Belçika’da iki dünya savaşını atlatan kestane ağacı, yılın ağacı seçildihttps://turkish.aawsat.com/home/article/2603336/bel%C3%A7ika%E2%80%99da-iki-d%C3%BCnya-sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1-atlatan-kestane-a%C4%9Fac%C4%B1-y%C4%B1l%C4%B1n-a%C4%9Fac%C4%B1-se%C3%A7ildi
Belçika’da iki dünya savaşını atlatan kestane ağacı, yılın ağacı seçildi
Ana gövdesi 9.2 metre çapındaki ihtişamlı ağaç, şehirde iki savaştan da sağ çıkan ağaçlardan biri (VRT)
İstanbul/Şarkul Avsat
TT
TT
Belçika’da iki dünya savaşını atlatan kestane ağacı, yılın ağacı seçildi
Ana gövdesi 9.2 metre çapındaki ihtişamlı ağaç, şehirde iki savaştan da sağ çıkan ağaçlardan biri (VRT)
Ypres şehrindeki ağaç 160 yıl önce ortaçağdan kalma tahkimat bölgesinden parka dönüştürülen alanda büyüyor.
I. Dünya Savaşı’ndaki çetin çatışmalar sırasında büyük zarar gören ağaç kısa bir kütüğe dönüşmüştü.
Fakat güçlü ve derin kökleri sayesinde savaşta harabeye dönmüş şehirle birlikte yeniden toparlanıp büyüyerek 4 gövde çıkardı.
İhtişamını geri kazanarak şehrin geleneklerinden her akşam saat 20:00’de çalınan askeri yat borusu seremonisinin yapıldığı Menin Kapısı’nın yanında yeşerdi.
Ancak II. Dünya Savaşı’nda birkez daha tehdit altında kaldı.
Belçika’nın Nazi işgali sırasında yerel halk yakacak bulmak için birçok ağacı kesmek zorunda kalmıştı.
Yerel konseyin peyzaj direktörü Lieven Stubbe, ağacın bu dönemdeki imtihanını şöyle anlattı:
Üşüdükleri için yakacak bulmak zorunda kalan Ypres halkı o dönemde birçok ağaç kesti. Fakat bu kestane ağacına dokunulmadı. Çünkü yamaçta bulunduğu için dallarının etraftaki evlerin üzerine düşme tehlikesi vardı.
Bu mücadeleden de sağ çıkan ve yılın ağacı ödülünü kazanan ağaç için yetkililere ödül kapsamında ağacın bakımında harcanması için 2 bin 500 avro (yaklaşık 24 bin lira) verildi..
Belediye meclis üyesi Valentijn Despeghel ise ağacın sembolik anlamına dair şunları söyledi:
Bu kestane ağacı anıt olduğu gibi sembolik bir gücü de var. Dört gövde Ypres’in hayatta kalma azmini temsil ediyor. Şansı yaver giderse 100 yıl daha yaşayabilecek hayati bir anıt.
Kestane ağacı seneye düzenlenecek Avrupa’da yılın ağacı yarışmasında da 15 rakibe karşı yarışacak.
İran'ın ardından Türkiye'yi ‘bir sonraki düşman’ olarak gören İsrail neden korkuyor?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5255548-i%CC%87ran%C4%B1n-ard%C4%B1ndan-t%C3%BCrkiyeyi-%E2%80%98bir-sonraki-d%C3%BC%C5%9Fman%E2%80%99-olarak-g%C3%B6ren-i%CC%87srail-neden-korkuyor
İran'ın ardından Türkiye'yi ‘bir sonraki düşman’ olarak gören İsrail neden korkuyor?
Ortadoğu'da son yıllarda tırmanan gerginlikler, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkiledi (Twitter)
Ragida Atme
Ortadoğu’nun tamamının, bölgedeki güvenlik ve siyasi dengeleri yeniden şekillendirebilecek açık bir çatışmaya sürükleneceğine dair endişeler artarken Türkiye, ulusal güvenliğini etkileyebilecek her türlü gelişmeye karşı askeri hazırlık seviyesini yükseltti. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki (KKTC) askeri varlığını altı adet F-16 savaş uçağı konuşlandırarak güçlendirirken Milli Savunma Bakanlığı, gerginliğin tırmanmasıyla hava sahasını etkileyebilecek olası tehditlere karşı hava ve füze savunma kapasitesini güçlendirmek amacıyla güneyde Malatya'ya gelişmiş uzun menzilli Patriot Hava Savunma Füze Sistemi konuşlandırdığını duyurdu. Türkiye'nin askeri hazırlık düzeyini artırmaya yönelik açık eğilimleri, NATO ile koordinasyon çerçevesinde gerçekleşmiş olsa da İsrail nezdinde ciddi güvenlik ve askeri imalar taşıyor. Onlarca İsrailli bakan, yetkili ve analist, Türkiye'yi İran'ın ardından ‘bir sonraki düşman’ olarak görmeye başladı. Ancak insansız hava araçlarından (İHA) tanklara ve deniz toplarına kadar çeşitli alanlardaki gelişmiş savunma yetenekleri, Türkiye'yi son yıllarda küresel silah pazarının başlıca aktörlerinden biri haline getirdi.
İsrail hükümetine bağlı Ulusal Güvenlik Riskleri Değerlendirme Danışma Kurulu (Nagel Komitesi) raporunda, Ankara'nın bölgedeki nüfuzunu yeniden tesis etmeye yönelik politikasının İsrail için ‘artan bir stratejik tehlike’ oluşturduğu uyarısında bulunuldu. Raporda, Tel Aviv hükümeti, Türkiye ile doğrudan bir çatışma çıkma olasılığına hazırlıklı olması uyarısı yapıldı. Sosyal araştırmalar şirketi Areda Survey tarafından ‘Dış Politika ve Savunma Sanayii’ başlığı altında yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre katılımcıların yüzde 60,1'i İsrail'in bir gün Türkiye'ye saldırabileceğini düşünürken, yüzde 54,7'si geçtiğimiz yıl İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı'nın kendilerine dış tehditlere karşı güven verdiğini belirtti.
Gerginliklerin tırmanması
İsrail'in eski Başbakanı Naftali Bennett'in, Türkiye'nin bölgede “yeni bir İran” haline geldiğini söylediği ve Ankara'nın, kendi ifadesiyle ‘İsrail'i kuşatmayı amaçlayan düşmanca bir Sünni eksen oluşturma’ çabalarına karşı uyarıda bulunduğu tartışmalı açıklamalarına rağmen Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma çıkma olasılığının son derece düşük olduğunu vurguladı. Güler, özellikle herhangi bir tırmanışın veya istenmeyen bir durumun ortaya çıkmasının önlenmesi amacıyla İsrail tarafıyla iletişim ve koordinasyon kanalları oluşturulduğunu belirtti.
Olası gerginliklerin veya çatışmaların, doğrudan bir çatışmaya yol açabilecek herhangi bir tırmanışı önlemek amacıyla diplomatik ve askeri kanallar aracılığıyla son derece dikkatli bir şekilde ele alındığını belirten Güler, son yıllarda Ortadoğu’da tırmanan gerginliklerin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkilediğinin altını çizdi. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’na (SETA) göre Ankara, Batı ile ilişkileri ile bölgesel çıkarları arasında hassas bir denge kurmaya çalışırken, uygun koşullar sağlandığında diplomatik arabulucu rolünü üstlenme olasılığını da açık tutuyor.
