Libya Ulusal Ordusu Sözcüsü Mismari: Büyük devletler Libya’da çözüm istemiyor

Libya Ulusal Ordu Sözcüsü Ahmed el-Mismari Libya krizine çözüm için gerekli yol haritasını anlattı (AFP)
Libya Ulusal Ordu Sözcüsü Ahmed el-Mismari Libya krizine çözüm için gerekli yol haritasını anlattı (AFP)
TT

Libya Ulusal Ordusu Sözcüsü Mismari: Büyük devletler Libya’da çözüm istemiyor

Libya Ulusal Ordu Sözcüsü Ahmed el-Mismari Libya krizine çözüm için gerekli yol haritasını anlattı (AFP)
Libya Ulusal Ordu Sözcüsü Ahmed el-Mismari Libya krizine çözüm için gerekli yol haritasını anlattı (AFP)

Mina Medkur
Libya’daki durumun karmaşıklığı ve giriftliği karşısında çoğu kişinin güçlü şekilde dile getirdiği bir soru var: Şu anki Libya sahnesi nasıl tanımlanabilir? Değişikliklerin her an birbirini izlediği ve bu değişikliklerin doğrudan Libya haritasına yansıdığı böyle bir dönemde bu soruya yanıt vermek zor görünüyor. Avrupa başta olmak üzere uluslararası toplum, 2011’deki ayaklanma ve Muammer Kaddafi rejiminin düşüşünden bu yana geçen yaklaşık 9 yıl boyunca uzayan Libya krizine siyasi çözüm bulmak için çaba göstermedi. Siyasi ihtilaflar devam etti, ulusal birlik hükümeti halen kurulamadı, ülke kaderinin bölünmeyle sonuçlanacağına dair endişeler giderek artıyor. Nitekim sahada bulunan güçler ve Türkiye başta olmak üzere dışardaki destekçileri bölünmenin işaretlerini veriyor.
Independent Arabia, General Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu (LUO) Sözcüsü Tümgeneral Ahmed el-Mismari ile röportaj gerçekleştirdi. Mismari, başta Türkiye’nin müdahalesi, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) askeri desteği ve UMH güçlerine destek vermesi için paralı askerleri taşıması gibi gelişmelerin gölgesinde kalan karmaşık durumları çok yönlü olarak bütün detaylarıyla anlattı.

Cezayir diyaloğu ve Cezayir-Tunus rolü

- Sohbetimize, Fas’ın ev sahipliğinde Libyalı tarafları arasındaki diyalog turlarıyla başlıyoruz. Fas'ın Bouznika kentinde gerçekleştirilen ‘Libya Diyalog Toplantısı’na Tobruk Temsilciler Meclisi (TM) ve Libya Devlet Yüksek Konseyi’nden temsilciler katıldı. Bu diyalog turları, Libya krizine siyasi çözümler bulmak için bir çıkış yolu açmayı hedefleyen girişimleri ifade ediyor. Libya içindeki çevrelerin bir açılım olmasına ihtimal vermediği bu ortamda diyalog turlarında yeni bir girişim var mı?
Genel Komutanlık, Libyalıların işgalci, paralı askerler, suç çeteleri ve terörden uzak güvenli bir devlet beklentisi ve hayallerini gerçekleştirmek için her türlü girişime gider. Daha önce de bu amaçla Kahire ve Berlin’e gittik. Ancak çözüm Libyalıların elinde değil; büyük devletler Libya’da çözüm istemiyor. Bunun kanıtı ise Birleşmiş Milletlerin (BM) Gassan Selame’nin ardından 6-7 aydır yeni bir temsilci tayin etmemesidir. Bu ihtilaf Libya kaynaklı değil. Bilakis bütün devletler Libya sahnesinde büyük kaosun gölgesinde elde ettikleri kazanımları ve çıkarları korumak için temsilci göndermek istiyor.

- Diğer taraftan, özellikle Erdoğan’ın bu yılın başında Cezayir’i ziyaret etmesinden bu yana Libya krizi Türkiye-Cezayir eşgüdümü ve işbirliğine şahit oluyor. Cezayir’in tutumu nasıl nitelendirilebilir? Ayrıca, Tunus’un rolü, ülke içindeki İhvan Örgütü güçleri ve iç sebeplerden ötürü rafa mı kalktı?
Şahsi kanaatime göre, Tunus’ta olup bitenler, Libya’da yaşananları tekrarlama ve Tunus’u güç kullanarak Türkiye-Katar üssüne dönüştürme girişimidir. Ancak Tunus halkı kültürlü ve bilinçlidir; Tunus’taki bu tekeli veya İhvancı otoriteyi kırmaya çalışıyor. Fakat Cezayir’in rolü, ulusal çıkarın ve Libya krizinin çözümünden yanadır. Ancak güvenlik temelli bir hamle yapmak istemiyorlar bilakis bunun siyasi temelli olmasını istiyorlar. Bu noktada bizimle Cezayir arasında görüş farklılıkları bulunuyor. Onlar, sınırlarımızın müşterek olduğunu ve akıbetimizin bir olduğunu çok iyi biliyorlar. Libya’da olup bitenler Cezayir güvenliği için tehlikelidir. Ayrıca herkesi memnun edecek bir çözüm istiyorlar.

- Peki, bu “herkes”in içine kimler giriyor?
Libya halkı, İhvan ve teröristler. Bu, hatta Cezayirlilerin kendileri için bile çok tehlikeli. Biz, Libya topraklarında Cezayir ya da başka bir sınır devleti için tehlike kaynağı olabilecek bir teröriste asla yer veremeyiz.

Serrac ve Erdoğan (AFP)
Serrac’ın düşmesi

Libya sahnesi son zamanlarda UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa’nın tutuklanması ile görevine iadesi arasında gidip gelen bir tartışmaya şahit oldu. Trablus’ta milislerin barışçıl göstericilerin üzerine ateş açması ve bakanlığı süresince izlediği politikalar nedeniyle Başağa hakkında idari bir soruşturma yürütüldü. Ancak UMH, geçen perşembe günü Başağa’nın görevine iade edildiğini açıkladı. Bu gelişme Başağa’nın sahip olduğu gücün boyutunu gösterdi. ABD ve uluslararası toplumun arabuluculuğu sonrasında Serrac’ın Başağa’yı İçişleri Bakanı olarak görevine iade etmesi önemli işaretler veriyor. Bunların başında Başağa’nın Batı’daki en güçlü taraf haline geldiğidir.
(UMH 29 Ağustos’ta yayınladığı açıklamada, Başağa’yı "tedbir amaçlı" görevden aldığını açıkladı. Açıklamada, Başağa hakkında ‘verdiği izinler, göstericilere gerekli korumanın sağlanması ve gösteriler hakkında yaptığı açıklamalar’ nedeniyle 72 saat içinde Başkanlık Konseyi nezdinde idari soruşturma açılacağı bildirilmişti)
Yaşananlar, Serrac için sonun başlangıcı olabilir. Fethi Başağa’nın ya da esasında Türkiye’nin Fayiz es-Serrac’a karşı yönettiği bir darbe olarak düşünülebilir. Türkiye, Serrac’ı bir sonraki aşamada düşürmek için Başağa’yı güçlü bir şekilde destekliyor. Türkler, en güçlü adam olarak görünen Başağa’ya yöneldi. Başağa aynı zamanda Müslüman Kardeşler grubunun fikirlerini benimsiyor. Bunun kanıtı da şudur: Halihazırda Müslüman Kardeşler’in müttefiki olan El Kaide örgütünü -BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak kabul edilmesine rağmen- doğrudan takip eden çok radikal tugaylar var. Tüm bu tugaylar, Başağa’nın Türkiye’den dönüşü sırasında onu karşılamak için Mitiga Havalimanı'nda duran askeri bandoyla birlikte bulunuyordu.

UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa (AFP)
Başağa için düzenlenen askeri geçit ve iç bölünme

Libyalı aktivistler, Başağa’nın tutuklanmasının ardından ona destek veren militanlar, Serrac’ı destekleyen militanlardan intikam alma sözü vermesi üzerine iki taraf arasında çatışma çıkmasını önlemek için Başağa’nın göreve iade edildiğini belirtiyorlar. Nitekim UMH Başbakanı Serrac, İçişleri Bakanı’nı tutuklama kararından geri adım atana kadar gerilim düşmedi. Başağa yanlısı militanlar, Başağa soruşturmada olduğu sırada Başkanlık Konseyi binasının etrafını kuşatmıştı. Tüm bu yaşananlar, Serrac’a yakın kulisler tarafından, Serrac’ın Türkiye destekli İhvan ve Misrata’nın (Başağa’nın memleketi) darbe girişimini engellemesi şeklinde yorumlandı. Nitekim Serrac’ın, Türkiye’ye danışmadan Tobruk'taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih ile ateşkes anlaşması imzalaması söz konusu tarafları kızdırdı ve Libya’nın batısındaki varlığını pekiştirme ve genişletme planlarında karışıklığa yol açtı. Serrac ve Salih’in değerlendirmelerine göre, ateşkes kararı Türkiye’yi, İhvan ve ona bağlı milislerin temsilcilerine daha fazla güvenme yoluna sevk etti. Böylece Ankara, Türkiye’ye defalarca gidip gelen ve çatışma cephelerinde savaşçıların saflarını birleştirebilme gücüne sahip olduğunu kanıtlayan Başağa’ya bir sonraki süreç için bel bağladı.

- UMH milislerinin saflarında birbirini izleyen gerilimler ve karşılıklı “hainlik ve ajanlık” suçlamaları, Türkiye’nin Başağa’ya verdiği desteği gösteriyor. Başağa için zemin mi hazırlanıyor?
Bence, Başağa’nın arkasında Türkiye’den çok daha güçlü bir devlet var. İşte bu devlet, Türkiye’yi Başağa’ya yöneltti. Özellikle Başağa ABD ile bağlantılı şirketler ve danışmanlarla çalıştı. Bu durum Başağa’nın bir sonraki dönemde siyasi çatışmaya girmesine imkân tanıyacak özel bir karakter inşa etti. Türkiye, ABD’yi ziyaret edene kadar Başağa’ya önem vermiyordu. Kahire Girişimi’nin (Bildirgesi) Suheyrat Anlaşması’nı düşürdüğünü ve dolayısıyla Serrac ve hükümetini düşüreceğini unutmamak gerekir. O zaman burada sorulması gereken soru şudur: Alternatif kim olacak? Cevap, ABD’nin ve uluslararası güçlerin gelecek siyasi sahnede kalmasını sağlamak için destek verdiği Fethi Başağa’dır. Bu aynı zamanda Misrata’daki çatışmayı doğruluyor. Zira Misrata’nın Libya’yı yönetmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ancak Libya’nın, silah taşıyan değil, fikir ve vizyon sahibi bir adama ihtiyacı var.
Libya’nın kuzeybatısında ve Trablus’un 200 kilometre doğusundaki Misrata kenti, Başağa ve ona bağlı güçlerin kalesi konumunda bulunuyor.

- Başağa, yönetimin başına getirilmesi karşılığında ne sunabilir?
Libya’dan daha çok taviz verir. Bu tavizlerin başında, Libya toprakları üzerinde yabancı askeri üslerin inşası geliyor.

Libya Ulusal Ordusu üyeleri (AFP)
Ateşkes ihlaliyle ilgili suçlamalar
Uluslararası tanınırlığa sahip UMH ile Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’in geçen ay ülke genelinde ateşkes ilan etmesinin uluslararası toplum ve Arap dünyası tarafından memnuniyetle karşılanmasına rağmen, bu memnuniyet ifadesi Libya krizini çözmek için daha önceki girişimlerden elde edilen tecrübelerden hareketle temkinli bir biçimde dile getirildi. Bazı siyasi analistler, ateşkesi mutlak anlamda “siyasi çözüme bağlılık” şeklinde anlama zorunluluğunun olmadığına dikkat çekiyorlar. Analistler, General Hafter’in bu adımı reddedeceği iddiasıyla ateşkesin sürdürülebilirliği hakkında çok sayıda şüphe olduğunu dile getiriyorlar. Ancak Mismari, Türkiye’nin bu yöndeki ithamlarını ve şüphelerini reddederek, şunları kaydetti:
Biz, ateşkese tamamen bağlı kaldık. Tüm yaptığımız, ‘düşmanı’ izleme ve keşif faaliyetleriydi. Fakat gerçekte bu ilana (ateşkese) asıl uymayan ve şu an LUO’yu destekleyen, Batı bölgesinde anayasa ve yasaların hâkim olduğu bir Libya devletini isteyen tüm Libyalı vatandaşları tasfiye eden onlardır.

DEAŞ Libya’da
Suriyeli bir intihar bombacısı geçen hafta Trablus’un batısındaki Canzur bölgesinde motosikletle kendini patlattı. Bu eylem DEAŞ ve El Kaide’nin izlerini taşıyor. Bu da halihazırda Trablus’un, Türkiye ve diğer devler tarafından desteklenen radikalcilerin eylemlerine maruz kaldığı anlamına geliyor. Libya’daki mevcut krizin siyasi, ekonomik veya sosyal bir kriz değil, güvenlik krizi olduğu konusunda her zaman uyardık. Bu Libya’yı ilgilendiren diğer meselelere de yansıyor. Bu nedenle yaşanan bir felaket niteliğindedir.
ABD Savunma Bakanlığı Genel Müfettişi, Libya ile ilgili hazırladığı üç aylık raporda Suriye’de Türkiye ile yakın bir şekilde çalışan Suriyeli paralı askerlerin “ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRICOM) değerlendirmelerine göre muhtemelen Türk askeri uçaklarla Libya’ya ulaştıkları” belirtiliyor. Raporda “Türkiye’nin ekipman ikmali için İstanbul ile Trablus arasında düzenli uçuş seferlerini sürdürdüğüne” dikkate çekiliyor. AP’nin haberine göre Türkiye'deki özel güvenlik şirketi SADAT, UMH’ye destek veren Suriyeli paralı askerlerin eğitimi için Trablus’ta onlarca askeri danışman konuşlandırdı. Haberde SADAT’ın Libya’da UMH’ye destek veren yaklaşık 5 bin Suriyeli savaşçıya gözetim ve ödeme yaptığı kaydedildi.

- Bu gerçeklik, sahadaki çatışma haritasında bir değişikliğe neden olur mu?
Daha düne kadar, nüfuz, yönetim ve siyasi karar üzerinde çatışmalar yaşandı. Bugün ise başka bir sorunla karşı karşıyayız o da insanların güvenliğine karşı yapılan tekfirci terör eylemleridir. Ben, daha fazla intihar eyleminin gerçekleşeceği kanaatindeyim. Biz, Genel Komutanlık olarak çok endişeliyiz. Bu endişemizi de resmi açıklamamızda dile getirdik. Çünkü bu eylemlerin kurbanları Trablus’taki Libya vatandaşlarıdır. Biz bu halkın ordusuyuz. Denklem zor. Libya halkı katlediliyor ve sindiriliyor, kendisini koruyamıyor. Korumadan bahsettiğimizde ise bizi işgalci Türkiye karşısında sömürgecilikle suçluyorlar. Biz, Libya ordusu olarak tüm ülkenin ordusuyuz. Bununla birlikte biz görüşünü açıkça dile getirme ve başkalarına zarar vermeden barışçıl gösteriler düzenleme hakkı bulunan halkımızın yanındayız. Ancak ne yazık ki Libya’nın batısında şu an yaşananlar milislerin ve devletlerin çatışmasıdır.

Mareşal Halife Haftar, Libya Ordusu Komutanı (AFP)
Terör örgütlerinin haritası
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, 20 Haziran’da yaptığı açıklamada, Sirte ve Cufra’nın Mısır ulusal güvenliği için “kırmızı çizgi” olduğunu söyledi. Özellikle Sisi’nin bu açıklamasının ardından, geçtiğimiz 60 günlük süreçte Libya’nın batısındaki terör örgütlerinin haritasında değişiklik oldu mu?
Evet, kesinlikle. Özellikle LUO’nun 2014’teki saldırılarından sonra terör örgütlerinin tamamı Batı bölgesine ve Misrata’ya nakledildi. Şimdi yerelde, uluslararası düzeyde ve Arap dünyasında hakkında yakalama kararı çıkarılan tüm radikalciler bu bölgelere konuşlanmış durumda. Bunun yanı sıra Suriye ve Somali’de bulunan diğer tehlikeli unsurlar da nakledildi. İlan edilen kırmızı çizgi yalnızca askerî açıdan değil, güvenlik açısından da geçerlidir.
Sirte kenti, Mısır sınırından yaklaşık bin kilometre uzakta, Bingazi ve Trablus arasında bulunuyor. Sirte, Libya'nın en büyük hava üslerinden biri olan El Cufra’ya yaklaşık 300 kilometre uzaklıktadır.

Uluslararası gözlem güçleri ve silahsızlandırılan bölgeler
UMH daha önce Sirte’nin silahlardan arındırılması için çağrıda bulunmuştu. LUO bu öneriyi onaylıyor mu? Bu aynı zamanda BMGK’nin karar alması ve uluslararası gözlem güçlerinin Sirte’ye konuşlanması anlamına gelir mi?
Onlar, şu anda Sirte ve Cufra’yı silahlardan arındırma fikrini piyasaya sürmeye çalışıyorlar. Tüm bunlar Libya’nın olduğu yerde sayması, bu bölgelerde savaşların devam etmesi ve Trablus’un ilerlemediğini gösteriyor. Ancak doğru bakış açısı şudur: Trablus’un bizzat kendisi silahlardan ve şu an nüfuz için birbiriyle kavga eden silahlı milislerden arındırılmalı ve hatta başkent ile devlet kurumlarının Trablus’tan taşınması gerekir. Çünkü bugün işlerini halletmek için Trablus’a giden herhangi bir vatandaş, LUO’yu desteklediği için idam edilebilir. Tüm bölgelerde illegal silahlar bulunuyor. Silahlardan arındırma meselesine Misrata’dan Tunus sınırına kadar olan bölgeden başlanmalıdır. Bunun aksine Sirte ve Cufra’nın silahsızlandırılmasından ve uluslararası gözlem güçlerinden söz etmek oldukça tehlikeli bir durum. Arap siyasetçilere şunu vurgulamak isterim: Bu adımın uygulanması açık bir şekilde Libya’nın bölünmesi anlamına gelir. Bir süre sonra kapılar ve barikatlar kurulur ve kendimizi bölünmüş bir devlette yaşarken buluruz. Bu durumu tamamen reddediyoruz.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Kahire'de Libyalı aşiret liderleriyle bir araya geldi (AFP)
Libyalı aşiretlerin rolü
Libya toplumunun yapısı gereği Libyalı aşiretler ülke sahnesinin şekillenmesinde büyük rol oynuyorlar. Nitekim Mısır, UMH milisleri ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın paralı askerlerinin Sirte ve Cufra’ya baskın düzenlemesi halinde Libya’nın doğusuna askeri müdahale açıklaması yaptığı sırada bu aşiretlerin etkisi açık bir şekilde görülüyordu. Libya Kabileler Yüksek Konseyi Başkanı Salih el-Fendi, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Milislerin Sirte kentine hareket etmesi halinde onları vurması için Mısır ordusuna kendi tarafımızdan ve Meclis tarafından yeşil ışık yaktık” dedi.

- Mısır ordusu olası bir hareketinde, Libya’nın doğusundaki Libyalı aşiretlere güvenebilir mi?
Mısır yönetimi Libya toplumunun dinamiklerini çok iyi biliyor. Halife Hafter ve Akile Salih’in Mısır Cumhurbaşkanı ile görüşmelerinin ardından Mısır, Libya kriziyle ilgili birçok dosyayı üzerinde çalışmaya başladı. Birinci dosya şu anki liderler, ikinci dosya ise aşiretlerle ilgilidir. Aşiretler, Libya’nın siyasi kararları üzerinde asırlar boyu etkili olmuştur. Libyalı aşiretlerden bir heyetin Mısır’da yaptığı görüşmeler bunun somut örneğidir. Tüm kabileler temsilcileri aracılığıyla bu toplantıya katıldı.

Aşiretlerin silahlandırılması
Aşiretlerin silahlandırılması ve askeri eğitim verilmesi büyük bir tartışma konusudur. Nitekim Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, Temmuz’da bir televizyon programında yaptığı konuşmada sessizliğini bozarak, Libyalı aşiretlerin silahlandırılmasının Libya’yı yeni bir Suriye yapmayacağını ama “yeni bir Somali”ye dönüştüreceği uyarısında bulunmuştu.

- Libyalı aşiretlerin silahlandırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu asla olmayacak. Gerçekçi olmamız gerekir. Tüm aşiretler devletin yanında yer almıyor. Devletten kopan, sapıtan ve tekfirci fikirler benimseyen aşiretler var. Aşiretleri silahlandırmayı düşünürsek, bu, silahların otoritenin dışına yani otoritenin takibi dışına ve ardından otoritenin kullanımı dışına çıkması anlamına gelir. Dolayısıyla silah tedarikinin olması durumunda kendimizi iç savaşın içinde buluruz. Bu büyük bir stratejik hata olur.
Örnek verecek olursak, ben, Mismari aşiretinin bir evladıyım. Aşiretimden biri sapıttı ve tekfirci gruplara katıldı ve Mısır’da idam edildi! Yani ben herkese kefil olamam. Silahlı Kuvvetlere katılan kişi ise belli şartlara tabi olur ve bir güvenlik kimlik kartı olur. Bu yüzden silahlanmanın en güvenilir adresi yalnızca Libya Arap Silahlı Kuvvetleri’dir, başka bir yer değil. Libya halkını desteklemek isteyen, Libya Silahlı Kuvvetleri’ni ve Libya polisinin silahlandırılmasını desteklesin. Bu destek doğrudan Libyalı aşiretlerin desteklenmesi demektir.

