100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
TT

100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)

Velid Faris
Fransa’nın sömürgeleri olan Suriye ve Lübnan’da 1 Eylül 1920’de ilan edilen “Büyük Lübnan”ın kuruluşunu ilan etmesinin üzerinde 100 yıl geçti. O gün Fransa’nın doğu cephesi komutanı Henry Gouraud, bir yanına Maruni Patriği diğer yanına Müftüyü alarak Büyük Lübnan devletinin kuruluşunu ilan etmişti.
Bir çok tarihçi ve siyasetçi Lübnan’a bir Fransız ürünü olarak bakar, sanki o tarihten önce Lübnan yoktu ve sanki Lübnan bugün sadece bir asırlık bir geçmişe sahipmiş gibi. Üstelik 1943’te dini ve mezhepsel dengeye göre kurulan bu sistemi sanki Lübnan’ın varoluşsal yönetim biçimiymiş gibi bize sunmaya çalışıyorlar.
Bu bakış açısı elbette tarihsel ve siyasi olarak doğru bir yaklaşım değil. Lübnan, Mısır ve Mezopotamya kadar eskidir. Lübnan’a ve yönetimine uyum sağlayacak tek bir formülün olduğu düşünmek bu sebeple tamamen yanlıştır. Bu makalede ülkenin “Büyük Lübnan”dan önceki tarihini özetleyecek ardından halihazırdaki durumu ve gelecekte muhtemel seçenekleri aktaracağım. Aslında Lübnan’ın bu varlık sorunu çevre ülkelerde de değişik biçimlerde de olsa karşımıza çıkmaktadır. Yemen’den Irak’a, Sudan’dan İran’a ve Türkiye’ye  kadar geniş bir coğrafyada benzer sorunlar görülmektedir.
Sosyal, dini ve mezhepsel çeşitlikler barındıran Lübnan, tarihten bu yana türlü  zorlu dönemeçlerden geçerken, ağır sınavlar verdi ve vermeye de devam ediyor.

