Siyasi Araplıktan kültürel Araplığa

 İdeolojik coşku söndükten sonra ulus-devleti başlı başına bir hedef haline geldi

1919’da Kahire sokaklarında düzenlenen protesto gösterilerine ait bir arşiv fotoğrafı (Getty Images)
1919’da Kahire sokaklarında düzenlenen protesto gösterilerine ait bir arşiv fotoğrafı (Getty Images)
TT

Siyasi Araplıktan kültürel Araplığa

1919’da Kahire sokaklarında düzenlenen protesto gösterilerine ait bir arşiv fotoğrafı (Getty Images)
1919’da Kahire sokaklarında düzenlenen protesto gösterilerine ait bir arşiv fotoğrafı (Getty Images)

Turki Al Hamad
Araplar, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ulus-devletini kartondan yapılmış bir yapıdan ibaret gördükleri bir dönemden geçmişlerdi. Bu tasavvura göre Araplar, Arap birleşik devleti adında tek bir siyasi yapının çatısı altında birleşip temel ve kaybolan birlik geri döndüğünde zaten kartondan yapılmış olduğu için bu yapı kolayca yıkılacaktı.
Kırklı yılların sonu ve ellili yılları kapsayan dönemde bu Arap birliği iddiası, bazıları askeri darbeler (devrimler) yoluyla iktidarı ele geçiren milliyetçi akım ve ideolojilerin ortaya çıkışıyla büyük bir ivme yakaladı. Bunların belki de en önemlileri, Baas Partisi, Nasırizm ve Arap Milliyetçi Hareketi’ydi. Hepsinin ve özellikle de Sosyalist Baas Partisi’nin ilham kaynakları, Garibaldi’nin liderliğinde İtalya’nın, Bismarck’ın liderliğinde Almanya’nın birleşme deneyimleri gibi Avrupalı birlik deneyimleriydi. Yine hepsinin dayanak noktası ortak bir ideolojik önermeydi; Araplar tek bir ulustur, dolayısıyla İtalyanlar ve Almanlar gibi tek bir siyasi varlık veya bir ulus devlete sahip olma hakkına sahiplerdir.
Bu ideolojik inancın tarihi kökleri vardı ve siyasi olarak emperyalistlerin, Siyonistlerin, eski ve yeni sömürgeci güçlerin komploları sonucu birliğini somut bir şekilde gerçekleştirmekten mahrum kalan birleşik bir ulusun varlığına dayanıyordu. İşte söz konusu inanç, milliyetçi yöneticileri kendilerini “Arap ulusunun” mütevellileri, nihayetinde sadece kendilerinin bildiği çıkarlarını gerçekleştirecek vasileri olarak atamaya sevk etti. Bu, hem Nasırcı Mısır hem de Baas Partisi ve Arap Milliyetçi Hareketi için geçerlidir.
Bahsedilen vasilik ya da mütevellilik, bu yöneticileri, Arap ulus-devletlerinin kolonyalizm sonrası kapsamlı birliğe giden yolda sadece geçici bir dönem olduğu ve er geç dağılacağı düşüncesine dayanarak diğer Arap ülkelerinin iç işlerine müdahale etmeye azmettirdi. Daha sonra, bu düşünceden yola çıkarak Arap dünyası, ilericiler ve gericiler olmak üzere iki kampa ayrıldı. İki kamp arasında Soğuk Savaş rüzgarları esmeye başladı.