Libya'yı terörizmden temizlemek için çok çalışıyoruz" (The Independent Arabia)
Mısır üslerine Türk saldırısı bekleniyor mu?
Mısır ve Türkiye’nin, Libya konusunda dolaylı yoldan karşılıklı siyasi açıklamalar üzerinden birbirini tehdit etmesinden kaynaklanan gerilim, Sirte-Cufra hattı tartışmalarıyla zirveye çıktı. Bazı stratejik raporlar, UMH’nin Türkiye’nin desteğiyle bu hattı geçmek için hazırlandığını ortaya çıkardı.

- Türkiye’nin, Libya’nın batı sınırında bulunan Muhammed Necib, Seydi Barani ve Carcub gibi Mısır askeri üslerine saldırı düzenlemesi bekleniyor mu?
Buna ihtimal vermiyorum. Ancak Libya’daki belirli hedefleri ve Libya’nın doğusundaki belirli şahsiyetleri hedef almasını bekliyorum. Bu yönde fiili girişimler oldu. Şu anda (Erdoğan’ın) yapmaya çalıştığı tek şey, Yunanistan ve Kıbrıs ile gerilim yaşadığı bir süreçte Doğu Akdeniz'de Kuzey Kıbrıs'la yaptığı son askeri tatbikatlar da dahil bir medya propagandasıdır. Tüm yaptığı şey uluslararası toplumu provoke etmektir. Bunun arkasındaki gerçek, Türkiye’nin içinde yaşanan büyük sorunları gizleme çabasıdır. Sanırım (Erdoğan) kaybetmeye başladı. O ve partisi yakında halk eliyle düşecek.

Libya’daki Mısır askeri üsleri

- Stratejik raporlarda Mısır’ın, ulusal güvenliğini korumak için Libya içinde askeri üs inşa etmeyi düşündüğü iddia ediliyor. Mısır bunu yapabilir mi? Mısır askeri müdahale kararı verirse Mısır güçlerine ait konuşlanma noktalarına hangi alternatifler var?
Bunu ilk defa burada açıklıyorum, Mısır savaşa gireceğini ilan ederse, Libya’nın tüm üsleri Mısır ordusunun emrindedir. Burada 20’den fazla tam teçhizatlı hava ve deniz üssü Mısır ordusunun komutasına girecektir.

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti savaşçıları (AFP)
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin haritası

Libyalı kaynaklar, geçtiğimiz günlerde UMH’nin, Ankara’ya Libya’nın batı bölgesinde daimî hava ve deniz üsleri kurmasına ve Libya’nın batısına daha fazla askeri ekipman göndermesine imkân tanıyacak yeni bir askeri anlaşma yapacağını bildirdi. Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir haberde ise, “Doğu Akdeniz’de (Türkiye’nin iddiasına göre) Yunanistan kışkırtıcılığındaki tırmanma da göz önüne alındığında Libya sahasında deniz kuvvetlerinin stratejik önemi, bölgede Türk donanmasının varlığının devamını zorunlu kılıyor. Bu doğrultuda Misrata Limanı’nın daimî konuşlanma için deniz üssüne çevrilmesi düşünülüyor” ifadelerine yer verildi.

- Türk ordusunun Libya’daki gerçek gücünü nedir?
Türkler şu anda çok sayıda üste ve karargâhta varlığını pekiştiriyor. İlk başta hava üsleri geliyor; Trablus’taki Mitiga Üssü, Libya’nın batısındaki Vatiyye bölgesinde yer alan ülkenin en büyük ikinci hava üssü Ukbe bin Nafi ve Misrata kentinde daha sonra hava üssüne dönüştürülen Havacılık Fakültesi havalimanı. Tüm bu ana üsler şu an Türk güçlerinin komutası altında. İkinci sırada deniz üsleri geliyor; Libya’da her türlü gemiyi alabilen ve mühimmat depolama alanında en büyük deniz üssü El Hamis, Trablus’ta kontrol altına aldıkları Halk Limanı ve Vatiyye’ye yakın Zuvvare bölgesinde bulunan Es-Sayd İskelesi. Bu üsler ve limanlarda, Libya’ya nakledilen binlerce paralı asker ve silahlı unsur bulunuyor. Şimdi de Türkler, bazı anlaşmalar ve yardımlar yaparak Nijer ve diğer ülkeler üzerinden Libya’yı kuşatmaya çalışıyor.
Temmuz ayında basında çıkan haberlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Nijer’in de aralarında bulunduğu Afrika turuna çıktığı bildirilmişti. Çavuşoğlu’nun Nijer Cumhurbaşkanı Issoufou Mahamadou ile görüşmesinde, Türkiye’nin Nijer'de stratejik kara ve hava üssü kurmasının yanı sıra Nijer ordusuna ve güvenlik güçlerine eğitim vermesi ve en modern silahlarla donatması meselesinin konuşulduğu aktarılmıştı.

Libya’nın güneyi tehlike kapısı
Son dokuz yıldır Libya’nın güneyindeki aşiretler şiddetli etnik çatışmalar yaşadı. Bunun üzerine bir de silahlı terör örgütlerinin bölgeye yerleşmesi eklendi. DEAŞ bunlar arasında bölge için en önemli tehdidi oluşturan oluşumların başında geliyor. Yıllardır Libya’da bulunan örgüt, farklı bölgeler arasında gidip geldi ve Sirte’de ağır bir yenilgi aldıktan sonra güneye yerleşti. Diğer taraftan Libya’nın güney sınırındaki Afrika ülkelerinde cereyan eden silahlı çatışmalar da bir başka endişe konusu.

- Libya’nın güneyindeki güvenlik endişeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çad, Nijer, Mali ve Sudan’daki muhalif hareketler, Libya’nın doğusunda kurduğu üslerle kendilerine güvenilir bir sığınak buldu. Libya’nın güneyi Afrika’nın en zengin bölgesi. Zira burada uranyumun yanı sıra çok büyük miktarlarda doğalgaz ve petrol ve uzun yıllar boyunca yetecek tatlı su bulunuyor. Aynı şekilde çeteler, Mısır-Libya-Sudan sınırındaki El-Avinat Dağı’nda konuşlanmış durumda. Bu bölgenin yüzde 60’ı Libya toprakları içinde yer alıyor. Aynı zamanda bu çeteler Nijer ile sınırımıza bitişik bölgelerde bulunuyor. Zira buralarda çokça bulunan altın için arama çalışmaları yürütülüyor. Bu da onlara müthiş paralar sağlıyor. Yani çok önemli bir ekonomik bölge suç çetelerinin kontrolü altında. Bu nedenle sömürgecilerin Libya’yı üçe bölme (güney, batı, doğu) çağrılarını anlayabiliriz. Bu bölgelerin bir kısmında güvenliği sağladık. Ancak 4 bin 400 kilometre uzunluğunda çöl ikliminin çok sert olduğu bir kara sınırından bahsediyoruz. Bu nedenle büyük imkanlara ihtiyacımız var. Güçlerimizin çoğu şu an sahada savaşıyor.

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne sadık savaşçılar (AFP)
Yeni ittifaklar

- Libya’nın batısında bölünme derinleştiğinde, UMH’deki bazı tarafların veya bizzat Serrac’ın kazanç ve kayıp hesaplarını tekrardan gözden geçirerek Libya’nın doğusu da dahil barışçıl çözüm çerçevesinde yeni ittifaklara girme ihtimali var mı?
Serrac’a ağır siyasi baskılar uygulanırsa, kendisine güvenli bir yer arayışı için geri adım atabilir. Serrac’ın başarısızlığını kabul etmesinin ve işlediği suçları Libya halkına itiraf etmesinin zamanıdır. Şunu açıkça söylüyorum: Ajan Serrac, Libya’nın askeri üslerini Türkiye’ye teslim etti, Ankara ile yasa dışı anlaşmalar imzaladı, Türk sömürgeciliğine zemin hazırladı ve Libya Devleti’nin egemenliği konusunda aşırıya gitti.

- Ancak Serrac ve hükümeti uluslararası toplum tarafından tanınıyor.
Hangi uluslararası toplum? 2011’de NATO ile birlikte Libya’ya gelen uluslararası toplum mu? Silahlı Kuvvetlerin ve polisin ayağa kalkmasını istemeyen uluslararası toplum mu? Uluslararası toplumun Trablus’taki çıkarları birbiriyle kesişti ve bu da şu anki çatışmaya yol açtı. Libya halkı itiraz etmek için çıktığında karşılarına silahlarla çıkıldı. Ancak buna rağmen uluslararası toplumdan bir kınama açıklaması duymadık.

- Fakat bugün uluslararası toplum Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin eylemlerine karşı daha çok kaygılı ve ayrıca barışçıl bir çözüm için titiz hamleler yapıyor. Özellikle ABD-Libya temasları ve Fransa, Yunanistan ile Kıbrıs’ın Erdoğan’ın saldırganlığına tepki göstermesi, uluslararası ittifak haritalarının yakında değişmesine zemin hazırlayacak.
Libya’daki tekfirci grupların Müslüman Kardeşler (ihvan) ile büyük bir ittifak kurduğunu bilmemiz gerekir. Uluslararası toplum, ihvanın yönetime katılmasından bahsediyor. Bu asla kabul edilemez. Ancak uluslararası ittifak haritalarında farklı etkileşimler olduğuna işaret etmekte fayda var ve bu haritalar değişmeye başladı. Fransa’nın Türkiye karşı savaşa girmesiyle birlikte şu an ABD, NATO’dan bir ayrılma meydana gelmesini önlemeye çalışıyor. Eğer ABD Fransa’nın yanında durursa, ikisi Türkiye’yi kaybedecek. Aynı zamanda ikisi Rusya’yı da kaybedebilir. Dolayısıyla ABD, Erdoğan’ın Avrupa üzerinde baskı uyguladığı ve NATO üzerinde endişeler olduğu bu dönemde sahnenin bu şekilde kalmasını istiyor. Bizim bu noktayı kullanarak kendi lehimize çevirmemiz ve Avrupa Birliği’ne (AB) doğru hareket etmemiz gerekir. AB’de savunma ittifakı bulunuyor. Bu ittifak NATO’dan da güçlü ve hepsi Yunanistan’ın yanında yer almayı seçecek. Böylece NATO, Türkiye’deki üslerini kaybedecek. ABD güç duruma düşecek. Aynı şekilde İran, Rusya ve Ortadoğu'yu tehdit eden diğer ülkelerdeki üsleri de kaybedecekler. ABD bu bölgede hiçbir askeri çatışma istemiyor. O zaman Libya’da siyasi bir çözümden bahsederiz. Ancak bu çözümde tekfircilere, teröristlere ve Libya Devleti’ni Türkiye’ye satanlara yer olmamalıdır.

