Kovid-19 uzun süreli bir hastalığa mı dönüşecek?

Kovid-19 uzun süreli bir hastalığa mı dönüşecek?
TT

Kovid-19 uzun süreli bir hastalığa mı dönüşecek?

Kovid-19 uzun süreli bir hastalığa mı dönüşecek?

Bilim adamları ve uzmanlar, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Çin'in Vuhan kentinde, Aralık 2019'da ortaya çıkmasından bu yana 10 aydan fazla bir süre geçmesi ve henüz bir tedavi veya aşı geliştirilememesi nedeniyle uzun süreli bir hastalığa dönüşüp dönüşmeyeceğini sorgulamaya başladı.

Uzun süreli salgın
Bunu anlamak için uzun süreli salgının bilimsel bir tanımını geliştirmek ve ardından onu yönetme ve tedavi etme yollarını tanımlamak gerekiyor. İngiliz tıp dergisi British Medical Journal (BMJ) 7 Eylül 2020’de, yeni salgınla başa çıkmak için önerilen stratejilerle birlikte "uzun süreli kovid" tanımı, teşhisi ve yönetimi konusunda sanal bir seminere katılan uzman bir ekibin kararlaştırdıklarının özetini yayımladı. Buna göre insanların yaklaşık yüzde 10'u Kovid-19 ile enfekte olduktan sonra uzun süreli bir hastalıktan şikayet ediyor. Bunların birçoğu kapsamlı desteğin ve dinlenmenin yanı sıra semptomatik tedavi ve hareketlilikte kademeli bir artışla kendiliğinden (yavaş da olsa) iyileşiyor.

Tanım
Söz konusu çalışmaya katılan uzmanlardan olan Southampton Üniversitesi'nden Halk Sağlığı Profesörü Dr. Nesrin Elvan, kişisel deneyimlerine de yer verdiği açıklamasında “Uzun süreli Kovid”i semptomların görülmeye başlamasıyla birlikte haftalar veya aylar geçse de iyileşmeyen bir hastalık olarak tanımladı. 
Dr. Elvan, Kovid-19 hastalığından muzdarip çoğu insanda şiddetli yorgunluk, öksürük, nefes darlığı, kas ve vücut ağrısı, göğüste ağırlık veya baskı hissi, ciltte döküntü, çarpıntı, ateş, baş ağrısı, ishal ve karıncalanma hissi gibi çok çeşitli semptomlar görüldüğünü belirtti.

Hastalığın dalgalı olması
“Uzun süreli Kovid” hastalığının en önemli ve en yaygın özelliği, iyileşme hissi yaşatması ile hastalığın semptomlarının geri dönmesi arasında dalgalı bir durum olması. Dr. Elvan bu dalgalanmaları sadece Kovid-19 hastası için değil, ona eşlik eden ve iyileşmesini bekleyenler için de sürekli bir hayal kırıklığı yaşatan bir döngü olarak tanımlıyor.
Diğer taraftan, Liverpool Tropikal Tıp Okulu’nun Küresel Sağlık için Kanıt Sentezi Merkezi'nin Direktörü olarak görev yapan, ayrıca Cochrane Bulaşıcı Hastalıklar Grubu'nda koordinasyon editörü ve Kovid-19 alanında kişisel deneyime sahip olan Profesör Paul Garner, Uzun Süreli Kovid’e ilişkin tanımlamasında hastalığın bulaşan kişilerde ilk iki ayda sürekli tekrarlanan ataklara neden olduğunu söyledi. Garner, sonraki dört ayda atakların azalarak sürekli yorgunluk durumunun ortaya çıktığını, bu durumda hastaya yardım etmenin zor olduğunu belirterek Uzun Süreli Kovid’i “Çok ilginç bir hastalık” olarak tanımladı. 
Londra Imperial College'den Profesör ve Kardiyolog Danışmanı olan Dr. Nicholas Peters da hastalığı şiddetli geçirenlerde bir dereceye kadar iyileşme sağlandıktan sonra virüsün bazı şiddetli etkilerinin devam ettiğini, buna karşılık başından itibaren nispeten hafif etkilenenlerde ise hastalığın etkilerinin sürdüğünü vurguladı.

