100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
TT

100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)

Velid Faris
Fransa’nın sömürgeleri olan Suriye ve Lübnan’da 1 Eylül 1920’de ilan edilen “Büyük Lübnan”ın kuruluşunu ilan etmesinin üzerinde 100 yıl geçti. O gün Fransa’nın doğu cephesi komutanı Henry Gouraud, bir yanına Maruni Patriği diğer yanına Müftüyü alarak Büyük Lübnan devletinin kuruluşunu ilan etmişti.
Bir çok tarihçi ve siyasetçi Lübnan’a bir Fransız ürünü olarak bakar, sanki o tarihten önce Lübnan yoktu ve sanki Lübnan bugün sadece bir asırlık bir geçmişe sahipmiş gibi. Üstelik 1943’te dini ve mezhepsel dengeye göre kurulan bu sistemi sanki Lübnan’ın varoluşsal yönetim biçimiymiş gibi bize sunmaya çalışıyorlar.
Bu bakış açısı elbette tarihsel ve siyasi olarak doğru bir yaklaşım değil. Lübnan, Mısır ve Mezopotamya kadar eskidir. Lübnan’a ve yönetimine uyum sağlayacak tek bir formülün olduğu düşünmek bu sebeple tamamen yanlıştır. Bu makalede ülkenin “Büyük Lübnan”dan önceki tarihini özetleyecek ardından halihazırdaki durumu ve gelecekte muhtemel seçenekleri aktaracağım. Aslında Lübnan’ın bu varlık sorunu çevre ülkelerde de değişik biçimlerde de olsa karşımıza çıkmaktadır. Yemen’den Irak’a, Sudan’dan İran’a ve Türkiye’ye  kadar geniş bir coğrafyada benzer sorunlar görülmektedir.
Sosyal, dini ve mezhepsel çeşitlikler barındıran Lübnan, tarihten bu yana türlü  zorlu dönemeçlerden geçerken, ağır sınavlar verdi ve vermeye de devam ediyor.

Lübnan’ın ‘Büyük Lübnan’ öncesi tarihi
Tarihi olaylar değişmez olsa da o olaylar ile ilgili yapılan okumalar farklı olabilir. Büyük Lübnan’ın ilanı sırasında Lübnanlıların kendi içinde fikir ayrılıkları vardı ve buna rağmen 100 yıl önce biçilen bu sistem, bu güne kadar varlığını devam ettirebildi. Altın yıllar, barış yılları, savaş yılları, felaket yılları derken sona gelindi.
Lübnan’ın tarihi Antik Mısır, Asur, Keldani, Sümer, Pers, Antik Yunan medeniyetlerine kadar uzanır. Fenikeliler bu bölgede Cebel-i Lübnan bölgesine kadar uzanan bir uygarlık kurdular. Lübnan’ın dönemsel tarihini kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
*Hz. Ömer döneminde İslami fetih devri (635)
*Tolunoğulları (875)
*Fatımiler (969)
*Haçlılar 1124’te bütün sahil şehirlerini ele geçirdiler. Böylece bugünkü Lübnan toprakları Ba‘lebek ve iç bölgeler dışında Haçlı yönetimi altına girmiş oldu. Haçlılar döneminde Lübnan üç idarî bölüme ayrıldı. Beyrut’un kuzeyinden Trablus’a kadar olan bölge Trablus Kontluğu (1099-1291), Beyrut, Sayda ve Sûr Kudüs Krallığı’na (1109-1289) bağlıydı. Lübnan’ın iç kesimleri ise müslümanların hâkimiyeti altında bulunuyordu.
*Eyyübiler (1291)
*Osmanlı hakimiyeti altında yerel Arap yönetimler dönemi (1516)
*Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı devletinin zayıflamasıyla Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki ülkeleri paylaşma hususunda anlaşması, Sykes Picot Anlaşması (1916) ve  Balfour Deklerasyonu (1917), Hicaz - İngiliz Anlaşması ve tüm bu gelişmelerin sonucu bir çok yeni devlet kuruldu bölgede. Bunlardan biri de 1920’de ilan edilen Büyük Lübnan devletidir.
7. yüzyıldan bu yana Lübnan sürekli demografik değişimler geçirmiştir. Hristiyanların ve özellikle Marunilerin genişlemesi, Dürzilerin dağlarda, Müslümanlar ise  sahiller ve iç kısımlarda genişlemesi söz konusu oldu. Ülkenin merkezinde yer alan dağlık bölgesi Cebel-i Lübnan’da nüfuz kurma çabaları çeşitli sorunların patlak vermesine sebep oldu. Ülke, halen kuzey sınırlarını teşkil eden kuzey Suriye’ye kadarki bölgeye ulaşıncaya kadar genişledi. Sonraki dönemlerde de genişleme ve daralmalar yaşandı. Bütün bunlar olurken  Osmanlılar geldi ve Memlüklüleri bölgeden çıkarttı. Böylece üç asır boyunca Cebel-i Lübnan’ı Dürzilerin yönettiği ve ama Maruni varlığına da sahip bir emirliğe, otonom bir bölgeye dönüştü. 1840 ve 1860 yıllarında yaşanan iki iç savaşın ardından bölgesel güçler, Osmanlı egemenliğinden bağımsız bir Cebel-i Lübnan sancağının kurulmasına karar verdi. Böylece yeni çağda ilk defa uluslararası bir kabulle tanınan bir Lübnan kuruldu ancak bu bahsi geçen Lübnan’ın Beyrut’u Trablus’u ve Bekaa Vadisi yoktu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ‘Küçük Lübnan’ bir Osmanlı kuşatmasına maruz kaldı. Bu da halkın üçte birinin aç kalmasına diğer üçte birinin ölümüne ve geri kalanın da göç etmesine sebep oldu. 1. Dünya Savaşını İtilaf Devletlerinin kazanması ve Osmanlı devletinin yenilmesi sonrası Fransa, Cebel-i Lübnan’a ya kendi sınırlarıyla bağımsızlık ya da sınırlarına Beyrut, güney sahili ve Bekaa’yı da katarak bağımsızlık gibi iki seçenek sundu. Lübnanlılar ise sınırlarını genişletmeyi seçti ve 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan Devleti” doğmuş oldu.