Libya Ulusal Ordusu sözcüsü, Libya'nın 42 yıldır Kaddafi'nin yönetiminden yararlanmadığına inanıyor (AFP)
Libya 42 yıl Kaddafi’ye yaslandı ve bunun hiçbir faydasını görmedik

- Uluslararası toplumun Libya’da siyasi çözüme gitmek istemesi durumunda, bunu gerçekleştirmesi için gerekli araçlar nelerdir?
Türkiye’nin Libya sahnesinden çıkarılması, Temsilciler Meclisi'nin bir kolu olacak şekilde Libya'nın üç ana eyaletinden eşit bir şekilde ortak bir senato oluşturulması ve bu senatonun Libya halkı arasında güven inşa etmekle görevlendirilmesi. Bu sonuncusu, Türk sömürgeciliğinin kardeşin kardeşe olan güvenini kaybetmesine sebep olması nedeniyle en tehlikeli görev. Bunun yanı sıra en erken vakitte bir başkan ve iki yardımcıdan oluşacak şekilde yeni Başkanlık Konseyi’nin kurulması için harekete geçilmelidir. Libya bir daha asla şahıslara dayanmamalıdır. Libya 42 yıl Muammer Kaddafi’ye yaslandı ve kesinlikle bunun hiçbir faydasını görmedik. Libya anayasaya, yasalara, kurumsal devlete, başkasına saygı ve başkasının görüşünü kabul etmeye dayanmalıdır. Devletler böyle inşa edilir. Ancak Batı’nın Libya hakkında düşündüğü şey daha çok köleliğe yakın. Gücü elinde tutan bir köle, bir grup kölenin başına dikilir ve bir süre sonra devletten daha güçlü hale gelir.

- Bu öneriler kimin onayını gerektiriyor? Kim bu önerileri uygulayabilir?
Ben sadece bir yetkiliyim. Bu önerilerimi, BM ve uluslararası güçler başta olmak üzere Libya sahnesini takip edenlere sunuyorum. Önerilerimin orduda bir subay olmamla ilgisi yok. Bilakis Libya’nın toplumsal durumu üzerinde çalışan bir araştırmacı ve Libya’daki durumun derinliğini bilen bir Libyalı vatandaş olarak sunuyorum. Bölgesel, uluslararası ve BM kamuoyunu şu konuda temin ederim, Genel Komutan Halife Hafter bu çözümleri asla engellemiyor. Libya Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı, Libya krizinin bitirilmesini hızlandıracak her türlü kararın tamamen olumlu bir şekilde arkasında yürüyecek. Ancak bana kesinlikle şahıslar, oluşumlar veya yabancı ülkelerin görüşlerini dayatmayın. Örneğin, ‘Türkiye belirli şartlar altında çıkacak’, Hayır… Türkiye ayrılacak ve Türkiye’den müdahalesi nedeniyle Libya’da yol açtığı tüm kayıpların tazminatını talep edeceğiz.

- O zaman bu sözleriniz, BM’nin Libya krizinin çözümü için yeni bir anlaşma sunması halinde Libya’nın doğusunun bunu kabul edeceği anlamına mı geliyor?
Suheyrat Anlaşması başından beri doğru bir temele sahip değildi. O anlaşmayı Müslüman Kardeşlerden bir grubun para kazanmasından ibaret görüyorum. Anlaşma yasadışı ve bu anlaşma üzerinden Türkiye ile yapılan tüm anlaşmalar da yasadışıdır. Elimizde Kahire Girişimi ve Libya krizine ilişkin Berlin Konferansı sonuçları bulunuyor ki bu sonuçları memnuniyetle karşılamıştık. Burada ortaya çıkan soru şu: Konferansın sonuçları neden uygulanmadı? Tüm dünya liderleri orada değil miydi? Cevap vereyim, Libya topraklarında radikal siyasal İslam’ı güçlendirmek için ortada büyük bir komplo var.

Petrol hilali bölgesi, Libya'nın servetinin yüzde 80'ini temsil ediyo​​​​​​​r (AFP)
Petrol Hilali Bölgesi

Libya petrol servetinin yaklaşık yüzde 80’ini Petrol Hilali Bölgesi’nde bulunuyor. Türkiye’nin bu bölge üzerinde emelleri var. Türkiye’nin Libya’nın “siyah altınına” ulaşmak için tüm imkanlarını sefer ederken, Libyalı kaynaklar, bölge güvenliğinin Rus Wagner paralı askerleri tarafından sağlandığını belirtiyor.
Hayır, bölgenin güvenliğinde hiçbir yabancının müdahalesi bulunmuyor. İster çölün derinlerindeki petrol kuyuları bölgesi, ister petrol boru hatları isterse sahildeki petrol tesisleri olsun, şu an bölge tamamen Libya Arap Kuvvetleri’nin güvenliği ve koruması altındadır. Ancak ordunun tesislere girmesi kesinlikle yasak. Zira bizim görevimiz bu tesisleri terör saldırılarından korumaktır. Örneğin, 2013-204 tarihlerinde DEAŞ tarafından tahrip edilen El Mebruk, Ez Zehra ve diğer petrol kuyuları gibi. Motorları çalınarak Afrika’da satılan kuyular bulunuyor. Yarı tahrip olmuş kuyular var. Ancak buna karşılık onarılan ve yeniden çalıştırılan kuyular da var. Bu bölgenin tamamında kesinlikle ne Ruslar ne Mısırlılar ne de bir başkası bulunuyor. Sadece Libya Arap Ordusu Kuvvetleri bünyesinde 2007’de kurulan Petrol Tesisleri Muhafızları Birimi bulunuyor. Bölgeyi kapatma kararı, Libya Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı tarafından değil, Libya halkı ve özellikle de aşiretlerin ileri gelenleri tarafından alındı. Çünkü onların sesi uluslararası toplumda duyulmadı ve Libya’daki BM de dahil onlara hiçbir ilgi göstermedi. Kapatma kararıyla ilgili açıklamada, bu kararın Türk sömürgeciliğinin ve terörizmin finans kaynaklarını kurutmak amacıyla alındığı belirtildi.
Petrol Hilali Bölgesi, 6 milyon varil petrol depolama kapasitesine sahip olan Zeytuniye Limanı’ndan El-Barika ve günlük ihracatı 220 bin varile ulaşan Ras Lanuf limanlarına, oradan 6 milyon varil petrol depolama kapasitesine sahip ve günlük ihracatı 440 bin varile ulaşan Es Sidre’ye uzanıyor.

Güneydeki UMH'ye bağlı kuvvetler (AFP)​​​​​​​
Libya Merkez Bankası ve Türkiye’nin müdahalesi

Geçtiğimiz günlerde Trablus’taki Libya Merkez Bankası ile Türkiye Merkez Bankası arasında işbirliğini güçlendirmek amacıyla mutabakat zaptı imzalandı. Anlaşma maddeleri kamuoyuyla paylaşılmadı. Libyalılar, bu mutabakat zaptını Libya halkının gücünün ve ekonomik nüfuzunun tüketilmesi ve Libyalıların mallarının kontrol altına alınması şeklinde görüyor.

- İki taraf arasında imzalanan mutabakat zaptı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Böyle bir anlaşma ilk kez yapılmadı. Trablus’taki Libya Merkez Bankası Ulusal Petrol Kurumu, Dışişleri Bakanlığı dahil Trablus’taki tüm önemli daireler ve başındakiler, ikinci ve üçüncü dereceden yetkililer Müslüman Kardeşler’in üyesidir. Bu kurumların daire yöneticileri İhvancıdır. Bazılarının terör suçlamasıyla haklarında tehlikeli güvenlik dosyaları bulunuyor. Bu da tabi ki UMH’nin desteğiyle yapılan Türk müdahalesinin doğasına da yansıyor.

(AFP)​​​​​​​
Kime ait olduğu bilinmeyen uçaklar

Reuters haber ajansının, Libya’nın doğusunu kontrol eden General Halife Hafter’in komutasındaki LUO’dan bir askeri kaynağa dayandırdığı önceki bir haberinde, “Türkiye’nin yardımıyla son dönemde UMH’nin kontrolünü ele geçirdiği hava üssüne savaş uçaklarıyla saldırı düzenlendiği” belirtilmişti. LUO’nun kaynağı, saldırının “kime ait olduğu bilinmeyen uçaklar” eliyle gerçekleştirildiğini aktarmıştı.

- Bu savaş uçakları dünya kamuoyu tarafından ne zaman bilinecek?
Biz yerdeyken hava sahasını kontrol ettiğimiz zaman. Libya’nın, hava sahasını kontrol edebileceği güçlü bir hava savunma sistemine sahip olduğu zaman. Hava savunma sistemi 2011’de tümüyle imha edildi. Şu an hava savunmasını yeniden inşa ediyoruz. Bazı bölgelerde artık kime ait olduğu bilinmeyen uçaklar yok. Çünkü bu bölgelerde Libya’nın güçlü hava savunması bulunuyor. Bu uçakların varlığı, Arapların terörle mücadeleye karşı ortak çabası çerçevesinde azalmaya başladı. İster Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ister Suudi Arabistan ister Mısır, Bahren veya Ürdün olsun, tüm Arap ülkelerinin Libya’nın istikrarını destekleme rolünü memnuniyetle karşılıyoruz. Dünyanın önündeki savaşımız açıktır. Bize isabet edenden onlara isabet eder. Büyük devletler Libya’yı sömürmek için Türkiye’yi görevlendirdi. Bunu reddediyoruz ve Libya’yı bundan kurtarmak için çalışıyoruz. Uluslararası toplumu, bize yardım etmeye ve Libya halkını kurtarmaya çağırıyoruz.
Mismari, sohbetin sonunda Katar’ın rolü hakkında yalnızca tek bir cümle kurmakla yetindi:
“Katar, uzaktan kumanda ile yönetilen bir devlet.”



İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
TT

İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

“Düşeceksen bir meteor gibi düş.” Bu ifade, Bağdat’taki Yeşil Bölge içinde yer alan bir duvara yazılmış durumda. Yazının yanında, yüzleri belli olmayan, miğferli ve tüfek taşıyan savaşçıların yer aldığı bir duvar resmi bulunuyor. Figürler, farklı cephelerde çatışmaya hazır bir halde tasvir ediliyor.

Bu duvar yazısının, Bağdat’taki hükümet binalarına giden yollardan geçen üst düzey yetkililer ve subaylar tarafından görüldüğü, aralarında Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) içindeki bazı milis liderlerinin de bulunduğu belirtiliyor. İran-ABD savaşının üzerinden yaklaşık iki ay geçerken, gözlemler birçok aktörün ‘düşen bir meteor’ olmak istemediğine işaret ediyor.

