ülkelere de sıçrayacaktır. Öte yandan Türkiye, SDG'nin olası herhangi bir ilerleyişi karşısında seyirci kalmayacaktır. Çünkü böyle bir senaryo, ulusal güvenliğini tehdit edecek ve PKK ile uzlaşma ve müzakere yolunda felaketle sonuçlanabilecek etkilere yol açacaktır.

Washington'ın Şam'ı daha önemli bir stratejik müttefik olarak görmeye başladığını fark ederek belirleyici bir aşamaya giren SDG, Washington’ın yıllar önce sona eren DAEŞ ile mücadelede güvendiği ve desteklediği yerel bir güç. Bugün ise Washington, Suriye hükümetine bağlı Suriye ordusu güçlerine entegrasyon çağrısında bulunuyor. SDG, Araplar, Kürtler ve Süryaniler dahil olmak üzere çeşitli bileşenlerin çoğunluğunun, onlara karşı uzun süredir izlediği olumsuz politikalar nedeniyle kendi bölgelerinde öfkeyle dolduğunu da biliyor. Deyrizor’da 2023 yılında SDG'ye karşı başlayan aşiret ayaklanması sırasında eğer ABD, SDG'yi desteklemek için müdahale etmeseydi, SDG'nin Arap dünyasındaki nüfuzu kalmayacaktı. Bu yüzden, bir zamanlar gücünü oluşturan binlerce SDG’li, özellikle Suriye hükümetinin şu anda Fırat'ın doğusundaki Arap aşiretlerinin liderleri ve topluluk temsilcileriyle olumlu iletişim halinde olması nedeniyle, SDG'nin çöküşüne yol açabilecek faktörlerden biri haline geldi. Tüm bunlar, SDG'yi desteklemekten uzaklaşıp Şam hükümetini, Suriye topraklarının birliğini ve bölgedeki istikrarı desteklemeye yönelen bölgesel ve uluslararası bir ruh haliyle gerçekleşiyor.