1967’de Arap-İsrail Savaşı’nda alınan yenilgi, bir dönemin sonunu, yeni bir dönemin de başlangıcını temsil etti. Milliyetçi düşüncenin Arap zihniyeti üzerindeki hegemonyası sona ererken İslamcı fikir, daha sonra bilinen adıyla Sahva (Uyanış) yükselişe geçti. 1979’daki İran Humeyni Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle bu düşüncenin yükselişi daha da hızlandı. Sovyet işgali, Sahva Hareketi’nin önünde daha geniş ufuklar açan İslami “cihat” hareketini ortaya çıkardı. Böylece Arap-Müslüman zihniyetinde milliyetçi ideolojinin yerini İslami ideoloji aldı. Bahsettiğimiz Sahva Hareketi’nin aynı anda hem Şii hem de Sünni versiyonları vardı. Ancak aralarındaki alt farklılıklara rağmen, ikisi de mevcut ulus-devletlerin yalnızca bir sömürge veya daha hafif bir tabirle Batılılaşmanın bir eseri olduğu konusunda temel bir uzlaşı içindeydi. Onlar için her ikisi de hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Sünni Sahva Hareketi’nde tek kabul edilebilir siyasi sistem hilafet iken, Şii Sahva Hareketi’nde bu, Humeyni’nin getirdiği Velayet-i Fakih idi. Diğer var olan siyasi sistemler yalnızca mücbir koşulların dayattığı geçici bir aşamaydı. Aslında bu ikisini yani milliyetçi ve İslamcı ideolojiyi derinlemesine incelediğimizde, Arap birliği rüyası ile ister peygambere bağlı Sünni halifelik isterse Ehl-i beyte bağlı Şii imamlık olsun İslami birlik rüyası arasında bir fark olmadığını görürüz. Her ikisi de ulusal devleti kabul etmemektedir.
Ulus-devleti reddetmelerinin yanında, her iki akım, herhangi bir ulus-devletin zenginliğini temsil eden kültürel, sosyal, “etnik ve mezhepsel” ayrıntıları da tanımamaktadır. Çünkü bunun karşısında, arzu edilen -ya da hayal edilen- birliği sağlamanın bir koşulu olarak, toplum grupları arasında tam bir uyum gerektiren büyük birlik hayali var. Bunun, devlet ve toplum üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Bunların en önemlisi de tek ulusa dayanan bir devlette yaşayan azınlıkların sorunuydu. Gerek Arap gerekse İslami bir birlik tesis etmeyi amaçlasın her iki ideolojik hayalin de gerilemesinden, ulus-devletin teoride devam eden ideolojik reddine rağmen gerçekte tanınmasından sonra azınlıklar sorunu kendini dayatmaya başladı. Bundan önce söz konusu sorun, bilhassa milliyetçilerin, birliğin sağlanması için bir ön koşul olarak empoze edilen tam homojenlik ilkesine dayanarak yönettikleri ülkelerde bastırılmış ve susturulmuştu.
Azınlık sorununun patlak vermesi, doğası gereği homojen olamayacak toplumlara mutlak bir homojenlik dayatma girişiminin doğal bir sonucuydu. Tarih öncesinde var olan insan toplulukları dışında, yazılı tarih boyunca dünya üzerinde herhangi bir yerde mutlak homojen bir yapıya sahip bir toplum yaşamamıştır. İdeolojik yönelimli rejimler, şu veya bu toplumda birlikte yaşamanın formülünü aramak yerine, baskı, demir ve ateşle homojenliği dayattılar. Bunun en iyi örneği Baas rejimi altındaki Irak ile İran’daki Mollalar rejimidir. Hatta değişmeden önce bir dönem Suudi Arabistan da öyleydi.

Biz ve İsrail: Yanılsamaların gerilemesi
Gerek milliyetçi gerekse de İslamcı ideolojik coşku meşalesi sönünce veya daha nesnel bir şekilde söyleyecek olursak “bu kökler solduğunda”, ulus-devlet başlı başına bir hedef haline geldi. Söz konusu hizipçi ve ayrılıkçı eğilimlere karşı onu korumak özel bir hedefe dönüştü. Zira ulus-devlet aslında, ideolojik rejimlerin mutlak homojenliği empoze etme girişimlerinin uzun geçmişine verilmiş tarihsel bir tepkidir.
Ulus-devlet artık kısır ideolojik tartışmaların bir nesnesi veya büyük hayalin, kusursuz, kapsamlı, homojen bir birliğin önündeki  bir engel değildir. Aksine, toplumların ve halkların yaşamında sabit bir gerçekliğe dönüşmüştür. Kimlik de Arap özündeki İslami, Arap ve ulusal kimlikler arasındaki çelişki ve çatışma ortadan kalktıktan sonra bu devlete ayrılmaz bir bağla bağlandı.
Bahsi geçen kimliklerin hala çakıştıkları doğru ama bu, yalnızca şu ya da bu kimliği dayatan, iç içe geçmelerine ve uyumlu olmalarına olanak tanımayan sıfır toplamlı bir formülün geçerli olduğu ulus-devlet ötesi akımların hakimiyeti dönemindeki gibi çatışma düzeyine ulaşmıyor.
Ne var ki, milliyetçi akımların safkan Araplık söyleminin bir tür milliyetçi “şovenizm”e yol açması gibi kimliğin temel bir referansı olarak ulus devlete bağlılık da (eski milliyetçi şovenizme karşı bir tepki olarak) bir tür ulusalcı şovenizme yol açtı. Baasçıların “Ölümsüz mesaj sahibi tek Arap ulusu” sözü derinden incelendiğinde bahsettiğimiz bu milliyetçi şovenizmi somutlaştırdığını görürüz. Çünkü ölümsüzlük nihayetinde metafizik bir efsanedir.
Milliyetçi akım, Arap halkları diye bir şey olmadığını, bundan ziyade dağılmış, homojen ve barışık ama birkaç ülke arasında bölünmüş tek bir Arap halkı olduğu düşüncesini yayıyordu. Ona göre bu ülkeler nihayetinde Siyonizmden emperyalizm ve işbirlikçi yöneticilere bütün şekilleri ve tezahürleriyle sömürgeciliğin ürünüydü. Bu yanılsama ya da bu siyasi efsane yıkıldığında arkasında birbirine küs ve kavgalı Arap halkları bıraktı. Bugün, geçmişte olduğu gibi hükümetlerin değil de Arap halklarının arasındaki ilişkilerde gördüğümüz gerilimlerin nedeni de budur. Bu, bir kısmıyla belki de, Arapların ilerici ve gerici olarak iki kamp arasında böyle ideolojik bir biçimde bölünmesinin, bir kampın diğerine karşı yürüttüğü ateşli ve kışkırtıcı propagandanın sonucu olduğunu da açıklamaktadır. O dönemde medyadaki bu propagandayı özellikle ilerici medya, tam olarak da Nasırcılığın etkili olduğu dönemde Mısır medyası körüklüyordu.
Bu ideolojik ve körükleyici medyatik seferberliğin sonucunda, bazı Arap ülkelerinin ve halklarının diğerlerine göre daha “yüksek” oldukları düşüncesi aşılandı. Gerici halklar buna tepki olarak, “şovenist” vatanseverlikle ilgili her konuda fanatik oldular. ilerici halkların tepkisi ise yakın geçmişten örnekler vererek daha da büyüklenmek oldu. Her ikisi de kendilerini haklı göstermek için tarihe başvurdular. Bu tarih de genellikle gerçek tarihi hadiselerle ilgisi olmayan ayıklanmış, olgunlaşmamış ve mitlere dayanan bir tarihti.
Kısacası, bugün Arap halkları arasındaki ilişki hastalıklı bir ilişkidir. İlk adım olarak, homojen birlik kavramları, komplo teorileri, tek yol olarak empoze edilen ortak kader söylemleri gibi geçmiş döneme hakim olan, ideolojikleştirilmiş siyasi kavramları düzelterek “düşmanlığın izlerini” kaldırmak dışında bunu tedavi etmenin bir yolu yoktur. Bunlara bir de yaşanmış gerçekliği yansıtan yeni kavramlar aramayı da ekleyebiliriz. Bu gerçekliği yalnızca Arap ideolojisi efsanelerinin, Arap dünyası dediğimiz bu kütlenin toplumlarının merkezindeki gerçekle etkileşime geçmekten alıkoyduğu zihinlerde var olan sanal bir yükseklik duygusu aşmaya çalışır. Arap dünyası, nihayetinde Arap hayalinin arzu ettiği gibi siyasi bir yapı değil tarihsel kökleri olan kültürel bir yapıdır.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.   



Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
TT

Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera dün çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişiler ile 70 yaşını aşmış mahkûmları kapsayan genel af kararı yayımladı. Ancak karar, Suriyelilere yönelik ihlallerde bulunanları kapsam dışı bırakıyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre söz konusu kararname, Aralık 2024’te Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelen Şera’nın yayımladığı ilk af niteliğini taşıyor. Esed, görev süresi boyunca zaman zaman benzer af kararnameleri çıkarmıştı.

Suriye devlet televizyonunda yayımlanan kararnameye göre, ‘müebbet hapis cezası’ 20 yıla indiriliyor. Ayrıca kabahat ve ihlallerde verilen cezaların tamamı kaldırılıyor. Uyuşturucuyla Mücadele Kanunu, Suriye lirası dışında işlem yapılmasının yasaklanmasına ilişkin yasa ve devlet destekli malların kaçakçılığına dair kanunda yer alan bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da affediliyor.

Af kapsamında ayrıca Askerî Ceza Kanunu ve Bilişim Suçları Kanunu’nda düzenlenen bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da kaldırılıyor.

Silah ve mühimmat yasasında yer alan suçlardan hüküm giyenler de kararın yayımlanmasından itibaren üç ay içinde silahlarını yetkili makamlara teslim etmeleri şartıyla cezalarının tamamından muaf tutulacak.

Kararname, ‘tedavisi mümkün olmayan ağır bir hastalığa’ sahip olanlar ile 70 yaşını doldurmuş hükümlülerin de, metinde belirtilen istisnalar dışında, cezalarının tamamından muaf tutulmasını öngörüyor.

Buna karşılık, ‘Suriye halkına karşı ağır ihlaller içeren suçlar’ ile İşkencenin Suç Sayılmasına Dair Kanun’da düzenlenen suçlar af kapsamı dışında bırakıldı.

Yeni yönetimin göreve gelmesinden bu yana, eski yönetimle bağlantılı oldukları ve Suriyelilere karşı ihlallerde bulundukları iddiasıyla onlarca kişinin gözaltına alındığı açıklanmış, bazıları hakkında yargı süreci başlatılmıştı.


Washington'da düzenlenen "Gazze Barış Konseyi"nin ilk toplantısının gündeminde 4 dosya yer alıyor

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
TT

Washington'da düzenlenen "Gazze Barış Konseyi"nin ilk toplantısının gündeminde 4 dosya yer alıyor

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden bir akrabasının yasını tutuyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlık ettiği “Barış Konseyi”nin ilk toplantısı bugün yapılacak. Toplantıda, İsrail'in saldırılarının devam etmesi ve ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının askıya alınmasıyla birlikte, Hamas'ın silahsızlandırılması, İsrail'in Gazze Şeridi'nden çekilmesi ve istikrar güçlerinin konuşlandırılması ile Gazze Şeridi'ndeki durum ele alınacak.

Bu toplantı, yeniden yapılanma dosyası ve “Gazze Yönetim Komitesi”nin çalışmalarıyla birlikte çözülmemiş meselelere yoğunlaşıyor. Şarku’l Avsat'a konuşan uzmanlara göre İsrail'in Batı Şeria'daki Filistin topraklarını yağmalaması konusunun gündeme getirilmesi olasılığı var. Uzmanlar, İsrail'in toplantıya katılımının, Meksika'nın sınırlı katılım açıklamasında olduğu gibi, İsrail'e karşı çıkanların katılımını azaltabileceğini değerlendiriyor.

