100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
TT

100’üncü yılında Büyük Lübnan’dan geriye ne kaldı?

Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)
Ekim Devrimi ve Beyrut patlaması, Lübnan halkının çoğunda bir boşluk yarattı (Reuters)

Velid Faris
Fransa’nın sömürgeleri olan Suriye ve Lübnan’da 1 Eylül 1920’de ilan edilen “Büyük Lübnan”ın kuruluşunu ilan etmesinin üzerinde 100 yıl geçti. O gün Fransa’nın doğu cephesi komutanı Henry Gouraud, bir yanına Maruni Patriği diğer yanına Müftüyü alarak Büyük Lübnan devletinin kuruluşunu ilan etmişti.
Bir çok tarihçi ve siyasetçi Lübnan’a bir Fransız ürünü olarak bakar, sanki o tarihten önce Lübnan yoktu ve sanki Lübnan bugün sadece bir asırlık bir geçmişe sahipmiş gibi. Üstelik 1943’te dini ve mezhepsel dengeye göre kurulan bu sistemi sanki Lübnan’ın varoluşsal yönetim biçimiymiş gibi bize sunmaya çalışıyorlar.
Bu bakış açısı elbette tarihsel ve siyasi olarak doğru bir yaklaşım değil. Lübnan, Mısır ve Mezopotamya kadar eskidir. Lübnan’a ve yönetimine uyum sağlayacak tek bir formülün olduğu düşünmek bu sebeple tamamen yanlıştır. Bu makalede ülkenin “Büyük Lübnan”dan önceki tarihini özetleyecek ardından halihazırdaki durumu ve gelecekte muhtemel seçenekleri aktaracağım. Aslında Lübnan’ın bu varlık sorunu çevre ülkelerde de değişik biçimlerde de olsa karşımıza çıkmaktadır. Yemen’den Irak’a, Sudan’dan İran’a ve Türkiye’ye  kadar geniş bir coğrafyada benzer sorunlar görülmektedir.
Sosyal, dini ve mezhepsel çeşitlikler barındıran Lübnan, tarihten bu yana türlü  zorlu dönemeçlerden geçerken, ağır sınavlar verdi ve vermeye de devam ediyor.

Lübnan’ın ‘Büyük Lübnan’ öncesi tarihi
Tarihi olaylar değişmez olsa da o olaylar ile ilgili yapılan okumalar farklı olabilir. Büyük Lübnan’ın ilanı sırasında Lübnanlıların kendi içinde fikir ayrılıkları vardı ve buna rağmen 100 yıl önce biçilen bu sistem, bu güne kadar varlığını devam ettirebildi. Altın yıllar, barış yılları, savaş yılları, felaket yılları derken sona gelindi.
Lübnan’ın tarihi Antik Mısır, Asur, Keldani, Sümer, Pers, Antik Yunan medeniyetlerine kadar uzanır. Fenikeliler bu bölgede Cebel-i Lübnan bölgesine kadar uzanan bir uygarlık kurdular. Lübnan’ın dönemsel tarihini kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
*Hz. Ömer döneminde İslami fetih devri (635)
*Tolunoğulları (875)
*Fatımiler (969)
*Haçlılar 1124’te bütün sahil şehirlerini ele geçirdiler. Böylece bugünkü Lübnan toprakları Ba‘lebek ve iç bölgeler dışında Haçlı yönetimi altına girmiş oldu. Haçlılar döneminde Lübnan üç idarî bölüme ayrıldı. Beyrut’un kuzeyinden Trablus’a kadar olan bölge Trablus Kontluğu (1099-1291), Beyrut, Sayda ve Sûr Kudüs Krallığı’na (1109-1289) bağlıydı. Lübnan’ın iç kesimleri ise müslümanların hâkimiyeti altında bulunuyordu.
*Eyyübiler (1291)
*Osmanlı hakimiyeti altında yerel Arap yönetimler dönemi (1516)
*Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı devletinin zayıflamasıyla Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki ülkeleri paylaşma hususunda anlaşması, Sykes Picot Anlaşması (1916) ve  Balfour Deklerasyonu (1917), Hicaz - İngiliz Anlaşması ve tüm bu gelişmelerin sonucu bir çok yeni devlet kuruldu bölgede. Bunlardan biri de 1920’de ilan edilen Büyük Lübnan devletidir.
7. yüzyıldan bu yana Lübnan sürekli demografik değişimler geçirmiştir. Hristiyanların ve özellikle Marunilerin genişlemesi, Dürzilerin dağlarda, Müslümanlar ise  sahiller ve iç kısımlarda genişlemesi söz konusu oldu. Ülkenin merkezinde yer alan dağlık bölgesi Cebel-i Lübnan’da nüfuz kurma çabaları çeşitli sorunların patlak vermesine sebep oldu. Ülke, halen kuzey sınırlarını teşkil eden kuzey Suriye’ye kadarki bölgeye ulaşıncaya kadar genişledi. Sonraki dönemlerde de genişleme ve daralmalar yaşandı. Bütün bunlar olurken  Osmanlılar geldi ve Memlüklüleri bölgeden çıkarttı. Böylece üç asır boyunca Cebel-i Lübnan’ı Dürzilerin yönettiği ve ama Maruni varlığına da sahip bir emirliğe, otonom bir bölgeye dönüştü. 1840 ve 1860 yıllarında yaşanan iki iç savaşın ardından bölgesel güçler, Osmanlı egemenliğinden bağımsız bir Cebel-i Lübnan sancağının kurulmasına karar verdi. Böylece yeni çağda ilk defa uluslararası bir kabulle tanınan bir Lübnan kuruldu ancak bu bahsi geçen Lübnan’ın Beyrut’u Trablus’u ve Bekaa Vadisi yoktu.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ‘Küçük Lübnan’ bir Osmanlı kuşatmasına maruz kaldı. Bu da halkın üçte birinin aç kalmasına diğer üçte birinin ölümüne ve geri kalanın da göç etmesine sebep oldu. 1. Dünya Savaşını İtilaf Devletlerinin kazanması ve Osmanlı devletinin yenilmesi sonrası Fransa, Cebel-i Lübnan’a ya kendi sınırlarıyla bağımsızlık ya da sınırlarına Beyrut, güney sahili ve Bekaa’yı da katarak bağımsızlık gibi iki seçenek sundu. Lübnanlılar ise sınırlarını genişletmeyi seçti ve 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan Devleti” doğmuş oldu.