Fransız Sömürgeciliği
1926’da Lübnanlı siyasiler Fransızların anayasasına benzer bir anayasa üzerinde anlaştılar ancak bu anayasa mezhepsel bir anayasaydı ve bugüne kadar yaşanan mezhepsel çekişme ve anlaşmaların müsebbibi oldu. Laikliği esas almayan bu anayasa federal bir yapı da sunmuyordu. Bu haliyle anayasa dış müdahalelere kapıları ardına kadar açmış oldu. Buna rağmen Lübnanlıların yıllar boyu Fransız kültürü ve kurumsal idare deneyimlerinden istifade ettiğini de belirtmek gerekir.

1943’de İlan Edilen Bağımsızlık
Fransız sömürgeciliği altında yaşayan Müslüman ve Hristiyan burjuvazi, ulus devletin bağımsızlığını talep etmeye başladılar. Buna binaen iki temele oturtulan ulusal bir anayasa yapıldı:
Birincisi federal olmayan, dinsel/mezhepsel kimliklere göre dağılım denklemine, ikincisi ise ekseriyeti Müslümanlardan oluşan Arap Milliyetçiliği yanlıları ile çoğunluğu Hristiyanlardan oluşan Lübnan Milliyetçiliği arasında ortak bir konsensüs inşa eden bir milliyetçilik tanımına dayanmaktadır. 
Aslında bu iki temel, ülkeyi Cebel-i Lübnan sınırlarından çıkarıp Büyük Lübnan’ı oluşturmak için gerekli olan iki temeldi. 1920’deki burjuvazi de bu sebeple, anayasal bir federasyon yerine iki tarafı da memnun etmek için “Arap yüzlü bir Lübnan” sloganını ürettiler.

Yasalar Cumhuriyeti Lübnan
1943 ile 1975 yılları arasında Lübnanlılar, Körfez’den yararlanarak ve  (1948 hariç) Arap - İsrail Savaşlarına katılmayarak  ekonomik, sosyal ve ticari bir refah dönemi yaşadı.  Uluslararası açıdan ise dış politikada dostane ilişkiler kurdular. O dönemde Lübnan, “Doğunun İsviçresi” olarak görülüyordu. Ülkenin bu refah ortamında zengin bir sınıf ve bundan faydalanan bir burjuvazi oluştu. Ancak eski mezhepsel eğilimler belirgin olmasa da küllerin altında sinsi sinsi varlığını devam ettirdi.
Bağımsızlıktan bu yana ülke bir dizi olayla sarsıldı; Arap Birliği üyeliğinden Filistin savaşına ve ardından mülteci akını ve ülkenin 1958’de bir iç savaşa girmesiyle hasır altı edilmiş olan kimlik anlaşmazlığının tehlike çanlarını çalması…
Lübnan’ın uluslararası ilişkileri ülkede taraflar arasında bir tartışma konusuna dönüştü. Batıyla ilişkileri güçlü tutma çabasındaki Cumhurbaşkanı Kamil Şamun, Sovyet yanlısı solcu gruplarla büyük anlaşmazlıklar yaşadı.
Daha sonra ülke askeri yönetim benzeri ancak parlamenter bir yönü de olan bir iktidar dönemine girdi.
General Cumhurbaşkanı Fuad Şihab, ülkeye 15 yıl sürecek ekonomik ve sosyal istikrar getirdi. Bu sayede Büyük Lübnan bir süre kalkınma yaşadı. Beyrut, Moskova ile ittifak kurmayan Arap ülkeleri ile hareket ediyordu. Ancak yine de dönemin Lübnan yönetimi, büyük gerginliklerden, anlaşmazlıklardan ve dolayısıyla savaştan kaçınıyordu. Ürdün’den çıkarılan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’a yerleşince Lübnan’ın güney sınırında İsrail  ile bir çok kez çatışmalar yaşandı. Bir süre sonra Hristiyan sağcı gruplar, FKÖ ile anlaşmazlıklar yaşamaya başlayınca o dönemin partileri kendi aralarında FKÖ’ye destek verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrıldılar. Sağcılar FKÖ karşı, solcu ve milliyetçi partiler ise FKÖ’nün yanında durdular.
1970’lerde ise her ne kadar Cumhurbaşkanı Süleyman Franciye şiddetlenen anlaşmazlıkların önüne geçmeye çalışsa da 1975’te uzun bir iç savaş başladı.