Savaşın bir gün öncesinde Bağdat’ta temaslarda bulunmaya çalışan gazetecilerin karşılaştığı tablo da yoğun bir hareketliliğe işaret ediyordu. Görüştükleri Iraklı yetkililerin ‘acil’ toplantılarla meşgul olduğu, bazı bakanlık çalışanlarının ise ‘olası alarm durumu’ üzerine değerlendirmelere katıldığı aktarıldı. Bu durumun, özellikle Göç ve Yerinden Edilmişler Bakanlığı içinde ciddi bir uyarı olarak görüldüğü ifade edildi.

28 Şubat 2026 sabahı Bağdat, Tahran’daki hava saldırılarının etkisiyle sarsıldı. Akşam saatlerinde İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cansız bedenine ait olduğu öne sürülen bir fotoğrafın, Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin telefonlarına ulaştığı bildirildi. Ardından Bağdat’ta son derece olağan dışı bir gece yaşandı.

vfrbtrg
Mart 2026’da göstericilerin Yeşil Bölge’ye girmeye çalıştığı sırada İran bayrağı taşıyan bir gösterici (Şarku’l Avsat)

Kentte, Tahran’la ittifak halindeki iki farklı siyasi-militer hattın belirgin biçimde karşı karşıya geldiği görülüyor. Bu grupların, yıllardır sessiz kalan hesaplaşmaları yeniden açmaya hazırlandıkları ya da 2003’ten bu yana defalarca tekrar eden siyasi doğum ve yeniden yapılanma döngüsünün yeni bir aşamasına girdikleri değerlendiriliyor.

Bunlar gerçekten Hamaney’e sadık mı?

Savaşın ikinci gününde Yeşil Bölge tam bir alarm durumuna geçti. Sokaklar kapatıldı, bariyerler kuruldu, kontrol noktaları artırıldı ve güvenlik güçleri hükümet bölgesine giriş izni olmayan kişileri tek tek denetlemeye başladı. Resmî bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmemiş olsa da şehirde fiilen gayriresmi bir hareket kısıtlaması hissi hâkimdi.

Akşam saatlerinde Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehli’l Hak Hareketi, İran Dini Lideri Ali Hamaney için bir anma töreni düzenledi. Bağdat’ın merkezindeki Cumhuriyet Köprüsü yakınında toplanan onlarca kişi, konvoylar eşliğinde etkinliğe katıldı. Iraklı siyasetçiler, bürokratlar ve silahlı gruplar içinde yaygın olarak kullanılan Chevrolet Tahoe araçlardan oluşan araç konvoyları dikkat çekti. Göstericiler, Özgürlük Anıtı’nın altında Hamaney’i anan pankartlar taşıdı; çevreleri güvenlik güçlerince sarılmıştı ve herhangi bir çatışma yaşanmadı.

Köprü üzerindeki trafik ise olağan seyrinde devam etti. Araçlar Yeşil Bölge’nin doğu girişine doğru akışını sürdürürken, yalnızca sınırlı sayıda medya mensubu anma törenine katılanlarla röportaj yapıyordu.

2019 yılında aynı bölgede, yolsuzluk ve Bağdat’taki İran etkisine karşı ‘İran dışarı!’ sloganlarıyla düzenlenen protestolarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştı. Aradan geçen yedi yıl ve savaşın üzerinden kırk gün sonra, o dönemin protestocularının bir kısmının bugün iktidar bloğuna dahil olduğu görülüyor.

Yeşil Bölge’ye yaklaşık dört kilometre mesafede ise tamamen farklı bir tablo vardı. Kalabalık gruplar güvenlik bariyerlerine doğru ilerliyor, ABD Büyükelçiliği’ne ulaşmaya çalışıyordu. Bazı göstericilerin gözyaşları içinde olduğu, çevredekilere bakarak ‘yas tutmayanlara’ tepki gösterdikleri gözlendi.

İlk bakışta kendiliğinden gelişmiş bir protesto izlenimi veren eylemde hem öfke hem korku hâkimdi. Güvenlik güçlerinin kurduğu bariyerlere taş atan gruplar ile tazyikli su araçları karşı karşıya geldi. Bazı göstericiler İran bayrakları taşırken, kalabalık ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik ‘liderin katili’ sloganları attı.

Kalabalığın bir noktasında büyük bir iş makinesi bariyerlere doğru ilerledi; ardından siyah duman ve gaz bulutları içinde çatışmalar şiddetlendi. Güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz ve gerçek mermi kullandı. İş makinesi beton engellere çarparak durdu ve ilerleyemedi; bu da sloganların daha da sertleşmesine yol açtı.

Bir gösterici, ABD Büyükelçiliği’ne giden yolun açılması halinde ne yapacağını soran gazeteciye “Bilmiyorum, önemli değil. Gerekirse kendimi bir tankın önüne atarım” yanıtını verdi. Sözlerine, “Liderimizi öldürdüler. O bizim velimizdi, bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye devam etti. Gece saatlerinde yetkililer, protestocular ve güvenlik güçleri dahil onlarca kişinin yaralandığını açıkladı.

Oysa günler önce aynı taraflar, hükümet ve silahlı gruplar, aynı siyasi cephede yer alıyordu. Protestoların iki farklı köprüde toplanan grupları da Hamaney’in ölümünden önce benzer bir hatta duruyordu.

İran’a bağlı grupların kontrol ettiği bu iki ana hattın Bağdat’taki kamusal alanı büyük ölçüde domine ettiği görülürken, bazı Iraklı Şiiler savaşın İran etkisini eleştirmek için bir fırsat olduğunu düşünüyordu. Ancak aktivistlere göre bu sesler korku kampanyalarıyla bastırıldı.

Savaş sürecinde İran’a yakın isimler, Irak’ta muhaliflerin yargılanması çağrısında bulundu. Sosyal medyada bu kişilere yönelik şikâyetler yayılırken, bazıları güvenlik güçlerince gözaltına alındı, ancak mahkemelerin bu dosyalara henüz resmi bir işlem yapmadığı bildirildi. Bunun yanında bazı sosyal medya kullanıcılarının, muhaliflerin fotoğraflarını paylaşarak “Hesap günü gelecek” ifadesini kullandığı görüldü.

Sahada ise Irak İslami Direnişi olarak bilinen yapı altında faaliyet gösteren silahlı gruplar, Hamaney’in ölümünün ardından ilk saatlerden itibaren çok sayıda saldırı düzenledi. ‘Direniş’ adı, hem İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) hem de Irak’taki milis gruplar tarafından saldırıların gerçek faillerini gizlemek için kullanılan bir şemsiye kavram olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte birçok milis liderinin ise kendilerini devlet yapısına entegre etme ve silahların devlet kontrolünde toplanması yönündeki taahhütleri nedeniyle hassas bir denge üzerinde hareket etmek zorunda kaldığı belirtiliyor.

Bir silahlı grup lideri, savaş boyunca militanlarının ABD hedeflerine ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yönelik saldırılara katılıp katılmadığından emin olmadığını ifade ediyor. Ancak bu belirsizliğin gerçek bir bilgi eksikliğinden mi yoksa kasıtlı bir muğlaklıktan mı kaynaklandığı netlik kazanmış değil.

dfvfdev
Bağdat yakınlarındaki bir tarım bölgesinde konuşlanmış Halk Seferberlik Güçleri mensupları (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Iraklı, Batılı ve güvenlik çevrelerinden isimlerle yapılan görüşmelerde, milis liderleri ile DMO’nun bu grupların devlet kurumları ile gayriresmi yapılar arasında nasıl hareket ettiğini nasıl koordine ettiği anlaşılmaya çalışıldı. Savaşın ise Irak’taki İran nüfuzunun karanlıkta kalan alanlarını daha görünür hale getirdiği değerlendiriliyor.

Farklı analizlere göre bu yapıların yönetim mekanizması konusunda çeşitli varsayımlar bulunuyor. Ancak genel kanı, İran’ın Irak hükümeti içindeki aktörler ile kendi kontrolü dışındaki silahlı gruplar arasında belirleyici bir ‘omurga’ rolü oynadığı yönünde. Bu iki alan arasında ise kaynaklar ve nüfuz üzerinde giderek sertleşen ve zaman zaman ölümcül boyutlara ulaşabilen bir güç mücadelesi yaşandığı ifade ediliyor.

Feodal nitelikteki milisler

Aracın, Bağdat’ın güneyindeki geniş tarım arazilerinden birinde küçük bir nehir kıyısındaki toprak yol boyunca yavaşça ilerlediği görülüyor. Ufka kadar uzanan manzara, kırılmış tuğla yığınları ve inşaat malzemeleriyle dolu bir kırsal alanı ortaya koyuyor.

Bölgede yaşayanlar, on yıllar boyunca bu topraklarda tahıl ve sebze yetiştirerek ürünlerini devlet ya da yerel pazarlara satıyordu. Bir kısmı 1960’larda başlatılan tarım reformu programlarından faydalanmıştı. Ancak bu düzen, 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı ile birlikte zayıfladı ve 2003’teki ABD işgalinin ardından giderek çökmeye başladı.

Bağdat’ın güneyinden 70 yaşındaki bir kanaat önderi, bölgedeki mevcut durumu ‘şiddetli bir biçimde feodal düzene dönüş’ olarak tanımlıyor. Ona göre sahada yeni bir toprak sahipleri sınıfı ortaya çıkmış durumda ve bu durum yalnızca mülkiyet anlaşmazlıklarından ibaret değil; görünmeyen bir güç, kaynaklar üzerinde kontrol sağlıyor.

Yaşlı adam, yaklaşık yedi yıl önce kaybettiği ve Bağdat ile Babil arasındaki geniş arazileri kapsayan topraklarına nasıl el konulduğuna dair ayrıntılardan kaçınsa da, farklı kaynaklar süreci ‘silahlı grupların etkisi altında yürütülen bürokratik bir dolandırıcılık ağı’ olarak tanımlıyor.

Bölgedeki bazı kaynaklar, bu arazilerin ‘yatırım alanı’ görünümü altında silahlı gruplara ait tesislerin gizlendiği bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Aynı kaynaklara göre bu gruplar, son savaşla birlikte daha gergin ve kuşkucu bir tutum sergilemeye başladı.

Şii bir milis lideri, süreci ‘Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde geri çekildiği her karış alanın Irak’ta kilometrelerle telafi edilmesi’ şeklinde yorumluyor.