Fransız Sömürgeciliği
1926’da Lübnanlı siyasiler Fransızların anayasasına benzer bir anayasa üzerinde anlaştılar ancak bu anayasa mezhepsel bir anayasaydı ve bugüne kadar yaşanan mezhepsel çekişme ve anlaşmaların müsebbibi oldu. Laikliği esas almayan bu anayasa federal bir yapı da sunmuyordu. Bu haliyle anayasa dış müdahalelere kapıları ardına kadar açmış oldu. Buna rağmen Lübnanlıların yıllar boyu Fransız kültürü ve kurumsal idare deneyimlerinden istifade ettiğini de belirtmek gerekir.

1943’de İlan Edilen Bağımsızlık
Fransız sömürgeciliği altında yaşayan Müslüman ve Hristiyan burjuvazi, ulus devletin bağımsızlığını talep etmeye başladılar. Buna binaen iki temele oturtulan ulusal bir anayasa yapıldı:
Birincisi federal olmayan, dinsel/mezhepsel kimliklere göre dağılım denklemine, ikincisi ise ekseriyeti Müslümanlardan oluşan Arap Milliyetçiliği yanlıları ile çoğunluğu Hristiyanlardan oluşan Lübnan Milliyetçiliği arasında ortak bir konsensüs inşa eden bir milliyetçilik tanımına dayanmaktadır. 
Aslında bu iki temel, ülkeyi Cebel-i Lübnan sınırlarından çıkarıp Büyük Lübnan’ı oluşturmak için gerekli olan iki temeldi. 1920’deki burjuvazi de bu sebeple, anayasal bir federasyon yerine iki tarafı da memnun etmek için “Arap yüzlü bir Lübnan” sloganını ürettiler.

