Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

George Bush Kral Hüseyin’e; ‘’Ne Saddam ne de bir başka birinin petrolü kontrol etmesine izine vermeyiz, çünkü petrol Batılı nesillerin geleceğidir’’ dedi.

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk
TT

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk

Şarku’l Avsat olarak, bugünden başlayarak, eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anılarını üç bölüm olmak üzere ilk defa yayınlıyoruz.  Bedran’ın kaleme aldığı anılar, ‘Karar’ adı altında önümüzdeki eylül ayında yayınlanacak. Ayın 17’sinde, Amman’daki Abdulhamid Şuman Kültür Merkezi’nde kitabın tanıtımı gerçekleştirilecek.
Bedran anılarında, geçen yüzyılın son çeyreğinde Ürdün’ün geçirdiği önemli aşamalara dair bilinmeyenleri ilk kez ifade etmektedir. Bedran 1960’lı yıllarda Ürdün İstihbarat Teşkilatını kurmuş ve uzun yıllar bu teşkilata başkanlık yapmıştı. Krallık Divan Başkanlığı görevini de icra eden eski Başbakan Mudar Bedran’ın, Kral Hüseyin’e yakın olduğu ve Ürdün devletinin kararlarında etkili olduğu biliniyor. Bu bölümde;  Ürdün'ün, Saddam’ın Kuveyt'e askeri harekâtını engellemek için çabasını, sonrasında Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi için sergilediği yoğun diplomasi ele alınacak. Ayrıca Kral Hüseyin ve ABD Başkanı George Bush arasında bu süreçteki temaslara dair aktarımlar okuyucunun dikkatine sunulacak.
Dönemin Ürdün Başbakanı Mudar Bedran Körfez Savaşı arefesini şöyle anlatıyor:
1990 yılının Mayıs ayının 2’sinde, Bağdat'ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi oldukça gergin geçti. Basına kapalı liderler toplantısında Irak Başkanı Saddam Hüseyin, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerine hitaben tartışmalara yol açacak bir konuşma yaptı. Zirvede Irak-Kuveyt ihtilafının daha da derinleştiğini müşahede ettim.
Saddam Hüseyin zirvenin ardından Irak halkına hitaben yaptığı konuşmada, İran harbiyle meşgul olunduğu süreçte, Kuveyt’in ülke sınırlarında ortak bölgede sondaj yaptığını (Remliye bölgesi) söyledi. Bu ifadeler karşısında şaşırdım, iki ülke arasında büyük bir krizin patlak vereceğini öngördüm. O zamanlar Irak yönetimi ile yakın ilişkilerimiz vardı, Iraklılara krizin daha da büyümemesi için yoğun ve mükerrer telkinlerde bulunduk. Bazıları, o zamanki yakın ilişkilerimizden yola çıkarak, Irak’ın Kuveyt’i işgal edeceğini bildiğimizi iddia ettiler, ancak bu gerçek değil, ‘Kuveyt işgali’ kesinlikle bilgimiz dâhilinde değildi. Evet, bunu sezebiliyorduk, bu yönde göstergeler mevcuttu, Kral Hüseyin’in de bu yönde çekinceleri vardı, birden fazla defa Saddam Hüseyin’i bir çılgınlık yapmaması için uyardık. Güç gösterisi olabileceğini düşünüyorduk, ancak Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme niyeti olduğunu bilmiyorduk. Eski Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın Kuveyt’in Irak toprağı olduğu yönünde görüşleri vardı, Saddam Hüseyin’in bu bağlamda siyasi baskı kurarak taleplerini elde etme yolunu seçeceğini öngörüyorduk. Nitekim geçmişte Abdülkerim Kasım Kuveyt’i işgal etmekle tehdit etmiş, Arap Ligi bu tehditler karşısında bölgeye asker konuşlandırmıştı.
Saddam Hüseyin’i çok iyi tanıdığımı düşünüyorum, tanıdığım Saddam’ın asla ödün vermeyeceği bazı ilkeleri ve hassas noktaları vardı diyebilirim. Saddam’ın kişiliğini derinlemesine inceledim, tanışmamızdan itibaren Irak’ta kaldığım üç ay içinde, toplantılarda sessiz bir şekilde şahsiyetini, konuşma tarzını ve düşünme biçimini incelemeye çalıştım. Onur, şeref ve gurur söz konusu olduğunda soğukkanlılığını yitiriyor ve hamasi bir şekilde konuşuyordu. Kuveyt işgalinden önce Saddam Hüseyin, Başbakan Sadun Hamadi’yi resmi görüşme için Kuveyt’e göndermişti, Hamadi’yi Kuveyt Kralı iki gün beklettikten sonra kabul etti. Bu hareket bence bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu süreçteki Irak ziyaretimizde kardeşler arasını bulmak için ciddi mesai harcadık, ancak görünen o ki; artık çok geçti ve iş işten geçmişti.