Semptomlara dair yeni bir çalışma
King's College London'da Genetik Epidemiyoloji Profesörü ve “BMJ” dergisinde (BMJ2020; 370) yayınlanan Kovid Semptomları Çalışması’nı (Covid Symptom Study) yürüten Profesör Tim Spector, semptomlarla ilgili yakın zamanda yapılan söz konusu çalışmada yer alan ekibinin, hastalığın klinik tahmini için bir araç olarak kullanılabilecek Kovid-19’a dair 6 grup semptom belirlediğini aktardı.
Bunlardan ikisi, hastalığın seyrinde neler olabileceğini erken tahmin etmenin olası bir yolunu gösteren “Uzun Süreli Kovid” semptomlarıyla ilişkilendirildi. İlk haftada sürekli öksürük, boğuk ses, baş ağrısı, ishal, iştahsızlık ve nefes darlığı çekenlerin uzun süreli semptomlar geliştirme olasılığının iki ila üç kat fazla olduğu kaydedildi. Çalışmada ulaşılan veriler, uzun süreli koronavirüsün erkeklere göre kadınlar arasında iki kat daha yaygın olduğunu ve virüsle enfekte olanların yaş ortalamasının "Kısa Süreli Kovid" denebilecek olanlara göre yaklaşık dört yaş daha büyük olduğunu gösterdi. Ayrıca çalışmada hastalığın farklı yaş gruplarına göre farklı semptomlara neden olduğu ve bu nedenle gençlerde 65 yaş üstü kişilere göre farklı göstergeler olabileceği tespit edildi. Doktorlar, söz konusu sonuçlar sayesinde semptomları gruplara ayırabilecek ve bu bilgiler ışığında hastalık üzerinde çalışabilecekler. Bu durum, yüksek riskli gruplar için erken müdahalelerin yapılmasına yardımcı olacağı için son derece önemli olarak görülüyor.
Çalışmanın sonuçları, yorgunluğun üç haftadan sonra semptom geliştiren kişilerde en yaygın görülen özellik olduğunu ve üç haftadan uzun süren belirtiler gösteren kişilerin yaklaşık yüzde 80'inin ilk günlerini iyi geçirdiklerini, ardından kötüleştiklerini gösterdi.

Semptom grupları
Çalışmanın uygulaması, Health Technology ZOE ile iş birliği içinde King's College London tarafından geliştirildi. Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve İsveç'ten 4 milyondan fazla kişide kaydedilen 6 grup semptom şu şekilde belirlendi:
1. Ateşsiz grip benzeri semptomlar: Ateşsiz - baş ağrısı, koku kaybı, kas ağrısı, öksürük, boğazda iltihaplanma, göğüs ağrısı.
2. Ateşin de görüldüğü grip benzeri semptomlar: Ateşle birlikte - baş ağrısı, koku alma kaybı, öksürük, boğazda iltihap, ses kısıklığı, iştahsızlık.
3. Gastrointestinal-baş ağrısı: Baş ağrısı, koku alma duyusu kaybı, iştahsızlık, ishal, boğaz tıkanıklığı, göğüs ağrısı ve öksürüğün olmaması.
4. Şiddetli birinci seviye yorgunluk: Baş ağrısı, koku alma duyusunun kaybı, öksürük, ateş, ses kısıklığı, göğüs ağrısı, yorgunluk.
5. Şiddetli ikinci seviye bilinç bulanıklığı: Baş ağrısı, koku kaybı, iştahsızlık, öksürük, ateş, ses kısıklığı, boğazda iltihap, göğüs ağrısı, yorgunluk, bilinç bulanıklığı, kas ağrısı.
6. Şiddetli üçüncü seviye, karın ve solunum yolları: Baş ağrısı, koku alma duyusunun kaybı, iştahsızlık, öksürük, ateş, ses kısıklığı, boğaz ve göğüs ağrısı, yorgunluk, bilinç bulanıklığı, kas ağrısı, nefes almada zorluk, ishal, karın ağrısı.