Yasalar Cumhuriyeti Lübnan
1943 ile 1975 yılları arasında Lübnanlılar, Körfez’den yararlanarak ve  (1948 hariç) Arap - İsrail Savaşlarına katılmayarak  ekonomik, sosyal ve ticari bir refah dönemi yaşadı.  Uluslararası açıdan ise dış politikada dostane ilişkiler kurdular. O dönemde Lübnan, “Doğunun İsviçresi” olarak görülüyordu. Ülkenin bu refah ortamında zengin bir sınıf ve bundan faydalanan bir burjuvazi oluştu. Ancak eski mezhepsel eğilimler belirgin olmasa da küllerin altında sinsi sinsi varlığını devam ettirdi.
Bağımsızlıktan bu yana ülke bir dizi olayla sarsıldı; Arap Birliği üyeliğinden Filistin savaşına ve ardından mülteci akını ve ülkenin 1958’de bir iç savaşa girmesiyle hasır altı edilmiş olan kimlik anlaşmazlığının tehlike çanlarını çalması…
Lübnan’ın uluslararası ilişkileri ülkede taraflar arasında bir tartışma konusuna dönüştü. Batıyla ilişkileri güçlü tutma çabasındaki Cumhurbaşkanı Kamil Şamun, Sovyet yanlısı solcu gruplarla büyük anlaşmazlıklar yaşadı.
Daha sonra ülke askeri yönetim benzeri ancak parlamenter bir yönü de olan bir iktidar dönemine girdi.
General Cumhurbaşkanı Fuad Şihab, ülkeye 15 yıl sürecek ekonomik ve sosyal istikrar getirdi. Bu sayede Büyük Lübnan bir süre kalkınma yaşadı. Beyrut, Moskova ile ittifak kurmayan Arap ülkeleri ile hareket ediyordu. Ancak yine de dönemin Lübnan yönetimi, büyük gerginliklerden, anlaşmazlıklardan ve dolayısıyla savaştan kaçınıyordu. Ürdün’den çıkarılan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lübnan’a yerleşince Lübnan’ın güney sınırında İsrail  ile bir çok kez çatışmalar yaşandı. Bir süre sonra Hristiyan sağcı gruplar, FKÖ ile anlaşmazlıklar yaşamaya başlayınca o dönemin partileri kendi aralarında FKÖ’ye destek verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrıldılar. Sağcılar FKÖ karşı, solcu ve milliyetçi partiler ise FKÖ’nün yanında durdular.
1970’lerde ise her ne kadar Cumhurbaşkanı Süleyman Franciye şiddetlenen anlaşmazlıkların önüne geçmeye çalışsa da 1975’te uzun bir iç savaş başladı.

Lübnan’ın Uzun İç Savaşı
Büyük Lübnan bölündü; FKÖ’nün hakim olduğu bölgelerde, örgüte milliyetçi ve solcu milisler de katılarak milli hareket şemsiyesi altında birleşirken, Lübnan Cephesi ve Lübnan Kuvvetleri adı altında birleşen sağcı gruplar ise kendi bölgelerinin hakimiyetini ele geçirdiler. 1976 yılının yaz aylarında dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e bağlı kuvvetler Lübnan’a girerek Filistinli gruplarla çatıştı. Suriye’nin Lübnan’a girme sebebi her ne kadar Filistinli grupları püskürtmek olsa da bu, daha sonra Hristiyanlarla yapılacak uzun süreli çatışmaların fitilini ateşledi. 
Suriye ve İsrail, Lübnan’ın büyük bir kısmına işgal etti ve durum 1990 yılına kadar devam etti. Bir süre sonra Arap ülkeleri Lübnan için devreye girerek taraflar arasında bir barışın tesis edilmesi için görüşmeler yapılmasını sağladılar.

Taif Anlaşması
Lübnanlı tarafların katılımı ile 1989 yılında Suudi Arabistan’da Taif Anlaşması imzalandı. Ancak Esed Güçleri, kanlı süren savaşların ardından Hristiyan bölgelerin tamamını işgal etmiş ve Müslümanların yaşadığı  bölgelerde ise Hizbullah’ın da yardımıyla kontrolü eline almıştı. Adeta Beyrut’un tamamı Esed güçlerinin kontrolündeydi. Böylece Lübnan’ın yüzde 90’ı İran ekseninin eline geçmiş oldu.

Taif sonrası Lübnan’da Suriye işgali
15 yıl süren kanlı bir iç savaşın ardından Lübnan 1990-2005 yılları arasında on beş yıl daha sürecek bir Suriye işgali dönemine girdi. Bu da Esed’in güvenlik uzantısı Hizbullah’ın yayılıp gelişmesiyle sonuçlandı. Hizbullah ise dışarıda İsrail ile sınırlı bir takım savaşlara girse de daha çok içeride Esed’e muhalif gruplara karşı baskıcı bir politika izleme yolunu tercih etti. Nitekim 2000 yılının Mart ayında İsrail, Lübnan’ın güneyinden çekildi.

2005 Sedir Devrimi
2000 yılı ile birlikte muhalefet ve sivil toplum ve Lübnan diasporası Suriye işgaline karşı harekete geçti. Avrupa ve ABD’de yaşan Lübnan diasporası uluslararası düzeyde 1559 nolu kararı çıkartmayı başardı. Bu karara göre Esed güçlerinin Lübnan’dan çekilmesi gerekmekteydi. Ancak  Esed destekli Hizbullah ekseninin bu karara yanıtı ülkenin Başbakanı Refik Hariri’ye suikast düzenlemek oldu. Ancak bu olay tüm muhalefeti bir araya getirip büyük sokak protestolarının başlamasına sebep oldu. Bu protestolara karşılık Hizbullah yanlısı göstericiler Esed’e teşekkür pankartları taşıyarak karşı güç oluşturmaya çalıştı. Sedir Devrimi olarak adlandırılan Esed karşıtı gösterilerin gittikçe büyümesi ve 1 milyona yakın insanın sokaklara dökülmesi, uluslararası alanda da Suriye’ye yönelik adımlar atılmasına sebep oldu.
Bu sırada Fransa ve ABD araya girip Suriye’den Lübnan topraklarının tamamından çıkmasını istedi. Bu gelişmelerden sonra aynı yılın Nisan ayında Esed güçleri Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. Ancak silahını bırakmayı reddeden Hizbullah, Lübnan’ı suikastlar ve çatışmalarla İran etkisinde tutmaya devam etti.

