Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması

Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
TT

Ürdün eski Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları (2): Barışçıl çözüm çabalarının yetersiz kalması ve Körfez Savaşı’nın başlaması

Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda
Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Ürdün Prensi Zeyd bin Şakir ... Sağda Mudar Bedran resmi bir resepsiyonda

Ürdün’ün kritik dönemlerinde başbakanlık görevi üstlenen Mudar Bedran'ın anıları ilk defa Şarku’l Avsat tarafından yayınlanıyor.  Bedran’ın kaleme aldığı anıları ‘Karar’ adı altında önümüzdeki eylül ayında basılacak.
Bedran anılarında, geçen yüzyılın son çeyreğinde Ürdün’ün geçirdiği önemli aşamalara dair bilinmeyenleri ilk kez anlatıyor. 1960’lı yıllarda Ürdün İstihbarat Teşkilatı’nı kuran Bedran uzun yıllar bu teşkilata başkanlık yapmıştı. Krallık Divan Başkanlığı görevini de icra eden eski başbakanın, Kral Hüseyin’e yakın olduğu ve Ürdün’ün kararlarında etkili olduğu biliniyor.
Bedran bu bölümde, Ürdün’ün ‘Kuveyt işgalinin’ olumsuz etkileriyle mücadele etmek için ne tür önlemler aldığı ve Körfez Savaşı’nın patlak vermesinin ertesi günü Irak’a gerçekleştirdiği gizli ziyareti aktarıyor. Ayrıca ‘siyasal İslamcı’ hareketin, Kral Hüseyin’in talimatıyla hükümette yer almasına değiniyor.
“Saddam Hüseyin, Irak askerinin Kuveyt'ten çekilmesini, İsrail'in Kudüs'ten ve işgal ettiği topraklardan çekilmesine bağladığı tutumunda ısrarcıydı. Ancak bu tutum, İsrail’in Amerikan silahlarıyla Irak’ın altyapısını yok etmesiyle sonuçlanacaktı. Kral Hüseyin ve Cezayir Cumhurbaşkanı Şazeli bin Cedid’in arabuluculuk çabaları sonuç vermemişti. Amerikalılar büyükelçimize girişimlerin beyhude olduğunu, askeri hazırlıkların tamamlandığını bildirdiler. ABD Büyükelçisi de aynı bilgiyi bana aktardı. Bu aşamada Irak’a yönelik uluslararası tutumu gözledik. Savaş yakın mıydı yoksa uzak mıydı?
Muhtemel savaş için hazırlıklarımıza başladık. Bazı ülkeler savaşın olmayacağı yönünde iyimserdi. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse meseleyi yakından takip eden bizler fazla iyimser olamıyorduk. Bu süreçte iç birlikteliğimizi güçlendirmek için 1 Ocak 1991’de hükümette kabine değişikliğine gittik. Savaş tamtamları çalmaktaydı ve birlik olma zamanıydı, İslami Hareket’ten bazı milletvekillerini hükümetimde bakan olarak görevlendirdim. Zaten Kral Hüseyin hükümet ilk kurulduğundan bu yana, çoğulculuk bağlamında siyasal İslamcıların da hükümette yer alması gerektiği yönünde yönlendirmeler yapıyordu. Doğru zamanın geldiğini düşündüm. Kral Hüseyin bana  ‘Ey Ebu İmad, eğer Eğitim ve Öğretim Bakanlığı’nı da isterlerse onlara ver’ demişti. Sebebini söylememişti ama ben bu bakanlığı verme taraftarı değildim. Nitekim görüşmelerde ‘Hangi isimleri tercih edeceğim benim bileceğim iş. Siz isimleri ve hangi bakanlıklara talip olduğunuzu söyleyin, gerisine karışmayın’ diyerek tavrımı ortaya koymuştum. Kabine değişikliğinin ardından gerçekleştirdiğimiz ilk bakanlar kurulu toplantısında, son durumu masaya yatırdık. En önemli gelişmelerden biri İngiltere’de Margaret Thatcher’ın yerine başbakanlık görevine John Major’ın gelmiş olmasıydı. Major, Thatcher’ın aksine Saddam’dan nefret etmiyordu.
Enerji konusunda neredeyse tamamen bağımlı olduğumuz Irak’a karşı bir savaş düzenlenmesi bizim için de felaket anlamına geliyordu. Gıda stoklarımızı hazırladık ancak en büyük kaygım petroldü. Irak’tan gelen petrolde kesinti olması bizi çok zor durumda bırakacaktı. Akabe Limanı’nda ülkeye 18 gün yetecek petrol depoladık. Bu süre içinde alternatif pazarlardan petrol bulmayı umuyorduk. Tüm stratejik ürünlerde de aynı yöntemi benimsedik. Karaborsanın ve fiyat dalgalanmalarının önüne geçmek için tüccarları yakın takibe aldık.”