Gruplardaki farklılıklar
Araştırmacılar, ilk gruptakilerin yüzde 1,5'inin ve ikinci gruptakilerin yüzde 4,4'ünün solunum desteğine ihtiyaç duyduğunu belirttiler. Üçüncü gruptakiler daha güçlü gastrointestinal semptomlar gösterirken yüzde 3,7 oranında solunum desteğine ihtiyaç duyuyor. Bununla birlikte, yakınlarının hastane ziyaret oranı üçüncü grupta (yüzde 23,6) ilk iki gruba (yüzde 16,0 ve yüzde 17,5) göre daha yüksek.
Grup 4, 5 ve 6'da solunum desteğine ihtiyaç yüzde 8,6, yüzde 9,9 ve yüzde 19,8 ile sıralanıyor. Bu gruplarda hastalık daha şiddetli semptomlar gösteriyor. Altıncı gruptaki hastaların yaklaşık yarısının (yüzde 45), ilk gruptaki hastaların ise sadece yüzde 16'sının hastaneye kaldırıldığı kaydediliyor.
Çalışmada, grup 4, 5 veya 6 semptomları olan kişilerin daha yaşlı ve daha fazla risk taşıdığı, aşırı kilolu olma olasılığının daha yüksek olduğu, grup 1, 2 veya 3’teki semptomları gösterenlerin diyabet veya akciğer hastalığı gibi önceden var olan rahatsızlıklara sahip olduğu tespit edildi.
Çalışmanın başındaki isim olan Tim Spector şu bilgileri verdi:
“Çalışmanın sonuçları Kovid-19’a karşı sahip olduğumuz en güçlü araç niteliğinde. Vakaların erken tahmin edilerek hastanın hangi grupta yer aldığını ve solunum desteği için hastanede yoğun bakıma ihtiyaç duyup duymadığını anlamak veya sadece oksijen ve kan şekeri seviyelerini izlemek gibi destek ve erken müdahale olanağı bulunup bulunmadığını anlamamızı sağlıyor.”
Spector çalışmanın ayrıca evde basit bakım hizmetleri sunarak hastaneye gelişleri azaltmaya ve hayat kurtarmaya da yardımcı olacağını vurguladı.

"Uzun Süreli Kovid" ile başa çıkmak için önerilen stratejiler
Oxford Üniversitesi Birinci Basamak Sağlık Bilimleri Nuffield Bölümü’nde Temel Sağlık Hizmetleri Profesörü Dr. Trisha Greenhalgh ve uzun süreli Kovid-19 kliniğinde çalışan solunum sistemi danışmanı olan Dr. Dr Matthew J Knight birinci basamakta Kovid-19 ile başa çıkmak için bir protokol hazırladı. Kısa süre önce British Medical Journal'da (BMJ 2020; 370: m3026) yayımlanan liste, tüm doktorların kullanımına sunuldu.
Kovid-19 ile akut enfeksiyondan sonraki durum, atakların iyileşmesi geciken ve normal bir hastanede tedavi edilenlerin kapsamlı bir klinik değerlendirmesini gerektiren çok sistemli bir hastalık olarak kabul ediliyor.
Söz konusu hastalar genelde kan pıhtılaşması komplikasyonları gösterenler, belirsiz bir klinik tabloya sahip olanlar ve yorgunluk ve nefes darlığından şikayet edenler olarak 3 gruba ayrılıyor. Ayrıca üçüncü gruptakilerin yoğun bakıma alınan Kovid-19 hastaları için özel bir rehabilitasyona ihtiyaç duydukları belirtiliyor.
Bu aşamanın başllıca gereklilikleri ise şöyle sıralanıyor:
-Doktorların hastayı dinlemesi, semptomlarının nasıl değiştiğine ve dalgalandığına dair durumu belgelemesi, uzman merkeze sevk edilmesi gerektiğini düşündüren semptomlar konusunda onları uyarması gibi klinik becerilere sahip olduklarından emin olmak. Çalışmaya göre "Uzun Süreli kovid” kliniklerine sevk edilen birçok hasta her ne kadar yavaş iyileşiyor olsa da bazılarının acil olarak birinci basamaktan sevk edilme ihtiyacı bulunmuyor. İyileşme kademeli olacağından eğer bu durum gerçekleşmezse, özel testler ve yakın izleme için bir sevk yapılması söz konusu olacak.
-Kovid-19’a yakalanan bir kişi, yaşam tarzına hakim olmalı, yorgunluğuna veya diğer semptomlara neyin sebep olduğunu öğrenmeli ve virüsün üstesinden gelmek için bu sebeplerden kaçınmaya çalışmalıdır. Virüsü kabullenmek ve mücadele etmek bu durumu biraz daha kolaylaştırabilir.
-Daha geniş ölçekte, uzun süreli koronavirüs vakaları, Kovid-19 istatistiklerine dahil edilmeli.
-Uzun süreli koronavirüsün doğrulanan test sonuçları ve ölümlerle aynı şekilde tanımlanması ve ölçülmesi gerekli.
-Kalıcı semptomları olan hastaların nasıl iyileştirilebileceği konusunda daha iyi rehberlik geliştirmek için uzmanları birlikte çalışmaya davet etmek zorunlu. Burada disiplinler arası hızlı bir iletişim isteniyor.
-Toplum sağlığı alanında istişareler gerçekleştirmeye devam edilmesi önemini koruyor.