Ancak bu genişleme süreci, milis gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da yol açıyor. Kontrol ve nüfuz değişimleri çoğu zaman küçük ölçekli gerilimleri ya da doğrudan silahlı çatışmaları tetikliyor. Temmuz 2025’te Bağdat’ın güneyindeki Dura bölgesinde bulunan Tarım Müdürlüğü’ne yeni bir müdür atanmasını engellemek isteyen bir grubun baskını sırasında çıkan çatışmada bir polis, bir sivil ve Ketaib Hizbullah mensubu bir kişi hayatını kaybetti. Olayın, aslında silahlı gruplar arasında nüfuz devri sürecinin bir parçası olduğu değerlendiriliyor.

Hükümet, olayın ardından ilgili kurum yöneticisinin sahte arazi sözleşmeleri düzenleyerek çiftçilerin arazilerini elinden almakla suçlandığını ve görevden alındığını açıkladı.

Resmî açıklama belirli bir çerçeve sunsa da, farklı kaynaklara göre Tarım Müdürlüğü’ndeki çatışma, aylar süren daha geniş bir siyasi ve ekonomik güç paylaşımı mücadelesinin son halkasıydı. Bir kaynak, durumu ‘milisler arasında kaynak yönetimi mücadelesi’ olarak tanımladı.

Benzer gerilimler daha önce de yaşanmıştı. 2020’den bu yana Irak’taki tüm silahlı grupları çatısı altında toplayan Halk Seferberlik Güçleri, eski DEAŞ karşıtı savaşçılar arasında öne çıkan bazı milis liderlerini gözaltına almış ve Bağdat’taki ofislerini kapatmıştı. Bunlar arasında Horasani Tugayı, Ceyş el-Muhtar ve bazı diğer grupların liderleri de bulunuyordu. Ayrıca, Bağdat ile Beyrut arasında finansal ve lojistik ağlar kurduğu iddia edilen bazı isimlerin de yasa dışı faaliyetlerle suçlandığı belirtiliyor.

frbrtb
Halk Seferberlik Güçleri kampında eğitim gören keskin nişancılar (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Irak’ın farklı bölgelerinde yaşanan çiftlik yangınları, hastane ve iş yeri saldırıları ya da küçük ölçekli sabotajlar ise güvenlik kaynaklarına göre çoğu zaman silahlı gruplar arasındaki rekabetin dolaylı yansımaları olarak görülüyor.

Şii bir milis lideri, bazı grupların DMO adına finansal araç gibi çalıştığını, ancak elde ettikleri kaynaklar belirli sınırları aştığında sistem içinde cezalandırıldıklarını ve tasfiye edildiklerini öne sürüyor.

Ortadoğu’daki silahlı yapılar üzerine çalışan Amerikalı araştırmacı Nick Gaszeti ise Irak’taki milisler arasında zaman zaman ortaya çıkan çatışma ve tutuklamaların iki temel nedene dayandığını belirtiyor: kaynaklar üzerindeki yoğun rekabet ya da DMO’nun kontrolünü aşan kişi ve gruplara uyguladığı disiplin mekanizmaları.

Genişleme idaresi

Bu grupların bazı liderleri, DMO’ya karşı isyancı olarak değerlendiriliyor. Buna örnek olarak, Ebu’l Fazl el-Abbas grubunun lideri olan Evs el-Hafaci gösteriliyor. El-Hafaci, DEAŞ’a karşı Selahaddin ve Anbar vilayetlerindeki çatışmalarda yer almış olsa da zamanla Tahran’a yönelik söyleminin sertleştiği ifade ediliyor.

Halk Seferberlik Güçleri’ne bağlı bir güç, Temmuz 2019’da el-Hafaci’yi gözaltına almış ve Bağdat merkezindeki ofisini kapatmıştı. Dört ay sonra serbest bırakılan el-Hafaci, tutuklanmasının gerekçesinin Irak’taki İran projesini eleştirmesi ve Ekim 2019 protestolarında genç göstericilerin öldürülmesine karşı çıkması olduğunu açıklamıştı.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden (CNRS) araştırmacı Hişam Davud, milisler arasındaki tekrarlayan gerilimlerin yalnızca nüfuz veya kaynak paylaşımıyla sınırlı olmadığını, aksine bu yapıların iç dönüşüm süreçlerinin bir yansıması olduğunu belirtiyor. Davud’a göre bu gruplar, ‘oluşum’ aşamasından çıkarak devlet ve toplum içinde yeniden konumlanma evresine girmiş durumda. Ancak Davud, özellikle İran’a bağlı milislerin tamamen bağımsız hareket etmediğini ve gerçekliği kendi iradeleriyle şekillendirme kapasitesine sahip olmadığını da vurguluyor.

Eski milletvekili Seccad Salim ise milisler arasındaki çatışmaların anlaşılmasında ekonomik kaynaklar üzerindeki rekabetin belirleyici olduğunu söylüyor. Salim’e göre nüfuz, yalnızca liderlerden ibaret değil; bu yapıların altında çalışan geniş bir ağ bulunuyor. Bu ağ; yerel kanaat önderlerini, aşiret liderlerini, tüccarları ve kamu sektöründeki orta düzey bürokratları da içeriyor. Bu kesimlerin çıkarlarının çatışması ise zaman zaman şiddetli gerilimlere dönüşüyor ve çoğu durumda bu anlaşmazlıklar DMO tarafından çözüme kavuşturuluyor.

DMO, bu rekabeti düzenlerken aynı zamanda Irak’taki genişleme sürecinden ekonomik ve stratejik kazanç da sağlıyor. Bu yapı, İran için önemli bir ‘finansal ağ’ işlevi görürken aynı zamanda bölgesel yayılmayı destekleyecek askeri altyapının kurulmasına da imkân tanıyor.

Söz konusu bölgeler, geçmiş yıllarda farklı ülkelerden gelen milislerin eğitim aldığı kampların yanı sıra füze ve insansız hava aracı depoları, özel hapishaneler, istihbarat merkezleri ve operasyon karargâhlarının kurulması için kullanıldı. Milis liderlerine göre bu tesisler, İran’ın bölgesel nüfuz ağının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Bu liderlerden biri, her askeri tesisin çevresinde tarım arazileri, yatırım projeleri ve bazı durumlarda dinlenme tesisleri bulunduğunu, bu alanların milis üyeleri ve onlara bağlı ekonomik çevreler için bir yaşam ve kazanç alanı haline geldiğini ifade ediyor.

Son savaş sırasında bu genişleme modelinin sahadaki etkisi daha görünür hale geldi. Güney ve batı Irak’taki bazı tesislerden füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının gerçekleştirildiği, Körfez ülkelerine yönelik çok sayıda saldırının bu bölgelerden koordine edildiği belirtiliyor. Bağdat çevresinden ABD hedeflerine yönelik saldırılar düzenlenirken, kuzeyde Ninova ve Kerkük bölgelerinin de IKBY’ye yakın hedefler için kullanıldığı ifade ediliyor.

Farklı grupların yaşamı... Birleşme tarihi

Savaşın ikinci haftasında Irak’ta parlamento üyeleri, hükümet yetkilileri ve farklı güvenlik kurumlarına bağlı subaylar, İran Dini Lideri Ali Hamaney için düzenlenen anma toplantılarına ve sembolik cenaze törenlerine katıldı. Hamaney, kendi ülkesinde henüz resmi olarak defnedilmemiş olmasına rağmen bu törenler, karşıt aktörlerin doğrudan çatışmadan bir araya gelebildiği nadir alanlar olarak dikkat çekti. Gözlemciler, bu ortamı ‘devlet içine entegre olanlar’ ile ‘direniş hattında bekleyenler’ arasında geçici bir ateşkes ve aynı siyasi gemide bulunma hali olarak tanımlıyor.

Irak’taki kamusal alanda gri alanın giderek ortadan kalktığı ve orta yol görüşlerin ifade edilmesinin zorlaştığı belirtiliyor. X platformunda tanınmış bir blog yazarının aktardığına göre, Bağdat’taki İran Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir toplantıda, bir İranlı diplomatın İran lehine yazı yazmayan Iraklı bir aktivisti açıkça azarladığı ifade edildi.

Bu atmosferle paralel olarak, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri’nin Güney Irak’taki bir aşiretin mensuplarının saldırısına uğradığı, söz konusu aşiretin ise silahlı gruplarla organik bağlara sahip olduğu ve İran’a bağlılık ağının bir parçası olduğu iddia ediliyor.

Şii milis gruplarının siyasete entegre olmasına rağmen İran nezdinde tamamen kabul görmediği, özellikle savaş sürecindeki karşılıklı hava saldırıları sonrasında Tahran’ın bu yapılara yönelik memnuniyetsizliğinin arttığı belirtiliyor. 17 Mart 2026’da İran Dini Lideri’nin Lübnan’daki ofis yöneticisi Muhammed Esed Kasir’in, Irak’taki Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin İran’a destek konusundaki ‘tereddütlü tutumlarını’ eleştirdiği aktarıldı.

Yerel basında yer alan tahminlere göre, Kasım 2025 seçimlerinde silahlı grupların temsilcileri Temsilciler Meclisi’nde 100’den fazla sandalye kazandı. Bu sonuçların ardından hükümet kurma sürecinin oldukça yoğun rekabet ve iç çatışmalarla ilerlediği, milis grupların bakanlık paylaşımları ve üst düzey atamalar üzerinde belirleyici olmaya çalıştığı ifade ediliyor.

Şii bir siyasi lider, milis temsilcilerinin Koordinasyon Çerçevesi içinde tek başına karar alma gücüne sahip olmadığını, ancak kendi çıkarlarına aykırı gördükleri süreçleri kolaylıkla bloke edebildiklerini belirtiyor.

Savaşın, Irak’taki silahlı grupların hem yürütme hem de yasama kurumlarına en geniş ölçekte entegre olduğu dönemle aynı zamana denk geldiği ifade ediliyor. Bu süreç, 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana en kapsamlı kurumsal entegrasyon olarak değerlendiriliyor.

Milislerin devlete entegrasyonunun ilk büyük adımı ise Haziran 2004’te atıldı. O dönemde ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer tarafından çıkarılan 91 numaralı karar, milislerin yasaklanmasıyla birlikte devlet yapısına entegre edilmelerine izin verdi. Bu düzenleme, daha sonra İran nüfuzunun güçlendiği ‘gri alanın’ kurumsal temelini oluşturdu.

Bir emekli İçişleri Bakanlığı subayına göre, bu süreçte milisler devlet kurumlarına adeta bir yatırım sözleşmesi yapar gibi giriyor, ancak gerçekte bunun siyasi bir nüfuz sızması anlamına geldiği ifade ediliyor. Subay, “Bir milis grup bakanlığa girdiğinde bu bir ihale gibi görünüyordu, ama aslında sistemin içine yapılan bir siyasi girişimdi” değerlendirmesinde bulundu.