Kuveyt'in işgalinden günler önce, Arap başkentlerinde yoğun ikili ziyaretler ve toplantılar yapılmaktaydı. 29-30 Temmuz 1990'da, iki önemli görüşme gerçekleşti. İlki; Suudi Arabistan'da Kuveyt Veliaht Prensi Saad el-Abdullah el-Sabah ve Irak Başkan Yardımcısı İzzet İbrahim el-Duri arasındaydı. Saddam’ın yardımcısına verdiği talimat netti: "Kuveyt Irak’ın taleplerini kabul ederse ne ala, eğer kabul etmezse görüşmeleri yarıda kesin ve derhal geri dönün.’’ İkinci görüşme ise; Bağdat’ta Kral Hüseyin ve Saddam Hüseyin arasındaydı. O gün görüşmeye katılamadım, çünkü Mısır Başbakanı Atıf Sıdki Amman’a resmi ziyaret gerçekleştirecekti. Sıdki ülkeden ayrıldığında hemen Bağdat’a uçtum, akşam 10 gibi ulaştığımda, akşam yemeği sona ermişti, Kral Hüseyin’le görüştüm, Irak ve Kuveyt arasındaki durumun kritik olduğunu aktardı. Ertesi gün dönüş yoluna geçmeden Saddam Hüseyin’le görüşmek istedim, nitekim görüştüğümüzde herhangi bir askeri harekat düzenlemesinin meseleyi daha da karmaşık hale getireceği’ yönündeki görüşlerimi ifade ettim. Havaalanına giderken  Irak Başbakanı Yardımcısı Taha Yasin Ramazan’a, ‘’Saddam’ı daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemiştim, herhangi bir çılgınlık yapmaması için onu ikna etmelisiniz, aksi durumda hepimizin çıkarları zedelenir’’ dedim.
Kuveyt işgali sürecindeki bir ziyaretimde Saddam bana şöyle söyledi: ‘’Ebu Nadiye’nin (Taha Yasin’i kast ediyor) beni yönlendirmesini mi istiyorsun, Devrim Meclisi’nde ben onu yönlendiriyorum.’’ Daha sonra bu süreçte Irak devlet mekanizmasından Irak’ın işgaline karşı olumsuz bir tutum takınan tek kişinin Tarık Aziz olduğunu öğrendim.
İşgale günler kala yaptığımız Bağdat ziyaretinin ardından Kuveyt’e geçtik. Kral Hüseyin ve Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed es-Sabah havaalanında ikili bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmeye katılmadım, içeride neler konuşuldu bilmiyorum. Dışarıda Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed es-Sabah’la birlikte toplantının bitmesini bekliyorduk. Şeyh Sabah’a sordum: ‘’Iraklılar Kuveyt’in müşterek bir havzadan petrol çıkardığını iddia ediyor bu doğru mu? ‘’Evet bu doğru’’ dedi, ancak biz bu konuyla ilgili her türlü çözüm yolunun konuşulmasına hazırız, biz o bölgeden günlük 1700 varil petrol çıkardık, Saddam günlük 2 bin varilden fazla petrol çıkardığımızı iddia ediyor.’’ İşte o zaman anladım, İran savaşıyla meşgul olurken böyle bir şeyin olması Saddam Hüseyin’i çileden çıkarmış olmalıydı.  
Ürdün’e döndükten sonra Millet Meclisi’nin acil bir oturumla toplanmasını talep ettim. Basına kapalı toplantıda; ‘’Irak Kuveyt’i işgal ederse buna şaşırmam’’ dedim. Bu toplantı Çarşamba akşamı yapılmıştı, ertesi gün 2 Ağustos 1990’da Saddam Kuveyt’e girdi ve dört gün içinde tüm ülkeyi baştan sona kadar ele geçirdi.
Irak Kuveyt'i işgal ettikten sonra da, Saddam'a geri çekilmesi yönünde baskı yapmaya devam ettik. Hatta bu işi abarttığımızı bile söyleyebilirim, Saddam’ı Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin Irak’a karşı askeri müdahale edebilecekleri yönünde de kesin bir şekilde uyardık.
Bir toplantıda Saddam Hüseyin'i zor durumda bıraktığımı hatırlıyorum, Kuveyt’ten geri çekilmesi gerektiğini ifade ederek, zaten ilk başlarda Kuveyt’i işgal etme niyetinde olmadığını söyledim. Sözlerim hoşuna gitmemişti ama yine de doğru olduklarını kabul etti. Kuveyt sınırına giden tugay komutan, bölgede herhangi bir askeri varlık olmadığını, başkente devam edip etmemesi gerektiğini Saddam’a sormuş, Saddam’da devam et demişti. Yani tam olarak işgal böyle gerçekleşmişti. Bu büyük felakete yol açan sebeplerden birinin, tugay komutanının patavatsızlığının olması oldukça ironik olsa gerek. Komutanın yapması gereken sınır bölgesine konuşlanması yönündeki talimatları gerçekleştirmekti, Saddam’a böylesi bir soruyla dönüş yapması, adamı daha da kışkırtmış olmalı.