Lübnan’ın ‘Büyük Lübnan’ öncesi tarihi
Tarihi olaylar değişmez olsa da o olaylar ile ilgili yapılan okumalar farklı olabilir. Büyük Lübnan’ın ilanı sırasında Lübnanlıların kendi içinde fikir ayrılıkları vardı ve buna rağmen 100 yıl önce biçilen bu sistem, bu güne kadar varlığını devam ettirebildi. Altın yıllar, barış yılları, savaş yılları, felaket yılları derken sona gelindi.
Lübnan’ın tarihi Antik Mısır, Asur, Keldani, Sümer, Pers, Antik Yunan medeniyetlerine kadar uzanır. Fenikeliler bu bölgede Cebel-i Lübnan bölgesine kadar uzanan bir uygarlık kurdular. Lübnan’ın dönemsel tarihini kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
*Hz. Ömer döneminde İslami fetih devri (635)
*Tolunoğulları (875)
*Fatımiler (969)
*Haçlılar 1124’te bütün sahil şehirlerini ele geçirdiler. Böylece bugünkü Lübnan toprakları Ba‘lebek ve iç bölgeler dışında Haçlı yönetimi altına girmiş oldu. Haçlılar döneminde Lübnan üç idarî bölüme ayrıldı. Beyrut’un kuzeyinden Trablus’a kadar olan bölge Trablus Kontluğu (1099-1291), Beyrut, Sayda ve Sûr Kudüs Krallığı’na (1109-1289) bağlıydı. Lübnan’ın iç kesimleri ise müslümanların hâkimiyeti altında bulunuyordu.
*Eyyübiler (1291)
*Osmanlı hakimiyeti altında yerel Arap yönetimler dönemi (1516)
*Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı devletinin zayıflamasıyla Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki ülkeleri paylaşma hususunda anlaşması, Sykes Picot Anlaşması (1916) ve  Balfour Deklerasyonu (1917), Hicaz - İngiliz Anlaşması ve tüm bu gelişmelerin sonucu bir çok yeni devlet kuruldu bölgede. Bunlardan biri de 1920’de ilan edilen Büyük Lübnan devletidir.
7. yüzyıldan bu yana Lübnan sürekli demografik değişimler geçirmiştir. Hristiyanların ve özellikle Marunilerin genişlemesi, Dürzilerin dağlarda, Müslümanlar ise  sahiller ve iç kısımlarda genişlemesi söz konusu oldu. Ülkenin merkezinde yer alan dağlık bölgesi Cebel-i Lübnan’da nüfuz kurma çabaları çeşitli sorunların patlak vermesine sebep oldu. Ülke, halen kuzey sınırlarını teşkil eden kuzey Suriye’ye kadarki bölgeye ulaşıncaya kadar genişledi. Sonraki dönemlerde de genişleme ve daralmalar yaşandı. Bütün bunlar olurken  Osmanlılar geldi ve Memlüklüleri bölgeden çıkarttı. Böylece üç asır boyunca Cebel-i Lübnan’ı Dürzilerin yönettiği ve ama Maruni varlığına da sahip bir emirliğe, otonom bir bölgeye dönüştü. 1840 ve 1860 yıllarında yaşanan iki iç savaşın ardından bölgesel güçler, Osmanlı egemenliğinden bağımsız bir Cebel-i Lübnan sancağının kurulmasına karar verdi. Böylece yeni çağda ilk defa uluslararası bir kabulle tanınan bir Lübnan kuruldu ancak bu bahsi geçen Lübnan’ın Beyrut’u Trablus’u ve Bekaa Vadisi yoktu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ‘Küçük Lübnan’ bir Osmanlı kuşatmasına maruz kaldı. Bu da halkın üçte birinin aç kalmasına diğer üçte birinin ölümüne ve geri kalanın da göç etmesine sebep oldu. 1. Dünya Savaşını İtilaf Devletlerinin kazanması ve Osmanlı devletinin yenilmesi sonrası Fransa, Cebel-i Lübnan’a ya kendi sınırlarıyla bağımsızlık ya da sınırlarına Beyrut, güney sahili ve Bekaa’yı da katarak bağımsızlık gibi iki seçenek sundu. Lübnanlılar ise sınırlarını genişletmeyi seçti ve 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan Devleti” doğmuş oldu.

Fransız Sömürgeciliği
1926’da Lübnanlı siyasiler Fransızların anayasasına benzer bir anayasa üzerinde anlaştılar ancak bu anayasa mezhepsel bir anayasaydı ve bugüne kadar yaşanan mezhepsel çekişme ve anlaşmaların müsebbibi oldu. Laikliği esas almayan bu anayasa federal bir yapı da sunmuyordu. Bu haliyle anayasa dış müdahalelere kapıları ardına kadar açmış oldu. Buna rağmen Lübnanlıların yıllar boyu Fransız kültürü ve kurumsal idare deneyimlerinden istifade ettiğini de belirtmek gerekir.

1943’de İlan Edilen Bağımsızlık
Fransız sömürgeciliği altında yaşayan Müslüman ve Hristiyan burjuvazi, ulus devletin bağımsızlığını talep etmeye başladılar. Buna binaen iki temele oturtulan ulusal bir anayasa yapıldı:
Birincisi federal olmayan, dinsel/mezhepsel kimliklere göre dağılım denklemine, ikincisi ise ekseriyeti Müslümanlardan oluşan Arap Milliyetçiliği yanlıları ile çoğunluğu Hristiyanlardan oluşan Lübnan Milliyetçiliği arasında ortak bir konsensüs inşa eden bir milliyetçilik tanımına dayanmaktadır. 
Aslında bu iki temel, ülkeyi Cebel-i Lübnan sınırlarından çıkarıp Büyük Lübnan’ı oluşturmak için gerekli olan iki temeldi. 1920’deki burjuvazi de bu sebeple, anayasal bir federasyon yerine iki tarafı da memnun etmek için “Arap yüzlü bir Lübnan” sloganını ürettiler.