(video)

Birleştirme oyununun sırları

Her yeni entegrasyon dalgasıyla birlikte, resmî çerçevenin dışında yeni uzantıların ortaya çıktığı, böylece iç kurumsal yapı ile silahlı dış aktörler arasında nüfuzun yeniden dağıtıldığı bir döngünün sürdüğü ifade ediliyor. Bu süreç, aynı zamanda rekabetçi bir büyüme dinamiğiyle birlikte zaman zaman gerilim ve çatışmaları da beraberinde getiriyor.

Araştırmacı Hişam Davud’a göre bu grupların bir kısmı 2003 sonrası doğrudan kurulurken, bir bölümü de Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi içinde yaşanan çoklu bölünmelerden ortaya çıktı. Davud, Sadr Hareketi’nin başlangıçta farklı eğilimleri barındıran geniş bir çatı işlevi gördüğünü, ancak zamanla bu yapının parçalanarak bağımsız ve zaman zaman rakip oluşumlara dönüştüğünü belirtiyor.

2005-2010 yılları arasında ilk büyük kurumsal sızma dönemi yaşandı. Bu süreçte Bedir Örgütü ve Mehdi Ordusu gibi yapılar İçişleri Bakanlığı ve kolluk kuvvetleri içinde yer almaya başladı ve aynı zamanda siyasi etkilerini artırdı. Davud’a göre bu dönemde yalnızca ideolojik milisler değil, aynı zamanda yerel karakterli gruplar da ortaya çıktı. Bu yapılar, aşiret bağlarının kayıt dışı ekonomiyle birleşmesi sonucu ‘savaş ekonomisi aktörlerine’ ya da mafyatik örgütlenmelere benzeyen yapılar olarak tanımlanıyor.

‘Devlet içinde devlet’ görünümünün ilk kez belirginleştiği dönem, DEAŞ’ın Irak topraklarının üçte birini ele geçirmesinden önceki yıllara denk geliyor. O dönemde Nuri el-Maliki hükümeti, ABD ile çekilme anlaşması yaparken, aynı zamanda Asaib Ehli’l Hak gibi gruplar yeni silahlı yapılanmalarını kurarak sahada daha aktif hale geldi.

Davud, üçüncü bir milis tipolojisine daha dikkat çekiyor. Buna göre 2011-2014 arasında, özellikle Suriye krizinin de etkisiyle, devlet tarafından desteklenen ve devlet kaynaklarıyla büyüyen yeni silahlı yapılar ortaya çıktı. Bu gruplar devlet dışında değil, devletle paralel şekilde gelişti ve en başından itibaren kamu kaynaklarına bağımlı hale geldi. Bu durum onların daha çok rant ekonomisine dayalı, karar mekanizması açısından ise daha sınırlı bağımsızlığa sahip yapılar haline gelmesine yol açtı.

2014-2017 dönemi ise bu yapıların en büyük meşruiyet kazanımını elde ettiği evre olarak görülüyor. DEAŞ’a karşı savaş, on binlerce kayıp veren milis gruplara hem yasal tanınma hem de siyasi ve toplumsal kabul sağladı. Halk Seferberlik Güçleri çerçevesi altında bu gruplar, ‘devleti kurtaran güç’ olarak konumlandırıldı ve bu durum onlara hem sembolik hem de kurumsal bir meşruiyet kazandırdı.

Son yıllarda ise silahlı grupların devletin neredeyse tüm alanlarına yayıldığı, bakanlıklar, sınır kapıları, ticari sözleşmeler ve yatırım ağları üzerinde etkili hale geldiği belirtiliyor. Üye sayılarındaki artışla birlikte bu yapıların artık yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir güç haline dönüştüğü ifade ediliyor.

Koordinasyon Çerçevesi destekçileri, milislerin devlet üzerindeki etkisinin abartıldığını savunsa da son savaşın devlet ile milisler arasındaki sınırları büyük ölçüde bulanıklaştırdığı değerlendiriliyor.

Salim, milislerin Irak’taki siyasi yapıyı fiilen yönettiğini ve bunun İran nüfuzunun temel unsurlarından biri olduğunu savunuyor. Ona göre başbakanın uluslararası kabul görmesi bile bu yapısal gerçekliği değiştirmiyor.

Bazı yorumlara göre, milislerin devlet içine yerleşmesi 20 yıl önce başlayan ve giderek büyüyen bir sürecin sonucu. Bu süreçte grupların devletle entegrasyonu arttıkça güçlerinin de büyüdüğü, yani ‘küçük bir kar topunun çığa dönüşmesi’ benzetmesi yapılıyor. Bu yaklaşım, ABD’nin silahlı grupların sisteme entegre edilerek etkilerinin azaltılabileceği yönündeki varsayımının hatalı olduğunu savunuyor.

Bu stratejinin en ileri aşamasının, 2022’de Muhammed Şiya es-Sudani’nin başbakanlığa gelmesiyle birlikte düşünüldüğü ifade ediliyor. Washington’un o dönemde Bağdat’ta silahlı grupların devlet içinde ‘yumuşak bir şekilde kurumsallaştırılabileceği’ beklentisine sahip olduğu belirtiliyor.

Bazı analizlere göre Irak’taki milislerin devlet içine entegrasyonu, DMO için bir başarı hikâyesi olarak görülüyor. Nick Gaszeti’ye göre Irak, milis yapılanmalarının gelişmesi için son derece elverişli bir zemin sunuyor ve bu yapıların devlet kurumlarına entegre edilmesi, DMO için stratejik bir avantaj yaratıyor.

dergrth
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Bağdat’ta düzenlenen bir toplantıda Nuri el-Maliki ile Kays el-Hazali’nin arasında duruyor. (Arşiv – AFP)

Gaszeti ayrıca DMO’nun, devlet kurumlarına entegre edilecek kadroları önceden ideolojik ve maddi olarak şekillendirdiğini, böylece bu kişilerin kamu görevlerine girdiklerinde yüksek düzeyde sadakat gösterdiklerini ifade ediyor.

Davud ise bu tabloyu Sudani’nin yükselişiyle birlikte oluşan siyasi denge üzerinden açıklıyor. Davud’a göre bu durum, farklı milis ağlarının ekonomik ve siyasi taleplerini dengeleyebilecek bir güç yapısının ortaya çıkması anlamına geliyor.

Bazı kaynaklara göre bu çıkar dengeleri zaman zaman İran içindeki aktörlere bile baskı unsuru oluşturacak düzeyde mali ve siyasi araçların devreye sokulmasına yol açabiliyor.

Yenilenme... Daha fazla kazanç mı?

Savaş boyunca Yeşil Bölge, çoğu ABD Büyükelçiliği ve hükümet tesislerini hedef alan yüzlerce roket ve İHA saldırısına maruz kaldı. Washington, Temmuz 2025’teki 12 günlük savaş sırasında Sudani hükümetinin olağan çatışma kurallarını koruyacağını beklerken, süreç ‘sert milis yapıları’ nedeniyle iki ülke arasındaki dengelerin bozulduğunu ortaya koydu.

Bu savaşın, Irak’ta devlet dışı aktör olarak görülen silahlı gruplara dair belirsizliği daha da görünür hale getirdiği belirtiliyor. Bu yapılar artık devletin dışında değil, büyük ölçüde içinde konumlanmış durumda. Sudani, son parlamento seçimlerinde yaklaşık 45 sandalye kazanan bir blok üzerinden ikinci dönem için siyasi zemin oluşturmaya çalışıyor. Bu blok içinde İran’a yakın silahlı grupların etkisi dikkat çekiyor.

Sudani’nin liderlik ettiği İmar ve Kalkınma Koalisyonu, farklı siyasi partiler ve milis gruplardan oluşan heterojen bir yapı olarak tanımlanıyor. Bu yapı içindeki aktörler, savaş sürecinde Irak içinde gerçekleştirilen bazı saldırılarla ilişkilendirilen İran yanlısı güçler olarak görülüyor.

Bu grupların hem devlet kurumlarına entegre olup hem de aynı zamanda saldırılar düzenleyebilmesi, ‘çifte yapı’ tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Farklı açıklamalar olsa da sahadaki tabloya göre bu ikili yapı devam ediyor.

Eski bir Iraklı yetkili, hükümet güçlerinin ABD Büyükelçiliği’ne yönelik bir İHA saldırısından sonra küçük bir hücreyi yakaladığını aktardı. Soruşturma sırasında, bir milis liderinin hükümete ilginç bir talepte bulunduğu ve gözaltındaki kişilerin kendi grubuna bağlı olduğunu ancak saldırıyı kendisinin onaylamadığını söylediği belirtiliyor.

Başlangıçta bazı gözlemler, DMO’nun farklı milis gruplardan oluşan seçkin bir saldırı gücünü doğrudan yönettiğini öne sürüyordu. Ancak daha yakın analizler, özellikle Kudüs Gücü aracılığıyla her milis yapının içinde ayrı hücreler oluşturulduğunu gösteriyor.

Salim’e göre İran, Irak’taki her milis yapıyı ayrı ayrı yönetiyor ve her yapının içinde doğrudan Tahran’a bağlı hücreler bulunuyor. Salim, İran’ın Lübnan’daki Hizbullah ya da Yemen’deki Husi hareketini daha merkezi bir yapı üzerinden yönettiğini, ancak Irak’ta daha parçalı ve çok katmanlı bir model uyguladığını belirtiyor.

Nisan 2025’te bazı Şii milis gruplarının, DMO’nun ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınmak için ağır silahların devredilmesini de içeren talimatlar ilettiğini açıkladığı belirtiliyor. Mart 2026’da ise bazı grupların ABD Büyükelçiliği’ne yönelik saldırıların durdurulmasını içeren bir ateşkesi kabul ettiği ifade ediliyor.

Ancak sahadaki gizli hücre yapıları nedeniyle, milis liderlerinin yaptığı anlaşmaların sahadaki tüm unsurları bağlamadığı, bu nedenle siyasi mutabakatlar ile fiili eylemler arasında fark oluştuğu değerlendiriliyor.

fgbnhyu
Bağdat’ın Yeşil Bölgesi’ndeki bir caddede bulunan isimsiz bir duvar resmi ve slogan (Şarku’l Avsat)

ABD Hazine Bakanlığı’nın nisan ortasında Asaib Ehli’l Hak’ı, Kuzey Irak’taki ABD güçlerine yönelik İHA saldırılarında İran yapımı sistemler kullanmakla suçlayarak yaptırım uygulaması da bu tabloyu güçlendiren bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Sudani döneminde siyasi dilini değiştirmeye çalışan Kays el-Hazali’nin, hem söylem hem de örgütsel yapı açısından dönüşüm geçirdiği izlenimi oluşsa da, eski bir ABD Dışişleri yetkilisi bu değişimin ne ölçüde gerçek bir yapısal dönüşüm olduğu konusunda şüphelerini koruyor. Yetkiliye göre bu durum, 2006’da Mukteda es-Sadr çizgisinden ayrılan Hazali’nin siyasi evriminin hâlâ yakından izlenmesini gerektiren bir süreç olduğunu gösteriyor.

