Azerbaycan ve Aliyev

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den bir görüntü (AFP/ Getty)
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den bir görüntü (AFP/ Getty)
TT

Azerbaycan ve Aliyev

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den bir görüntü (AFP/ Getty)
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’den bir görüntü (AFP/ Getty)

Savsana Mehanna
Hazar Denizi’nde Rusya ile İran arasında yer alan, petrol ve doğalgaz açısından zengin olan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin nerede olduğunu pek çok kişi bilmeyebilir veya bu ülke hakkında pek fazla bilgi olmayabilir. Son zamanlarda haber bültenlerinde ve gazetelerde manşetlerde yer alan bu ülke, Türkiye’ye bağlı 6 devlet arasında laik tabiatlı bağımsız bir devlettir ve en büyük şehri olan Bakü ise başkentidir.
Azerbaycan, 30 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazandığından beri cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine tabi olmuştur. Aynı yıl, Dağlık Karabağ bölgesi veya Artsah Cumhuriyeti, Azerbaycan’dan bağımsızlık kazanmaya çalışıyordu. Burası, Güney Kafkasya’nın Karabağ bölgesinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’nün 170 mil uzağında ve Ermenistan sınırına oldukça yakın bir alanda yer alan tanınmayan bir cumhuriyettir. Karabağ, kuzeyde ve doğuda Azerbaycan, batıda Ermenistan ve güneyde İran ile sınırlandığı için karayla çevrili bir ülke olarak kabul edilir. Karabağ Cumhuriyeti Anayasası, 2006 yılında onaylanmıştır.

Demografik dağılım
Azerbaycan halkının çoğu, yani yüzde 96’sı Müslümandır, kalan yüzde 4’ü ise Hristiyanlık, Musevilik ve Zerdüştlük gibi diğer dinler arasında dağılmış durumdadır. Bazı istatistikler göre, Sünni Müslümanların oranının yüzde 15 olduğunu belirtirken, Şiilerin ise Müslüman nüfusun yüzde 85’ini temsil ettiğini söylüyor.  
Azerbaycan’daki dini durum, Rusya, Türkiye ve İran gibi bölgede önemli siyasi roller oynayan ülkelerle olan sınırları nedeniyle jeopolitik durumunun karmaşıklığıyla bağlantılıdır. Azerbaycan anayasaya göre laik olmasına rağmen İslam, toplumsal ve kültürel kimliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Aynı şekilde dini kurumlar, sözde ‘radikal grupların’ etkisini önlemek amacıyla katı bir politika takip etmektedir. Petrol zengini olan Azerbaycan, son yirmi yılda kendisini tökezleyen bir devletten önemli bir bölgesel enerji aktörü olarak yeniden tanımlamıştır.

Petrol zengini bir devlet
Azerbaycan, petrol ve gaz bakımından zengin ülkelerden biri. Enerjiden elde ettiği gelirlerini, uluslararası projelere katılan hükümet tarafından yönetilmiş bir yatırım fonu oluşturmak için kullandı. Aynı şekilde kaynaklarını, ordusunu yeniden inşa etmek için kullandı. Ancak bölgede artan zenginliğine ve etkisine rağmen, yoksulluk ve yolsuzluk ülkenin kalkınmasına hala gölge düşürüyor. Ayrıca birçok gözlemcinin ‘demokrasinin henüz olgunlaşmamış ve tehdit altında olduğunun bir göstergesi olarak’ gördüğü, insan hakları savunucularına ve gazetecilere yönelik artan baskı durumlarına da tanık oluyor.

Yönetici aile
Aliyev ailesi, Azerbaycan’daki yönetici ailedir. Dede lider, oğlu mevcut cumhurbaşkanı, eşi cumhurbaşkanı yardımcısıdır, kızları Leyla Aliyev ise bir sonraki cumhurbaşkanı olabilir. 21’inci yüzyılda, tüm üyelerinin yüksek siyasi mevkilerde bulunarak ülkeyi yöneten bir ailedir.
Sovyetler Birliği’nin istihbarat birimi olan KGB’nin yerel yöneticisi olan Haydar Aliyev, 1969 yılında göreve geldi. Azerbaycan’ın 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanmasına, yani 1993’ten 2003’teki ölümüne kadar otuz yıllık bir süre boyunca cumhurbaşkanlığı pozisyonunu üstlendi. Oğlu İlham’ı, başbakanlığa oturtmuş, daha sonra cumhurbaşkanı yardımcısı olarak tayin etmişti. Muhalifleri Aliyev’i, nüfusun yarısı yoksulluk sınırının altında yaşarken, müttefiklerinin petrol gelirleriyle zenginleşmesine yol açarak yolsuzluk yapmakla suçluyor.
Aliyev ailesi, muazzam bir devrim yaşadı ve ülke ekonomisinin tüm sektörlerini kontrol altına aldı.
 