Yasalar Cumhuriyeti Lübnan
1943 ile 1975 yılları arasında Lübnanlılar, Körfez’den yararlanarak ve  (1948 hariç) Arap - İsrail Savaşlarına katılmayarak  ekonomik, sosyal ve ticari bir refah dönemi yaşadı.  Uluslararası açıdan ise dış politikada dostane ilişkiler kurdular. O dönemde Lübnan, “Doğunun İsviçresi” olarak görülüyordu. Ülkenin bu refah ortamında zengin bir sınıf ve bundan faydalanan bir burjuvazi oluştu. Ancak eski mezhepsel eğilimler belirgin olmasa da küllerin altında sinsi sinsi varlığını devam ettirdi.
Bağımsızlıktan bu yana ülke bir dizi olayla sarsıldı; Arap Birliği üyeliğinden Filistin savaşına ve ardından mülteci akını ve ülkenin 1958’de bir iç savaşa girmesiyle hasır altı edilmiş olan kimlik anlaşmazlığının tehlike çanlarını çalması…
Lübnan’ın uluslararası ilişkileri ülkede taraflar arasında bir tartışma konusuna dönüştü. Batıyla ilişkileri güçlü tutma çabasındaki Cumhurbaşkanı Kamil Şamun, Sovyet yanlısı solcu gruplarla büyük anlaşmazlıklar yaşadı.
Daha sonra ülke askeri yönetim benzeri ancak parlamenter bir yönü de olan bir iktidar dönemine girdi.
General Cumhurbaşkanı Fuad Şihab, ülkeye 15 yıl sürecek ekonomik ve sosyal istikrar getirdi. Bu sayede Büyük Lübnan bir süre kalkınma yaşadı. Beyrut, Moskova ile ittifak kurmayan Arap ülkeleri ile hareket ediyordu. Ancak yine de dönemin Lübnan yönetimi, büyük gerginliklerden, anlaşmazlıklardan ve dolayısıyla savaştan kaçınıyordu. Ürdün’den çıkarılan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’a yerleşince Lübnan’ın güney sınırında İsrail  ile bir çok kez çatışmalar yaşandı. Bir süre sonra Hristiyan sağcı gruplar, FKÖ ile anlaşmazlıklar yaşamaya başlayınca o dönemin partileri kendi aralarında FKÖ’ye destek verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrıldılar. Sağcılar FKÖ karşı, solcu ve milliyetçi partiler ise FKÖ’nün yanında durdular.
1970’lerde ise her ne kadar Cumhurbaşkanı Süleyman Franciye şiddetlenen anlaşmazlıkların önüne geçmeye çalışsa da 1975’te uzun bir iç savaş başladı.

Lübnan’ın Uzun İç Savaşı
Büyük Lübnan bölündü; FKÖ’nün hakim olduğu bölgelerde, örgüte milliyetçi ve solcu milisler de katılarak milli hareket şemsiyesi altında birleşirken, Lübnan Cephesi ve Lübnan Kuvvetleri adı altında birleşen sağcı gruplar ise kendi bölgelerinin hakimiyetini ele geçirdiler. 1976 yılının yaz aylarında dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e bağlı kuvvetler Lübnan’a girerek Filistinli gruplarla çatıştı. Suriye’nin Lübnan’a girme sebebi her ne kadar Filistinli grupları püskürtmek olsa da bu, daha sonra Hristiyanlarla yapılacak uzun süreli çatışmaların fitilini ateşledi. 
Suriye ve İsrail, Lübnan’ın büyük bir kısmına işgal etti ve durum 1990 yılına kadar devam etti. Bir süre sonra Arap ülkeleri Lübnan için devreye girerek taraflar arasında bir barışın tesis edilmesi için görüşmeler yapılmasını sağladılar.

Taif Anlaşması
Lübnanlı tarafların katılımı ile 1989 yılında Suudi Arabistan’da Taif Anlaşması imzalandı. Ancak Esed Güçleri, kanlı süren savaşların ardından Hristiyan bölgelerin tamamını işgal etmiş ve Müslümanların yaşadığı  bölgelerde ise Hizbullah’ın da yardımıyla kontrolü eline almıştı. Adeta Beyrut’un tamamı Esed güçlerinin kontrolündeydi. Böylece Lübnan’ın yüzde 90’ı İran ekseninin eline geçmiş oldu.

Taif sonrası Lübnan’da Suriye işgali
15 yıl süren kanlı bir iç savaşın ardından Lübnan 1990-2005 yılları arasında on beş yıl daha sürecek bir Suriye işgali dönemine girdi. Bu da Esed’in güvenlik uzantısı Hizbullah’ın yayılıp gelişmesiyle sonuçlandı. Hizbullah ise dışarıda İsrail ile sınırlı bir takım savaşlara girse de daha çok içeride Esed’e muhalif gruplara karşı baskıcı bir politika izleme yolunu tercih etti. Nitekim 2000 yılının Mart ayında İsrail, Lübnan’ın güneyinden çekildi.

2005 Sedir Devrimi
2000 yılı ile birlikte muhalefet ve sivil toplum ve Lübnan diasporası Suriye işgaline karşı harekete geçti. Avrupa ve ABD’de yaşan Lübnan diasporası uluslararası düzeyde 1559 nolu kararı çıkartmayı başardı. Bu karara göre Esed güçlerinin Lübnan’dan çekilmesi gerekmekteydi. Ancak  Esed destekli Hizbullah ekseninin bu karara yanıtı ülkenin Başbakanı Refik Hariri’ye suikast düzenlemek oldu. Ancak bu olay tüm muhalefeti bir araya getirip büyük sokak protestolarının başlamasına sebep oldu. Bu protestolara karşılık Hizbullah yanlısı göstericiler Esed’e teşekkür pankartları taşıyarak karşı güç oluşturmaya çalıştı. Sedir Devrimi olarak adlandırılan Esed karşıtı gösterilerin gittikçe büyümesi ve 1 milyona yakın insanın sokaklara dökülmesi, uluslararası alanda da Suriye’ye yönelik adımlar atılmasına sebep oldu.
Bu sırada Fransa ve ABD araya girip Suriye’den Lübnan topraklarının tamamından çıkmasını istedi. Bu gelişmelerden sonra aynı yılın Nisan ayında Esed güçleri Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. Ancak silahını bırakmayı reddeden Hizbullah, Lübnan’ı suikastlar ve çatışmalarla İran etkisinde tutmaya devam etti.

2008 Hizbullah Darbesi
2008 yılının Mayıs ayında Hizbullah, Sünni çoğunluğa sahip batı Beyrut’u istila edip Cebel-i Lübnan’daki Dürzi köylere saldırılar düzenleyerek etki alanını genişletmeye çalıştı. Hizbullah, siyasi alanda da gücünü göstermeye başlayarak Fuad Sinyora Hükümetinin düşmesine sebep oldu. Hizbullah’ın egemenliğinde yeni bir hükümet kuruldu. Bu hükümet, Obama Yönetiminin Lübnan meselesine ilgisiz kalma politikasının da etkisiyle Sedir Devriminin yarattığı atmosferi yok etti.

Hizbullah’ın güçlenmesi
2011 yılından itibaren Hizbullah, Lübnan’ı İran’ın bölge ülkelerine yayılma politikasının üssü haline getirdi. Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e yayılan bir eksen oluştu. Hizbullah bölge ile de yetinmeyerek Venezuela’ya ve dünyanın değişik yerlerine kadar etki alanı oluşturdu. 1920’de Fransa’nın yardımıyla kurulan bu küçük ülke, Hizbullah’ın dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığı mali ve askeri operasyonlarının yürütüldüğü merkez üssü haline geldi. Böylece ülke barındırdığı etnisite ve mezhep çeşitliliğiyle uluslararası anlaşmazlıkların merkezlerinden biri oldu.