2008 Hizbullah Darbesi
2008 yılının Mayıs ayında Hizbullah, Sünni çoğunluğa sahip batı Beyrut’u istila edip Cebel-i Lübnan’daki Dürzi köylere saldırılar düzenleyerek etki alanını genişletmeye çalıştı. Hizbullah, siyasi alanda da gücünü göstermeye başlayarak Fuad Sinyora Hükümetinin düşmesine sebep oldu. Hizbullah’ın egemenliğinde yeni bir hükümet kuruldu. Bu hükümet, Obama Yönetiminin Lübnan meselesine ilgisiz kalma politikasının da etkisiyle Sedir Devriminin yarattığı atmosferi yok etti.

Hizbullah’ın güçlenmesi
2011 yılından itibaren Hizbullah, Lübnan’ı İran’ın bölge ülkelerine yayılma politikasının üssü haline getirdi. Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e yayılan bir eksen oluştu. Hizbullah bölge ile de yetinmeyerek Venezuela’ya ve dünyanın değişik yerlerine kadar etki alanı oluşturdu. 1920’de Fransa’nın yardımıyla kurulan bu küçük ülke, Hizbullah’ın dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığı mali ve askeri operasyonlarının yürütüldüğü merkez üssü haline geldi. Böylece ülke barındırdığı etnisite ve mezhep çeşitliliğiyle uluslararası anlaşmazlıkların merkezlerinden biri oldu.

2019 Ekim Protestoları
17 Ekim 2019’da başlayan kitlesel halk protestoları ve Beyrut Limanı’nda yaşanan yıkıcı patlama, Lübnan halkının liderlerine ve yönetimlerine karşı büyük bir güven kaybına sebep oldu. Bir kesim, tüm kurumların ve devlet organlarının silahlı milislerden temizlenip baştan inşasını isteyip alanda mezhepsel tarafsızlığın gerekliliğine vurgu yaparken, ülkedeki diğer bir kesim  ise sosyalist bir düzen talep ediyor. Bunlara ek olarak bazıları Liberal laik bir düzen isterken bazıları da devlette mezhepsel güç ayrılığını savunuyor. Ancak Lübnanlıların büyük çoğunluğu Lübnan’ı silahlı milislerden tamamen temizlenmesini ve İran bağlantısından koparılması konusunda hemfikir görünüyor. Ayrıca gittikçe artan bir çoğunluk, Hizbullah’ın adeta can damarı gibi yapıştığı Büyük Lübnan fikrinden gittikçe uzaklaşıyor. Bir çok sosyal medya hesabında 1920’de kurulan Büyük Lübnan’ın ülkedeki Hizbullah’ın varlığıyla çöktüğünü ifade eden  ergen tweetler okuyoruz. Bu hesaplar Hizbullah bölgelerinden uzak bir Küçük Lübnan’ın kurulması çağrısında bulunuyor. Bu çağrıda dikkat çeken şey ise kurmayı hedefledikleri Küçük Lübnan’da Müslüman, Hıristiyan ve Hizbullah’a mensup olmayan Şiilere de yer olduğunu belirtmeleridir. Bu fikrin sahipleri, ortak yaşam alanı kurmayı hedeflediklerini söylüyorlar.  
Bir başka deyişle Lübnanlıların çoğunluğu İran ve uzantılarından uzak bir şekilde ve barış içinde yaşayacakları daha küçük bir Lübnan istiyor.
Tam olarak Faşizmden, terörden, şiddetten ve ölüm ikliminden uzak yaşamak istiyorlar. Bir Batı Almanya’da yaşamayı ve Hizbullah’ın temsil ettiği Doğu Almanya’nın Stalinizminden uzakta yaşamayı tercih ediyorlar. Hayallerinde ise bir gün Sovyetler Birliği’nin yıkılması gibi İran rejiminin yıkıldığını görmek var.
Çünkü ancak Hizbullah gücünü kaybettikten sonra çoğulcu, federal, demokratik ve barışçıl bir düzene geçilebileceğine inanıyorlar. Böylece bir 100 yıl belki de daha kısa zamanda ‘Küçük Lübnan’ın sadeliğinde ve ‘Büyük Lübnan’ın vizyonu çeşitliliği ve gücüde bir ülke ile dünyaya açılabilirler.

*Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir



Nuri el-Maliki: Irak'ın iç işlerine Amerikan müdahalesini kesinlikle reddediyoruz

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
TT

Nuri el-Maliki: Irak'ın iç işlerine Amerikan müdahalesini kesinlikle reddediyoruz

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)
Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki (Arşiv – AFP)

Irak eski Başbakanı Nuri el-Maliki, ABD’nin Irak’ın iç işlerine müdahalesini reddettiğini belirterek, bunu ‘egemenliğin ihlali’ olarak nitelendirdi.

El-Maliki, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “Irak’ın iç işlerine yönelik açık Amerikan müdahalesini kesin bir dille reddediyoruz. Bunu Irak’ın egemenliğinin ihlali, 2003 sonrası Irak’taki demokratik düzene aykırı bir adım ve Koordinasyon Çerçevesi’nin başbakanlık için adayını belirleme kararına bir saldırı olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Açıklamasında devletler arası ilişkilerde tek siyasi seçeneğin diyalog dili olduğunu vurgulayan el-Maliki, “Ülkeler arasındaki iletişimde dayatma ve tehdit diline başvurulması kabul edilemez. Ulusal iradeye ve Irak Anayasası’nın güvence altına aldığı Koordinasyon Çerçevesi kararına saygı çerçevesinde, Irak halkının yüksek çıkarlarını gerçekleştirecek sonuca ulaşana kadar çalışmayı sürdüreceğim” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, Tahran’a yakın Şii partilerin desteğini alan Nuri el-Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi halinde ABD’nin Irak’a verdiği desteği keseceği uyarısında bulundu.

thysdfrgt
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'ın bahçesinde basın mensuplarına açıklamalarda bulunuyor. (EPA)

Trump, kendi sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadeye yer verdi: “Politikaları ve çılgın ideolojileri nedeniyle, eğer (Nuri el-Maliki) seçilirse ABD gelecekte Irak’a hiçbir yardımda bulunmayacak.”


Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
TT

Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, ABD’nin İran Dini Lideri Ali Hamaney’i hedef alması halinde müdahalede bulunabilecekleri yönündeki tehdidi, müdahale edip etmeyeceği konusunda kesin bir tutum ortaya koymamasına rağmen, Lübnan genelinde benzeri görülmemiş bir reddiye ile karşılandı. Söz konusu tepkinin, Gazze’ye destek verilmesine yönelik itirazlardan dahi daha sert olduğu belirtilirken, Kasım’ın nihai kararı sahadaki gelişmelere ve İran’a yönelik, halen tartışma konusu olan olası bir saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağladığı ifade ediliyor.

Her ne kadar Kasım bu tehdidiyle yalnız başına hareket ediyor görünse de, İran ve Hamaney ile dayanışma amacıyla düzenlenen programda dile getirdiği bu söylemin dışına çıkmasının zor olduğu kaydediliyor. Hizbullah ile Emel Hareketi’nden oluşan Şii İkilisi’ne yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın dini açıdan ‘velayet-i fakih’ ilkesine bağlı olduğunu ve bunun kendisi için vazgeçilmez bir meşruiyet zemini oluşturduğunu belirtti. Kaynak, bu bağın kopması halinde söz konusu meşruiyetin ortadan kalkacağını ifade ederken, yalnızca müdahale ihtimalinden söz edilmesinin dahi, bu tutumun sembolik bir dayanışma çerçevesinde mi kalacağı yoksa Washington’ı askeri olarak meşgul etmeye varan bir aşamaya mı taşınacağı yönünde soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti.

Popüler kuluçka merkezinin hesap verebilirliği

Siyasi ve askeri olarak Hizbullah’ın müdahil olması, öncelikle kendi toplumsal tabanı tarafından sorgulanmasını gerektiriyor. Ancak bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu sorgulamanın Hizbullah çevresinin ötesine geçerek, ‘Artık yeter, savaş istemiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ sloganı etrafında birleşen Lübnanlıların geneline yayılacağını vurguladı.

Aynı kaynak, Naim Kasım’a yöneltilen soruları şu başlıklar altında topladı:

– Kasım, hemen her vesileyle Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını vurguluyor. Peki bu kapasite, İsrail’in 27 Kasım 2024’te Lübnan’da yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını ihlal eden saldırılarına karşılık vermekten kaçınılırken, İran’ın yanında müdahil olmak için mi yeniden inşa edildi? Oysa İsrail, söz konusu anlaşmaya uymamayı sürdürdü.

– Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalmasından bu yana İsrail saldırılarına karşılık vermemesi ve bu süreçte çoğu kendi mensuplarından olmak üzere 500’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, tabanı nezdinde ciddi bir sıkıntı ve sorgulama yaratmadı mı? Bu sorulara verilecek yanıtın eksikliği, Hizbullah’ı zor durumda bırakmadı mı?