Irak Savaşı’nın ertesi günü

Ateşkesin ilan edilmesinden ve Washington ile Tahran arasında sonuçsuz kalan müzakerelerin başlamasından bu yana, ABD’nin Bağdat’taki iktidar yapısını değiştirmeye yönelik sert baskılarını sürdürdüğü belirtiliyor. Ancak Salim’e göre savaş, “Bağdat’ı kimin yönettiğini” açık biçimde ortaya koydu: ‘milisler’. Salim, görüşmelerin İslamabad’daki sonuçlarından bağımsız olarak İran’ın Bağdat’ta belirleyici kazanç elde ettiğini savunuyor.

Buna karşın Davud, savaş sonrası döneme ilişkin daha karmaşık bir tablo çiziyor. Davud’a göre Irak devleti ne tamamen çökecek ne de güçlü ve merkezi bir yapıya kavuşacak; bunun yerine gelir kaynaklarını elinde tutan ancak fiilen farklı güç ağları arasında paylaştırılmış geçişken bir devlet modeli ortaya çıkacak.

ABD’nin baskılarının, Şii siyasi partileri yeni hükümet kurma sürecinde daha kontrollü adımlar atmaya zorladığı, özellikle Halk Seferberlik Güçleri’nin devlet içindeki rolünün sınırlandırılması yönünde bir çabanın bulunduğu ifade ediliyor. Ancak İran’ın bu girişimlere güçlü bir direnç gösterdiği belirtiliyor.

Bu süreç, Koordinasyon Çerçevesi liderleri için kritik bir eşik olarak görülüyor. Söz konusu aktörler, ya artan bölgesel değişkenler içinde yeni bir siyasi anlaşma üzerinden nüfuzlarını korumak ya da silahlı güçlerini muhafaza ederek yeni kazanımlar elde etmeye devam etmek arasında bir seçim yapmak durumunda kalıyor.

Bir Koordinasyon Çerçevesi yetkilisi ise Irak bağlamında ideolojinin tek belirleyici unsur olmadığını, siyasi dönüşümün çıkar ve güç dengeleriyle şekillendiğini ifade ediyor. Bu nedenle Halk Seferberlik Güçleri’nin gelecekteki dönüşümünün, hem pragmatik çıkarları hem de ideolojik bağlılıkları içeren hibrit bir yapıya dönüşeceği değerlendiriliyor.

Davud’a göre ise Irak’taki geleceğin devlet modeli, milis sonrası bir devlet olmaktan ziyade, milis varlığını tamamen ortadan kaldırmak yerine onu siyasi sistem içinde yeniden tanımlayan bir yapıya dönüşecek. Bu modelde devlet, silahlı grupları dışlamak yerine onları yönetilen bir güç alanı olarak sistemin içine dahil edecek.

Bağdat’ta ise mevcut iktidar ittifakı, hem çatışmayı sürdüren hem de silahı bırakmayan ve aynı zamanda siyasi pazarlıklar yürüten bir yapı olarak görülüyor. Bu durum, ABD ile İran arasındaki ‘ne savaş ne barış’ halinin bölgesel yansıması olarak değerlendiriliyor.

Yeşil Bölge’deki ‘kaçınılmaz düşüş’ temalı duvar resmindeki silahlı figürlerin ise kazançlarını korumak için silah taşıyan ancak onu kullanmaktan kaçınan siyasi aktörleri sembolize ettiği yorumları yapılıyor.


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
TT

İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)

İsrail’in dün (Çarşamba) akşamı Beyrut’un güney banliyösündeki Haret Hreik bölgesine düzenlediği hava saldırısında Ahmed Galib Ballut’un öldürüldüğünü açıklaması, “Aksa Tufanı” savaşının başlamasından bu yana Hizbullah’a bağlı “Rıdvan Gücü” komutanlarını hedef alan suikast zincirini yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu saldırılar, örgütün en seçkin askeri biriminin komuta yapısını zayıflatmayı amaçlayan yoğun bir operasyonun parçası olarak değerlendiriliyor.

Çatışmaların ilk aylarından itibaren “Rıdvan Gücü”, gerek Güney Lübnan’da gerekse Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail saldırılarının başlıca hedefi hâline geldi. İsrail, saldırı operasyonlarını yöneten, İHA birliklerini yönlendiren ve karmaşık askeri operasyonları denetleyen saha ve askeri liderleri sistematik biçimde takip etti.

İsrail ordusu sözcüsü Ella Wawiya, dün (Çarşamba) günü yaptığı açıklamada, “İsrail ordusu, Hizbullah’ın elit komando birliği olan Rıdvan Gücü’nde birlik komutanı olarak görev yapan Ahmed Galib Ballut’u Beyrut’un güney banliyösünde düzenlenen saldırıyla etkisiz hâle getirdi” dedi.

İsrail’e göre Ballut, yıllar boyunca Rıdvan Gücü içinde çeşitli görevlerde bulundu. Bunların en önemlisi operasyon komutanlığıydı. Bu görev kapsamında birliğin “İsrail ordusuna karşı savaş hazırlığı ve alarm seviyesinden” sorumlu olduğu belirtildi.

Ella Wawiya, Ballut’un “Rıdvan Gücü’nün kapasitesini yeniden inşa etme çalışmalarında” rol oynadığını ve özellikle İsrail’in uzun süredir ciddi bir tehdit olarak gördüğü “Celile’yi işgal planı” üzerinde çalıştığını öne sürdü.

Son aylarda, bu elit güç içinde kritik roller üstlenen çok sayıda komutanın geçmişi ve faaliyetleri ortaya çıkarken, söz konusu isimler İsrail’in açık suikast savaşının doğrudan hedeflerine dönüştü.

Visam Tavil... İlk büyük hedef

Visam Hasan Tavil, “Aksa Tufanı” sonrası başlayan çatışmalarda İsrail’in öldürdüğünü açıkladığı ilk önemli Rıdvan Gücü komutanı oldu. 1970 yılında Sur kentinde doğan Tavil, genç yaşta Hizbullah’a katıldı ve zamanla örgütün askeri yapılanmasında yükseldi.

İsrail açıklamalarına göre Tavil, dış operasyonlar ve askeri üretim dosyalarının sorumlularından biri olarak biliniyordu. Aynı zamanda Hizbullah’ın merkezi Şura Konseyi üyesiydi ve bu durum onu örgütün askeri yapısı içinde etkili figürlerden biri hâline getiriyordu.

sdrevgf
Hizbullah yetkililerinden Visam Tavil (Hizbullah medyası)

8 Ocak 2024’te İsrail’e ait bir İHA, Güney Lübnan’daki Hirbet beldesinde içinde bulunduğu aracı hedef aldı. Bu operasyon, Rıdvan Gücü komutanlarına yönelik yeni bir suikast aşamasının başlangıcı olarak değerlendirildi.

Muhammed Nasır... Batı sektörünün komutanı

Muhammed Nasır, Güney Lübnan cephesinin batı sektöründen sorumlu olan ve Rıdvan Gücü’ne bağlı “Aziz Birimi”nin önde gelen komutanlarından biri olarak öne çıktı.

1965 yılında Güney Lübnan’daki Haddatha beldesinde doğan Nasır, 1986’da Hizbullah’a katıldı. İsrail işgali döneminde İsrail ordusuna karşı operasyonlara katıldı. Daha sonra askeri rolü genişledi ve 2011-2016 yılları arasında Suriye’de rejim güçleri yanında savaştı.

vfvbggfr
Hizbullah yöneticilerinden İbrahim Akil (Dolaşımda)

2015’te komutan Hasan Muhammed el-Hac’ın Suriye’de öldürülmesinin ardından “Aziz Birimi”nin sorumluluğunu üstlendi. “Aksa Tufanı’na destek” sürecinde İHA, füze ve karma operasyonları yönetti. İsrail, Temmuz 2024’te Sur kentinde aracına düzenlenen saldırıyla Nasır’ın öldürüldüğünü duyurdu.

İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi... En deneyimli halkaya darbe

Saha komutanlarının öldürülmesi Rıdvan Gücü üzerinde operasyonel baskı oluştururken, planlama ve eğitimden sorumlu üst düzey isimlerin hedef alınması Hizbullah açısından daha hassas bir gelişme olarak görüldü. Bu durum, özellikle İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi’nin öldürülmesiyle açık şekilde ortaya çıktı.

Rıdvan Gücü komutanı olan İbrahim Akil, Hizbullah’ın askeri kanadının kurucu isimlerinden biri kabul ediliyordu. 1980’li yıllarda örgüte katılan Akil, zaman içinde Hizbullah’ın en önemli askeri liderlerinden biri hâline geldi.

Adı birçok hassas güvenlik ve askeri dosyayla ilişkilendirildi. ABD, Akil’i 1983 yılında Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırı ile aynı yıl ABD Deniz Piyadeleri karargâhına yönelik bombalı saldırıya katılmakla suçluyor. Hizbullah içinde ise “Cihat Konseyi” üyesiydi ve Rıdvan Gücü’nün askeri kapasitesinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca örgütün Suriye savaşına müdahil olmasının ardından operasyonların yönetiminde görev aldı.

İsrail, 20 Eylül 2024’te Beyrut’un güney banliyösündeki Cemus bölgesinde Rıdvan Gücü toplantısını hedef alan hava saldırısında Akil’i öldürdüğünü açıkladı. Saldırıda birimin çok sayıda üst düzey saha komutanı da hayatını kaybetti.

Ahmed Vehbi... Eğitim ve pusuların mimarı

Ahmed Vehbi ise Rıdvan Gücü savaşçılarının hazırlanması ve eğitilmesinin başlıca mimarlarından biri olarak görülüyordu. Hizbullah’ın kuruluş dönemine yakın bir tarihte örgüte katıldı ve İsrail işgaline karşı operasyonlarda yer aldı. 1984’te İsrail tarafından esir alındı.

Vehbi’nin adı daha sonra, 1997 yılında İsrail’in elit deniz komandosu Şayetet 13 birliğini hedef alan “Ensariye Pususu”na katılan isimler arasında öne çıktı. Ardından Hizbullah içinde merkezi eğitimden sorumlu görevler üstlendi.

İsrail ordusuna göre Vehbi, 2012’den itibaren Rıdvan Gücü’nün eğitim faaliyetlerini yönetti ve birliğin insan kaynağı ile askeri kapasitesinin geliştirilmesinde kilit rol oynadı. Ayrıca Visam Tavil’in öldürülmesinin ardından ek sorumluluklar üstlendi.

Vehbi de Eylül 2024’te İbrahim Akil’i öldüren aynı saldırıda hayatını kaybetti. Bu saldırı, Rıdvan Gücü’nün kuruluşundan bu yana aldığı en ağır darbelerden biri olarak nitelendirildi.