“İsrail’den gelecek muhtemel saldırıya hazırlandık”
“İsrail’den gelecek herhangi bir saldırı ihtimaline karşı ordu teyakkuz halindeydi. İsrail ordusunda anormal bir hareketlilik gözlemlememiş olmamız ve İsrail’in Batı Şeria tepelerine hava savunma sistemleri yerleştirmesi saldırı değil savunma yapacakları konusunda bizi biraz olsun rahatlattı. Akabe’deki gıda stoklarımıza yönelik herhangi bir İsrail saldırısı olması durumunda petrol stoklarının bulunduğu Eylat’ı vurmayı kararlaştırmıştık. Hükümet toplantısında İsrail’in herhangi bir saldırısı karşısında Morter Tugayı’nın misliyle karşılık vereceğini duyurdum. Bazı bakanlar operasyon planlarını öğrenmek istediğinde şaşırmıştım. Buna nasıl izin verebilirim? Oldu olacak bu gizli bilgiyi televizyonlardan da duyuralım. ‘1967 felaketinin tekrarı yaşanmak istenmiyorsa böyle şeyler ulu orta konuşulmaz’ dedim. Bakın Irak ordusunu gizliyor. Bağdat’a gittiğinizde orduya dair bir şey görmüyorsunuz. Ciddiyet bunu gerektirir.”

Savaşa doğru
Krizin barışçıl çözümüne yönelik tüm çabalara rağmen gözlemlenen askeri hazırlıklar, savaşın yaklaştığının açık bir göstergesiydi. Yine de son saatte bir mucize yaşanmasını ve barışın sağlanmasını temenni ediyor ve umudumuzu yitirmek istemiyorduk. Bu süreçte ABD Başkanı George Bush, Avrupa’ya geldi. Kral Hüseyin son bir girişimde bulunmak için Bush ile görüşme talep etti ancak Amerikalılar talebimize olumsuz yanıt verdiler. Kral Hüseyin, Saddam ve Bush’u buluşturmak istiyordu. Girişimimiz başarısız olduğu için ABD Dışişleri Bakanı James Baker ile Iraklı mevkidaşı Tarık Aziz arasında bir görüşme ayarlamaya çalıştık. Böylelikle Bush ve Saddam görüşmesi mümkün olabilecekti. Olayların gelişimine baktığımızda böylesi bir görüşmenin tamamen etkisiz olacağını fark ettik. Çünkü karar vericiler çoktan ne yapacaklarına karar vermiş görünüyorlardı. Amerikalılar savaş istiyordu. Baker ile Aziz arasındaki görüşmenin 3 Ocak'ta yapılması planlanıyordu. Toplantı olumlu geçerse Bush ile Saddam arasında ayın 12'sinde bir görüşme gerçekleşebilirdi. İki görüşmede yapılamadı. Olaylar hızla gelişiyordu. Kral Hüseyin, İngiltere, Almanya ve Lüksemburg turundan dönmüş, Ürdün’ün sadece Irak değil tüm Ortadoğu meseleleri için şiddet olmaksızın barışçıl çözümleri savunduğunu ziyaret ettiği tüm ülkelerde dile getirmişti. Ancak büyük güçler öyle düşünmüyordu.
Temsilciler Meclisinde toplantı halindeydik, aynı saatlerde BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar, Saddam Hüseyin’le ikinci oturum gerçekleştiriyordu. İlk oturum iyimserlik gerektirecek bir neticeyle sonuçlanmamıştı. Irak yönetiminden beklentimiz ülkeyi savaşa maruz bırakmamak için Kuveyt’ten çekilme kararı alması ve ABD’nin elini boşa çıkartmasıydı. Sovyetler Birliği’nin konuya müdahil olmasının böylesi bir imkân yaratabileceğini düşünüyorduk. Ancak olmadı. Daha tehlikeli bir gelişme ise ABD Kongresi’nin Başkan George Bush’a Irak’la savaşa girme yetkisi vermesiydi. Bush bu yetkiye dayanarak savaş tehditleri savurdu. Yani ocak ayının 15’i adeta savaşla barış arasındaki çizgiyi temsil ediyordu.”
“17 Ocak 1991 tarihi hüzünlü, acı verici, uzun bir günü çağrıştırıyor. Barışçıl çözüm ihtimali kalmamış ve savaş başlamıştı. Merhum Kral Hüseyin, Temsilciler Meclisi’ni olağanüstü toplantıya çağırdı. Kral Hüseyin’i daha önce hiç bu kadar üzgün görmemiştim. Burada etkileyici bir konuşma yaptı. Krallık Divan Reisi Şerif Zeyd bin Şakir’in savaşı önlemek için son bir çaba olarak Riyad’ı ziyaret ettiğini, Suudi Arabistan ile Irak arasında doğrudan müzakere başlatmaya çalıştığını ancak muvaffak olamadığını söyledi. Suudiler Zeyd bin Şakir’e Irak’ın Kuveyt’ten çekilmemesi nedeniyle tutumlarının sabit olduğunu aktarmıştı. O gün zorlu bir gündü. Ancak Kral Hüseyin - Allah rahmet etsin – yüksek Haşimi ahlakı ile bizi teskin etti. Konuşmasında ulus olmaktan ve ilkelerden söz etti, ümmetin bu mihnetten başı dik olarak çıkacağı yönünde iyimser ifadeler kullandı. Rusya’yla yaptığı son teması da bildirdi. Gorbaçov Saddam’ı ikna etmek için askeri harekâtın iki gün ertelenmesini talep edeceği yönündeki bilgiyi içeren bir mektup göndermişti. Ancak Rusya müdahalede gecikmiş ve Körfez Savaşı başlamıştı.
Gorbaçov Saddam Hüseyin’e gönderdiği mektupta Kuveyt’ten çekilmesini istemiş, Saddam cevabında Bağdat bombalanırken böyle bir şey yapmayacağını yazmıştı.”
“Toplantıda Kral Hüseyin’e savaştan kaynaklı mülteci akışıyla ilgili bir rapor sunduk. Raporda 200 bin Iraklının Türkiye’ye, 200 bininin İran’a, 100 binin Suriye’ye, 750 binin de Ürdün’e gitmesi öngörülüyordu. Kral Hüseyin bana, Amerikalıların bazı uçaklarının düştüğünü söyledi. Kendisine Iraklıların 18 bin ton ağırlığında bombaya maruz kalacaklarını düşündüğünü, bunun da 2500 sorti anlamına geldiğini söyledim. Bağdat’ın bombalanmasının ikinci günü, gece 2 sularında Irak füzeler ile İsrail’e saldırdı. Irak 8 füze göndermiş, bunların yedisi hedefe ulaşmıştı. İsrail karşı saldırı yapma kararı alırsa Ürdün’ün hava sahasını kullanmak zorunda kalacaktı. Bizim için gergin bir andı. Çünkü kesinlikle hava sahamızın kullanılmasına izin veremezdik ve bir karşılık vermemiz gerekirdi. Petrol rafinerimizin vurulma ihtimali bizi kaygılandırıyordu. Zararı minimuma indirmek için petrolü dağıtım ofislerine taşıdık. Amerikalılara İsrail’in hava sahamızı ihlal etmesi durumunda kararlı bir karşılık vereceğimizi bildirdik.”

Bombardıman altındaki Bağdat’a yolculuk
“Savaşın ikinci gününde Bağdat'a gizli bir ziyarette bulundum. Bağdat’a gitme fikrini açtığımda Kral Hüseyin ve Zeyd bin Şakir bundan duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Hem güvenli değildi hem de birilerinin öğrenmesi siyasi açıdan ülkeyi zor durumda bırakabilirdi. Neyse ki onları ikna ettim ve kimsenin bilgisi olmadan iki araç hazırlattım. Yanımıza su ve yedek benzin aldık. Şoför sınır yollarını iyi bilmiyordu. Bölgedeki askeri hareketliliğe dair koordinasyon içinde de değildik. Aileme dahi haber vermedim ve tali yollardan Irak’a doğru yolculuğa başladık. Yollar çok tenhaydı. Sorun şu ki; araçlarımız oldukça kolay hedeflerdi. Hızlı ve dikkatli yol alıyorduk. İki araçla yola çıkmıştık çünkü çölde biri arıza verirse diğeriyle devam ederiz diye düşünmüştüm. Tali yollara girmeden önce otobanda yaklaşık saatte 200 km hızla ilerliyorduk. Zırhlı araçların önüne bir şey çıksa bu hızda durması mümkün değildi. Yola dikkat kesilmiştim ve tuhaf bir şekilde hedefe odaklanmıştım. Geri döndüğümüzde yolu karıştırmaktan da çekinmiyor değildim. Doğrusu tehlikeli bir maceraya girişmiştim. Uzaktan uçakların Bağdat’ı bombalayıp geri döndüğünü görüyorduk. Bağdat’a yaklaştığımızda Iraklı askerler bizi kontrol noktasında durdurdular ve ekmek istediler. Bu duruma çok şaşırdım. Savaş esnasında nasıl olur da askerlerin gerekli karavanası temin edilmez? Nihayet Bağdat’a vardık, Büyükelçilik binasına gittim ama kapılar kapalıydı. Bekçi görevlilerin öğle yemeğine çıktığını söyledi. Geri döndüklerinde ‘Nasıl olur da elçiliği kapatıp hep beraber yemeğe gidersiniz?’  diye sordum. ‘Gelişinizden haberimiz yoktu. Üstelik bu saatte yemeğe gitmesek daha sonra açık restoran bulmamız mümkün değil’ diye cevap verdiler. ‘Sadece bulgurumuz var’ diye de eklediler. Bağdat’ta ekmek ve un bulmak mümkün değil. Büyükelçiden Tarık Aziz ve Taha Yasin’i aramasını, Bağdat’ta olduğumu ve görüşmek istediğimi söylemesini istedim. Irak plakalı bir pikaba bindim ve görüşmeye gittim. Yolda gördüklerim uluslararası bir savaşa girmiş devletin zayıf tedbirleri ve kayıtsızlığını gösteriyordu. Tarık Aziz’e ‘Gıda ve yakıt stoku yapmadan nasıl olur da bir savaşa girersiniz?’ diye sordum. ‘Biz Ürdün’de savaşın doğrudan tarafı değiliz. Yine de savaş başlamadan tüm hazırlıklarımızı yaptık’ dedim ve ihmalkârlıklarını kınadım. Bağdat’ın gıda ve yakıt sorununu çözmek için kapsamlı bir plan yapmalarını tavsiye ettim. Bu süreçte Irak’a temel gıda malzemeleri ile ilaç ve benzeri desteği sağladık. Hatta birkaç defa ham petrollerini kendi rafinerimizde işleyip gönderdiğimiz de oldu. Taha Yasin’le dört saat süren bir görüşme yaptık. Bombalamanın beklediklerinden daha hafif olduğunu, askeri anlamda güçlerini koruduklarını anlattı. Bağdat’ta elektrik-su sıkıntıları yaşandığını, sokaklarda tek bir polis aracının olmadığını, fırınların ve bakkalların kapalı olduğunu söyledim. Düşünün Bağdat’ta elektrikler bombalamadan dolayı kesik olduğu için manuel olarak benzin dolduran tek bir ofis vardı. Bununla birlikte halkta bir panik havası hâkim değildi. Bombalama başladığında sığınaklara iniyor, bombalama bittiğinde rutin hayatlarına devam ediyorlardı. Taha Yasin ‘Koalisyon güçlerinin darbelerinin yüzde 80’i hedefini bulmuyor. Ordumuz çok sayıda uçak düşürdü. Pilotların bir kısmı hayatta bir kısmı kefen içinde’ demişti. Anladığım kadarıyla Irak, koalisyon güçlerini kara savaşına çekmek istiyordu. Ben Bağdat’tayken şehir iki kez uçaklar tarafından bombalandı. Taha Yasin bana aslında İsrail’i vurma niyetinde olmadıklarını, ABD’liler Irak’ın füze sistemlerinin imha edildiği yalanını söyleyince füzelerin halen çalışır olduğunu göstermek için böyle bir saldırı gerçekleştirdiklerini’ söyledi.”