Asıl sessizlik salgını: Z kuşağı neden günlük 451 kelime daha az konuşuyor?

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Asıl sessizlik salgını: Z kuşağı neden günlük 451 kelime daha az konuşuyor?

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Birkaç hafta önce kulaklıklarımdan birini kaybettim. Etrafımda yaşananlara dahil olmak zorunda kalmak tuhaf bir histi. 24 yaşındayım; genellikle çevremdeki her şeyle arama mesafe koyarak yaşıyorum. Ancak işin çok daha tuhaf kısmı, karşılaştığım neredeyse her yabancıyla konuşmak zorundaymışım gibi, hiç de doğal olmayan bir duygu hissetmekti. İster köpeğini gezdiren bir kadın olsun, ister benimle aynı reyonda alışveriş yapan bir adam; hepsiyle sohbet ettim. Ve bu... Garip bir şekilde inanılmazdı.

Hakemli dergi Perspectives on Psychological Science'ta bu ay yayımlanan bir araştırma, katılımcıların günlük konuştuğu ortalama kelime sayısının 2005'le 2019 arasında her yıl yaklaşık 338 kelime azaldığını tespit etti. Bu muazzam bir rakam. Yaklaşık yüzde 28'lik bir düşüşe veya günde 20-30 cümleye tekabül ediyor. 25 yaş altı katılımcılarda düşüş daha da belirgindi: 2005'ten sonraki her takvim yılı için günlük konuşulan ortalama kelime sayısında 451 kelimelik azalma saptandı. Genç katılımcılar, daha yaşlı olanlara kıyasla yılda yaklaşık yüzde 44 daha fazla kelime kaybetti.

En az gerçek dünya kadar dijital dünyada da yaşadığını hisseden biri olarak, kaybedilen o 451 kelimenin eskiden yabancılarla konuşmalarımızda kullandığımız sözcükleri temsil ettiğini düşünüyorum. Eskiden mağaza görevlisiyle konuştuğumuz yerlerde artık kasiyersiz kasalar var; eskiden baristayla sohbet ettiğimiz yerlerde artık uygulamalardan kahve siparişi verdikten sonra sessizce sıraya giriyor ve birinin içeceği havaya kaldırıp "Esmu!" diye bağırmasını bekliyoruz; ve eskiden köpeklerimizi gezdirip diğer yürüyüşçülerle gerçekten konuştuğumuz yerlerde, artık kulaklıklarımızı takıp dünya yokmuş gibi davranıyoruz.

Yabancılarla etkileşimler artık gündelik olaylar değil. Artık o kadar nadirler ki gözümüze çarpıyorlar. Hayatımız artık tanımadığımız insanlarla sohbet etmeyi veya böyle bir gereksinimi içermiyor.