Türkiye, askeri bağımsızlığını sağlama konusunda olağanüstü bir yetenek sergiledi ve dünya pazarında en önemli silah ihracatçılarından biri haline geldi (TSK)
İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nden (INSS) İsrailli araştırmacı Gallia Lindenstrauss, bu ayın başlarında kaleme aldığı bir makalede, bazı bölgesel alanlarda İsrail'in stratejik rakibi olarak görülen Türkiye'nin, İran'a karşı doğrudan askeri müdahaleye ya da rejimin devrilmesine, Kürt sorununun tırmanmasına ya da bölgesel dengelerin bozulmasına yol açabilecek olası güvenlik sonuçlarından korktuğu için istekli olmadığını belirtti.
İsrail gazetesi Yediot Aharonot tarafından yayınlanan karamsar İsrail tahminlerine göre Türkiye'nin söylemi Tel Aviv'e yönelik sert eleştirilerle dolu olmaya devam ediyor. Türk yetkililer İsrail'i bölgedeki istikrarı bozmakla suçlamaya devam ederken, İran’dan Türkiye topraklarına atılan 3 füze düşürüldü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da NATO'nun devam eden savaş sırasında İran'dan fırlatılan üçüncü bir füzeyi önlemesinin ardından, savaşa karışmaktan kaçınacağını ve kendi ifadesiyle ‘provokasyonlara ve komplolara kapılmayacağını’ taahhüt etmekle yetindi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD merkezli Hudson Enstitüsü'nden araştırmacı Zeynep Rabee, İran'a karşı bir savaşın Türkiye'nin konumunu şüphesiz büyük ölçüde değiştireceğini düşünüyor. Rabee’ye göre İran'ın gücünün azalması, Ankara'ya bölgesel ve uluslararası nüfuzunu güçlendirmek için geniş bir alan açacak ve bu da İsrail'de, Türkiye'nin çeşitli bölgelerdeki varlığını genişletmesi konusunda gerçek endişeler yaratacak.
Stratejik ortaklar
Türkiye’nin askeri kapasitesini gözden geçirip hava savunma, füze ve siber güvenlik alanlarını güçlendirmesinin ardından, ileri düzey caydırıcılık kapasitelerine sahip olmak için çaba sarf etmesiyle, güç dengesini İsrail’in lehine yeniden ayarlamak amacıyla Tel Aviv, Türkiye’nin rakiplerini sadece sınırlı ortaklardan stratejik ortaklara dönüştürmeye çalışıyor.
İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ile son dönemde yaptığı iş birliği, sadece Akdeniz'de üçlü ortaklığı güçlendirmek ve Türkiye'nin nüfuz alanını daraltmak amacıyla değil, aynı zamanda bu iki ülkenin İsrail'e Türkiye kıyılarına yakın bir askeri varlık kurma fırsatı sunması amacını da taşıyor. Ankara ile Washington arasında son aylarda olumlu bir ilişki olmasına rağmen İsrail, ABD nezdindeki nüfuzunu kullanarak Türkiye'nin silahlanma programlarını ve siyasi ve ekonomik projelerini engellemeye çalışıyor. Türkiye'nin 2016 yılında Rus yapımı S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın almasının ardından Tel Aviv, Ankara'nın ilk altı savaş uçağının bedelini zaten ödemiş olduğu ABD'nin F-35 savaş uçağı programından çıkarılması için çabaladı.
Dersler ve çıkarımlar
İsrail ile İran arasında geçtiğimiz yılın haziran ayında başlayan ve 12 gün süren savaşla ilgili kapsamlı analizlerin ardından, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bünyesinde kurulan Millî İstihbarat Akademisi (MİA), Türk hükümeti için önemli bir çalışma yayınladı. Çalışmada, İsrail'in son savaşta mutlak hava üstünlüğü sergilemesi üzerine çok katmanlı bir hava savunma sistemi kurulmasının gerektiği belirtildi. Çalışma, Türkiye'nin balistik ve hipersonik füzelere yönelik yatırımlarını artırmasını ve hızlandırmasını, savunma silahı üretiminde bunlara en yüksek önceliği vermesini tavsiye etti. Bu öneri, İran'ın 12 günlük savaşta gösterdiği, çok sayıda olmasına rağmen İran'ın ‘hipersonik’ füzelerine karşı koymaya yetmeyen İsrail hava savunma sistemlerini delme gücünden kaynaklanıyor.
Türk savunma ve havacılık sanayisi, geçen yılın sonunda eşi benzeri görülmemiş tarihi bir sıçrama kaydetti (İsrail Ordusu)
İran ile İsrail arasındaki 12 günlük savaşta İran'ın geleneksel savunmasının İsrail'in elektronik savaşına karşı koyamadığının ortaya çıkmasının ardından, insansız sistemlere ve elektronik savaş teknolojilerine öncelik verilmesi gerektiğini tavsiye eden çalışma, Türk hükümetinin dikkatini, olası hava saldırılarına karşı erken uyarı sistemlerinin kurulması ve stratejik tesislerde gerekli teknik donanıma sahip sığınaklar ile özellikle büyük şehirlerde erişimi kolay toplu sığınaklar inşa edilmesi gerektiğine çekti. İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında iç kaynaklı unsurların önceki savaşta büyük rol oynaması nedeniyle çalışma, Türkiye'nin iç güvenliğini etkileyebilecek ekonomik, siyasi ve sosyal faktörlere özel önem vererek, benzer operasyonların önünü kesmenin önemini vurguladı. Çalışmada geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaş, kara, hava ve deniz ile siber ve elektromanyetik alanları bir araya getiren ve sivil teknolojinin yoğun kullanımıyla geleneksel olmayan savaş yönetimi yöntemlerinin uygulandığı karmaşık bir ‘çok boyutlu operasyon’ örneği oluşturduğu belirtildi.
Büyük bir gelişme
İsrail’deki araştırma merkezleri, medya kuruluşları ve yetkililer, son on yıldır, Türkiye’nin savunma sanayi alanında kaydettiği dikkat çekici gelişmeyle ilgili ciddi endişelerini gizlemediler. Türkiye, askeri bağımsızlık konusunda üstün bir yetkinlik sergilemiş ve dünya pazarında en önemli silah ihracatçılarından biri haline geldi.
Türkiye Savunma Sanayii Kurumu Başkanı Haluk Görgün'ün açıklamasına göre Türkiye'nin savunma ve havacılık sanayisi, geçtiğimiz yılın sonlarında eşi benzeri görülmemiş tarihi bir sıçrama kaydetti.
İhracat değeri tarihinde ilk kez 10 milyar dolar barajını aşan sektör, 2024 yılında 7,1 milyar dolar olan ihracatına kıyasla yüzde 48'lik muazzam bir büyüme kaydetti. Gözlemcilere göre bu durum, Ankara'nın silah pazarında güvenilir bir küresel tedarikçi olarak konumunu pekiştiriyor. Resmi verilere göre savunma sektörünün Türkiye'nin toplam ihracatındaki payı 2022'de yüzde 1,7'den 2025'te yüzde 3,7'ye sıçradı. Bu sıçrama, sektörün Türk ekonomisinin temel bir ayağı olarak artan stratejik önemini yansıtıyor. Gözlemcilere göre toplam ihracatın yüzde 56'sını NATO, AB ülkeleri ve ABD'nin oluşturması, büyük askeri güçlerin Türk savunma teknolojisine duyduğu güveni teyit ediyor. Türk savunma sanayisinin kaydettiği hızlı ilerlemeyi yansıtan dikkat çekici açıklamalardan biri de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır tarafından yapıldı. Bir televizyon röportajında, Türkiye’nin dünya çapında askeri insansız hava aracı pazarının yüzde 65'ini tekelinde tuttuğunu açıklayan Kacır, bu konumun Türkiye'yi, dünya çapında ilginin giderek arttığı insansız sistemlerin geliştirilmesi ve üretimi alanında en deneyimli ve öne çıkan ülkeler arasına yerleştirdiğini vurguladı.
Analistler, mevcut savaşın sonuçlarının bir yandan İsrail ve ABD ile diğer yandan İran arasındaki güç dengesi ile sınırlı kalmayacağını, aksine bu savaşın gidişatını izleyen tüm bölgesel güçlerin ve ülkelerin tutumlarına da yansıyacağını düşünüyor. Bu yüzden Tel Aviv’in, başta Türkiye olmak üzere söz konusu ülkelerin tutumlarını ve çevresindeki ve çatışmalardan etkilenen bölgesel aktörleri dikkate alarak, siyasi ve güvenlik hesaplamalarını yeniden gözden geçiren uzun vadeli analizlere girişeceğine şüphe yok.
İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yönelttihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5255497-i%CC%87ran-sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1n-y%C3%BCzde-83%E2%80%99%C3%BCn%C3%BC-k%C3%B6rfez-%C3%BClkelerine-yaln%C4%B1zca-y%C3%BCzde-17%E2%80%99sini-ise
İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın savaşın başlangıcından bu yana düzenlediği füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına ilişkin yayımlanan istatistikler, saldırıların yaklaşık yüzde 83’ünün Körfez Arap ülkelerini hedef aldığını, yalnızca yüzde 17’sinin ise İsrail’e yöneldiğini ortaya koydu.
Hedef alınan ülkelerin 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından İran saldırılarına ilişkin açıkladığı resmi verilere göre, İran çarşamba akşamına kadar Körfez Arap ülkelerine toplam 4 bin 391 füze ve İHA fırlattı. Söz konusu saldırıların hayati tesisler ve sivil yerleşimleri hedef aldığı, bunun da bölge güvenliği ve istikrarını tehdit eden ciddi bir tırmanışa işaret ettiği belirtildi.
Savaşı yürüten taraf olarak İsrail’e ise aynı süre içinde İran tarafından 930 füze ve İHA yöneltildi. Bu sayı, toplam saldırıların yaklaşık yüzde 17’sine karşılık geliyor.
Ülke bazında bakıldığında İran’ın savaşın başından bu yana Suudi Arabistan’ı 723 füze ve İHA’yla hedef aldığı kaydedildi. En fazla saldırıya maruz kalan ülke ise 2 bin 156 saldırıyla Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Kuveyt 791 saldırıyla ikinci sırada yer alırken, Bahreyn 429, Katar 270 saldırıyla listede yer aldı. Umman’ın ise 22 İHA’yla hedef alındığı bildirildi.
Körfez ülkelerinin hava savunma sistemlerinin söz konusu saldırılara yüksek etkinlikle karşı koyduğu, İran’a ait füze ve İHA’ların büyük bölümünün etkisiz hale getirildiği bildirildi. Öte yandan Arap ve İslam ülkeleri, Tahran’a saldırılarını durdurma çağrısında bulundu. Buna karşın İran’ın uluslararası hukuka aykırı saldırılarını sürdürdüğü, enerji güvenliğini ve küresel ekonominin temel damarlarını hedef aldığı ifade edildi.
BM’den kınama ve tazminat talebi
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi dün, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınayarak bunları ‘vahim’ olarak nitelendirdi ve Tahran’a zarar gören tüm taraflara hızla tazminat ödemesi çağrısında bulundu.
47 üyeli Konsey, altı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkesi ile Ürdün tarafından sunulan ve İran’ın özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi aksatma girişimlerini kınayan kararı destekledi. Kararda, İran’dan ‘tüm haksız saldırıları derhal durdurması’ talep edilirken, uluslararası hukuk kurallarına uyulması, sivillerin ve hayati tesislerin hedef alınmaması gerektiği vurgulandı. Ayrıca uluslararası deniz taşımacılığının korunması ve enerji arzının istikrarının sağlanmasının önemi ifade edildi.