Eski Ürdün Başbakanı Mudar Bedran'ın anıları: Saddam’ı herhangi bir çılgınlık yapmaması konusunda uyardık, Kuveyt’i işgal edeceğini bilmiyorduk



Lübnan, Hizbullah’ın patlayıcılarına karşı harekete geçti

İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
TT

Lübnan, Hizbullah’ın patlayıcılarına karşı harekete geçti

İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)

Lübnan, Hizbullah’ın Suriye’den ülkeye ya da ülke içindeki farklı noktalara taşıdığı patlayıcılara karşı önlem alıyor. Ülkenin doğusundaki Dahr el-Baydar kontrol noktasında yarım ton patlayıcı ele geçirilirken, bu gelişmeden bir gün önce Suriye’den başka bir patlayıcı sevkiyatının kaçak yollarla ülkeye sokulmasının engellendiği açıklandı.

Bir güvenlik kaynağı Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, perşembe akşamı iki kişinin bulunduğu bir aracın aranması sırasında 250 kilogram TNT, 250 kilogram yüksek patlayıcı özelliğine sahip C-4 ile bir miktar küçük metal bilye ve çivi ele geçirildiğini belirtti.

Yargı kaynaklarından birinin aktardığına göre gözaltına alınan iki kişi Hizbullah üyesi olduklarını ve patlayıcıların örgüte ait olduğunu kabul etti. Şüphelilerin, Hizbullah’ın Bekaa bölgesindeki sorumlularından birinin kendilerine söz konusu sevkiyatı teslim ettiğini ve patlayıcıları Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine götürmelerini istediği kaydedildi.