Gündemdeki dosyalar

Barış Konseyi Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un CNN'e yaptığı açıklamaya göre bugünkü toplantıda, Gazze Komisyonu'nun Şerid'e girmesini, ateşkes ihlallerinin sona ermesini sağlamak ve insani yardımı hızlı bir şekilde ulaştırmak için izlenecek süreç tartışılacak. Ayrıca “Gazze'de silahsızlanma süreci, İsrail güçlerinin sınır hattından çekilmesi ve Gazze'nin yeniden inşası ve Batı Şeria'nın Filistin Yönetimi'ne ilhakı da dahil olmak üzere Trump'ın 20 maddelik planının uygulanması” da ele alınacak.

Mladenov, “tüm tarafların bu konularda anlaşmaya varması ve çabalarını birleştirmesi”nin alternatifi olarak “savaşın yeniden başlaması” ve “savaşın yeniden başlamasından daha da tehlikeli olan, Hamas'ın Gazze'nin yaklaşık yüzde 50'sini kontrol ettiği ve geri kalanının İsrail kontrolü altında olduğu statükonun pekiştirilmesi” olacağı uyarısında bulundu.

İsrail güvenlik kaynakları, Trump'ın “Barış Konseyi” toplantısında uluslararası güçlerin Gazze Şeridi'ne girmesini ve Hamas'ın silahsızlandırılması ile yeniden inşa sürecinin başlatılmasını duyuracağını tahmin ediyor. Bu bilgi, dün İbranice web sitesi Walla'ya konuşan bir kaynak tarafından verildi.

Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden akrabasının yasını tutuyor (AFP)Filistinli bir kadın, Ramazan ayının ilk gününde Gazze Şeridi'nin güneyinde İsrail'in düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden akrabasının yasını tutuyor (AFP)

Endonezya, şu ana kadar Gazze'ye asker gönderme niyetini açıklayan tek ülke olurken, İsrail ise Gazze Şeridi'nde Türkiye'nin varlığını reddediyor. Endonezya ordu sözcüsü Dony Pramono pazartesi günü yaptığı açıklamada, Cakarta'nın önerilen çokuluslu gücün bir parçası olarak nisan ayı başlarında Gazze'ye gönderilmek üzere 1.000 asker hazırladığını belirtti.

Siyaset bilimi profesörü ve Filistin ve İsrail meseleleri uzmanı Dr. Tarık Fahmi, ilk toplantının konseyi kurup, çalışmalarına başlamak için fon toplamaya odaklanacağını ve ilgili ve etkili ülkelerin çoğunu kapsayacağını düşünüyor. En önemli konular, istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve silahsızlanma olacak, ancak bazı zorluklar olduğunu da belirtiyor. Ancak anlaşmaya varmaktan başka bir alternatifin olmadığı da ifade ediyor.

Filistinli siyasi analist Dr. Ayman el-Raqab da onunla aynı fikirde ve Hamas'ın silahsızlandırılması, Filistin polis güçlerinin yanı sıra istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin çalışmaları ile Batı Şeria sorunu ile İsrail'in toprak gaspı konularının toplantının ana gündem maddeleri olacağını belirtiyor. Trump'ın, başkanlığını yaptığı konseyin başarısını vurgulamak için bu sorunların bazılarının çözülmesi için çaba göstereceğini değerlendiriyor.