Ürdün’ün krizi sonlandırma çabaları
Saddam'ın Kuveyt'ten çekilmesi için baskı yapmayı sürdüren Kral Hüseyin, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdülaziz'den, Cidde'de Irak’ın da katılacağı bir mini zirve düzenlenmesi karşılığında Saddam'a, Kuveyt'ten çekilmesi yönünde baskı yapma konusundaki arabuluculuğunu kabul ettirme sözü verdi. Kral Hüseyin, ertesi gün Bağdat'a uçtu ve Irak yönetiminin Kuveyt'ten hızlı bir şekilde çekilme kararı alması durumunda bir mini zirve toplantısı yapılacağını ve meselenin çözüme kavuşturulacağını bildirdi. Iraklılar Kral Hüseyin’e Cidde’deki mini zirveye katılacaklarını söyledi. Saddam Hüseyin, meseleyi Baas Liderliği ile görüşeceğini, yardımcısı İzzet İbrahim’in Kral Hüseyin’i arayarak ‘çekilme kararını’ bildireceğini belirtti.
Amman’a vardığımızda Iraklıların Kuveyt’ten çekilme hususunda yumuşadıklarını düşünüyorduk. Kral Hüseyin CNN’e konuyla ilgili iyimser bir açıklama yaptı. Mısır ve Suudi Arabistan da Cidde’deki mini zirveye iştirak edeceklerini duyurdu. Saddam Hüseyin Bağdat’ı terk etmeden önce Kral Hüseyin’e; ‘’Ebu Abdullah eğer Arap Birliği’nden Irak’ı kınama kararı çıkarsa herkes kendi yoluna gider’’ demişti. 
Arabuluculuğun tehlikeye düşmemesini isteyen Kral Hüseyin, Hüsnü Mübarek’i aramış, Arap Birliği zirvesinin ertelenmesini talep etmiş, Hüsnü Mübarek de bu talebi kabul etmişti. Ancak saatler 23’ü gösterdiğinde Arap Birliği Zirvesi’nden yapılan açıklamada Irak Kuveyt işgali nedeniyle kınanmıştı. İşte o zaman, meselenin diplomatik arabuluculuğumuzu aşan bir tarafının olduğunu kavradık. Arap Birliği Dışişleri Bakanlarının ön oturumlarını gerçekleştirdiği zirvede Ürdün’ü Mervan Kasım temsil ediyordu. Kasım karar açıklanmadan önce, üye ülkelerin bir kısmının Irak’ı sert bir dille kınama eğilimi sergilediğini aktardı. Nedve Sarayında idik, bunu duyan Kral Hüseyin ‘’Allahuekber, aracılığa bir imkan bırakmadılar’’ dedi. Dışişleri Bakanı Kasım’ın Ürdün’ün ‘kınamaya dair’ çekince koyması talimatını verdi. 5 Ağustos’ta Kahire’de liderler düzeyinde zirve yapıldı, zirve gergin başlamıştı çünkü Mısırlılar, Kuveyt’e yakın Batın bölgesine askeri birlikler göndermişti. Dolayısıyla Irak karşıtı tutumları açıktı, zirvede Araplar ortak karar alamadı, alınan kararlar sadece bazı ülkelerin görüşünü yansıtıyordu.
Ürdün olarak bu süreçte de, Saddam’ın Kuveyt’ten çıkması için diyalog çabalarını desteklemeyi sürdürdük. Kahire’deki zirvede, Arap Birliği’nin Kuveyt raporu sunacak bir komite oluşturmasını talep ettik. Böylelikle Kuveyt’in haklarının yanı sıra Irak’ın çekincelerini de yansıtan bir rapor oluşturulmasını umuyorduk. Aynı zamanda arabuluculuk için zaman kazanmış olacaktık. Hasılı kelam; Ürdün, Irak’ın Kuveyt işgalini Arapların kendi aralarında savaşsız bir şekilde çözmesi için elinden geleni yaptı. Hatta son çare olarak Ürdün ve Cezayir ordusunun, Suudi Arabistan’ın gözetiminde Suud-Irak sınır hattına konuşlandırılmasını teklif ettik. Saddam Hüseyin’in herhangi bir Arap ordusuna saldırmayacağını, ancak yabancı bir güce karşı aynı toleransı sergilemeyeceğini biliyorduk. Ancak önerilerimiz Körfez ülkeleri tarafından kabul görmedi. Zira o zamanlar Körfez ülkeleri, Kuveyt’in, Ürdün, Yemen ve Filistin’in desteğiyle işgal edildiğini düşünüyordular. Kral Hüseyin’in de işgalden haberdar olduğunu iddia ediyordular. Tüm bu yanlış bilgiler sonucunda, Körfez ülkeleri Ürdün’e yapılan mali desteği kesme kararı aldı. Kral Hüseyin 1990 yılının sonlarında başbakanlıktaki bir toplantıda şöyle söylemişti: “Son iki yıldır, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan yönetiminde, kendilerine yönelik bir komplo olduğu yönünde bir anlayış oluşmuş, Irak, Ürdün ve Yemen’e karşı bir önyargı söz konusu, bu sebeple bu ülkelere yapılacak olan yardım sözlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmiyorlar’’
Allah Kral Hüseyin’e rahmet eylesin, Irak’ı yeni bir umudun doğacağı ülke olarak görüyordu. Irak’ın güçlü kalmasını ve bu krizi büyük bir felaket yaşamaksızın atlatmasını diliyordu. Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesine paralel olarak, İsrail’in de Batı Şeria’dan ve Kudüs’ten çekilmesini istiyordu. ABD ve İngiltere’nin aksi yöndeki eğilimlerine rağmen, İsrail-Filistin sorunun çözümü için bu talebinde ısrarcı oldu. 12 Ağustos’taki Arap Birliği Zirvesi’nde de bu görüşünü açık bir şekilde dillendirdi.

Askeri harekâtı önleme çabaları
ABD ile ilişkilerdeki gerilime rağmen, Kral Hüseyin, Irak’a yönelik düzenlenecek askeri harekatı önlemek için yoğun diplomatik çaba sergiledi. Bu bağlamda Washington’a bir ziyaret gerçekleştirdik ve ABD Başkanı George Bush ile görüştük. Hatırladığım kadarıyla Bush Kral Hüseyin’e şunu söyledi: ‘’Ne Saddam’ın ne de bir başkasının petrolü kontrol etmesine izin vermeyeceğiz, çünkü petrol Amerika ve Batı’daki nesillerin geleceğidir. Saddam dünya rezervlerinin yüzde yirmisini ele geçirmek istiyor, bu bizim için ulusal güvenliğimizi ilgilendiren bir meseledir, Saddam’a izin vermeyeceğiz.’’
Kral Hüseyin ise, Irak-Kuveyt arasındaki sorunun mahiyetini açıkladı, savaş olmaksızın Arapların kendi arasında meseleyi çözmesinin hala mümkün olduğunu söyledi. Suudi Arabistan’ın kaygılarının, sınırına konuşlandırılacak Arap güçleriyle giderilebileceğini, Irak’a yönelik düşmanca yaklaşımın, bu ülke yönetimini daha da kışkırtacağını ifade etti.
Merhum Kral Hüseyin’in diplomatik girişimleri Washington’la sınırlı kalmadı, aynı konu çerçevesinde Kuzey Afrika ve Avrupa ülkelerine de bir dizi ziyaret gerçekleştirdik. Ülkelerin farklı tutumları söz konusuydu. Örneğin Libya, Irak’ın Kuveyt’e müdahalesinin bölgeye dış müdahalelerinin önünü açtığı için tepkiliydi. Britanya ise savaşı ateşli bir şekilde destekliyor ve Saddam Hüseyin’i devirmek istiyordu. İngilizlerden anladığımız kadarıyla, Saddam rejimi devrildikten sonra Irak’ın ya da Kuveyt’in kim tarafından yönetilmesi gerektiği konusuyla ilgili değillerdi. Tek önemsedikleri şey Saddam’ın devrilmesiydi. Margaret Thatcher’le de görüşmüştük, Thatcher’in yaklaşımı, sanki Hindistan’daki bir sömürge söz konusuymuş gibiydi, tam bir despot mantığına sahip olduğunu anımsıyorum. Fransızlara gelecek olursak, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand, Saddam’ın tutumundan rahatsız olduğunu ancak siyasi çözümden yana olduğunu söylemişti. Almanya da askeri çözüm taraftarı değildi, bazı Alman yetkililer, Thatcher’in George Bush’un saldırgan politikasının ateşli destekçisi olduğunu ima ettiler. O yolculuğumuzda randevular çakıştığı için Moskova’ya gidemedik. Batı turunun ardından Bağdat’a yöneldik, Irak yönetimini gelişmelerden haberdar etmemiz gerekiyordu. Tarık Aziz’le görüştüm, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi konusunda iyimser değildi. Neyse ki en üst düzey yetkili değildi ve belki de hala yapılabilecek bir şeyler vardı. Üst düzey bir askeri yetkili, General Haldun Sultan ve beraberindeki Iraklı yetkililere; Irak esnek davranırsa BMGK’da desteklenebilecek bazı düşünceler var, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda ABD Körfez’den çekilebilir, George Bush’un bize, Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi durumunda bir şeyler düşünülebileceğini söylediğini aktardım. Kral Hüseyin, Saddam Hüseyin’le görüştü, iki lider de son derece açık sözlüydü, Saddam Hüseyin, 12 Ağustos’ta dillendirdiği, Kuveyt’ten çekilmesinin, Filistin meselesiyle doğrudan ilişkili olduğu tezini dillendirdi. Saddam ‘’Bu saatten sonra hiçbir şey olmamış gibi çekilirsek bu zaaf olarak addedilir, bu tutumuz değişmeyecektir, Kuveyt Irak’ın bir şehridir, mesele kapanmıştır’’ dedi.
Öte yandan Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan Kasım Körfez ülkelerini ziyaret ediyordu, ancak Körfez ülkelerinin bize yaklaşımı son derece menfiydi. Katar mektubumuza yanıt vermedi, dolayısıyla ziyaret etmedik. Umman’da Sultan Kabus bizi iyi karşıladı, ABD’lilerle görüş ayrılıkları mevcuttu. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise öfke hakimdi, bana ‘’Kral Hüseyin böyle mi yapıyor, o kadar da destekledik kendisini’’ dediler, Kral Hüseyin’in kendilerine olumsuz yaklaştığı yönünde bir intiba edinmiştiler.
Ürdün açısından bakarsak, Körfez ülkelerinin tutumu bize sağlanan yardımların kesilecek olması yönündeydi. Olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdik ve Libya’dan mali destek talep ettik. Kaddafi bize, Saddam Hüseyin’in Kuveyt Merkez Bankası’nda ele geçirdiği meblağdan Ürdün’e yardım sağlayıp sağlamadığını sordu. Bizde Amerikalıların, Irak ordusunun Merkez Bankası’ndaki kasaları açamadığını bildirdiklerini, dolayısıyla böyle bir şey yaşanmadığını söyledik.
Bağdat bombalanmadan birkaç gün önce Şam’a gittim ve Hafız Esed ile altı saatlik bir görüşme gerçekleştirdim. Ona yaşanan savaşın bizi ilgilendirmediğini, Suriye-Irak ilişkilerinin son yıllarda iyileşme gösterdiğini, Ürdün’ün bu durumu desteklediğini ve Körfez Savaşında taraf olmaması gerektiğini söyledim. Suriye ordusu Irak karşıtı olarak Hafr Batın bölgesinde konuşlanmışken, İsrail’in saldırmayacağından nasıl emin olabildiklerini sordum?
Esed bana, ‘’İsrail’in Ürdün’e saldırması demek, Suriye’ye saldırması anlamına gelir. Ordumuz direk müdahil olacaktır, öylesi bir durumda Ürdün’ü yalnız bırakacak değiliz’’ dedi.
Saddam’la barışması için ikna etmeye çalıştım, Esed; ‘’Kral Hüseyin Cufra’da beni Saddam Hüseyin’le 14 saat boyunca görüşmeye zorladı, toplantı Saddam’ın gururu yüzünden başarısız oldu, en sonunda o yersiz gururu onu öldürecek’’ diye yanıtladı.
Suriye ziyaretimin sebeplerinden biri de; Irak’tan petrol akışı kesilmesi durumunda, Suriye’nin petrol sağlamasıyla ilgiliydi. Hafız Esed bu talebimi olumlu karşıladı. Bir süre Suriye’den Ürdün’e petrol aktarımı yapıldı.
Savaştan iki ay önce son kez, Kral Hüseyin’den Saddam Hüseyin’e bir mesaj taşıdım, Saddam Hüseyin’le iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdik. Gorbaçov’un temsilcisinin ve Fransa’nın savaşı önleme çabası olduğunu, Irak’ın da tavrını esnetmesi gerektiğini söyledim. Saddam tutumunun sabit olduğunu, herhangi bir savaşı başlatmayacağını ancak kendilerine saldırılması durumunda kimsenin savaşın hızlı bir şekilde sona ereceğini düşünmemesi gerektiğini söyledi.

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması



İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)

Lübnan’ın güneyindeki sahil kenti Sur’un (Tyre) deniz kıyısındaki turistik mahallesinde kalan sakinler, İsrail ordusunun ilk kez Hristiyan mahallesini de kapsayan tahliye uyarısının ardından bugün eşyalarını toplayarak bölgeden ayrılmaya başladı.

Mahalleden ayrılmaya hazırlanan Elias Barbour, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Eşyalarımızı topladık ve gidiyoruz. Başlangıçta bu uyarının bizi ilgilendirmediğini düşünüyorduk, ancak artık bizi de ilgilendiriyor” dedi.

Çoğunluğunu, Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalardan uzak kalmaya çalışan Hristiyanların oluşturduğu ve yaz aylarında turistlerle dolup taşan mahalle büyük ölçüde boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

 İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, bugün X platformunda yayımladığı açıklamada, Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zehrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Velid el Tavil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

El Tavil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zehrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya (Sidon) yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarının üzerine yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada artık hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.

boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Salı günü X platformunda yayımladığı açıklamada Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zahrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Walid Al Tawil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

Al Tawil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zahrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarına yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.


Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
TT

Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)

Muhammed eş-Şehrani

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın üzerinden 100 gün geçmişken bölge, müzakere ve çözüm süreçlerinin her zamankinden daha belirgin biçimde gündemde olduğu bir dönemde yeniden karşılıklı gerilim sahnesine dönüyor.

İran'ın pazar günü İsrail'e yönelik füze salvoları düzenlemesinin ardından İsrail de karşı saldırılarla hızla yanıt verdi. Bu gelişme, çatışmanın geleceği ve boyutlarına ilişkin soruları yeniden gündeme taşıdı.

Her iki tarafın operasyonlarını durdurduğunu açıklamasına karşın bu hızlı tırmanmanın ne anlama geldiği tartışma konusu olmaya devam ediyor.

100 gün hüküm vermek için yeterli değil

Peş peşe yaşanan gelişmelerin ardından Kuveytli Körfez uzmanı Muhammed er-Rumeyhi, İran ile düşmanları arasındaki savaşın başlamasından bu yana 100 günün geçmesinin, birtakım siyasi ve stratejik dersler çıkarmaya imkân tanıdığını, ancak askeri mesajlar ile diplomatik kanallar arasındaki iç içe geçmiş olan bu durum sürdükçe, bölgenin önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceğine dair kesin hüküm vermenin mümkün olmadığını vurguladı.

Rumeyhi, Ortadoğu'nun gerilim ile sakinlik arasında gidip gelmeye alıştığını, çatışmanın bir adım ileri iki adım geri seyrederek ilerlediğini ve bunun mevcut tabloyu yüzeysel göstergelerin ötesinde çok daha karmaşık kıldığını söyledi.

Körfez uzmanı, bugün gündeme gelen sorunun, Tahran'ın söylem ve siyasi-askeri davranışında neden daha fazla gerilimi körükleyen bir imaj çizdiği ile bölgenin yeniden çatışmaya mı yoksa İran'ın müzakere koşullarını iyileştirme çabasına mı yöneldiği olduğunu belirtti.

Savaşın üzerinden 100 gün geçmesiyle eş zamanlı yaşanan herhangi bir saldırı ya da güvenlik olayı arasında bağlantı kurmanın ihtiyatlı bir yaklaşım gerektirdiğini belirten Rumeyhi, siyasetin yalnızca zamanlama üzerine inşa edilemeyeceğini vurguladı.

Tesadüfler mümkün olduğu gibi mesajlar da kasıtlı olabilir, ancak bu tür durumlarda kesin hüküm vermek, açık kanıt gerektiriyor.

İç kamuoyuna mesajlar

İran liderliğinin olası bir anlaşma öncesinde taleplerinin tavanını yükseltmeye çalışıyor olabileceğini belirten Rumeyhi, bazı devletlerin kapsamlı bir çatışmaya zemin hazırlamaktan çok müzakere masasındaki konumlarını güçlendirmek amacıyla kritik müzakere anı yaklaştığında güç gösterisi yaptığını ya da bunu bir koz olarak kullandığını ifade etti.

Bu bağlamda bazı askeri ve siyasi mesajların dolaylı bir müzakere sürecinin parçası olarak değerlendirilebileceğini kaydetti.

Rumeyhi, İran karar alma merkezleri içinde anlaşmanın ekonomik ve siyasi zorunluluk olduğunu savunan bir akımla, herhangi bir tavizin onlarca yıldır direniş ve mücadele fikri üzerine inşa edilmiş imajı zedeleyeceğini ve zayıflık olarak yorumlanabileceğini düşünen diğer akım arasında görüş ayrılığı bulunduğu ihtimaline de dikkat çekti. Bu durum gerilimin dış dünyaya olduğu kadar iç kamuoyuna da yönelik bir mesaj niteliği taşıdığını ortaya koyuyor.

 Ne savaş ne barış

Rumeyhi, şimdiye kadar taraflardan hiçbirinin geniş çaplı ve açık uçlu bir savaşa girmeyi arzuladığına dair işaret bulunmadığını vurguladı. Bunun başlıca nedeni olarak herkes için yükselen ekonomik, siyasi ve askeri maliyetleri gösteren Rumeyhi, geçmiş on yılların deneyimlerinin de savaşların kolayca alevlenebileceğini, ancak durdurulmasının ve sonuçlarının kontrol altına alınmasının son derece güç olduğunu kanıtladığını kaydetti.

En olası senaryonun bazı dosyalarda hesaplı bir gerilim, diğerlerinde yatışmayla birlikte ‘ne savaş ne barış’ halinin sürmesi olduğunu savunan Rumeyhi’ye göre bu durum, taraflar arasındaki olası mutabakatların çerçevesi netleşene kadar devam edecek.

Rumeyhi, değerlendirmesinin sonunda şunları söyledi:

“Ortadoğu'daki askeri gürültü çoğunlukla müzakere dilinin bir parçasıdır, onun yerini alan bir alternatif değil. Bu nedenle olayları soğukkanlılıkla okumak, duygusallığa kapılmaktan ya da aceleci sonuçlara varmaktan çok daha yararlı olmaya devam ediyor. Her tırmanma bir savaşın habercisi değildir, her yatışma da yakın bir anlaşmanın kanıtı sayılamaz.”

Husiler'in müdahalesi ne anlama geliyor?

Rumeyhi, Yemen sahnesine geniş bölgesel tablonun bir parçası olarak değindi. Husiler'in herhangi bir hareketi ya da Kızıldeniz'deki tırmanmanın çoğunlukla bölgedeki karşılıklı baskılar ağı çerçevesinde değerlendirildiğini belirterek bunun kapsamlı bir savaşa dönüşü değil, aksine büyük müzakere oyununda bölgesel koşulların kullanılmaya devam ettiğini gösterdiğini vurguladı.

Aynı bağlamda Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Husiler'in geçen mart ayında İsrail'e füze fırlatmasının savaşın seyri açısından bir kırılma noktası oluşturduğunu değerlendirdi. Huzai, bu adımın örgütü Körfez üzerindeki baskı konumundan Washington ve Tel Aviv ile doğrudan yüzleşmeye katılan bir aktör konumuna taşıdığını söyledi.

Huzai, söz konusu müdahalenin Yemen krizinin daha geniş bölgesel gelişmelerle olan bağını yansıttığını ve Husiler'in bölgedeki pek çok gücün tutumundan etkilenen karmaşık bölgesel tablonun artık ayrılmaz bir parçası haline geldiğine işaret ettiğini vurguladı.

Bu hamlenin askeri boyutu aşan bir anlamı olduğuna dikkati çeken Huzai, Washington veya Körfez ülkeleriyle varılacak herhangi bir mutabakatın, İran'ın Yemen'deki nüfuzu hesaba katılmadan kalıcı olamayacağı şeklinde siyasi bir mesaj taşıdığını belirtti.

Bu gelişme aynı zamanda, bölge ülkelerinin önündeki çok sayıda güvenlik ve siyasi dosya göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel güvenlik tablosuna yeni bir karmaşıklık katmanı daha ekliyor.

Huzai, İran'ın Husileri Kızıldeniz’de ve Körfez'de deniz trafiğini tehdit etmek ya da kritik tesisleri hedef almak suretiyle baskı kozu olarak kullanmayı sürdüreceğini ve onların bölgesel müzakere denkleminin bir parçası olarak kalmaya devam edeceğini öngördü.

Husi müdahalesinin Yemen sahnesinin bölgesel çekişmelerle ve bölgede süregelen çatışmanın yansımalarıyla bağının kesintisiz devam ettiğini gösterdiğini de vurguladı.

Taleplerin tavanını yükseltmek

Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Kuveytli araştırmacı Muhammed er-Rumeyhi ile İran’ın son saldırılarının kapsamlı bir savaş arzusunu yansıtmadığı, kısmen müzakere konumunu güçlendirme ve olası mutabakatlar öncesinde taleplerin tavanını yükseltme girişimiyle bağlantılı olduğu görüşünde hemfikir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bununla birlikte Huzai, yaşanan gelişmelerin Ortadoğu'yu kırılgan bir anlaşma ile açık uçlu bir çatışma arasındaki hassas bir kavşakta bıraktığını düşünüyor.

Bölgenin krizi yatıştırma çabaları sekteye uğrarsa ya da siyasi ve askeri hesaplarda bir hata yapılırsa çöküp gidebilecek ince bir denge üzerinde yaşadığını ifade eden Huzai, Washington'ın sınırlı güvenlik düzenlemeleri aracılığıyla diyalog kanallarını açık tutmaya çalıştığını; buna karşın İran'ın nükleer programı ve Tahran'ın bölgesel rolü gibi temel dosyaların henüz net bir çözüme kavuşmadığının altını çizdi.

Gerginliğin son savaştaki kayıpların ardından güç imajını yeniden tesis etmeye yönelik iç hedefleri de kapsadığını belirten Huzai, Washington'a ve Körfez ülkelerine bölgesel dosyaların görmezden gelinmesinin siyasi ve güvenlik açısından bir bedeli olacağı mesajını iletme amacı da taşıdığına dikkati çekti.

İran içindeki artan ekonomik ve halk baskısının dış yüzleşmeyi iç cepheyi birleştirme ve "direniş" söylemini pekiştirme aracına dönüştürdüğüne dikkat çeken Huzai, yatışma ve tırmanma ihtimallerinin aynı anda gündemde kalmaya devam ettiğini kaydetti.

Kırılgan ateşkes

Savaşın yeniden başlayıp başlamadığına ilişkin bir soruyu yanıtlayan Huzai, bölgenin kapsamlı bir savaşa geri dönmediğini, ancak kırılgan ateşkes dönemini geride bırakarak her an tırmanma ihtimalini canlı tutan aralıklı çatışma haline girdiğini söyledi.

İran'ın İsrail'e yönelik saldırısına ilişkin ise Huzai, bunun doğrudan askeri sonuçlarının ötesine geçen siyasi ve güvenlik boyutlu anlamlar taşıdığını ve çatışmaya dahil olan taraflar arasındaki karşılıklı baskı araçlarının kullanımının sürdüğünü gösterdiğini değerlendirdi.

Saldırının aynı zamanda İsrail'in eş zamanlı baskılarla başa çıkma kapasitesini sınadığına dikkati çeken Huzai, Tahran'ın caydırıcılık ve müzakere denkleminde askeri kozlarını kullanmakta ısrar ettiğini belirtti. Huzai’ye göre siyasi süreçler tıkandığında ya da uluslararası baskılar arttığında bu tür askeri mesajlar sürecek.

Beyrut-Tel Aviv anlaşması

Iraklı siyasetçi ve eski Milletvekili Zafir el-Ani, süregelen bölgesel hareketliliğin, özellikle Lübnan ile İsrail arasındaki ilerlemiş müzakerelerin, İran'ın mevcut gerilime yaklaşımını açıklayan etkenlerden birini oluşturduğunu açıkladı.

Ani, hazırlanışında yer almadığı veya sürecini etkileyemediği Beyrut ile Tel Aviv arasındaki her türlü anlaşmanın Tahran'da kaygıyla karşılandığını, bunun bölgedeki siyasi ve güvenlik dengelerini yeniden biçimlendirebileceğini ve Tahran'ın bölgesel nüfuzunu doğrudan etkileyebileceğini belirtti.

Böyle bir anlaşmanın Hizbullah'ın hareket alanını daraltabileceğini ve İran'ın Lübnan ile bölgedeki en önemli güç kozlarından birini zayıflatabileceğini ebelirten Ani, bu durumun Tahran'ı söz konusu düzenlemelerin seyrini etkilemeye ya da önlemeye yönelttiğini vurguladı.

Iraklı isim, büyük bölgesel dosyalardaki rolünü korumak için Tahran'ın sürekli çaba harcadığına ve nüfuzunu gerileteceği ya da stratejik kararların kendi katılımı olmaksızın alınacağı yeni düzenlemelere karşı çıktığına dikkati çekti.

Ani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mevcut savaşın patlak vermesinin, İran'ın nüfuzunu ve bölgedeki güç kozlarını korumak amacıyla kendisinin taraf olmadığı ya da sonuçlarını etkileyemeyeceği Lübnan'a ilişkin her türlü anlaşmayı boşa çıkarma çabasının bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Sakinlik ile patlama arasında Ortadoğu

Kuveytli strateji ve güvenlik uzmanı Halid İbrahim el-Sallal, Ortadoğu’nun şu an iki paralel süreç arasında durduğunu vurguladı. Sallal, bu iki süreci; henüz kapanmamış bir müzakere süreci ile farklı tarafların siyasi konumlarını güçlendirmek amacıyla kullandığı bir gerilim süreci olarak açıkladı.

Son saatlerde İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırıların kırılgan yatışma haline ağır bir darbe vurduğunu ve gerginliğin genişleme kaygılarını yeniden gündeme getirdiğini vugulayan Sallal, Tahran'ın bu gerilime yanıt verme kapasitesini teyit etmeye ve olası uzlaşılar öncesinde müzakere kozlarını yükseltmeye çalıştığını ifade etti.

Yaşananların kapsamlı bir savaşa dönüş anlamına gelmediğini, ancak doğrudan çatışmaya belirgin bir geri dönüşü temsil ettiğini belirten Sallal, asıl tehlikenin yüzleşmenin yeni sahalara yayılma ihtimalinde yattığına dikkati çekti.

Sallal, değerlendirmesini şöyle noktaladı:

“Bölge, kapsamlı bir bölgesel yüzleşmeden çok karşılıklı baskı haline daha yakın durmaya devam etse de karşılıklı saldırıların sürmesi ve yeni gerilim odaklarının ortaya çıkması, müzakere kanalları açık kalmaya devam etse bile gerilimin artma tehlikesini canlı tutuyor.”


Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
TT

Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)

Emani et-Tavil

Çin'in Güney Sudan'da görev yapan Birleşmiş Milletler (BM) barış gücündeki varlığı, Çin dış politikasında niteliksel bir dönüm noktasını simgeliyor. Pekin, Afrika meselelerinde değişmez bir ilke olarak sıklıkla öne sürdüğü müdahalesizlik prensibini aşarak kıtanın en karmaşık çatışmalarından birinin yönetimine doğrudan dahil oldu.

Bu dönüşümü inceleyen biri, bunun bir boşluktan doğmadığını anlıyor. Bu daha çok yoğun ekonomik varlık, çıkarları koruma ve sorumlu uluslararası güç imajı inşa etme çabalarını harmanlayan dikkatli bir stratejik birikimin ürünü. Çin’in küresel ölçekteki rolünün niteliğinde yaşanan köklü dönüşümü gözler önüne seren bir tablo.

Müdahalesizlik ilkesinden etkin katılıma tarihi dönüşüm

Çin, on yıllarca diplomatik sisteminin temel direği olarak gördüğü iç işlere müdahalesizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bu ilke, Batılı güçlerin alışkanlıkla dayattığı siyasi koşullardan bağımsız biçimde Afrika'da geniş bir ekonomik manevra alanı sağladı.

Ancak 2013'ten bu yana Güney Sudan'da patlak veren kriz, Pekin'i son derece karmaşık bir denklemle yüzleştirdi. Ülkeyi Güney Sudan enerji sektörünün en büyük yabancı yatırımcısı konumuna taşıyan muazzam petrol çıkarları, süregelen silahlı çalkantı ortamında tehdit altına girdi.

Bu bağlamda Pekin tutumunu çarpıcı biçimde değiştirdi. 2011 yılında BM Güney Sudan Misyonu’nun (UNMISS) kurulmasını öngören 1996 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararını destekledi, ardından 2015'te UNMISS’e ilk piyade birliklerini göndererek daha da ileri gitti. Bu, Çin kuvvetlerinin barış gücü amacıyla sınır dışında fiilen muharebe konuşlanması açısından tarihi bir ilk niteliği taşıyordu. Çin Savunma Bakanlığı verilerine göre UNMISS bünyesinde konuşlanan Çinli asker sayısı zirve dönemlerinde yaklaşık bine ulaştı. Bu rakam Çin'in meseleye verdiği önemi açıkça yansıtıyor.

Saha rolü: Mühendislik, tıp ve piyade

Çin'in UNMISS'e katkısı her biri Çin stratejisinin farklı bir boyutunu gözler önüne seren üç ana eksende şekilleniyor.

Askeri mühendislik alanında Çinli birlikler, yollar, köprüler ve kamplar gibi barış gücü operasyonları için zorunlu altyapının inşasına somut bir saha katkısı sundu. Bu çalışmalar, Afrika kıtasında adeta tescilli marka haline gelen Çin mühendislik yetkinliğini bir kez daha ortaya koydu.

Saha tıbbı alanında Çinli tıbbi birlikler, kuvvetlerin konuşlandığı bölgelerdeki yerel topluluklara sağlık hizmeti sundu; bu durum Çin'in varlığına insani bir boyut katarak yerel halkın kabulünü güçlendirdi.

Bu tablonun en dikkat çekici unsuru ise Çinli piyade birliklerinin konuşlanmasıdır. Bu adım, Çin'in BM barış gücü operasyonlarına katılım tarihinde keskin bir kırılma noktası oluşturdu. Söz konusu birlikler sivil koruma görevlerinde etkinliklerini kanıtladı. Bu başarı UNMISS’in kendi raporlarında da takdirle karşılandı. Cuba'daki yetkililer, Çin'in varlığının en şiddetli çatışma dönemlerinde bile pek çok bölgede güvenliğin sağlanmasına katkı sağladığını teyit etti. Çinli askerlerin hiçbir belgelenmiş ihlal vakasına karışmamış olmaları, Çin’in askeri varlığını daha da öne çıkaran nokta oldu. Bu durum Güney Sudanlı çeşitli taraflar nezdinde güvenilirlik sermayesi oluşturuyor.

Stratejik motivasyonlar: Petrol, imaj ve deneyim üçgeni

Çin'in UNMISS'e katılmaya doğru yaptığı dönüşümün ardında, birbirinden bağımsız değerlendirilemeyecek üç iç içe geçmiş motivasyon yatıyor.

Birinci motivasyon salt ekonomik nitelik taşıyor. Çin, Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) aracılığıyla Güney Sudan petrol sektöründe büyük pay sahibi. Bu sektördeki Çin yatırımlarının 20 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Pekin, Güney Sudan'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 85'ini ithal ediyor. Bu durum ülkenin istikrarını doğrudan ve üzerinde kumar oynanmaya tahammülü olmayan bir Çin çıkarı haline getiriyor.

İkinci motivasyon uluslararası imajla ilgili. Pekin, uluslararası güvenliğin korunmasındaki yükümlülüklerini üstlenen sorumlu bir küresel güç olarak konumunu pekiştirmeye çalışıyor. Bu yönelim, uluslararası platformlarda tanıtımını yaptığı ‘ortak kader topluluğu’ söylemiyle de örtüşüyor. Bu bağlamda Çin'in BMGK daimî üyeleri arasında barış gücü bütçesine en fazla katkıda bulunan ülke konumuna gelmiş olması dikkati çekiyor. Pekin bu istatistiği, BM sistemi içindeki nüfuzunu güçlendirmek için siyasi bir araç olarak kullanıyor.

Üçüncü motivasyon, askeri eğitim niteliği taşıyor. Güney Sudan'daki barış gücü ortamı, Çinli kuvvetler için hiçbir iç eğitimin ne denli gelişmiş olursa olsun sağlayamayacağı gerçek saha koşullarında sınır ötesi operasyonel deneyim kazanmanın nadir fırsatını sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre başta Güney Afrika'daki Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü olmak üzere Afrikalı stratejik analistler, bu operasyonel deneyimin Çin askeri kurumu için uzun vadeli stratejik bir birikim oluşturduğunu vurguluyor.

Çin’in yaklaşımının karşılaştırmalı sınavı: Vesayet yerine ortaklık

Çin'in Güney Sudan'daki yaklaşımı, Batılı güçlerin yaklaşımından iki temel boyutuyla köklü biçimde ayrışıyor.

Bunlardan birincisi, siyasi şartların olmamasıyla ilgili. Pekin, güvenlik alanındaki katılımını ya da ekonomik yatırımlarını ne yönetim gereklilikleri ne demokratik reform ne de insan hakları sicilleriyle ilişkilendiriyor. Bu durum, Batı yaklaşımını iç işlerine müdahale olarak değerlendiren Cuba hükümetinin Çin ile iş birliğine daha sıcak bakmasını sağlıyor. İkinci boyut ise sunduğu tekliflerinin bütünleşik paket niteliğiyle ilgili. Çin, petrol yatırımı, altyapı inşası ve güvenlik desteğini bir arada sunan tutarlı bir paket oluşturuyor. Bu durumsa varlığını çok boyutlu ve ikame edilmesi güç kılıyor.

Ne var ki, Afrikalı araştırmacıların nesnel biçimde kaydettiği üzere bu yaklaşım sorunsuz değil. Çin'in ekonomik çıkarları korumaya odaklanması zaman zaman barış gücü olarak tarafsızlığını zedeleyebiliyor. Siyasi şartların olmaması ise reform için baskı yapmak yerine farklı yönetim biçimlerinin ömrünü uzatmaya katkıda bulunabiliyor. Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün 2024 tarihli raporu, BM rolü ile ekonomik çıkarlar arasındaki dengenin Afrika'da Çin modelinin önündeki en belirgin sınavlardan biri olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor.

Afrika değerlendirmesi: Batı tartışmalarında eksik kalan ses

Çin'in Afrika'daki rolüne ilişkin tartışmalara çoğunlukla Afrikalı seslerin yer almadığı Batılı bakış açıları egemen oluyor; bu yokluğun etkileri bazı Batılı düşünce kuruluşlarının vardığı sonuçlarda belirgin biçimde hissediliyor. Öte yandan Afrika kıtasında demokrasi, yönetişim, ekonomi ve yaşam kalitesi üzerine halkın tutumlarını ölçen bağımsız ve tarafsız bir kamuoyu araştırma ağı Afrobarometer tarafından yapılan anketler de dahil olmak üzere Afrika’da yapılan çeşitli kamuoyu araştırmaları, Çin'in yerel şirketlerle yaşanan deneyimlere göre farklılık gösterse de pek çok ülkede Çin'in rolüne yüksek düzeyde takdir beslendiğini ortaya koyuyor.

Güney Sudan özelinde ise hükümet yetkilileri ve sivil liderler, BM misyonundaki Çin varlığına duydukları takdiri dile getiriyor. Siyasi dayatmalar olmaksızın etkilenen topluluklara sunulan somut hizmetleri gerekçe olarak gösteriyorlar. Afrika Yedek Kuvveti'nin yapısını geliştirme sürecinde Afrika Birliği (AfB) de Çin'in barış gücü içindeki deneyimini Afrika’nın kolektif güvenlik sistemine entegre edilmeye değer bir birikim olarak ele alıyor. Güney Sudan'daki gelişmelerden en doğrudan etkilenen komşu ülkeler ise Kenya, Uganda ve çevresindekiler oluyor. Bu ülkeler Pekin'le ideolojik rekabet çerçevelerinden uzak, yüksek seviyede pragmatizm içinde ilişkilerini sürdürüyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.