Soruşturma kapsamında sevkiyatı gönderen ve teslim alacak kişilerin kimliklerinin belirlenmesi, olaya karışmış olabilecek diğer kişilerin faaliyetlerinin incelenmesi ve patlayıcıların Beyrut’a gönderilme amacının ortaya çıkarılması hedefleniyor.


‘Gazze sakinlerini Sina’ya nakledin’... Biden’ın özel temsilcisi McGurk, ABD talebinin ayrıntılarını açıkladı

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
TT

‘Gazze sakinlerini Sina’ya nakledin’... Biden’ın özel temsilcisi McGurk, ABD talebinin ayrıntılarını açıkladı

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)

İnci Mecdi

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk, Joe Biden döneminde Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin Sina Yarımadası’na nakledilmesi ve savaşın sona erdirilmesine yönelik bölge ülkeleri arasındaki müzakereler konusunda perde arkasında yaşananları yeni kitabında anlattı. ‘Brink: Inside the Race to Free the October 7th Hostages’ (Eşik: 7 Ekim Rehinelerini Kurtarma Yarışının İçinden) başlıklı kitapta, bu süreçte yaşananlara ilişkin ayrıntılara yer verildi.

McGurk, son günlerde ABD medyasına verdiği röportajlarda, bu ay yayımlanan kitabında aktardığı pek çok ayrıntıyı paylaştı. McGurk, Gazze Şeridi’ndeki savaşa ilişkin Mısır ve bölgedeki diğer ülkelerle yapılan görüşmelerden söz etti. Bunlar arasında, kitabında ‘kilit bir isim’ olarak nitelendirdiği eski Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil ile yaptığı görüşme de bulunuyor. McGurk, Kâmil’den Gazze sakinlerinin geçici olarak Sina Yarımadası’na nakledilmesini istediğini, ancak bu talebin kesin bir dille reddedildiğini belirtti.

McGurk, Ortadoğu’da Amerikan diplomasisinin önde gelen isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. George W. Bush, Barack Obama, Donald Trump ve Joe Biden dönemlerinde çeşitli görevlerde bulundu. 7 Ekim 2023 saldırıları gerçekleştiğinde ise Beyaz Saray’ın Ortadoğu’dan sorumlu dış politika başdanışmanıydı. McGurk, anı niteliğindeki kitabında, aralarında 12 ABD vatandaşının da bulunduğu rehinelerin serbest bırakılması amacıyla Mısır ve Katar üzerinden Hamas ile yürütülen dolaylı müzakerelere katılımının ayrıntılarını aktarıyor.

Mısır’ın kesin reddi

McGurk, ABD merkezli CBS News’e verdiği röportajda, kitabında Filistinlilerin Gazze dışına nakledilmesine ilişkin yer alan bölümleri değerlendirirken, “Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil’i aradım ve kendisine, ‘Bakın, Gazze sakinlerinin geçici olarak Sina’ya geçmesine izin verecek bir yol bulmalıyız’ dedim. Aldığım yanıt kesin bir ret oldu” ifadelerini kullandı. McGurk, savaş sırasında Gazze Şeridi’ndeki durumu ele aldığı esnada sivillerin sığınabileceği hiçbir yer bulunmadığına dikkat çekti. McGurk, sivillerin korunmak amacıyla sığınabileceği fiilî bir alan olmadığını belirterek, “Yer altındaki tesisler yalnızca Hamas’a tahsis edilmişti. Hamas liderleri de bunu açıkça ortaya koymuştu” dedi.

Mısır Eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil (AFP)
Mısır Eski stihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil (AFP)

7 Ekim saldırılarının ardından savaşın başlamasından bu yana Kahire, Gazze sakinlerinin Sina Yarımadası’na nakledilmesine veya yurt dışına göç etmelerinin teşvik edilmesine yönelik İsrail’in açık girişimlerine ve baskılarına karşı çıktı. Ekim 2023’te yayımlanan bir haberde, İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Gazze Şeridi sakinlerinin Kuzey Sina’ya nakledilmesini öneren bir konsept belgesi ortaya çıkarılmıştı. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in de aralarında bulunduğu İsrailli yetkililer ise 2024’ün başlarında Filistinlilerin göç etmesinin teşvik edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Kahire’nin bu konudaki tutumu, geçici yerinden edilmenin kalıcı bir sürgüne dönüşebileceği yönündeki kaygılara dayanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Mısır, böyle bir adımın Filistin davasının tasfiye edilmesi tehlikesini doğurabileceğini ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini zayıflatabileceğini savunuyor. Ayrıca çok sayıda Filistinlinin Sina’ya nakledilmesinin beraberinde getirebileceği güvenlik ve siyasi sonuçlar da Mısır’ın itirazlarının temel nedenleri arasında yer alıyor.