Katılımcılar için engel

Katılımcı düzeyinde Kahire, Başbakan Mustafa Medbuli'nin Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi adına toplantıya katılacağını duyurdu. Bakanlar Kurulu tarafından dün yapılan açıklamaya göre bu katılım, “Mısır'ın kapsamlı ve adil barış çabalarını destekleme rolü ve Trump'ın Filistin halkının Gazze'den sürülmesini reddeden tutumunu ve çabalarını onaylama rolü çerçevesinde” gerçekleşecek.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün yaptığı açıklamada, “Barış Konseyi”nin Gazze Şeridi'nde kalıcı istikrar, ateşkes ve arzu edilen barışın sağlanmasına katkıda bulunacağını umduğunu belirterek, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın toplantıda ülkesini temsil edeceğini kaydetti.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın Başbakan Binyamin Netanyahu adına toplantıya katılmak üzere ABD'ye gitmesinden bir gün sonra, Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum dün yaptığı açıklamada, toplantıya her iki tarafın da tam katılımının olmadığını (Filistin'in Filistin'in yokluğuna atıfta bulunarak) AFP’ye göre bu nedenle Meksika'nın katılımının sınırlı olacağını belirtti

Fehmi, Mısır'ın bölgedeki ağırlığı ve önemi göz önüne alındığında, Mısır'ın katılımına alternatif olmadığını düşünüyor. İsrail'in katılımının, Trump'ın isteklerine aykırı görünmemek için yarı çözüm çerçevesinde olduğunu, ancak aynı zamanda Konsey'in kararlarını etkili bir şekilde engellemek ve ihlallerine ve saldırılarına devam etmek için çalışacağını açıklıyor.

El-Raqab, Mısır'ın hem sahada hem de Gazze meselesine ilişkin müzakerelerde sahip olduğu uluslararası deneyim nedeniyle katılımının son derece önemli olduğunu ve bunun durum üzerinde olumlu bir etki yaratacağına dair umutlar olduğunu değerlendiriyor.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki tüm güçlerini geri çekmeye hazırlanıyor

Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki tüm güçlerini geri çekmeye hazırlanıyor

Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)
Suriye'nin Kamışlı kentinde bir ABD devriyesi (Arşiv- Reuters)

Wall Street Journal (WSJ), üç ABD'li yetkiliye atıfta bulunarak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Suriye'deki yaklaşık 1.000 askerinin tamamını geri çekmeye hazırlandığını bildirdi.

ABD ordusu geçen hafta Suriye'deki stratejik üssünden çekilme işlemini tamamladığını ve üssü Suriye güçlerine devrettiğini duyurdu. Bu, ABD-Suriye ilişkilerinin güçlendiğinin son işareti olup, daha geniş kapsamlı bir ABD çekilmesinin yolunu açabilir. WSJ’de dün yer alan habere göre, birlikler önümüzdeki iki ay içinde Suriye'deki kalan ABD mevzilerinden de çekilecek.

Suriye Savunma Bakanlığı geçen perşembe günü yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin ayrılmasının ardından ordu birliklerinin Tanf askeri üssünü devraldığını belirtti.

Bakanlık şu açıklamayı yaptı: “Suriye ve Amerika Birleşik Devletleri tarafları arasındaki koordinasyon sayesinde, Suriye Arap Ordusu birlikleri el-Tanf üssünün kontrolünü ele geçirdi, üssü ve çevresini güvence altına aldı ve el-Tanf çölündeki Suriye-Irak-Ürdün sınırına konuşlanmaya başladı.” Açıklamada ayrıca, “Bakanlığın sınır koruma güçleri önümüzdeki günlerde görevlerine başlayacak ve bölgede konuşlanacak” denildi.

El-Tanf üssü, Suriye, Ürdün ve Irak arasındaki sınır üçgeni bölgesinde stratejik bir konuma sahiptir. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre üs, 2014 yılında Suriye ve Irak'ın büyük bir bölümünde DEAŞ'a karşı yürütülen savaşta çok önemli rol oynamıştır. Örgüt, 2017'de Irak'ta ve iki yıl sonra da Suriye'de yenilgiye uğratıldı.

Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024'te devrilmesinden önce, üsse insansız hava araçlarıyla (İHA) birkaç kez saldırı düzenlenmiş ve bu saldırıların sorumluluğunu Irak'taki gruplar üstlenmiştir.