– İran’ın, Hizbullah’ın Gazze’ye destek kararını tek başına aldığı dönemde ya da İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini hedef alarak eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’i ve onlarla birlikte İranlı askeri uzmanları öldürdüğü aşamalarda müdahil olmadığı göz önüne alındığında, Kasım olası bir müdahaleyi nasıl gerekçelendirebilir?

– Kasım, ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te İran’a karşı başlattığı ve 12 gün süren savaşa neden müdahil olmadı? Bu savaş, Hizbullah’ın meşruiyetini ve gücünü dayandırdığı rejimin devrilmesiyle sonuçlanmadığı için mi müdahaleden kaçınıldı?

xcdfgt
İranlı askeri lider Kasım Süleymani'nin fotoğrafı, Sana (X)

– Kasım, İsrail’in olası tepkisini hesaba katıyor mu? Müdahalesini gerekçelendirmek için, başta kendi tabanı olmak üzere kamuoyuna ne söyleyecek? Gazze’ye destek gerekçesiyle Lübnan’ı sürüklediği ve onlarca yerleşimin yıkılmasına, binlerce ölü ve yaralıya, on binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan deneyimin ardından, ülkenin bir kez daha hesaplanmamış bir askeri maceranın yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu gündeme geliyor.

– İsrail’in, önleyici de olsa, Lübnan’a askeri bir saldırı düzenlemesini engelleyecek korumayı kim sağlayacak? Bu arada, çatışmaların durdurulması anlaşmasının uygulanmasını denetleyen Ateşkesi Denetleme Komitesi’nin (Mekanizma) etkinleştirilmesi yönündeki ısrarı karşılıksız kalırken, Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki kurtarılmış bölgeyi kontrol altına alması ve silahların devletin elinde toplanmasını öngören ikinci aşamaya geçilmesi hazırlıkları sürüyor.

– Hizbullah’ın müdahalesi, silahların yalnızca devletin elinde toplanması yönündeki baskıları daha da artırmayacak mı? Arap ve uluslararası toplum, bu müdahaleyi Lübnan’ı, bölgede gerileme yaşayan ve İran liderliğindeki ‘direniş eksenine’ yeniden bağlama girişimi olarak görmeyecek mi? Bu çerçevede, başkalarının savaşlarının Lübnan topraklarında yürütülmesinin ülkenin çıkarına olmadığı yönündeki değerlendirmeler güçlenmeyecek mi?

– Hizbullah, olası müdahalenin yıkılan yerleşimlerin yeniden inşasına getireceği ek maliyeti hesaba katıyor mu? Silahların devletin tekeline alınması taahhüdü olmaksızın Arap ve uluslararası herhangi bir yeniden imar desteğinin bulunmadığı bir ortamda, bu yük nasıl karşılanacak? Yerlerinden edilenlerin köylerine dönmesini bekleyen Hizbullah tabanına ve genel Şii kamuoyuna ne söylenecek? Tüm bu kesimler, İran’a destek amacıyla yapılacak bir müdahalenin gerekçelerine ikna edilebilecek mi?

– Kasım, Şii İkilisi’ndeki ortağı Emel Hareketi’nin, Şii Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib ile birlikte dayanışma toplantısına katılmış olmasına rağmen, İran’la birlikte askeri bir müdahaleyi gerçekten desteklediğini mi düşünüyor? Özellikle geniş bir Şii kesimin Necef’teki en yüksek dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’yi taklit ettiği ve ABD’nin İran’a yönelik tehditlerine karşı çıkmakla yetindiği dikkate alındığında, bu sorunun önemi daha da artıyor.

ABD müdahalesinin azalacağına dair bahisler

Bu nedenle siyasi kaynaklara göre Hizbullah, halihazırda bulunduğu durumdan daha ağır bir biçimde uluslararası, Arap ve iç kamuoyu düzeylerinde kuşatma altına girecek ve ülkenin maruz kaldığı sonuçları dikkate alarak hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalacak. Kaynaklar, Hizbullah’ın tutumunda ısrarı bir kenara bırakarak, İran ve Dini Lider’le dayanışmayı askeri müdahalenin altına çekmeden, sembolik bir çerçevede tutmaya çalışabileceğini belirtiyor. Aksi bir senaryoda ise Naim Kasım’ın, ABD’nin müdahale düzeyinin düşeceği ve Washington ile Tahran arasında müzakerelere dönüşün ağır basacağı varsayımına dayanarak ‘bahsini büyütmüş’ olabileceği; böylece İran liderliğine sahada karşılığı olmayan, ancak siyasi ağırlığı yüksek bir tutum hediye ettiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu yaklaşımın, Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısına ilişkin tutumuna benzediği ifade ediliyor.