2019 Ekim Protestoları
17 Ekim 2019’da başlayan kitlesel halk protestoları ve Beyrut Limanı’nda yaşanan yıkıcı patlama, Lübnan halkının liderlerine ve yönetimlerine karşı büyük bir güven kaybına sebep oldu. Bir kesim, tüm kurumların ve devlet organlarının silahlı milislerden temizlenip baştan inşasını isteyip alanda mezhepsel tarafsızlığın gerekliliğine vurgu yaparken, ülkedeki diğer bir kesim  ise sosyalist bir düzen talep ediyor. Bunlara ek olarak bazıları Liberal laik bir düzen isterken bazıları da devlette mezhepsel güç ayrılığını savunuyor. Ancak Lübnanlıların büyük çoğunluğu Lübnan’ı silahlı milislerden tamamen temizlenmesini ve İran bağlantısından koparılması konusunda hemfikir görünüyor. Ayrıca gittikçe artan bir çoğunluk, Hizbullah’ın adeta can damarı gibi yapıştığı Büyük Lübnan fikrinden gittikçe uzaklaşıyor. Bir çok sosyal medya hesabında 1920’de kurulan Büyük Lübnan’ın ülkedeki Hizbullah’ın varlığıyla çöktüğünü ifade eden  ergen tweetler okuyoruz. Bu hesaplar Hizbullah bölgelerinden uzak bir Küçük Lübnan’ın kurulması çağrısında bulunuyor. Bu çağrıda dikkat çeken şey ise kurmayı hedefledikleri Küçük Lübnan’da Müslüman, Hıristiyan ve Hizbullah’a mensup olmayan Şiilere de yer olduğunu belirtmeleridir. Bu fikrin sahipleri, ortak yaşam alanı kurmayı hedeflediklerini söylüyorlar.  
Bir başka deyişle Lübnanlıların çoğunluğu İran ve uzantılarından uzak bir şekilde ve barış içinde yaşayacakları daha küçük bir Lübnan istiyor.
Tam olarak Faşizmden, terörden, şiddetten ve ölüm ikliminden uzak yaşamak istiyorlar. Bir Batı Almanya’da yaşamayı ve Hizbullah’ın temsil ettiği Doğu Almanya’nın Stalinizminden uzakta yaşamayı tercih ediyorlar. Hayallerinde ise bir gün Sovyetler Birliği’nin yıkılması gibi İran rejiminin yıkıldığını görmek var.
Çünkü ancak Hizbullah gücünü kaybettikten sonra çoğulcu, federal, demokratik ve barışçıl bir düzene geçilebileceğine inanıyorlar. Böylece bir 100 yıl belki de daha kısa zamanda ‘Küçük Lübnan’ın sadeliğinde ve ‘Büyük Lübnan’ın vizyonu çeşitliliği ve gücüde bir ülke ile dünyaya açılabilirler.

*Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir



Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
TT

Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, yaptığı açıklamada, hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış konusunda karar yetkisinin devlete ait olması olduğunu belirterek, silahların anayasal kurumların elinde bulunması gerektiğini vurguladı.

Zeydi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dün yaptığı konuşmada, “Silahların kontrol altına alınması ve savaş ile barış kararının devlete ait olması alanındaki uygulama adımları doğru yönde ilerliyor. Bu, kurumlar devletinin inşasının, egemenliğin korunmasının ve istikrarın tesis edilmesinin temelidir” ifadelerini kullandı.

Başbakan, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesinin stratejik ortaklarla ilişkileri yeni bir aşamaya taşıdığını belirterek, askeri iş birliğinden ekonomik ve kalkınma odaklı iş birliğine geçileceğini ifade etti. Zeydi, Irak’ı korumak amacıyla güvenlik ve askeri kapasitenin geliştirilmeye devam edeceğini söyledi.

Irak Başbakanı ayrıca sınırların kontrol altına alınması, açıkların giderilmesi ve aşırılığın gelişebileceği ortamların oluşmasını önlemek için sürekli teyakkuz halinde olunması çağrısında bulundu. Zeydi, Irak’ın diyalog ve diplomasiyi, krizlerin yatıştırılmasını, egemenliğe saygı gösterilmesini, içişlerine müdahale edilmemesini ve iyi komşuluk ilişkilerini destekleyen tutumunu yineledi. Çatışmaların müzakere yoluyla sona erdirilmesi ve savaşların yeniden patlak vermesinin önlenmesi çağrısı yaptı.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)

Zeydi, dünyaya Irak’a daha fazla açılma çağrısında bulunarak ülkesinin güvenlik ve istikrara katkı sunabilecek kapasitede olduğunu belirtti. Ayrıca “Kalkınma Yolu” projesinin önemine dikkat çekerek bunu, “Büyük Fav Limanı’nı Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya bağlayan, ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor” olarak nitelendirdi.

Zeydi, “Irak hiçbir zaman kenarda kalmadı; tarihin kalbi ve bugünün nabzıdır. Geleceğe doğru ortaklık kurmayı hak ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak, “Irak’ın Lübnanlaşmasını önlemek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Irak hükümeti üzerindeki silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskının arttığı bir dönemde yapıldı.

Rubio, ABD’nin Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini belirtti.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırıları durduracağı 90 günlük bir sürecin başlatılmasını ve silahların devlete devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.


Yemen genel seferberlik ilan etti

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Abdullah el-Alimi, Birleşmiş Milletler’de konuşmasını yaparken (Reuters)
Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Abdullah el-Alimi, Birleşmiş Milletler’de konuşmasını yaparken (Reuters)
TT

Yemen genel seferberlik ilan etti

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Abdullah el-Alimi, Birleşmiş Milletler’de konuşmasını yaparken (Reuters)
Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Abdullah el-Alimi, Birleşmiş Milletler’de konuşmasını yaparken (Reuters)

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, halka genel seferberlik ve ulusal teyakkuz çağrısında bulunarak silahlı kuvvetler ve güvenlik güçlerine katılmalarını, Husi milislerine karşı cumhuriyetlerini ve ulusal kurumlarını savunmaya katkı sağlamalarını istedi.

El-Alimi, 26 Eylül Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla halka hitaben yaptığı konuşmada, kandırılarak Husilerin saflarına katılanların cumhuriyet ve anayasal meşruiyet saflarına güvenli şekilde dönmelerinin önünü açtığını açıkladı. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre Alimi, dün itibarıyla Husiler safında savaşmayı veya onlar adına çalışmayı bırakanların anayasa ve yasalar uyarınca aftan yararlanacağını belirtti.

Yemen Cumhurbaşkanı, Yemen ve Kızıldeniz’de güvenlik ve istikrar isteyen ülkelere “halkımızın, hükümetimizin ve silahlı kuvvetlerimizin yanında durmaları ve ülkemizi milislerden kurtarmak amacıyla Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyona destek vermeleri” çağrısında bulundu.

El-Alimi, devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesinin “yalnızca Yemen’in değil, bölgedeki ve dünyadaki bütün ülkelerin çıkarına olduğunu” belirterek, “Husi projesinin topraklarımızı ve kıyılarımızı Yemen’in ve tüm bölgenin güvenliğine yönelik sürekli bir tehdide dönüştürmeyi amaçladığını” söyledi.

Cumhurbaşkanı, devletin hedefinin herkes için açık olduğunu vurgulayarak, bunun “devlet kurumlarını yeniden tesis etmek, ulusal toprakların tamamında egemenliği yeniden sağlamak ve nihayetinde Sana’ya ulaşmak” olduğunu ifade etti.


İtirazlar ve boş oy pusulaları... Gazze’deki Hamas başkanlık seçimlerinde neler oluyor?

(Soldan sağa) Hamas’ın liderlik konseyi üyeleri Nizar Avadallah, Halil el-Hayye ve Muhammed Derviş, Şubat 2025’te İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney ile gerçekleştirilen görüşmede. (Hamaney’in internet sitesi – AFP)
(Soldan sağa) Hamas’ın liderlik konseyi üyeleri Nizar Avadallah, Halil el-Hayye ve Muhammed Derviş, Şubat 2025’te İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney ile gerçekleştirilen görüşmede. (Hamaney’in internet sitesi – AFP)
TT

İtirazlar ve boş oy pusulaları... Gazze’deki Hamas başkanlık seçimlerinde neler oluyor?

(Soldan sağa) Hamas’ın liderlik konseyi üyeleri Nizar Avadallah, Halil el-Hayye ve Muhammed Derviş, Şubat 2025’te İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney ile gerçekleştirilen görüşmede. (Hamaney’in internet sitesi – AFP)
(Soldan sağa) Hamas’ın liderlik konseyi üyeleri Nizar Avadallah, Halil el-Hayye ve Muhammed Derviş, Şubat 2025’te İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney ile gerçekleştirilen görüşmede. (Hamaney’in internet sitesi – AFP)

Gazze Şeridi’nin içinden ve dışından dört Hamas kaynağı, Şarku’l Avsat’a yaptıkları ayrı açıklamalarda, üç hafta önce gerçekleştirilen ilk turda sonuç alınamamasının ardından, hareketin Gazze Siyasi Büro Başkanı seçimi için planlanan ikinci turun durdurulduğunu açıkladı.

Kaynakların ifadeleri, ilk turun ‘oy hakkına sahip kişilerin boş oy kullanması nedeniyle sonuçlanamadığı’ yönünde birleşti. Bu durumun, geçtiğimiz mayıs ayında Siyasi Büro Genel Başkanı seçimi sırasında yaşanan ve Halid Meşal’e karşı Halil el-Hayye’nin galibiyetiyle sonuçlanan ikinci tur seçimdeki sürecin bir tekrarı olduğu belirtildi.

Gazze ve yurt dışından üç kaynak, Gazze’deki Hamas bürosu liderliği için yapılacak ikinci turun durdurulmasının; yurt dışında ikamet eden Nizar Avadallah ile Gazze’de bulunan Ali el-Amudi (her ikisi de Siyasi Büro üyesi) arasındaki yarışta, Avadallah’ın ikinci turda uygulanan bazı prosedürlere itiraz etmesi üzerine gerçekleştiğini aktardı.

vfbgf
Hamas hareketinin askeri medya birimi tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, 7 Ekim 2023’teki saldırı sırasında bir Kassam Tugayları savaşçısı görülüyor. (Reuters)

Gazze dışındaki dördüncü kaynak ise ‘seçimlerin geçici olarak dondurulmasına ve açıklanmayan bazı düzenlemelerin ardından yakın zamanda tamamlanmasına yol açan başka görüş ayrılıklarının da bulunduğunu’ ifade etti. Kaynak, bu durumun ‘hareket içindeki her seçim sürecini düzenleyen yasa ve tüzükler çerçevesinde doğal bir süreç olduğunu’ değerlendirmesinde bulundu.

Bazı kaynaklar, seçimin ertelenmesini kısmen ‘güvenlik durumuna, Gazze Şeridi’nin içinden geçtiği süreç ile savaş sonrası seçim gerçekliğiyle başa çıkma koşullarına’ bağladı. Bir diğer kaynak ise seçimlerin ‘İsrail’in seçimlere veya diğer faaliyetlere katılan kişilere ulaşmayı amaçlayan yoğun istihbarat takibi altında yürütüldüğüne’ dikkat çekerek, tüm bu nedenlerin mevcut duruma yol açan hukuki açıkların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını belirtti.

Beyaz kağıtlar neden geri geldi?