İlham Aliyev
Azerbaycan Cumhurbaşkanı, 2003 yılında babası Haydar Aliyev’in yerini alarak şu ana kadar iktidarda kalmayı sürdürdü. Büyük bir çoğunluk tarafından birçok defa yeniden cumhurbaşkanı olarak seçildi. Şubat 2017’de eşi Mihriban, Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atandı ve Azerbaycan’ın en önemli madalyası olan Haydar Aliyev Madalyası ile ödüllendirildi.
İlham Aliyev yönetiminde halkın onayladığı referandumlarla, cumhurbaşkanlığı görev süresinin beşten yediye çıkarıldı ve cumhurbaşkanlığı görev süresinin 1 dönemle sınırlı olması kaldırıldı.
Aile, iktidar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı. İlham, Azerbaycan’ın Ermenistan ile savaştığı bölge olan Dağlık Karabağ meselesi başta olmak üzere, babasından bazı meseleleri miras aldı. Bu çatışma; katliamların, zulmün ve yerinden edilmelerin yaşandığı bir savaşa yol açtı. Karabağ sorunu, 1991 yılındaki çöküşün ardından Sovyetler Birliği bölgelerinde patlak veren en uzun ve en karmaşık krizlerden biri olarak sayılıyor. İlham Aliyev, bölgenin ülkesine bağlı olduğunu teyit etmiş, uluslararası hukuka ve uluslararası kuruluşların bu konudaki kararlarına dayanarak bağımsızlığına asla izin vermeyeceğini de vurgulamıştı.
 
Mihriban Aliyev
21 Şubat 2017 tarihinde Aliyev, eşini birinci yardımcılığına atadı. Mihriban, bir finansal imparatorluğa sahip nüfuz sahibi ‘Paşayev’ ailesinden geliyor. Yönetimde, eşinin ardından yerini alma ihtimali birçok defa gündeme geldi. Aktivist ve parlamentoda milletvekili olan Mihriban, yeni göreviyle birlikte kocasından sonra en yüksek ikinci devlet yetkilisi oldu. Bu atama, 2016 yılında yapılan referandumun ardından ülkede yapılan anayasa değişikliklerinin ardından geldi. Bu bağlamda Birinci Cumhurbaşkanlığı Yardımcısı pozisyonu oluşturuldu.
 
Leyla Aliyev
İngiltere merkezli Daily Mail gazetesi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın sızdırılan Panama Belgeleri’nde isimleri zikredilen iki kızının fotoğrafını yayınladı. Gazete, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in iki kızı Leyla ve Arzu’nun, İngiltere’de yüz milyonlarca değere sahip gayrimenkul varlığına ve yurtdışında gizli şirketlere sahip olmaları dolayısıyla Panama Belgelerinde yer aldıklarını belirtti. Vergi kaçırmak için güvenli bir cennet sayılan Virjin Adaları’ndaki ‘Exaltation Limited’, Leyla ve Arzu’nun sahip olduğu şirketler arasında yer alıyor. Aynı şekilde sadece 4 yıl içerisinde Dubai, Paris ve İngiltere’de 50 milyon İngiliz sterlininden fazla mülk sahibi oldular. 2018 yılında İngiltere merkezli ‘The Guardian’ gazetesi ise, Aliyev’in kızlarını kara para aklamakla suçladı.
30 yaşındaki Leyla, dedesi Haydar Aliyev Vakfı’nın başkan yardımcısı konumunda ve annesinin yardımcılığını yapıyor. Çek Cumhuriyeti ve Londra’da Hampstead Lane’de her biri 17 milyon İngiliz sterlini değerinde saraylara sahiptir. İki kız kardeşin en ünlüsü olarak kabul ediliyor ve kendisini bir yıldız ve sanatçı olarak görüyor. Instagram’da düzenli olarak paylaşım yapmayı seviyor. Dünyadaki cumhurbaşkanları kızlarının en ünlülerinden biri olarak kabul edilirken, kendisiyle yalnızca Ivanka Trump rekabet ediyor. Aynı zamanda Prens Andrew ve medya patronu Rupert Murdoch’un kızı Elisabeth Murdoch da dahil olmak üzere İngiltere’deki çok sayıda nüfuz sahibi isimle dostluğa sahiptir.
İngiltere yasalarına göre Leyla ve Arzu’nun İngiltere’de şirket ve gayrimenkul sahibi olmasına izin veriliyor. Ancak hesapları, babaları İlham Aliyev ile olan bağlantıları nedeniyle yakın incelemelere tabi tutuluyor. Evli oldukları dönemde eşi, iş adamı ve pop yıldızı olan Emin Ağalarov ile Moskova’da yaşıyordu ve aynı zamanda Londra’da Hyde Park’a bakan lüks bir daireleri vardı.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME