Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması

Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
TT

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması

Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda

Ürdün’ün kritik dönemlerinde başbakanlık görevi üstlenen Mudar Bedran'ın anıları ilk defa Şarku’l Avsat tarafından yayınlanıyor.  Bedran’ın kaleme aldığı anıları ‘Karar’ adı altında önümüzdeki eylül ayında basılacak.
Bedran anılarında, geçen yüzyılın son çeyreğinde Ürdün’ün geçirdiği önemli aşamalara dair bilinmeyenleri ilk kez anlatıyor. 1960’lı yıllarda Ürdün İstihbarat Teşkilatı’nı kuran Bedran uzun yıllar bu teşkilata başkanlık yapmıştı. Krallık Divan Başkanlığı görevini de icra eden eski başbakanın, Kral Hüseyin’e yakın olduğu ve Ürdün’ün kararlarında etkili olduğu biliniyor.
Bedran bu bölümde, Ürdün’ün ‘Kuveyt işgalinin’ olumsuz etkileriyle mücadele etmek için ne tür önlemler aldığı ve Körfez Savaşı’nın patlak vermesinin ertesi günü Irak’a gerçekleştirdiği gizli ziyareti aktarıyor. Ayrıca ‘siyasal İslamcı’ hareketin, Kral Hüseyin’in talimatıyla hükümette yer almasına değiniyor.
“Saddam Hüseyin, Irak askerinin Kuveyt'ten çekilmesini, İsrail'in Kudüs'ten ve işgal ettiği topraklardan çekilmesine bağladığı tutumunda ısrarcıydı. Ancak bu tutum, İsrail’in Amerikan silahlarıyla Irak’ın altyapısını yok etmesiyle sonuçlanacaktı. Kral Hüseyin ve Cezayir Cumhurbaşkanı Şazeli bin Cedid’in arabuluculuk çabaları sonuç vermemişti. Amerikalılar büyükelçimize girişimlerin beyhude olduğunu, askeri hazırlıkların tamamlandığını bildirdiler. ABD Büyükelçisi de aynı bilgiyi bana aktardı. Bu aşamada Irak’a yönelik uluslararası tutumu gözledik. Savaş yakın mıydı yoksa uzak mıydı?
Muhtemel savaş için hazırlıklarımıza başladık. Bazı ülkeler savaşın olmayacağı yönünde iyimserdi. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse meseleyi yakından takip eden bizler fazla iyimser olamıyorduk. Bu süreçte iç birlikteliğimizi güçlendirmek için 1 Ocak 1991’de hükümette kabine değişikliğine gittik. Savaş tamtamları çalmaktaydı ve birlik olma zamanıydı, İslami Hareket’ten bazı milletvekillerini hükümetimde bakan olarak görevlendirdim. Zaten Kral Hüseyin hükümet ilk kurulduğundan bu yana, çoğulculuk bağlamında siyasal İslamcıların da hükümette yer alması gerektiği yönünde yönlendirmeler yapıyordu. Doğru zamanın geldiğini düşündüm. Kral Hüseyin bana  ‘Ey Ebu İmad, eğer Eğitim ve Öğretim Bakanlığı’nı da isterlerse onlara ver’ demişti. Sebebini söylememişti ama ben bu bakanlığı verme taraftarı değildim. Nitekim görüşmelerde ‘Hangi isimleri tercih edeceğim benim bileceğim iş. Siz isimleri ve hangi bakanlıklara talip olduğunuzu söyleyin, gerisine karışmayın’ diyerek tavrımı ortaya koymuştum. Kabine değişikliğinin ardından gerçekleştirdiğimiz ilk bakanlar kurulu toplantısında, son durumu masaya yatırdık. En önemli gelişmelerden biri İngiltere’de Margaret Thatcher’ın yerine başbakanlık görevine John Major’ın gelmiş olmasıydı. Major, Thatcher’ın aksine Saddam’dan nefret etmiyordu.
Enerji konusunda neredeyse tamamen bağımlı olduğumuz Irak’a karşı bir savaş düzenlenmesi bizim için de felaket anlamına geliyordu. Gıda stoklarımızı hazırladık ancak en büyük kaygım petroldü. Irak’tan gelen petrolde kesinti olması bizi çok zor durumda bırakacaktı. Akabe Limanı’nda ülkeye 18 gün yetecek petrol depoladık. Bu süre içinde alternatif pazarlardan petrol bulmayı umuyorduk. Tüm stratejik ürünlerde de aynı yöntemi benimsedik. Karaborsanın ve fiyat dalgalanmalarının önüne geçmek için tüccarları yakın takibe aldık.”

“İsrail’den gelecek muhtemel saldırıya hazırlandık”
“İsrail’den gelecek herhangi bir saldırı ihtimaline karşı ordu teyakkuz halindeydi. İsrail ordusunda anormal bir hareketlilik gözlemlememiş olmamız ve İsrail’in Batı Şeria tepelerine hava savunma sistemleri yerleştirmesi saldırı değil savunma yapacakları konusunda bizi biraz olsun rahatlattı. Akabe’deki gıda stoklarımıza yönelik herhangi bir İsrail saldırısı olması durumunda petrol stoklarının bulunduğu Eylat’ı vurmayı kararlaştırmıştık. Hükümet toplantısında İsrail’in herhangi bir saldırısı karşısında Morter Tugayı’nın misliyle karşılık vereceğini duyurdum. Bazı bakanlar operasyon planlarını öğrenmek istediğinde şaşırmıştım. Buna nasıl izin verebilirim? Oldu olacak bu gizli bilgiyi televizyonlardan da duyuralım. ‘1967 felaketinin tekrarı yaşanmak istenmiyorsa böyle şeyler ulu orta konuşulmaz’ dedim. Bakın Irak ordusunu gizliyor. Bağdat’a gittiğinizde orduya dair bir şey görmüyorsunuz. Ciddiyet bunu gerektirir.”

Savaşa doğru
Krizin barışçıl çözümüne yönelik tüm çabalara rağmen gözlemlenen askeri hazırlıklar, savaşın yaklaştığının açık bir göstergesiydi. Yine de son saatte bir mucize yaşanmasını ve barışın sağlanmasını temenni ediyor ve umudumuzu yitirmek istemiyorduk. Bu süreçte ABD Başkanı George Bush, Avrupa’ya geldi. Kral Hüseyin son bir girişimde bulunmak için Bush ile görüşme talep etti ancak Amerikalılar talebimize olumsuz yanıt verdiler. Kral Hüseyin, Saddam ve Bush’u buluşturmak istiyordu. Girişimimiz başarısız olduğu için ABD Dışişleri Bakanı James Baker ile Iraklı mevkidaşı Tarık Aziz arasında bir görüşme ayarlamaya çalıştık. Böylelikle Bush ve Saddam görüşmesi mümkün olabilecekti. Olayların gelişimine baktığımızda böylesi bir görüşmenin tamamen etkisiz olacağını fark ettik. Çünkü karar vericiler çoktan ne yapacaklarına karar vermiş görünüyorlardı. Amerikalılar savaş istiyordu. Baker ile Aziz arasındaki görüşmenin 3 Ocak'ta yapılması planlanıyordu. Toplantı olumlu geçerse Bush ile Saddam arasında ayın 12'sinde bir görüşme gerçekleşebilirdi. İki görüşmede yapılamadı. Olaylar hızla gelişiyordu. Kral Hüseyin, İngiltere, Almanya ve Lüksemburg turundan dönmüş, Ürdün’ün sadece Irak değil tüm Ortadoğu meseleleri için şiddet olmaksızın barışçıl çözümleri savunduğunu ziyaret ettiği tüm ülkelerde dile getirmişti. Ancak büyük güçler öyle düşünmüyordu.
Temsilciler Meclisinde toplantı halindeydik, aynı saatlerde BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar, Saddam Hüseyin’le ikinci oturum gerçekleştiriyordu. İlk oturum iyimserlik gerektirecek bir neticeyle sonuçlanmamıştı. Irak yönetiminden beklentimiz ülkeyi savaşa maruz bırakmamak için Kuveyt’ten çekilme kararı alması ve ABD’nin elini boşa çıkartmasıydı. Sovyetler Birliği’nin konuya müdahil olmasının böylesi bir imkân yaratabileceğini düşünüyorduk. Ancak olmadı. Daha tehlikeli bir gelişme ise ABD Kongresi’nin Başkan George Bush’a Irak’la savaşa girme yetkisi vermesiydi. Bush bu yetkiye dayanarak savaş tehditleri savurdu. Yani ocak ayının 15’i adeta savaşla barış arasındaki çizgiyi temsil ediyordu.”
“17 Ocak 1991 tarihi hüzünlü, acı verici, uzun bir günü çağrıştırıyor. Barışçıl çözüm ihtimali kalmamış ve savaş başlamıştı. Merhum Kral Hüseyin, Temsilciler Meclisi’ni olağanüstü toplantıya çağırdı. Kral Hüseyin’i daha önce hiç bu kadar üzgün görmemiştim. Burada etkileyici bir konuşma yaptı. Krallık Divan Reisi Şerif Zeyd bin Şakir’in savaşı önlemek için son bir çaba olarak Riyad’ı ziyaret ettiğini, Suudi Arabistan ile Irak arasında doğrudan müzakere başlatmaya çalıştığını ancak muvaffak olamadığını söyledi. Suudiler Zeyd bin Şakir’e Irak’ın Kuveyt’ten çekilmemesi nedeniyle tutumlarının sabit olduğunu aktarmıştı. O gün zorlu bir gündü. Ancak Kral Hüseyin - Allah rahmet etsin – yüksek Haşimi ahlakı ile bizi teskin etti. Konuşmasında ulus olmaktan ve ilkelerden söz etti, ümmetin bu mihnetten başı dik olarak çıkacağı yönünde iyimser ifadeler kullandı. Rusya’yla yaptığı son teması da bildirdi. Gorbaçov Saddam’ı ikna etmek için askeri harekâtın iki gün ertelenmesini talep edeceği yönündeki bilgiyi içeren bir mektup göndermişti. Ancak Rusya müdahalede gecikmiş ve Körfez Savaşı başlamıştı.
Gorbaçov Saddam Hüseyin’e gönderdiği mektupta Kuveyt’ten çekilmesini istemiş, Saddam cevabında Bağdat bombalanırken böyle bir şey yapmayacağını yazmıştı.”
“Toplantıda Kral Hüseyin’e savaştan kaynaklı mülteci akışıyla ilgili bir rapor sunduk. Raporda 200 bin Iraklının Türkiye’ye, 200 bininin İran’a, 100 binin Suriye’ye, 750 binin de Ürdün’e gitmesi öngörülüyordu. Kral Hüseyin bana, Amerikalıların bazı uçaklarının düştüğünü söyledi. Kendisine Iraklıların 18 bin ton ağırlığında bombaya maruz kalacaklarını düşündüğünü, bunun da 2500 sorti anlamına geldiğini söyledim. Bağdat’ın bombalanmasının ikinci günü, gece 2 sularında Irak füzeler ile İsrail’e saldırdı. Irak 8 füze göndermiş, bunların yedisi hedefe ulaşmıştı. İsrail karşı saldırı yapma kararı alırsa Ürdün’ün hava sahasını kullanmak zorunda kalacaktı. Bizim için gergin bir andı. Çünkü kesinlikle hava sahamızın kullanılmasına izin veremezdik ve bir karşılık vermemiz gerekirdi. Petrol rafinerimizin vurulma ihtimali bizi kaygılandırıyordu. Zararı minimuma indirmek için petrolü dağıtım ofislerine taşıdık. Amerikalılara İsrail’in hava sahamızı ihlal etmesi durumunda kararlı bir karşılık vereceğimizi bildirdik.”

Bombardıman altındaki Bağdat’a yolculuk
“Savaşın ikinci gününde Bağdat'a gizli bir ziyarette bulundum. Bağdat’a gitme fikrini açtığımda Kral Hüseyin ve Zeyd bin Şakir bundan duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Hem güvenli değildi hem de birilerinin öğrenmesi siyasi açıdan ülkeyi zor durumda bırakabilirdi. Neyse ki onları ikna ettim ve kimsenin bilgisi olmadan iki araç hazırlattım. Yanımıza su ve yedek benzin aldık. Şoför sınır yollarını iyi bilmiyordu. Bölgedeki askeri hareketliliğe dair koordinasyon içinde de değildik. Aileme dahi haber vermedim ve tali yollardan Irak’a doğru yolculuğa başladık. Yollar çok tenhaydı. Sorun şu ki; araçlarımız oldukça kolay hedeflerdi. Hızlı ve dikkatli yol alıyorduk. İki araçla yola çıkmıştık çünkü çölde biri arıza verirse diğeriyle devam ederiz diye düşünmüştüm. Tali yollara girmeden önce otobanda yaklaşık saatte 200 km hızla ilerliyorduk. Zırhlı araçların önüne bir şey çıksa bu hızda durması mümkün değildi. Yola dikkat kesilmiştim ve tuhaf bir şekilde hedefe odaklanmıştım. Geri döndüğümüzde yolu karıştırmaktan da çekinmiyor değildim. Doğrusu tehlikeli bir maceraya girişmiştim. Uzaktan uçakların Bağdat’ı bombalayıp geri döndüğünü görüyorduk. Bağdat’a yaklaştığımızda Iraklı askerler bizi kontrol noktasında durdurdular ve ekmek istediler. Bu duruma çok şaşırdım. Savaş esnasında nasıl olur da askerlerin gerekli karavanası temin edilmez? Nihayet Bağdat’a vardık, Büyükelçilik binasına gittim ama kapılar kapalıydı. Bekçi görevlilerin öğle yemeğine çıktığını söyledi. Geri döndüklerinde ‘Nasıl olur da elçiliği kapatıp hep beraber yemeğe gidersiniz?’  diye sordum. ‘Gelişinizden haberimiz yoktu. Üstelik bu saatte yemeğe gitmesek daha sonra açık restoran bulmamız mümkün değil’ diye cevap verdiler. ‘Sadece bulgurumuz var’ diye de eklediler. Bağdat’ta ekmek ve un bulmak mümkün değil. Büyükelçiden Tarık Aziz ve Taha Yasin’i aramasını, Bağdat’ta olduğumu ve görüşmek istediğimi söylemesini istedim. Irak plakalı bir pikaba bindim ve görüşmeye gittim. Yolda gördüklerim uluslararası bir savaşa girmiş devletin zayıf tedbirleri ve kayıtsızlığını gösteriyordu. Tarık Aziz’e ‘Gıda ve yakıt stoku yapmadan nasıl olur da bir savaşa girersiniz?’ diye sordum. ‘Biz Ürdün’de savaşın doğrudan tarafı değiliz. Yine de savaş başlamadan tüm hazırlıklarımızı yaptık’ dedim ve ihmalkârlıklarını kınadım. Bağdat’ın gıda ve yakıt sorununu çözmek için kapsamlı bir plan yapmalarını tavsiye ettim. Bu süreçte Irak’a temel gıda malzemeleri ile ilaç ve benzeri desteği sağladık. Hatta birkaç defa ham petrollerini kendi rafinerimizde işleyip gönderdiğimiz de oldu. Taha Yasin’le dört saat süren bir görüşme yaptık. Bombalamanın beklediklerinden daha hafif olduğunu, askeri anlamda güçlerini koruduklarını anlattı. Bağdat’ta elektrik-su sıkıntıları yaşandığını, sokaklarda tek bir polis aracının olmadığını, fırınların ve bakkalların kapalı olduğunu söyledim. Düşünün Bağdat’ta elektrikler bombalamadan dolayı kesik olduğu için manuel olarak benzin dolduran tek bir ofis vardı. Bununla birlikte halkta bir panik havası hâkim değildi. Bombalama başladığında sığınaklara iniyor, bombalama bittiğinde rutin hayatlarına devam ediyorlardı. Taha Yasin ‘Koalisyon güçlerinin darbelerinin yüzde 80’i hedefini bulmuyor. Ordumuz çok sayıda uçak düşürdü. Pilotların bir kısmı hayatta bir kısmı kefen içinde’ demişti. Anladığım kadarıyla Irak, koalisyon güçlerini kara savaşına çekmek istiyordu. Ben Bağdat’tayken şehir iki kez uçaklar tarafından bombalandı. Taha Yasin bana aslında İsrail’i vurma niyetinde olmadıklarını, ABD’liler Irak’ın füze sistemlerinin imha edildiği yalanını söyleyince füzelerin halen çalışır olduğunu göstermek için böyle bir saldırı gerçekleştirdiklerini’ söyledi.”

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk



Türkiye, Suriye'de yeni İran mı?

Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
TT

Türkiye, Suriye'de yeni İran mı?

Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)

İbrahim Hamidi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Washington'un Ankara'ya F-35 savaş uçakları satması olasılığına itirazı, sadece gelişmiş bir silah anlaşması konusundaki bir anlaşmazlık değildi. Keza ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı övmesi de sadece bir nezaket gösterisi değildi. İki mesaj da daha büyük bir gerçeği ortaya koydu; Türkiye ve İsrail bölgede yeni bir rekabet aşamasına girdiler ve ikisi arasında uzanan Suriye, bunun başlıca arenası haline geldi.

Türkiye “yeni İran” mı oldu?

Bu karşılaştırma birçok kişiye kışkırtıcı gelebilir, ancak Tel Aviv'deki derin bir değişimi yansıtıyor. İran'a karşı savaştan, Esed rejiminin devrilmesinden, Hizbullah'ın ve onunla birlikte “direniş ekseninin” zayıflamasından sonra, Türkiye, bölgede ve özellikle de “yeni Suriye”de, İsrail'in “yeni düşmanı” olmaya aday.

“Esed Suriyesi”, Tel Aviv ve Tahran arasındaki çatışmanın arenasıydı ve Ankara, kuzey Suriye ve Kürt sorunuyla meşguldü. Ancak bugün harita değişti ve “yeni Suriye”, Türk-İsrail rekabetinin arenası haline geldi. Her iki taraf da savaş istemiyor ve her ikisi de doğrudan bir çatışmanın maliyetli olacağının farkında; Trump da iki dostu Netanyahu ve Erdoğan arasında bir çatışma istemiyor. Fakat sorun şu ki, iki taraf da birinin kuzeyinde, diğerinin güneyinde bulunan bu stratejik ülke için farklı vizyonlara sahip.

Ankara, Suriye'yi stratejik bir derinlik ve göz ardı edemeyeceği bir komşu olarak görüyor. Güvenliğinin, Suriye devletinin istikrarı ve topraklarının birliği, güney sınırında bir oluşumunun kurulmasının önlenmesiyle başladığına inanıyor. Ayrıca Suriye'yi ekonomik entegrasyona açılan bir kapı, enerji ve ticaret koridoru ve bölgesel nüfuzunu yeniden şekillendirmenin anahtarı olarak görüyor. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimi başından beri destekledi ve onunla uzun vadeli siyasi, güvenlik ve ekonomik ortaklık kurmayı hedefliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tel Aviv ise Suriye'ye farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. İlke olarak istikrarlı bir devletin kurulmasına karşı değil, ancak bu istikrarın hareket özgürlüğünü kısıtlayan bir askeri güce dönüşmesine izin vermeyi reddediyor. Bu nedenle, Esed'in devrilmesinin ardından, Suriye'nin stratejik askeri varlıklarını imha etti ve önleyici saldırılarını devam ettiriyor. Ayrıca güneydeki işgalini genişletti, Suveyda'daki Dürzilere destek sağladı ve Türk askeri üsleri, hava savunma sistemleri veya Suriye ordusunun sınırlarında güç dengesini değiştirebilecek şekilde yeniden inşası hakkındaki her türlü bahse aşırı hassasiyet gösterdi. Netanyahu, Şam'a gelişmiş hava savunma sistemleri ve silah satışını engellemek için Putin nezdinde de girişimlerde bulundu.

Suriye üzerindeki rekabet, Doğu Akdeniz'deki daha geniş bölgesel çatışmanın küçük bir parçası ve enerji kaynaklarını, deniz rotalarını ve savunma sanayilerini kapsıyor

İki vizyon arasındaki çatışma işte burada yatıyor; Türkiye'nin desteklediği Suriye devletinin istikrarı, egemenliği ve birliği; İsrail ise bunları bir tehdit olarak görüyor. Tel Aviv'in “savunma önlemleri” olarak tanımladıkları, Şam ve Ankara tarafından egemenliğin ihlali ve yeni devletin istikrar şansının baltalanması olarak değerlendiriliyor.

Suriye üzerindeki rekabet, Doğu Akdeniz'deki daha geniş bölgesel çatışmanın küçük bir parçası ve enerji kaynaklarını, denizcilik rotalarını ve savunma sanayilerini kapsıyor. Türkiye yükselen bir bölgesel güç ve NATO ile G20 üyesi. İsrail, bölgesel hakimiyetini korumak ve eylemlerini kısıtlayabilecek veya İran ve müttefiklerinin yaşadığı gerilemelerden kaynaklanan potansiyel boşluğu doldurabilecek herhangi bir gücün yükselişini engellemek istiyor.

Amerikan faktörü, bu sahneyi şekillendirmede en etkili unsur olmaya devam ediyor. Ancak Ortadoğu'da sorun, savaşların her zaman siyasi bir kararla başlamayıp, genellikle bir yanlış hesapla başlamasıdır

Türkiye, Suriye'de “yeni İran” mı olacak? Belki de hayır, çünkü projesi, araçları ve ittifakları İran projesinden farklı. Önemli olan nokta, “yeni Suriye” ve bölgenin Türk ve İran projelerine karşı farklı tutumlarıdır. Dahası, Suriye halkı kuzey ve güneydeki iki komşusuna karşı önemli ölçüde farklı görüşlere sahiptir.

Ancak İsrail'in Türkiye'yi kuzey sınırındaki bir sonraki stratejik meydan okuma olarak görmeye başladığı açık. Amerikan faktörü bu sahneyi şekillendirmede en etkili faktör olmaya devam ediyor. Ancak Ortadoğu'da sorun, savaşların her zaman siyasi bir kararla başlamayıp, genellikle bir yanlış hesapla başlamasıdır. Bir hava saldırısı, askeri bir konuşlandırma veya sahadaki bir yanlış değerlendirme, kimsenin istemediği bir krizi alevlendirmek için yeterli olabilir.


90 günlük Sudan ateşkesi ve ardından yapılacak müzakerelere ilişkin bir ABD belgesi

(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
TT

90 günlük Sudan ateşkesi ve ardından yapılacak müzakerelere ilişkin bir ABD belgesi

(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)

ABD yönetimi ile Sudan hükümeti arasında karşılıklı olarak paylaşılan belgelerin sızdırılması, Sudanlılar arasında sivillerin yaşadığı insani krizin bir kısmını hafifletebilecek bir ateşkese ulaşılabileceğine dair umutları yeniden canlandırdı. Ancak söz konusu belgeler, ülkenin savaşı sona erdirmeye gerçekten yaklaşıp yaklaşmadığı ya da yeni girişimin önceki barış çabalarıyla aynı akıbete uğrayıp uğramayacağı konusunda geniş çaplı tartışmaları da beraberinde getirdi.