Lübnan’ın Uzun İç Savaşı
Büyük Lübnan bölündü; FKÖ’nün hakim olduğu bölgelerde, örgüte milliyetçi ve solcu milisler de katılarak milli hareket şemsiyesi altında birleşirken, Lübnan Cephesi ve Lübnan Kuvvetleri adı altında birleşen sağcı gruplar ise kendi bölgelerinin hakimiyetini ele geçirdiler. 1976 yılının yaz aylarında dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e bağlı kuvvetler Lübnan’a girerek Filistinli gruplarla çatıştı. Suriye’nin Lübnan’a girme sebebi her ne kadar Filistinli grupları püskürtmek olsa da bu, daha sonra Hristiyanlarla yapılacak uzun süreli çatışmaların fitilini ateşledi. 
Suriye ve İsrail, Lübnan’ın büyük bir kısmına işgal etti ve durum 1990 yılına kadar devam etti. Bir süre sonra Arap ülkeleri Lübnan için devreye girerek taraflar arasında bir barışın tesis edilmesi için görüşmeler yapılmasını sağladılar.

Taif Anlaşması
Lübnanlı tarafların katılımı ile 1989 yılında Suudi Arabistan’da Taif Anlaşması imzalandı. Ancak Esed Güçleri, kanlı süren savaşların ardından Hristiyan bölgelerin tamamını işgal etmiş ve Müslümanların yaşadığı  bölgelerde ise Hizbullah’ın da yardımıyla kontrolü eline almıştı. Adeta Beyrut’un tamamı Esed güçlerinin kontrolündeydi. Böylece Lübnan’ın yüzde 90’ı İran ekseninin eline geçmiş oldu.

Taif sonrası Lübnan’da Suriye işgali
15 yıl süren kanlı bir iç savaşın ardından Lübnan 1990-2005 yılları arasında on beş yıl daha sürecek bir Suriye işgali dönemine girdi. Bu da Esed’in güvenlik uzantısı Hizbullah’ın yayılıp gelişmesiyle sonuçlandı. Hizbullah ise dışarıda İsrail ile sınırlı bir takım savaşlara girse de daha çok içeride Esed’e muhalif gruplara karşı baskıcı bir politika izleme yolunu tercih etti. Nitekim 2000 yılının Mart ayında İsrail, Lübnan’ın güneyinden çekildi.

2005 Sedir Devrimi
2000 yılı ile birlikte muhalefet ve sivil toplum ve Lübnan diasporası Suriye işgaline karşı harekete geçti. Avrupa ve ABD’de yaşan Lübnan diasporası uluslararası düzeyde 1559 nolu kararı çıkartmayı başardı. Bu karara göre Esed güçlerinin Lübnan’dan çekilmesi gerekmekteydi. Ancak  Esed destekli Hizbullah ekseninin bu karara yanıtı ülkenin Başbakanı Refik Hariri’ye suikast düzenlemek oldu. Ancak bu olay tüm muhalefeti bir araya getirip büyük sokak protestolarının başlamasına sebep oldu. Bu protestolara karşılık Hizbullah yanlısı göstericiler Esed’e teşekkür pankartları taşıyarak karşı güç oluşturmaya çalıştı. Sedir Devrimi olarak adlandırılan Esed karşıtı gösterilerin gittikçe büyümesi ve 1 milyona yakın insanın sokaklara dökülmesi, uluslararası alanda da Suriye’ye yönelik adımlar atılmasına sebep oldu.
Bu sırada Fransa ve ABD araya girip Suriye’den Lübnan topraklarının tamamından çıkmasını istedi. Bu gelişmelerden sonra aynı yılın Nisan ayında Esed güçleri Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. Ancak silahını bırakmayı reddeden Hizbullah, Lübnan’ı suikastlar ve çatışmalarla İran etkisinde tutmaya devam etti.

2008 Hizbullah Darbesi
2008 yılının Mayıs ayında Hizbullah, Sünni çoğunluğa sahip batı Beyrut’u istila edip Cebel-i Lübnan’daki Dürzi köylere saldırılar düzenleyerek etki alanını genişletmeye çalıştı. Hizbullah, siyasi alanda da gücünü göstermeye başlayarak Fuad Sinyora Hükümetinin düşmesine sebep oldu. Hizbullah’ın egemenliğinde yeni bir hükümet kuruldu. Bu hükümet, Obama Yönetiminin Lübnan meselesine ilgisiz kalma politikasının da etkisiyle Sedir Devriminin yarattığı atmosferi yok etti.

Hizbullah’ın güçlenmesi
2011 yılından itibaren Hizbullah, Lübnan’ı İran’ın bölge ülkelerine yayılma politikasının üssü haline getirdi. Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e yayılan bir eksen oluştu. Hizbullah bölge ile de yetinmeyerek Venezuela’ya ve dünyanın değişik yerlerine kadar etki alanı oluşturdu. 1920’de Fransa’nın yardımıyla kurulan bu küçük ülke, Hizbullah’ın dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığı mali ve askeri operasyonlarının yürütüldüğü merkez üssü haline geldi. Böylece ülke barındırdığı etnisite ve mezhep çeşitliliğiyle uluslararası anlaşmazlıkların merkezlerinden biri oldu.