Hamas tünel ağı

McGurk, CBS News’e yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler’in (BM) bu konuda İsrail ile iş birliği yapmayı reddettiğini belirterek, “BM, bu konuda İsrail ile çalışmayı reddetti. Biz de aynı tutumu sergiledik. Çünkü ‘Hayır, insanları belirli bir bölgeye gitmeye zorlayamazsınız’ dedik. Ancak asıl soru, insanların nereye gideceğiydi. Dolayısıyla bu meselenin genel çerçevesi son derece korkunç. Savaş, hem siviller arasında hem de İsrail askerleri saflarında ağır can kayıplarına yol açtı. Bu, gerçek bir savaştı” ifadelerini kullandı. Hamas’ın Gazze’nin altında 20 yıl boyunca askerî bir altyapı inşa ettiğini belirten McGurk, “DEAŞ'a karşı yürütülen harekâta katıldım. Irak’ın Musul kentindeydim ve olayları yakından gördüm. Daha önce bunun gibi bir şeyle hiç karşılaşmamıştım” ifadelerini kullandı.

Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar, Gazze Şeridi’nin altındaki tünellerden birinde (Reuters)
Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar, Gazze Şeridi’nin altındaki tünellerden birinde (Reuters)

Hamas’ın yer altında böylesine bir askerî altyapıya sahip olduğu dikkate alındığında, askerî harekâtın son derece yıkıcı olmasının beklendiğini kaydeden McGurk, “Başından beri beni endişelendiren buydu. Durum, Musul ve Rakka’da gördüklerimizden farklı. Oralarda yer altı altyapısı yoktu ve yaklaşık on yıl süren bir hazırlık dönemi de yaşanmamıştı. Bu, son derece korkunç bir durum” değerlendirmesinde bulundu.

Biden ve Netanyahu’nun kucaklaşması

Hamas saldırılarının üzerinden bir haftadan biraz fazla zaman geçtikten sonra ABD Başkanı Joe Biden, Tel Aviv’de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya sarıldı. McGurk, kamuoyundaki tablonun henüz netleşmediği bir dönemde Biden’ın İsrail’e gitme önerisini kendisinin de ‘inanılmaz’ bulduğunu ve Biden’ın şaka yaptığını düşündüğünü belirtiyor. McGurk, Biden’ın İsrail’e gitme konusundaki ısrarını, Netanyahu’yu dizginleyebileceğine ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaş başlatmasını engelleyebileceğine inanmasına bağlıyor. Niyetleri ne kadar iyi olursa olsun, söz konusu sarılma, Biden’ın Gazze Şeridi’ne yönelik savaşa fiilen sınırsız destek verdiği yönünde bir işaret olarak algılandı.

New York Times’ın aktardığı alıntılara göre McGurk, bu gelişmenin ardından rehinelerin durumuna ilişkin müzakereler veya savaşın yönetimi konusunda Netanyahu üzerinde gerçek bir nüfuza sahip olamadı. McGurk, “İsrail’i kara harekâtı başlatmaktan vazgeçirebileceğimizi bir şekilde ummaya devam ettim. Bunu, İsrail’in askerî bir örgüt olarak Hamas’ı yok etme konusunda meşruiyetten yoksun olması nedeniyle değil, askerî ilerleyiş sırasında sivillerin göreceği zararı sınırlamaya yönelik uygulanabilir bir planımız henüz bulunmadığı için istiyordum” ifadelerini kullandı. McGurk ayrıca, Biden’ın savaşın nasıl sona ereceğine ilişkin ikna edici bir açıklama sunamadığını da kabul etti.

İsrail’in el-Ehli Hastanesi’ni bombalamakla ilgili suçlamalardan aklanması

McGurk, o dönemde Biden’ın Amman’da Ürdün Kralı 2. Abdullah, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile görüşmesinin planlandığını, ancak el-Ehli Baptist Hastanesi’nin bombalanmasının bu buluşmayı engellediğini ifade etti. Bunun üzerine ABD Başkanı, bölge ziyaretini yalnızca İsrail’le sınırladı.

Savaş, Gazze Şeridi’ni harabeye çevirdi. (Reuters)
Savaş, Gazze Şeridi’ni harabeye çevirdi. (Reuters)

McGurk, yüzlerce Filistinlinin ölümüne yol açan saldırıdan Tel Aviv’in sorumlu olmadığını savunan İsrail anlatısını benimsedi. McGurk, “İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısında 500 Filistinlinin öldüğünü bildiren haber başlıkları yayıldı. Ancak bu bilginin daha sonra doğru olmadığı ortaya çıktı” dedi. Bunun üzerine Ürdün Kralı, ABD tarafında planlanan görüşmelerin iptal edilmesini istedi. McGurk, “Gerekçeleri anladık. Ziyaretimizi yalnızca İsrail’le sınırladık ve söz konusu görüşmeleri gerçekleştirmedik” ifadelerini kullandı.