Reuters’ın, üst düzey Sudanlı yetkililere dayandırdığı haberine göre, yetkililer sızdırılan belgelerin içeriğini doğruladı. Belgeler, tarafların girişimin genel ilkeleri üzerinde büyük ölçüde uzlaştığını, ancak şehirlerde konuşlu bulunan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) geleceği konusunda temel bir anlaşmazlık yaşandığını ortaya koydu. Belgelerin sızmasının ardından tarafların tutumları farklılık gösterdi. Sudan hükümeti ateşkes fikrine şartlı destek verirken, ABD’den gelen açıklamalar çelişkili bir görünüm sergiledi. Washington önce Hartum’un öneriyi reddettiğini belirtirken, daha sonra hükümetin teklifi kabul ettiğini açıkladı. Buna rağmen tarafların ateşkes konusunda nihai bir anlaşmaya varması halen uzak bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD, insani yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak, sivillerin korunmasını güçlendirecek ve kalıcı ateşkese yönelik müzakerelerin önünü açacak 90 günlük acil bir insani ateşkes ilan edilmesini önerdi. Plan, kalıcı ateşkesin ardından sivil otoritenin öncülüğünde bir siyasi geçiş süreci başlatılmasını ve bunun seçimlerle sonuçlanmasını öngörüyor.

dfvgthyju
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan (AFP)

Sudan hükümeti ise sızdırılan belgeye göre, öneriye onay vermesini, ABD planında öngörülen sınırlı çekilmeler yerine HDK’nin 11 Mayıs 2023’ten bu yana kontrol altına aldığı tüm kentlerden tamamen çekilmesi şartına bağladı.

25 Haziran tarihini taşıyan ve Sudan hükümetine atfedilen belgede, ABD girişiminin birçok temel ilkesiyle mutabakat sağlandığı görüldü. Bunlar arasında çatışmanın askerî yöntemlerle çözülemeyeceğinin kabul edilmesi, ülke genelinde ateşkes ilan edilmesi, ABD başkanlığında; Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB) ve Arap Birliği’nin üyeliğinde bir koordinasyon komitesi kurulması ile anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek, insani yardımların ulaştırılmasını ve sivillerin korunmasını güvence altına alacak BM gözetim mekanizmasının oluşturulması yer alıyor.

Bununla birlikte Sudan’ın yanıtında temel şart olarak, HDK’nin kontrol altına aldığı tüm kentlerden çekilmesi öne çıktı. Belgeye göre sonraki güvenlik düzenlemeleri kapsamında bu güçlerin geri çekilmesi, terhis edilmesi, silahsızlandırılması ve unsurlarının BM gözetiminde yeniden topluma kazandırılması öngörülüyor. Aynı zamanda Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek ulusal ordusu olarak korunması ve diğer silahlı oluşumların bu yapı bünyesine entegre edilmesi talep ediliyor.

Sızdırılan belgeler, taraflar arasındaki anlaşmazlığın görünürde tek bir maddeyle sınırlı olmasına rağmen girişimin özünü ilgilendirdiğini ortaya koyuyor. ABD önerisi, derhal ateşkes ilan edilmesini, ardından özellikle Kuzey Darfur ve Kuzey Kordofan eyaletlerinde insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak sınırlı çekilmeler ve kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasını öngörüyor. Kalıcı ateşkes anlaşması çerçevesindeki askerî düzenlemelerin ise daha sonraki müzakerelerde ele alınması planlanıyor. Buna karşılık Sudan hükümeti, ateşkesin uygulanmasının ön koşulu olarak HDK’nin kentlerden tamamen çekilmesini ve sahadaki askerî kontrol haritasının değiştirilmesini şart koşuyor.

aWFEWGF
Beşli Mekanizma’nın Sudan üzerine yakın zamanda düzenlenen Berlin Konferansı’na katılan üyeleri (X)

Görüş ayrılığı yalnızca askerî çekilmelerle sınırlı değil. ABD’nin önerisi, bağımsız ve seçimle iş başına gelmiş sivil bir hükümete karşı hesap verebilir tek bir ulusal ordunun kurulmasını öngörürken, Sudan’ın yanıtında silahlı kuvvetlerin mevcut Sudan hükümetine bağlı kalması esas alınıyor.

Reuters’ın aktardığına göre ABD önerisi, Müslüman Kardeşler ile ağır insan hakları ihlalleriyle suçlanan milis unsurlarının süreç dışında tutulmasını da içeriyor. Buna karşılık Sudan’ın sunduğu belgede, belirli grup ya da örgütlerin adı verilmeden daha genel bir ifadeyle ‘şiddet yanlısı aşırılıkçı gruplar’ tanımı kullanılıyor.

26 Haziran’da düzenlenen BM Güvenlik Konseyi oturumunda, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Sudan Egemenlik Konseyi’nin ateşkes önerisinin son versiyonunu reddettiğini açıklamıştı. Ancak BM Sudan Özel Temsilcisi’nin, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın çekilmelere ilişkin bir takvim ve barış planı içeren resmi yanıt gönderdiğini belirtmesinin ardından Boulos, Burhan’ın girişimi kabul etmesini memnuniyetle karşıladığını söyledi. Boulos, “Burhan’ın son barış önerisini reddetmek yerine kabul ettiğini duymaktan memnuniyet duyuyorum” ifadesini kullanırken, girişimin Sudan Dışişleri Bakanı ve Egemenlik Konseyi üyeleriyle istişare içinde, Mısır’la koordinasyon halinde hazırlandığını ve Suudi Arabistan tarafından da memnuniyetle karşılandığını belirtti.

Bu yaklaşım farklılığı, tarafların ‘kabul’ kavramını farklı yorumlamasından kaynaklanıyor. Hartum yönetimi, genel çerçeveyi benimseyip HDK’nin çekilmesini şart koşmasını önerinin şartlı kabulü olarak değerlendirirken, Washington bu şartın, ön koşulsuz ve derhal ateşkes öngören girişimin temelini değiştirdiği görüşünü savunuyor. Bu nedenle taraflar, ortak bir nihai metin üzerinde uzlaşmaktan halen uzak görünüyor.

Burhan da cuma günü Omdurman’da yaptığı son açıklamada, girişime ilişkin tutumunu netleştirmedi. Burhan, hükümetinin verdiği yanıtın içeriğine ilişkin ayrıntı paylaşmazken, Sudan Silahlı Kuvvetleri'nin kendisine dayatılan ya da Sudan halkının güvenlik ve barışını sağlamayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğini söyledi. Burhan, ‘saldırganlar ve isyancılar’ olarak nitelediği unsurlar etkisiz hale getirilinceye kadar askerî operasyonların süreceğini vurguladı.

Belgelerin sızdırılması, Egemenlik Konseyi üyesi Şemseddin Kebaşi ile Boulos arasında Kahire’de yapıldığı öne sürülen ve kamuoyuna açıklanmayan görüşmeye ilişkin tartışmalarla aynı döneme denk geldi. Siyasi çevrelerde görüşmeye ilişkin iki farklı iddia öne çıktı. İlk iddiaya göre Kebaşi, Burhan’ın bilgisi dışında Boulos ile görüştü ve toplantının ayrıntılarını kendisiyle paylaşmadı. Buna karşılık Al Arabiya televizyonunun Kebaşi’ye yakın kaynaklara dayandırdığı haberde, görüşmenin Boulos’un talebi üzerine, Burhan’ın bilgisi dahilinde gerçekleştirildiği ve toplantının içeriği hakkında Burhan’a bilgi verildiği belirtildi. Sudan veya ABD tarafından söz konusu iddiaları doğrulayan ya da yalanlayan resmî bir açıklama yapılmadı.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Halid Ömer Yusuf ise Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Dörtlü Mekanizma tarafından sunulan yol haritasının ‘bugüne kadarki en önemli, en kapsamlı ve en sağlam girişim’ olduğunu söyledi. Yusuf, ateşkes sürecini engelleyen tarafa yönelik uluslararası baskı artmadığı sürece yakın dönemde kayda değer bir ilerleme sağlanmasının zor olduğunu ifade etti.

HDK için koşullar

Buna karşılık HDK, ABD’nin ateşkes girişimi ya da orduya atfedilen yanıt hakkında resmî bir açıklama yapmadı. Ancak kimliğinin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir HDK yetkilisi, Reuters’a yaptığı açıklamada, ABD’nin önerisinin kendilerine ulaştığını, girişimi memnuniyetle karşıladıklarını ve yazılı bir yanıt sunduklarını söyledi. Yetkili, yanıtın içeriği ile çekilme şartına ilişkin tutumlarına dair ayrıntı vermedi.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir başka üst düzey HDK kaynağı ise Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, kontrol ettikleri kentlerden çekilmelerinin ‘müzakere konusu olmadığını’ belirtti. Kaynak, herhangi bir ateşkesin tarafların mevcut mevzilerini koruması esasına dayanması gerektiğini, yeniden konuşlanma ve silahsızlanma gibi konuların ise kalıcı ateşkes müzakereleri kapsamında ele alınması gerektiğini ifade etti.

Siyasi analist Muhammed Latif’e göre, ABD ve bölge ülkelerinden gelen baskılar, giderek ağırlaşan insani kriz, tarafları destekleyen bölgesel aktörlerin askerî zafer elde etmenin güç olduğuna kanaat getirmesi, sivil güçlerin taleplerinin artması ile Sudan’ın bölünmesi ve devlet kurumlarının çökmesi yönündeki endişelerin büyümesi, ateşkese ulaşılması ihtimalini güçlendiren başlıca unsurlar arasında yer alıyor.

Bununla birlikte Latif, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, tarafların müzakere masasında avantaj sağlamak amacıyla stratejik öneme sahip bölgelerde çatışmaları sürdürmesinin ve ateşkesin yeniden silahlanma, yeni savaşçıların saflara katılması ya da askerî yeniden konuşlanma için kullanılmasını önleyecek denetim mekanizmaları üzerindeki anlaşmazlıkların girişimin başarısını sekteye uğratabileceği uyarısında bulundu.

Latif ayrıca, silahlı unsurların geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasının, her iki tarafın liderliğinin tüm savaşçı gruplar üzerinde tam kontrol kurmasını zorlaştırdığını belirtti. Bu durumun, küçük bir grubun ateşkesi ihlal etmesi ya da sınırlı bir çatışmanın yaşanması halinde anlaşmanın tamamen çökmesine yol açabileceğini ifade eden Latif, savaşın sürmesinden çıkar sağlayan iç ve dış aktörlerin de çıkarlarına aykırı görmeleri durumunda herhangi bir ateşkesi başarısızlığa uğratabilecek kapasiteye sahip olduklarını söyledi.

FRGTHY
Sudan İslami Hareketi Genel Sekreteri Ali Ahmed Karti (Facebook)

Mevcut veriler, Sudan’ın artık yazılı öneriler, resmî yanıtlar, kesintisiz siyasi temaslar ve artan uluslararası baskılarla şekillenen bir müzakere sürecine girdiğini gösteriyor. Ancak bu durum, savaşın sona ermesinin yakın olduğu anlamına gelmiyor. Sudan ordusu, HDK’nin kentlerden çekilmesini ateşkesin temel ön koşulu olarak görmeyi sürdürürken, HDK bu şart konusunda henüz resmî bir tutum açıklamadı. Buna karşın, resmî olmayan açıklamalar grubun bu talebe sıcak bakmadığına işaret ediyor.

Bu çerçevede Sudan, nihai bir ateşkes anlaşmasına ulaşmaktan ziyade, önceki girişimlere kıyasla daha ciddi bir müzakere turuna yaklaşmış görünüyor. Sürecin başarısı ise arabulucuların çekilmelere ilişkin geçiş niteliğinde bir uzlaşı formülü geliştirebilmesine, uygulanabilir denetim ve güvence mekanizmaları oluşturmasına ve her iki tarafı da hiçbirine önceden askerî ya da siyasi avantaj sağlamayacak bir ateşkesi kabul etmeye ikna edebilmesine bağlı olacak.


Ürdün ordusu: İran'dan ateşlenen üç füze topraklarımıza düştü

Ürdün'ün başkenti Amman. (Arşiv - Petra)
Ürdün'ün başkenti Amman. (Arşiv - Petra)
TT

Ürdün ordusu: İran'dan ateşlenen üç füze topraklarımıza düştü

Ürdün'ün başkenti Amman. (Arşiv - Petra)
Ürdün'ün başkenti Amman. (Arşiv - Petra)

Ürdün Silahlı Kuvvetleri, İran'dan ateşlenen üç füzenin pazar sabaha karşı ülke topraklarına düştüğünü, olayda can kaybı ya da yaralanma yaşanmadığını açıkladı. Gelişme, İran ile ABD arasında İran Devrim Muhafızları'nın Hürmüz Boğazı'nda bir gemiyi hedef almasının ardından yeniden başlayan karşılıklı saldırılar sırasında yaşandı.

Şarku’l Avsat’ın Ürdün Haber Ajansı Petra'dan aktardığı haber göre Ürdün Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı'ndan üst düzey bir askeri kaynak, "İran topraklarından gelen üç füze bu sabah erken saatlerde ülkenin farklı bölgelerine düştü. Olayda herhangi bir can kaybı yaşanmazken, yalnızca sınırlı maddi hasar meydana geldi" ifadelerini kullandı.

Kaynak, Kraliyet İstihkâm Birlikleri ekiplerinin derhal olay yerlerine sevk edildiğini, bölgeleri güvenlik altına alarak füze parçaları ve kalıntılarını teknik prosedürlere uygun şekilde etkisiz hale getirdiğini, ilgili kurumların ise sahadaki gelişmeleri takip etmeyi sürdürdüğünü belirtti.

Açıklamada ayrıca Ürdün Silahlı Kuvvetleri'nin (Arap Ordusu), ülke hava sahasının veya topraklarının çatışma alanı olarak kullanılmasına izin vermeyeceği vurgulandı. Ordu, ülkenin güvenliğini, istikrarını ve egemenliğini hedef alan her türlü tehdide kararlılıkla karşılık verileceğini, tüm birliklerin olası tehditlere karşı en üst seviyede hazırlıklı olduğunu bildirdi.

Öte yandan ABD ordusu da bugün İran'a yönelik yeni bir saldırı dalgası başlattığını duyurdu. Saldırıların, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda bir konteyner gemisini hedef almasının ardından ve ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatıyla gerçekleştirildiği belirtildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yaptığı açıklamada bunun bu hafta İran'a yönelik düzenlenen üçüncü saldırı dalgası olduğunu belirterek, operasyonun "Devrim Muhafızları'nın Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapan Kıbrıs bayraklı bir konteyner gemisine açık bir saldırı düzenlemesinin ardından" gerçekleştirildiğini ifade etti.