2019 Ekim Protestoları
17 Ekim 2019’da başlayan kitlesel halk protestoları ve Beyrut Limanı’nda yaşanan yıkıcı patlama, Lübnan halkının liderlerine ve yönetimlerine karşı büyük bir güven kaybına sebep oldu. Bir kesim, tüm kurumların ve devlet organlarının silahlı milislerden temizlenip baştan inşasını isteyip alanda mezhepsel tarafsızlığın gerekliliğine vurgu yaparken, ülkedeki diğer bir kesim  ise sosyalist bir düzen talep ediyor. Bunlara ek olarak bazıları Liberal laik bir düzen isterken bazıları da devlette mezhepsel güç ayrılığını savunuyor. Ancak Lübnanlıların büyük çoğunluğu Lübnan’ı silahlı milislerden tamamen temizlenmesini ve İran bağlantısından koparılması konusunda hemfikir görünüyor. Ayrıca gittikçe artan bir çoğunluk, Hizbullah’ın adeta can damarı gibi yapıştığı Büyük Lübnan fikrinden gittikçe uzaklaşıyor. Bir çok sosyal medya hesabında 1920’de kurulan Büyük Lübnan’ın ülkedeki Hizbullah’ın varlığıyla çöktüğünü ifade eden  ergen tweetler okuyoruz. Bu hesaplar Hizbullah bölgelerinden uzak bir Küçük Lübnan’ın kurulması çağrısında bulunuyor. Bu çağrıda dikkat çeken şey ise kurmayı hedefledikleri Küçük Lübnan’da Müslüman, Hıristiyan ve Hizbullah’a mensup olmayan Şiilere de yer olduğunu belirtmeleridir. Bu fikrin sahipleri, ortak yaşam alanı kurmayı hedeflediklerini söylüyorlar.  
Bir başka deyişle Lübnanlıların çoğunluğu İran ve uzantılarından uzak bir şekilde ve barış içinde yaşayacakları daha küçük bir Lübnan istiyor.
Tam olarak Faşizmden, terörden, şiddetten ve ölüm ikliminden uzak yaşamak istiyorlar. Bir Batı Almanya’da yaşamayı ve Hizbullah’ın temsil ettiği Doğu Almanya’nın Stalinizminden uzakta yaşamayı tercih ediyorlar. Hayallerinde ise bir gün Sovyetler Birliği’nin yıkılması gibi İran rejiminin yıkıldığını görmek var.
Çünkü ancak Hizbullah gücünü kaybettikten sonra çoğulcu, federal, demokratik ve barışçıl bir düzene geçilebileceğine inanıyorlar. Böylece bir 100 yıl belki de daha kısa zamanda ‘Küçük Lübnan’ın sadeliğinde ve ‘Büyük Lübnan’ın vizyonu çeşitliliği ve gücüde bir ülke ile dünyaya açılabilirler.

*Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir



Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
TT

Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016

Kemal Allam

Son zamanlarda ABD Başkanı Donald Trump ve “ABD'yi Yeniden Harika Yap” (MAGA) hareketinin yakın çevresinde İsrail'i çevreleyen yoğun tartışma hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Zira şu anda ABD, Trump yönetiminin İsrail'e verdiği sarsılmaz desteğe karşı eşi benzeri görülmemiş bir tepkiye sahne oluyor.

Bu tartışma genellikle olduğu gibi Bernie Sanders destekçileri veya radikal sol tarafından değil, ABD'nin güneyindeki muhafazakar Hristiyan çevrelerin kalbi tarafından yönetiliyor. Bu hareketin büyük bir kısmına, tartışmasız Trump'ın yakın çevresindeki en önemli ve etkili isim olan Tucker Carlson öncülük ediyor.

Suriye'deki savaşın ve özellikle Suriyeli Hristiyanların içinde bulunduğu kötü durumun, Tucker'ın Fox News'deki tavrını değiştirmesine neden olduğunu söylemek abartı olmaz. Buna ilave olarak, Arap Hristiyanları tekrar gündeme getirmek ve Amerikan medyasında seslerini duyurmak için uzun bir yolculuk başladı. Amerikalı Hristiyan gruplar da Suriye'yi yavaş yavaş Hristiyanlığın kalbi olarak görür hale geldiler.

Doğu Hristiyanlığının kalbi Suriye

Suriye, 19. yüzyıldaki Osmanlı dönemine kadar giden uzun bir süre boyunca, Amerikalı Hristiyanlar için her zaman özel bir yere sahip oldu. O zamanlar Suriye Antakyası olarak bilinen ve şimdi Türkiye’nin kontrolünde olan Hatay’a yapılan hac yolculuklarında, Amerikalı hacılar Antakya ve Tarsus'tan Şam'a, ardından güneye doğru ilerleyerek Kudüs'te hac yolculuklarını tamamlarlardı.

Suriyeli rahipler Aramice ve Süryanice öğretiyor ve burada çeşitli Amerikan kolejleri kuruluyordu. Ünlü Amerikan Beyrut Üniversitesi bile 1863 yılında öncelikle Suriye Protestan Koleji adıyla açılmıştı. “Suriye” kelimesi ilk Hristiyanlarla yakından ilişkilendirilmiş ve hatta ders kitaplarında Kudüs, Güney Suriye'nin bir parçası olarak kabul edilmişti. Bu, elbette Filistin'in ve özellikle Kudüs'ün Büyük Suriye'nin bir parçası olarak kabul edildiği klasik Arapçadaki “Biladüş-Şam” terimiyle de örtüşüyor. Buna göre Hristiyanlığın beşiği Antakya'dan Şam'a ve Kudüs'e kadar uzanıyordu.

Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okumuş, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürerek, ABD'nin şimdi İsrail'de ne yaptığını ve Arap Hristiyanları neden görmezden geldiğini sormuştu

Suriye'deki savaşın, Irak'tan Filistin'e kadar Doğu Hristiyanlığına yönelik baskıyı tartışmasız bir şekilde ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, Amerikalılar bir kez daha Suriye'yi Doğu Hristiyanlığının kalbi olarak görmeye başladılar. Bu aynı zamanda Arap Hristiyanların önemine ilişkin algı ve anlatıda bir değişime yol açtı.

Suriye'deki savaş tüm Suriyelilerin hayatlarını derinden etkiledi. Ancak komşu Irak ve Lübnan'da olduğu gibi, Suriye'deki Hristiyanlar da inançları nedeniyle radikal grupların hedefi haline gelerek ağır bir yük taşıdılar. 2016 yılında, Suriye ve Ortadoğu'daki savaşta Hristiyanların öldürülmesi, Rus Ortodoks Kilisesi Patriği ile Papa Francis arasında 1000 yıl aradan sonra ilk görüşmenin gerçekleşmesine yol açtı.

ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı bir röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)

Suriye, Carlson ve Amerikalıların dikkatini çekiyor

Bu yılın başlarında, muhafazakâr Amerikalı televizyon sunucusu Tucker Carlson, Washington'un İsrail'in Filistinli Hristiyanları öldürmesine ve onlara zulmetmesine verdiği desteği sorgulayarak, İsrail lobisini ve Hristiyan Siyonist ideolojinin savunucularını kızdırmıştı. Carlson, Beytüllahimli bir papaz olan Evanjelik Lüteriyen Kilisesi'nden Rahip Munther Isaac ile röportaj yaptı. Isaac, ABD'de kutsal topraklardaki Hristiyanlara yönelik muamele konusunda süregelen farkındalık eksikliğini gösteren bir kayıt sundu. O dönemde Fox News sunucusu olan Carlson, 2018'de ana akım Amerikan medyasında Suriyeli Hristiyanların geniş çapta öldürülmesiyle ilgili bir tartışma başlattı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin Ortadoğu'daki Hristiyanları hedef alan örgütlere verdiği desteği sürekli sorguladı. Ardından Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okudu, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürdü. Cruz'a İncil'in temelleri hakkında sorular sordu. ABD'nin İsrail'deki mevcut eylemlerinin ve Arap Hristiyanlara karşı duyarsızlığının doğru yol olduğunun bu kitabın neresinde söylendiğini sordu.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi

Carlson, ABD'deki muhafazakârları harekete geçiren ve Suriyeli Hristiyanların önemini vurgulayan bir kampanyaya öncülük etti. Brad Hough ve Zachary Wingard, Suriyeli Hristiyanların çektiği acıları ve bunun Doğu Hristiyanlığı üzerindeki etkisini belgeleyen, bu konunun Amerikalı Hristiyanların dikkatini nasıl çekmeye başladığını ayrıntılarıyla anlatan “Çarmıha Gerilen Suriye” adlı ortak bir kitap yazdılar. Suriye'de görev yapmış bir ABD Deniz Piyadeleri gazisi olan Brad Hough, ABD genelinde bir tura çıkarak okullarda ve kiliselerde Arap Hristiyanlar ve Amerikan Hristiyanlığının Huckabee ve Cruz gibi Evanjeliklerin tek taraflı bakış açısından kurtulmasının önemi hakkında konuşmalar yaptı. Şimdi de eskiden “Madam Maga” olarak bilinen ABD’li Temsilci Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin, İsrail'i destekleyen egemen Hristiyan akımdan koptuğunu görüyoruz. Önde gelen muhafazakâr bir talk-show sunucusu olan Megyn Kelly, Hristiyanların Arap Hristiyanlara olanları nasıl görmezden gelebildiğini sorguluyor.

Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)

Arap Hristiyanlar ön planda

Tucker Carlson'ın Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki Hristiyan din adamlarına bir platform sunma hareketine liderlik etmesiyle birlikte, diğer Arap Hristiyanlar da öne çıkmaya başladı. Hem Trump yönetimi içinde hem de Washington’daki siyasi çevrelerde, önde gelen Arap Hristiyanların siyasete liderlik etmesinde kademeli, ancak önemli bir değişim yaşandı. Trump'ın avukatı ve yakın arkadaşı Alina Habba, Keldani ve Irak kökenli. Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şu anki ABD Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Michael Waltz'un eşi Julia Nesheiwat, Ürdünlü tanınmış bir Hristiyan aileden geliyor. Nesheiwat, Waltz'un eşi olmasının yanı sıra orduda, Beyaz Saray'da ve diğer resmi görevlerde de bulunmuş. Trump'ın kızı da Arap oylarını Trump'a çekmede aktif rol oynayan ve Amerikan siyasetine daha geniş bir Arap Hristiyan tabanı kazandırmaya yardımcı olan tanınmış bir Lübnanlı Hristiyan aileden birisiyle evli. Ayman Abdel Nour, Washington'daki önde gelen Hristiyan seslerden biri ve Capitol Hill'deki Suriye politikasında etkili bir isim. Mısır asıllı Hristiyan Dr. Marty Makary, şu anda Gıda ve İlaç Dairesi Komiseri ve Trump'ın baş tıbbi danışmanı.