Yine boş oy kullanılmasına ilişkin olarak Gazze içindeki iki kaynak, bu durumun doğal olduğunu, adayların fikir ayrılıklarından ve izleyecekleri yaklaşımın bazı üyelerce mevcut dönem için uygun görülmemesinden kaynaklandığını; nitekim genel seçimlerde de benzer bir tablonun yaşandığını belirtti.

Kaynaklar, Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayye’nin adaylardan Ali el-Amudi veya Nizar Avadallah’ı destekleyip desteklemediğine dair bilgi vermedi.

Hamas, 7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze sınırındaki mevzilerine ve yerleşim yerlerine yönelik başlattığı ve İsrail’in uzun süreli, kesintisiz bir savaş açmasına yol açan saldırıların ardından, 1987’deki kuruluşundan bu yana en karmaşık süreçten geçiyor.

Ali el-Amudi hakkında ne biliyoruz?

Geçtiğimiz aralık ayında Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, eski bir tutuklu ve Siyasi Büro üyesi olan, savaştan önce de hareketin medya dairesi sorumluluğunu yürüten el-Amudi’nin; Hamas’ın hayatını kaybeden lideri Yahya Sinvar’a yakın ve çoğu Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta ikamet eden bazı isimlerle birlikte Gazze’deki hareketin yönetimiyle görevlendirilmesinin ardından, Gazze Şeridi Siyasi Büro Başkan Vekilliği görevini üstlendiğini aktarmıştı.

2011 yılındaki İsrail askeri Gilad Şalit takas anlaşmasıyla serbest bırakılan el-Amudi, yaklaşık bir yıldır Gazze’nin yönetiminde merkezi ve kilit bir figür haline gelmişti. İsrail hapishanelerindeki tutukluluk süreçlerinde ve serbest kaldıktan sonra Sinvar’a oldukça yakın isimler arasında yer alan el-Amudi, birçok toplantı ve etkinlikte de kendisine eşlik etmişti. Gazze’nin yönetimi için el-Amudi’nin görevlendirilmesi uzlaşı ve istişare yoluyla gerçekleşmiş, ancak o dönemde bazı kaynaklar bu adımı iç tüzüğün etrafından dolaşma olarak değerlendirmişti. Gazze’deki iç seçimlerin yapılması da bu durumla açıklanıyor.

Geçtiğimiz dönemde el-Amudi’nin Gazze’de aldığı kararlar, yaptığı değişiklikler ve bazı yetkilileri görevden alması geniş tartışmalara yol açmış, Gazze’deki yerel lider kadro arasında huzursuzluk yaratmıştı. Bu durum, yurt dışındaki bazı Siyasi Büro üyelerinin müdahale ederek krizleri çözme arayışına girmesine neden olmuştu.

Nizar Avadallah hakkında ne biliyoruz?

Nizar Avadallah, Hamas’ta 2004 sonlarından 2007 başlarına kadar olan dönemde Siyasi Büro yönetimini gizlice yürüten tarihi kuşak liderleri arasında yer alıyor. Avadallah, Şalit takası müzakerelerinin sorumluluğunu üstlenmesinin yanı sıra son savaştaki müzakerelerde aktif ve önemli bir rol oynamış; hareketin 2007’de Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirmesinin ardından çeşitli başkentlerde yürütülen Filistin uzlaşma turlarında da kritik görevler üstlenmişti.

Avadallah, Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin, Abdulaziz Rantisi ve hareketin birinci kuşak diğer tarihi liderleriyle oldukça yakın bir ilişkiye sahipti.

Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde ikamet eden ve evi daha önceki savaşlarda birkaç kez bombalanan 68 yaşındaki mimar Avadallah’ın yıldızı bu süreçte parladı.

2021 yılında düzenlenen son iç seçimlerde Gazze Şeridi Siyasi Büro liderliği için Yahya Sinvar ile yarışan Avadallah, o dönemde yapılan ikinci tur seçimlerin ardından liderliği Sinvar’a kaybetmişti.