Ve bunun etkileri kendini belli ediyor.

Şu anda yaşadığımız "yalnızlık salgını"nın varlığı iyi belgelenmiş durumda ve sorun öyle belirgin ki benim neslim sosyal medyada "yalnızlık fenomenlerini" bile yüceltiyor. Bu kişiler, internette takipçi çekmek için arkadaşsız gençlik hayatlarının hikayelerini yayımlıyor, New York gibi canlı ve imrenilen şehirlerde (ki bu tür yerler çoğunlukla sunduğu sosyal yaşam nedeniyle tercih edilir) evde tek başlarına geçirdikleri sıcacık cuma gecelerini detaylarıyla anlatan kısa videolar hazırlıyor. Benzer şekilde, "hafiften inziva" (soft hermitting; sosyal etkileşimden kaçınma) etiketi TikTok'ta viral olurken, RiseGuid'in yaptığı bir ankette Z kuşağının yüzde 32'sinin bir yıl içinde bir ila üç günü başka biriyle konuşmadan geçirdiği ortaya çıktı.

Bir de daha sessiz bir kayıp var: Verimlilik ve kolaylık uğruna o 451 kelimeyi bir kenara atmamız sonucunda, nesilimizin dünyayla etkileşim biçiminde yaşanan yavaş ama bir o kadar zararlı değişim. Bu kayıp, nesiller arası etkileşimin kaybı; farklı geçmişlerden gelen, farklı inançlara sahip ya da dünyaya farklı bir yerden bakan kişiler arasındaki sohbetin kaybı.

Evet, hâlâ sosyal çevrelerimizin rahatlığı içinde laflıyoruz. Ancak konuşmalar, giderek daha fazla bu sınırlara hapsoluyor. Bulgularımı arkadaşlarımla paylaştığımda biri, "Bu tamamen doğru değil. Geçen hafta parkta tanıştığım bir kadınla sohbet ettim. Harikaydı!" dedi. Bu çok tatlı ama tam da benim demek istediğim şey.

Bunun sonucunda tıpkı sosyal medyadaki gibi, dünyalarımız hızla kendi görüşlerimizin yankı odalarına dönüşüyor; bu da yabancı olarak algıladığımız kişilerle sohbet etmeyi çok daha zorlaştırarak toplumdaki bölünmeyi derinleştiriyor.

Dün gece kız kardeşim, doğum günüm için yeni kulaklık isteyip istemediğimi sordu. Bunun çok cazip bir teklif olduğunu kabul ediyorum; istediğim zaman dünyayı ve içindeki insanları dışarıda bırakabilmenin çok huzur verici bir yanı var. Ama düşünüyorum da; sanırım o 451 kelimeyi çok daha fazla özleyeceğim.

Independent Türkçe


Uçuş görevlilerine radyasyon uyarısı: Nükleer bilimcilerden bile fazla

Boeing 777-9 yolcu uçağının pilot kokpitinin ve uçuş güvertesinin iç görünümü (AFP)
Boeing 777-9 yolcu uçağının pilot kokpitinin ve uçuş güvertesinin iç görünümü (AFP)
TT

Uçuş görevlilerine radyasyon uyarısı: Nükleer bilimcilerden bile fazla

Boeing 777-9 yolcu uçağının pilot kokpitinin ve uçuş güvertesinin iç görünümü (AFP)
Boeing 777-9 yolcu uçağının pilot kokpitinin ve uçuş güvertesinin iç görünümü (AFP)

500'den fazla mesleği kapsayan yeni bir analiz, uçuş görevlileri ve pilotların radyasyonla ilişkili kanserlerden ölme riskinin nükleer teknoloji uzmanlarından bile yüksek olduğunu ortaya koydu.

JAMA Internal Medicine adlı akademik dergide yayımlanan araştırmaya göre uçuş ekibi, başta yüksek irtifalardaki kozmik radyasyon olmak üzere, ABD'deki diğer bütün meslek gruplarından daha yüksek yıllık radyasyon dozuna maruz kalıyor.

Harvard Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, uçuş ekipleri için maruz kaldıkları radyasyon düzeyiyle orantılı mesleki koruma önlemleri alınması çağrısında bulunuyor.

Önceki araştırmalar, uçuş ekiplerinin bazı kanser türlerine yakalanma olasılığının genel nüfusa kıyasla daha yüksek olabileceğine işaret etmişti. Ancak bu durumun ölüm oranlarına da yansıyıp yansımadığını inceleyen çalışmalar sınırlıydı.

Çalışmada bilim insanları, 2020-2024'e ait ABD ölüm belgelerini inceledi. Bu belgeler, hayatını kaybeden kişilerin meslekleriyle ancak yakın zamanda eşleştirildi.

Araştırmacılar, 14 bin pilot ve 7 bin kabin görevlisi de dahil 503 meslekten yaklaşık 13 milyon ölüden elde edilen verileri inceledi.

Analiz, ölüm oranını etkileyebilecek meslek dışındaki çeşitli faktörleri de hesaba kattı. Bunlar arasında ölüm yaşı, cinsiyet, ırk, etnik köken, eğitim düzeyi ve medeni durum yer alıyor.

Çalışmada analiz edilen radyasyonla ilişkili kanserlerden bazıları meme kanseri, sinir sistemi kanserleri, lösemi, lenfoma, tiroid kanseri, prostat ve cilt kanserleriydi.

Bilim insanları, pilotların ve kabin görevlilerinin meme, merkezi sinir sistemi, prostat kanserleri ve melanomdan ölüm oranlarının istatistiksel açıdan kayda değer oranda daha yüksek olduğunu buldu.

Çalışma ayrıca pilotların lösemiden ölüm oranının daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

scd
Floransa'daki Floransa Havalimanı'nda kalkıştan sonra yükselen bir yolcu uçağı, başka bir uçak penceresinden görülüyor (Hans Lucas/AFP)

Araştırmacılar, uçuş görevlileri ve pilotlar arasında ölümlerin yaklaşık yüzde 7'sinin radyasyona bağlı kanserlerden kaynaklandığını, bunun da nükleer teknoloji uzmanları da dahil düzenli şekilde radyasyona maruz kalan diğer mesleklerden daha yüksek olduğunu söylüyor.

ABD'deki uçuş ekipleri yılda ortalama 3 ila 6 milisievert kozmik radyasyon dozuna maruz kalıyor.

Bilim insanları, bunun yılda 10 kez ülke çapında gidiş-dönüş uçuşu yapan ortalama bir hava yolcusunun aldığı tahmini 0,4 milisievertten çok daha yüksek olduğunu söylüyor.

Araştırmacılar, çalışmanın başlıca sınırlılıkları arasında ölüm belgelerindeki meslek bilgilerinin yanlış sınıflandırılmış olma ihtimalini ve kişilerin maruz kaldığı radyasyon düzeyine ilişkin veri eksikliğini gösteriyor.

Ancak bulguların, uçuş sırasında kümülatif kozmik radyasyona maruz kalmayla bir dizi radyasyona bağlı kanser arasında ilişki olduğunu doğruladığını söylüyorlar.

Çalışmada "503 meslek grubu arasında, uçuş görevlileri ve pilotlar radyasyona bağlı kanser ölümlerinde sırasıyla birinci ve ikinci en yüksek orana sahipti. Aynı örüntü, radyasyonla ilişkili olmayan kanserlerde veya yerde görev yapan havacılık çalışanlarında gözlemlenmedi" sonucuna varıldı.

Independent Türkçe


Disney World duyurdu: Pixar klasiğinin tema parkı geliyor

Monstropolis'in bazı bölümleri 2027'de açılacak (Disney)
Monstropolis'in bazı bölümleri 2027'de açılacak (Disney)
TT

Disney World duyurdu: Pixar klasiğinin tema parkı geliyor

Monstropolis'in bazı bölümleri 2027'de açılacak (Disney)
Monstropolis'in bazı bölümleri 2027'de açılacak (Disney)

ABD'nin Florida eyaletindeki Walt Disney World, ziyaretçilerine keşfedecek yepyeni bir alan sunuyor: Pixar'ın popüler komedi macera filmi Sevimli Canavarlar'dan (Monsters, Inc.) esinlenen Monstropolis.