Tüm bunların zirve noktası, Hollywood’ın Hz. İsa'yı her zaman sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tasvir ederken, şu anda en popüler televizyon dizisi olan The Chosen’un kadrosunda, Hz. İsa'yı canlandıran Mısır-Suriye asıllı Arap-Amerikalı aktör Jonathan Roumi'nin de yer almasıdır.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
TT

Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

İsrail, Lübnan ve dolaylı olarak Hizbullah’ın, örgütün askeri depolarını, komutanlarını ve unsurlarını hedef alan 66 günlük yoğun İsrail operasyonlarını sona erdiren ateşkes anlaşmasını kabul etmesinin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, anlaşma İsrail’in ilk günden bu yana sürdürdüğü ihlaller nedeniyle sarsılıyor. İsrail, her gün yaptığı açıklamalarda operasyonları genişletme tehdidini yineliyor; gerekçe olarak ise Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesine uymadığını ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden inşa ettiğini öne sürüyor.

 Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)

Anlaşma artık fiili bir ateşkes değil, yalnızca ‘kırılgan bir sakinlik’ sağlamış durumda. Uygulanan maddeler sınırlı kaldı; anlaşmanın büyük bölümü ise günlük ihlallere açık hale gelerek büyük ölçüde anlamını yitirdi. Bu durum, Lübnan dosyasıyla ilgilenen uluslararası aktörleri yeni bir uzlaşı arayışına itti, ancak şu ana kadar tarafları bu yeni çerçeveye ikna etmeyi başaramadılar.

Anlaşmanın hangi maddeleri hayata geçirildi?

Anlaşmadan hayata geçirilen maddeler sınırlı kaldı. En belirgin adım, İsrail ile Hizbullah arasındaki açık savaşın durması ve kapsamlı bir gerilime yol açabilecek büyük çaplı operasyonların gerilemesiydi. Ayrıca Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki rolünün yeniden canlandırılması ve bölgede Hizbullah’a ait silahların büyük bölümünün toplanıp dağıtılması da uygulanan maddeler arasında yer aldı. Bu gelişmeler, anlaşma öncesindeki aylara kıyasla bazı sınır bölgelerinde kısmi bir sakinliğin geri dönmesine katkı sağladı.

İsrail'in günlük ihlalleri

Öte yandan İsrail, anlaşmanın ilk gününden itibaren ihlallerini durdurmadı. İnsansız hava araçları (İHA) ve savaş uçaklarıyla gerçekleştirilen binlerce hava ihlali ile Hizbullah’ın komutan ve üyelerine yönelik neredeyse günlük hale gelen suikastlar bu ihlallerin başında geldi. İsrail ayrıca, anlaşmada yer alan Lübnan içindeki askeri noktalardan geri çekilme taahhüdünü yerine getirmedi; sınır ötesi sızmalarını sürdürdü ve esirlerin serbest bırakılmasını reddetti.

Buna karşılık Hizbullah, askeri altyapısını yeniden inşa ederek anlaşmayı ihlal etmekle suçlanıyor. Lübnan devleti ise ülke genelinde silahları devletin elinde toplama yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesiyle anlaşmayı ihlal ettiği yönünde eleştiriler alıyor.

Önceki ve mevcut yönetim arasında Amerikan tutumu

El-Meşrik Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Dr. Sami Nadir, anlaşmanın temelinde yapısal sorunlar bulunduğunu belirtti. Nadir’e göre tarafların hiçbiri anlaşmayı uygulamadı; Hizbullah silahlarını teslim etmediği gibi bu silahların yerlerini de açıklamadı, İsrail ise ilk günden itibaren ihlallerini ve saldırılarını sürdürdü. Nadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, anlaşmanın mimarının görev süresi bitmek üzere olan bir Amerikan yönetimi olduğunu, bunun anlaşmanın en önemli zafiyetlerinden biri sayıldığını dile getirdi. Yeni yönetimin anlaşmadan kısmen uzaklaştığını ve ona bağlı kalma gereği duymadığını belirten Nadir, iki yönetimin dış politikada, özellikle de Ortadoğu konusunda çok farklı yaklaşımlara sahip olduğunu vurguladı.

 Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

Nadir, mevcut Amerikan yönetiminin masaya yeni unsurlar koyduğunu belirtti. Bunların başında İsrail ile yürütülen görüşmelerin geldiğini söyleyen Nadir, yönetimin üzerinde çalıştığı şeyin aslında değişiklikler içeren bir anlaşma ya da tamamen yeni bir formül olduğunu ifade etti. Ancak Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesini uygulamadaki yavaşlığının, İsrail’in ABD’nin örtülü onayıyla yeniden askerî harekete girişmesine zemin hazırladığını vurguladı Nadir’e göre bu durum, ileride yeni bir düzenlemenin gündeme gelmesini kaçınılmaz kılabilir; bu düzenleme bir tampon bölge oluşturulması ya da şu anda tartışılan diğer seçeneklerden biri olabilir.

Kırılgan ateşkes

Lübnanlı Şii muhalif ve Lübnan Demokratları Koalisyonu Başkanı Cad el-Ehavi, uygulanan ateşkes hükümlerinin ‘şeklî’ olduğunu söyledi. El-Ehavi’ye göre özellikle İsrail’den gelen günlük ihlaller, anlaşmayı ‘kâğıt üzerinde bir ateşkes’ ya da ‘kırılgan bir ateşkes’ haline getirdi. Güney Lübnan ise tamamlanmamış bir ateşkes ile yeni bir gerilime sürekli hazırlık hali arasında asılı duruyor.

El-Ehavi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, siyasi ve diplomatik çevrelerde mevcut anlaşmanın artık yeterli olmadığı konusunda geniş bir mutabakat bulunduğunu belirtti. Son aylarda ortaya çıkan güvenlik tablosunun, ya anlaşmanın değiştirilmesini ya da tamamen yeni bir anlaşmaya gidilmesini gerektirdiğini ifade etti. Bu seçeneğin bazı uluslararası çevrelerde tartışılmaya başlandığını söyleyen el-Ehavi, bunun nedenini eski anlaşmanın kırılganlığının açığa çıkması ve sahadaki askerî davranışı kontrol edememesi olarak açıkladı. Ona göre yeni bir anlaşma; gerçek uluslararası garantilerle desteklenen kapsamlı ve nihai bir ateşkes, yeni sınır güvenlik düzenlemeleri (1701 sayılı kararın öngördüğünden daha geniş kapsamlı olabilir) ve bölgesel-uluslararası taraflar arasında tamamlayıcı siyasi uzlaşıları içerebilir. Amaç ise Güney Lübnan’ın hesaplaşma sahası olarak kullanılmasını engellemek.

El-Ehavi, bu seçeneğin hayata geçmesi için gerekli siyasi koşulların şu an mevcut olmadığını vurguladı. Zira ona göre hem bölgesel düzeyde hem de Lübnan’ın iç siyasetinde durum uygun değil. El-Ehavi, “En önemli koşul, Hizbullah’ın yenildiğini kabul etmesidir; bunun ardından durumu değiştirmek mümkün olabilir” dedi.


Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
TT

Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)

Lübnan, yarın öğleden sonra Beyrut'a gelecek ve 2 Aralık Salı günü ayrılacak olan Papa XIV. Leo'yu ağırlamaya hazırlanıyor. Ziyaret, özellikle Lübnan için olağanüstü bir zamanda gerçekleşmesi ve Vatikan dışına ilk çıkışı olması nedeniyle "tarihi" olarak nitelendiriliyor. Papa, Lübnan yolculuğu öncesinde Türkiye'ye de uğrasa da Türkiye ziyaretinin amacı, Hristiyan doktrinini oluşturan ilk ekümenik konsey olan İznik Konsili'nin 1700. yıldönümünü İstanbul Patriği ile birlikte anmaktı.

Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)

Bu bağlamda, Papalık ziyaretinin resmi kilise koordinatörü Piskopos Mişel Avn, "Papa, Lübnan ve Lübnan halkının büyük acılar çektiğinin farkındadır ve yalnızca Lübnan halkı düzeyinde değil, aynı zamanda ziyaretinin Lübnan'a dünya çapında ışık tutması nedeniyle de bu ülkenin yanında durmayı gerektiren zor durumu anlamaktadır" dedi. Piskopos Avn, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Papa'nın Beyrut'tan açıklayacağı tutumların "Lübnan'ın mesajını ve bir arada yaşama taahhüdünü vurgulayacağını, böylece bölgesel veya uluslararası olsun, dünyadaki tüm karar vericilerin bunları duyacağını" belirtti. Papa, bizzat Lübnanlılara hitap edecek ve Beyrut'taki liderleri tüm vatandaşlarına layık bir devlet kurmak için birleşmeye çağıracak. Ayrıca tüm dünya için açık bir mesaj olacak"ifadesini kullandı. Avn, bu nedenle "Papa, ziyaretinde, Vatikan'ın Lübnan'ın varlığına, çağrısına ve misyonuna önem verdiğini söylemek için Lübnan'ın yanında yer aldığını" vurguladı.

Büyük Ayin

Piskopos Avn, Papa'nın seyahat programındaki durakların belirlenmesinin nedenlerini anlattı. Ziyaretin en önemli etkinliği olan ve yaklaşık yüz bin Lübnanlının katılması beklenen Büyük Ayin'in yanı sıra gençlerle buluşma da bu kapsamda değerlendirildi. Papa'nın insani yardım odaklı bir yeri ziyaret etme isteği doğrultusunda, Ortadoğu'da türünün tek örneği olan Deyr el-Salib Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi seçildi.

Dini Liderlerle Toplantı

Lübnan, diyalog ve Müslüman-Hristiyan birlikteliğinin ülkesi olarak bilindiği için Beyrut şehir merkezinde düzenlenecek "Ekümenik Toplantı" önemli bir etkinlik olacak. Lübnan'daki dini toplulukların liderleri, 1 Aralık Pazartesi günü saat 16:00'da Papa'nın etrafında toplanacak. Piskopos Avn'a göre resmi bir diyalog olmayacak, bunun yerine dört Müslüman ve dört Hristiyan liderin yapacağı sekiz konuşmanın ardından Papa konuşacak. Papa ayrıca, başta Harissa'daki din adamlarıyla bir toplantı ve Aziz Çarbel türbesinin bulunduğu Annaya'daki Aziz Maron Manastırı olmak üzere çeşitli yerleri ziyaret ederek, dua edecek.

Beyrut Limanı'nda Dua

Bu ziyaretin dikkat çeken bir özelliği de 4 Ağustos 2020'de Lübnan'ı vuran büyük patlamada hayatını kaybedenlerin anısına Beyrut Limanı'nda bir dakikalık saygı duruşunda bulunulacak olmasıdır. Ziyaretin başlayacağı Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda üç cumhurbaşkanı yetkililerle bir araya gelecek. Üç cumhurbaşkanının, Papa'yı Beyrut Uluslararası Havalimanı'na varışında karşılayacakları da unutulmamalıdır.

Piskopos Avn, bu ziyaretin kilise üzerinde olumlu bir etki yaratmasını umduğunu belirterek, "Duanın amacı sadece ziyaretin herhangi bir güvenlik sorunu yaşanmadan barışçıl bir şekilde geçmesi değil, aynı zamanda Kutsal Hazretleri'nden gelecek önemli mesajları ve sunacağı davetleri almaya hazırlanmaktır" dedi.

Farid Hazen: Ziyaretin Manevi ve Siyasi derinliği var

Papa'nın ziyaretinin dini öneminin ötesinde, siyasi bir boyutu da var. Patrikhane ile uzun süredir devam eden ilişkisinden güç alan Milletvekili Farid Hazen, bu noktayı Şarku'l Avsat'a şöyle anlattı: "Ziyaretin zamanlaması oldukça önemli. Papa'nın ilk ziyaretlerinden biri olmasının yanı sıra, asıl etken Vatikan'ın Lübnan'ı bölgedeki Hristiyanların son kalesi olarak görmesi ve Hristiyan varlığını ve Hristiyanların Lübnan'daki statüsünü korumak istemesidir." Hazen, "Bir diğer nokta da genel bölgesel durum, Güney Lübnan'da yaşananlar ve İsrail ile yaşanan savaş. Tüm bu tehlikeler, Papa'nın gelip 'Medeniyetlerin bir mesajı ve buluşma noktası, bir arada yaşama ve birlik Lübnan'ı olarak Lübnan'a bağlıyız ve Lübnan'da istikrara bağlıyız' demesi için birincil ve ilave bir motivasyon kaynağı" değerlendirmesinde bulundu.

Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndan gelen mesajla ilgili olarak Hazen, "Vatikan Devlet Başkanı olarak vereceği mesajın büyük olasılıkla Lübnan devletinin, kurumlarının, Lübnan'daki barışçıl yolun ve genel olarak barışın onayını içereceğini" belirtiyor.

Güvenlik garantileri

Güvenlik açısından Hazen, ziyaretin iptal edilmesinin söz konusu olmadığını vurguladı. Vatikan ve Kilise'nin ziyaretin planlandığı gibi devam edeceğine dair güvence aldığını belirten Hazen, "Vatikan'ın, güvenlik sağlanacağından emin olmadan Papa Hazretleri'ni getirme riskini göze alacağını sanmıyorum" dedi.

Papa'nın ziyareti, lojistik, güvenlik ve medya düzenlemelerinin yanı sıra, özellikle seyahat edeceği güzergahlar için yol planlarını da içeriyor. İsviçre Muhafızları ve İtalyan Jandarma yetkilileri, Papa'nın gezileri sırasında güvenliğinden sorumlu.

Aktif Vatikan Diplomasisi

El-Hazen, "Lübnan yararına uluslararası toplumla temaslar aracılığıyla dünyada aktif, etkili ve çok etkili bir Vatikan diplomasisi"nden bahsediyor ve ekliyor: "Bu ziyaretin doğrudan etkisinden çok dolaylı bir etkisi var." "(Dolaylı etki) dediğimde, asıl önemli olanın ziyaret değil, Hazretleri'nin ziyaretten sonra yapacağı çalışmalar olduğunu kastediyorum."

El-Hazen, Vatikan'ın tüm mezheplerden uzak durduğunu ve aralarında birlik, iş birliği ve iletişimi teşvik etmeye kararlı olduğunu teyit ettiği için çeşitli dini toplulukların bir araya gelmesinin olağanüstü önem taşıdığını belirtti. El-Hazen, bu çoğulculuk ve çeşitlilik olmadan, Lübnan'ın Vatikan'ın hayal ettiği Lübnan olmayacağına inanıyor.

Papa'nın Lübnan'a Dördüncü Ziyareti

Papa'nın Lübnan'a yaptığı bu ziyaret, bir papanın ilk ziyareti değil. İlk ziyaret, Papa VI. Paul'ün Hindistan'a giderken Beyrut'u ziyaret ettiği ve havaalanında resmi bir karşılama aldığı 1964 yılındaydı.

Olağanüstü önem kazanan ikinci ziyaret, Papa II. Jean Paul'ün 10 ve 11 Mayıs 1997 tarihlerinde, üçüncüsü ise Papa XVI. Benedict'in 14, 15 ve 16 Eylül 2012 tarihlerinde yaptığı ziyaretti.