Hamas’ın acımasız oyunları

Siyasi amaçlı kaçırmaların korkunç mantığında rehinelerin bir bedeli vardır, ancak kendilerine özgü bir değerleri yoktur. Bir yandan, rehineleri kaçıranlar onları para, mahkûmlar veya siyasi tavizler gibi istedikleri herhangi bir şey karşılığında takas edebileceklerini varsayar. Diğer yandan, rehineler neredeyse insan olarak görülmez; son derece özel bir piyasada alınıp satılabilen mallara indirgenirler. McGurk, özünde taşıdığı vahşet bir yana, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’deki yerleşim yerlerine düzenlediği saldırının, bu piyasanın işleyişine ilişkin yanlış bir anlayışa dayandığını belirtiyor. New York Times’ın kitaptan aktardığı bölümlere göre, o gün Hamas tarafından rehin alınan 251 kişinin serbest bırakılması için ABD hükümetinin yürüttüğü çalışmalara liderlik eden McGurk, söz konusu saldırıyı ‘tarihteki en kötü toplu rehine alma olaylarından biri’ olarak nitelendirdi.

McGurk, Hamas’ın arabulucularla acımasız bir oyun oynadığını, kendi iç hesapları doğrultusunda umutları yükseltip ardından söndürdüğünü ve bu hesapların hâlâ tam olarak anlaşılamadığını söylüyor. McGurk ayrıca, saldırılardan kısa süre sonra Biden ile yaptığı bir görüşmede, Netanyahu’nun rehinelerin kurtarılmasını sağlamaya yönelik herhangi bir fikir ortaya koymadığını aktarıyor. Netanyahu’nun bu konudaki tek yaklaşımının, rehinelerin serbest bırakılmasını İsrail’in Gazze’ye düzenleyeceği kara harekâtının ikincil bir sonucu olarak görmek olduğunu belirtiyor. McGurk, Şubat 2024’te Netanyahu ile yaptığı başka bir görüşmeye ilişkin notlarında ise İsrail Başbakanı’nın 30 dakikadan uzun süre rehinelerden hiç söz etmediğini kaydediyor. McGurk, Netanyahu’nun askerî harekâtı tartışırken heyecanlı ve enerjik göründüğünü, rehineler konusuna gelindiğinde ise çok daha isteksiz davrandığını, hatta bu konuya değinmeyi tercih edip etmediğinin bile belirsiz olduğunu ifade ediyor.

Hamas ile Netanyahu’nun iş birliği

McGurk, Filistin meselesinin ihmal edildiğini ve bu süreçte Netanyahu’nun Hamas’la iş birliği yaptığını belirtti. McGurk, “Biden’ın göreve başlamasından kısa bir süre sonra, İsrail’in Hamas ve sivil yöneticiler tarafından idare edilen bakanlıkları yararına Gazze’ye her ay milyonlarca dolar aktarılmasını öngören mevcut bir politika izlediğini öğrendim. Önceki Trump yönetimi de bu politikayı desteklemiş, Katar’ın bir terör örgütüne para aktarması nedeniyle cezalandırılmasını veya yaptırımlara maruz kalmasını önlemek amacıyla istisnalar tanımıştı” diye yazdı. McGurk’ün bu yıkıcı politikaya yönelik eleştirisi ise “Geriye dönüp bakıldığında, Washington bu yaklaşım hakkında daha sert sorular sormalıydı” demekle sınırlı kaldı.

Husi bombardımanı ve Nasrallah’ın öldürülmesi

İsrail’in Hizbullah’a yönelik operasyonları ve Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi hakkında konuşan McGurk, Washington’ın çağrı cihazı operasyonundan önceden haberdar olduğu iddiasını reddetti. Kudüs Gücü komutanlarından ve Hizbullah’ın güçlendirilmesi ile silahlandırılmasından sorumlu olan Muhammed Rıza Zahidi’nin hedef alınmasını ise örgütün Lübnan’dan İsrail’e yönelik her gün düzenlediği saldırılar karşısında meşru müdafaa eylemi olarak değerlendirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre McGurk, Zahidi’nin Şam’da hedef alınmasından kısa süre önce kendisine bilgi verildiğini de kabul etti.