ABD’nin İran konusunda nasıl bir yol izleyeceği, müzakereye mi yoksa saldırıya mı yöneleceği netleşene kadar, Hizbullah’ın kendisi için yeni bir siyasi kriz satın aldığı görüşü dile getiriliyor. Bu durumun, Hizbullah üzerindeki iç baskıyı daha da artıracağı, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yeniden başlatılması planlanan diyaloğu bekleme listesine alacağı ve bu sürecin, Direnişe Vefa Bloğu Başkanı Muhammed Raad ile kısa vadede yeniden canlandırılmasının da zor göründüğü kaydediliyor.

dfrtg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın televizyonda yaptığı konuşmadan (Hizbullah medyası)

Bu bağlamda, diyalog olasılığının ertelenmesini gerektiren bir diğer unsur, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Andre Rahal’in, Muhammed Raad’ın en önemli yardımcılarından biri olan Ahmed Muhna ile gerçekleştirdiği görüşmenin yalnızca karşılıklı sitemle sınırlı kalmasıdır. Kaynaklara göre, diyaloğun yeniden başlatılabilmesi, Hizbullah’ın devlet projesine cesurca katılmasını ve silahların devletin elinde toplanması yönündeki kararını desteklemesini gerektiriyor. Ayrıca silahların devlet tekelinde tutulmasını öngören ikinci aşama için hazırlıklara başlanması, Hizbullah’ı niyetlerinin samimiyetini test edecek ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Kaynaklar, Kasım’ın Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını sık sık dile getirmesinin, tabanını etkileme ve onu güvenceye alma amacı taşıdığını, ancak bunun yüksek sesle ifade edilen sözlerin ötesine geçemediğini belirtiyor. Bu söylem, askeri dengeyi eski haline getirmeye yeterli değil; çünkü Gazze’ye destek kararı sırasında İsrail’in tepkisini hesaba katmayarak kaybedilen caydırıcılık ve çatışma kuralları dengesi telafi edilememişti.


İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
TT

İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)

Geçen hafta İsrail’in, Hizbullah saflarına yönelik suikastlarda yeni bir aşamaya geçtiği dikkat çekti. İsrail, son aylarda bu tür saldırıları büyük ölçüde örgüt içinde lider konumunda bulunan ya da sahada askerî açıdan etkin isimlerle sınırlarken, son dönemde hedef yelpazesini genişleterek sıradan kişilerin yanı sıra örgüte yakın medya mensupları, akademisyenler ve mühendisleri de hedef almaya başladı.

Bu çerçevede, kısa süre önce Şeyh Ali Nureddin’in hedef alınması öne çıktı. Nureddin’in daha önce el-Menar televizyon kanalında dini programlar sunduğu, İsrail tarafından ise Güney Lübnan’daki el-Hariş köyünde Hizbullah’a bağlı topçu birliğinin sorumlusu olmakla suçlandığı belirtildi. İsrail makamları, Nureddin’in ‘savaş sırasında İsrail devleti ve ordu güçlerine karşı çok sayıda terör planı hazırladığını’ ve son dönemde ‘Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki topçu kapasitesinin yeniden inşası için çalıştığını’ iddia etti.

sxdfrgt
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Güney Lübnan'daki Kanarit kasabasında İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazında arama yapan Lübnanlılar (EPA)

Hizbullah, ‘şehit gazeteci’ olarak nitelediği kişinin hedef alınmasını kınarken, düşmanın saldırılarını sürdürerek medya camiasını da kapsayacak şekilde genişletmesinin taşıdığı tehlikeye dikkat çekti. Lübnan Enformasyon Bakanı ile Lübnan Basın Editörleri Sendikası da Nureddin’in öldürülmesini kınadı.

Bu operasyondan önce ise matematik öğretmeni olan Muhammed el-Hüseyni’nin öldürülmesi yaşanmıştı. İsrail ordusu, Hüseyni’nin Hizbullah’a bağlı topçu biriminde askeri bir sorumluluk üstlendiğini ileri sürdü. Lübnan Öğretmenler Sendikası, Hüseyni için taziye yayımlayarak saldırının ‘işgalin sivilleri hedef alma siciline eklenen yeni bir suç’ olduğunu vurguladı.

Güvenlik kaynakları, son dönemdeki suikastların münferit güvenlik eylemleri olarak değerlendirilemeyeceğini, aksine İsrail’in hedef bankasında planlı bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, mevcut değişimin ‘Hizbullah çevresi içinde kimsenin dokunulmazlığı olmadığı’ mesajını vermeyi amaçladığını; bunun da korku yaymayı, toplumsal çevreyi parçalamayı ve söz konusu çevreyi zorunlu olarak örgütten uzaklaşıp ona yönelik desteği ve medya örtüsünü geri çekmeye itmeyi hedeflediğini ifade etti.