Disney's Hollywood Studios'da yer alacak bu alan, parkın ilk asma hız trenini, birkaç yeni yemek mekanını ve bir tiyatro gösterisini içerecek. Disney, yakın zamanda düzenlediği D23 hayran etkinliğinde, alanın inşaat halinde olduğunu ve bazı bölümlerinin 2027'de açılmasının planlandığını duyurdu.

Walt Disney Imagineering'in Walt Disney World Portföyü Yaratıcı Başkan Yardımcısı Michael Hundgen, Variety'ye, "Monstropolis'i hayranlar için hayata geçirmekten büyük heyecan duyuyoruz" diye konuştu.

Hundgen, "Sevimli Canavarlar, ikonik mekanlar açısından en üst sıralarda. Onu gördüğünüz anda, 'Canavarların yaşadığı, çalıştığı ve oyun oynadığı bir dünyaya gitmek istiyorum' diye düşündünüz" diye ekledi.

2001'de vizyona giren Sevimli Canavarlar, canavar dünyasının en büyük korku fabrikasının en iyi korkutucusu James P. Sullivan ve yardımcısı Mike Wazowski'nin, fabrikaya gizlice giren küçük insan kızı Boo'yu güvenli bir şekilde evine geri götürme çabalarını konu alıyordu.

Monstropolis'in en önemli özelliklerinden biri, heyecan ve tiyatroyu birleştiren kapı temalı hız treni olacak. Bu hız treni, filmdeki Kapı Deposu'nu taklit ederek konukları yaklaşık 12 metre havada asılı tutacak ve onları Sevimli Canavarlar dünyasına taşıyacak.

Hundgen, hız trenini "nefes kesici bir gösteri" diye tanımlayarak, "Açılış sahnesi sizi doğrudan kahkaha katına götürecek ve konuklar, Mike'ın hem kahkaha hem de çığlık attırmak için yarattığı düzeneklere yerleştirilecek. Fikir şu bu ikisini birleştirmek. Çığlıklar güçlüdür ancak kahkahalar daha da güçlüdür" dedi.

Hayranlar ayrıca Glob Tiyatrosu'nda canavarlar dünyasını tanıtacak yeni bir gösteriye katılma şansına da sahip olacak. Bu gösteride, besteci Randy Newman'ın Disney tema parkı için özel olarak yazdığı ilk orijinal şarkısı yer alacak.

fgh
Sevimli Canavarlar, sevilen bir Pixar klasiği (Disney)

Hundgen, "Gerçekten oradaymış gibi hissettiren sürükleyici tiyatro ve optik yanılsamalardan ilham alıyoruz, bunları gerçekten orada bulunan fiziksel unsurlarla bir araya getiriyoruz" diye açıkladı .

Monstropolis ayrıca, Archie’s Scare Pig Pizza, Scareporium ve Harryhausen’s Restaurant gibi Sevimli Canavarlar temalı çeşitli mekanlarda yemek yeme imkanı sunacak.

Disney, haziranda yayımladığı basın açıklamasında Monstropolis'in tamamının, açılımı Humans Understand Monsters Are Nice, yani "İnsanlar Canavarların İyi Olduğunu Anlıyor" olan "H.U.M.A.N. Günü" etrafında tasarlandığını belirtti. İnsanların ilk kez canavarlar dünyasına davet edildiği bu gün, şehir çapında bir kutlama niteliği taşıyor.

Sevimli Canavarlar sevilen bir Pixar klasiği haline geldi. 2013'te Mike ve Sulley'nin üniversite yıllarını konu alan Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University) adlı bir ön hikaye filmi de çekildi. Pixar, martta Sevimli Canavarlar 3'ün yapım aşamasında olduğunu açıklamıştı.

Independent Türkçe