McGurk, Biden yönetiminin Ocak 2024’te Umman’ın arabuluculuğuyla, Irak ve Suriye’deki Amerikan güçlerini hedef alan saldırıları durdurmak amacıyla İran’la dolaylı bir iletişim kanalı açmaya çalıştığını açıkladı. Bu girişim, Husilerin Kızıldeniz’de gemilere yönelik saldırılarının sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. McGurk, Biden’ın aralarında İranlı bir komutanın hedef alınmasının da bulunduğu askerî seçenekleri değerlendirmesine rağmen öncelikle diplomatik yolu denemeyi tercih ettiğini ve 10 Ocak’ta Umman’a gittiğini söyledi. McGurk’ün aktardığına göre Biden, saldırıların sürmesinin doğrudan bir çatışmaya yol açabileceği konusunda İranlıları uyardı. Ancak İranlılar saldırılardan sorumlu olduklarını reddederek doğrudan müzakereye girmeyi kabul etmedi; temaslar arabulucular üzerinden mesaj alışverişiyle sınırlı kaldı. Görüşmenin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD, ertesi gün Husilere yönelik saldırılara başladı.

McGurk, buna rağmen Amerikan güçlerine yönelik saldırıların devam ettiğini, 28 Ocak’ta düzenlenen bir İHA saldırısında üç Amerikan askerinin öldürülmesi ve bazılarının yaralanmasının ardından Biden’ın İranlı bir komutanı ve Tahran’a yakın milis grupların liderlerini hedef alan saldırılar emrettiğini belirtti. McGurk’e göre bu saldırıların ardından Amerikan güçlerine yönelik saldırılar sona erdi. McGurk, bu deneyimi diplomasinin kendisini destekleyecek bir güce ihtiyaç duyduğunun kanıtı olarak sunuyor. Ona göre İran ve vekil güçleri, gerçek bir askerî baskıyla karşı karşıya kalmadıkları sürece taviz vermeye hazır değildi. McGurk bu değerlendirmeyi rehinelerin serbest bırakılmasına yönelik müzakerelerle de ilişkilendirerek, Hizbullah, Husiler ve İran destekli milislerin İsrail ile ABD’ye askerî baskı uyguladığını gördüğü sürece Hamas’ın müzakerelere ciddi biçimde katılmaya hazır olmadığını söyledi.


“Yemen Şafağı” Operasyonu: Babülmendeb’in kontrolü sağlandı, hükümet güçleri batı kıyısında ilerliyor

“Yemen Şafağı” Operasyonu: Babülmendeb’in kontrolü sağlandı, hükümet güçleri batı kıyısında ilerliyor
TT

“Yemen Şafağı” Operasyonu: Babülmendeb’in kontrolü sağlandı, hükümet güçleri batı kıyısında ilerliyor

“Yemen Şafağı” Operasyonu: Babülmendeb’in kontrolü sağlandı, hükümet güçleri batı kıyısında ilerliyor

Yemen’de yürütülen “Yemen Şafağı” askerî operasyonu bugün altıncı gününe girerken hükümet güçleri Babülmendeb Boğazı ve stratejik öneme sahip Meyyun Adası’nın kontrolünü tamamen sağladıklarını duyurdu. Güçlerin uluslararası deniz geçiş güzergâhına hâkim yüksek kesimlerdeki mevzilerini tahkim ettiği, bunun da ülkenin batı kıyısındaki askerî konumunu güçlendirdiği bildirildi.

Yemen’in güneybatısındaki Taiz vilayetinin geniş kesimlerinde internet ve iletişim hizmetleri kesintiye uğradı. Kesintiler, Husilerin vilayetin güneyinde askerî faaliyetlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde yaşandı.

Bölge sakinleri, uydu internet hizmeti Starlink’i kullanan yerel ağlara yöneldi. Ancak Husiler, kısa süre önce kontrol altına aldıkları bölgelerde bu hizmete ait cihazlara el koymaya başladı. Güvenlik ve denetim önlemleri kapsamında güvenlik kameraları ve cep telefonları da hedef alındı.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü ise Lahic ve Aden vilayetlerinde yerinden edilmiş kişilerin sağlık ve yaşam koşullarının kötüleştiği uyarısında bulundu. Örgüt, çatışmaların yoğunlaştığı bölgelerden kaçan sivillerin akut yetersiz beslenme, kolera, akut sulu ishal, kızamık ve diğer bulaşıcı hastalıklarla karşı karşıya kaldığını belirtti. Açıklamada, yerinden edilen kişilerin gıda, temiz su ve sağlık hizmetlerine erişim imkânlarının da giderek azaldığına dikkat çekildi.

Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM), Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının devam etmesini sert bir dille kınadı. Kınama açıklamasında, salı ve çarşamba günleri Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı ile Abha Uluslararası Havalimanı’nın hedef alınması da yer aldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre söz konusu saldırılarda vatandaşlar ve ülkede ikamet eden kişiler arasında ölenler ve yaralananlar oldu.

BM Sözcüsü, sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının uluslararası insancıl hukuk kapsamında yasak olduğunu vurguladı.