Hedeflerin coğrafyası, doğasından daha önemlidir

Operasyonların genişletilmesi Nureddin ve Hüseyni ile sınırlı kalmazken, mühendisler ve bazı toplumsal figürlerin de hedef alındığı belirtiliyor. İsrail, bu kişilerin günlük ve kamuoyuna açık mesleklerinin yanı sıra askeri görevler üstlendiklerini öne sürerek söz konusu saldırıları gerekçelendiriyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni ise İsrail’in saldırıların sertlik düzeyini her alanda yükselttiği görüşünü dile getirdi. Cuni’ye göre bu artış, hedef alınan bölgeler ve kullanılan silahların yanı sıra, suikastların niteliğinde de kendini gösteriyor. Son dönemde saldırıların yalnızca savaşçılara değil, çatışmalara fiilen katılmayan ancak Hizbullah etkinliklerinde öne çıkan, bu etkinliklere katılan ya da destekleyici konumda bulunan kişilere de yöneldiğine dikkat çekti. Cuni, bu politikanın amacının ‘hedefin önemine bakılmaksızın, günlük bir öldürme takvimi doğrultusunda saldırıların sürekliliğini sağlamak’ olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: “Görünen o ki hedeflemenin coğrafyası, niteliğinden daha önemli hale geldi. İsrail planına göre, güvenlik ortamını bozmak ve toplumu korkutmak amacıyla farklı bölgelerde düzenli suikastlar gerçekleştirilmesi öngörülüyor.”

Hizbullah’ın çevresine uygulanan baskı

Cuni, hedef alınan kişilerin artık İsrail açısından önem taşımadığını, asıl amacın suikastların sürdürülmesi olduğunu savundu. Cuni’ye göre hedef bankası, Hizbullah’a destek veren herhangi bir kişinin yeterli görülmesiyle on binlerce kişiyi kapsayacak şekilde genişliyor. Bu durumun ‘zararın dozunu artırma’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cuni, köyleri hedef alan saldırılarda yüksek etkili silahların kullanıldığına ve bunun geniş çaplı ve ağır yan hasara yol açtığına dikkat çekti.

Cuni, yaşananların Hizbullah’a, onun toplumsal çevresine ve devlete yönelik baskıyı kademeli olarak artırmayı amaçlayan bir stratejiyle uyumlu olduğunu ifade etti. Bu stratejinin, çevre ile Hizbullah arasındaki ayrışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini belirten Cuni, İsrail’in bazı kopuşları, hoşnutsuzlukları ve Hizbullah kararlarına yönelik itirazları, özellikle Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki gerilimleri izlediğini öne sürdü. Cuni’ye göre bu yaklaşım, toplumsal çevreyi zorlayarak onu ‘direniş’ kavramından uzaklaştırmayı amaçlayan bilinçli bir baskı politikasını yansıtıyor.

dfrgt
İsrail'in Lübnan'ın güneyine düzenlediği hava saldırıları sonrasında yükselen duman (AFP)

Cuni ayrıca İsrail’in sert tepkilerini, Hizbullah Genel Sekreteri’nin silaha bağlılık vurgusunu artıran ve İsrail’e boyun eğmeyi reddeden konuşmalarına bir karşılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, söz konusu konuşmaların ardından genellikle daha sert askeri ve güvenlik adımlarının geldiğini belirtiyor.

Öte yandan üniversite öğretim üyesi Ali Murad, daha önce yerel kamuoyunda tanınmış ve aktif sayılmayan kişilerin hedef alınmasının, İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskıyı artırma konusundaki ısrarını ortaya koyduğunu dile getirdi. Murad’a göre bu operasyonlar, istihbarat savaşı boyutunu da yansıtıyor; zira örgütün gizli çalışma yapısını yeniden gözden geçirdiği ya da alternatif yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı bir dönemden geçtiği izlenimi doğuyor. Murad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kesin olarak söylenebilecek noktanın ‘İsrail’in Lübnan’daki istihbarat kapasitesinin hâlâ çok yüksek olduğu’ olduğunu vurguladı. Murad, İsrail’in Hizbullah’ı halen görece açık bir örgüt olarak gördüğünü, bunun da örgüt unsurlarını farklı güvenlik düzeylerinde sürekli bir açıkta kalma durumuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Murad, bu tablonun, Hizbullah’ın bu tür sızmalarla başa çıkma kapasitesi ve özellikle üst düzey yöneticilerin daha önce ağır darbeler almasının ardından, alt kademelerde güvenlik baskısının sürmesine ne ölçüde dayanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını belirtti.