Suudi Arabistan da Konsey oturumunda yaptığı açıklamada, kendi toprakları ile KİK ülkeleri ve Ürdün’e yönelik İran saldırılarını yeniden kınadı. Bu ülkelerin ‘mevcut çatışmanın tarafı olmadığı’ belirtilirken, maruz kaldıkları saldırıların uluslararası hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi. Suudi Arabistan’ın Cenevre’deki BM Daimî Temsilcisi Abdulmuhsin bin Huseyle, söz konusu saldırıların ‘ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne açık bir ihlal’ teşkil ettiğini ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu ifade etti. Açıklamada, bu yaklaşımın sürmesinin İran’a herhangi bir kazanım sağlamayacağı, aksine ciddi siyasi ve ekonomik maliyetler doğuracağı ve ülkenin uluslararası alandaki izolasyonunu artıracağı uyarısında bulunuldu.
Abdulmuhsin bin Huseyle, Tahran’a ‘yanlış hesaplarını gözden geçirme’ çağrısında bulunarak, bölge ülkelerine yönelik saldırıların sürdürülmesinin ters sonuçlar doğuracağı ve İran’ın durumunu daha da kötüleştirerek uluslararası izolasyonunu derinleştireceği uyarısında bulundu. Bin Huseyle, ‘komşuyu hedef almanın korkakça bir eylem olduğunu ve iyi komşuluk ilkelerinin açık bir ihlali sayıldığını’ ifade etti. Ayrıca çatışmanın tarafı olmayan, aralarında arabuluculuk rolü üstlenen ülkelerin de bulunduğu devletlerin hedef alınmasının, ‘gerilimi düşürmeye yönelik her türlü çabayı bilinçli şekilde baltaladığını’ belirtti.
İran’ın saldırılarını ‘açık bir saldırganlık’ olarak nitelendiren Bin Huseyle, Tahran yönetiminin tutumunun ‘şantaj, milis grupları destekleme, komşu ülkeleri hedef alma ve istikrarlarını sarsma’ üzerine kurulu bir yaklaşımı yansıttığını söyledi. Söz konusu saldırıların uluslararası barış ve güvenliğe doğrudan tehdit oluşturduğunu vurgulayan Bin Huseyle, saldırılar sonucunda sivillerin hayatını kaybettiğini, yerleşim alanları ile hayati tesis ve altyapının hedef alındığını belirtti. Bu durumun, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi bir ihlali olduğunu ifade etti.
Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomathttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5255494-muhammed-r%C4%B1za-%C5%9Feybani-i%CC%87stihbarat-alan%C4%B1nda-g%C3%B6rev-yapm%C4%B1%C5%9F-bir-diplomat
Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İranlı diplomat Muhammed Rıza Şeybani, Beyrut’a büyükelçi olarak atanmasından sadece birkaç hafta sonra diplomatik bir krizin odağı haline geldi. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. Bu adım, Beyrut ile Tahran arasındaki ilişkilerde mevcut gerilimin boyutunu ortaya koyarken, Ortadoğu’nun en karmaşık dosyalarından biriyle ilişkilendirilen deneyimli bir diplomata yeniden ışık tuttu.
Söz konusu kararla birlikte, Tahran’ın Lübnan ve Suriye meselelerindeki uzun deneyimine dayanarak yeniden sahaya sürdüğü Şeybani’nin görevi kısa sürede sona ermiş oldu. Atanmasının ardından, diplomatik rolünün sınırlarına dair Lübnan’daki hassas siyasi gerçeklerle karşılaşması, görev süresinin kısa kalmasına yol açtı.
Savaş tecrübesi ve bölgesel konumu
Şeybani, Lübnan için yeni bir isim değildi. 2005-2009 yılları arasında İran’ın Beyrut Büyükelçiliği görevini yürütmüş, bu dönemde 2006 Temmuz Savaşı sırasında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmalarda doğrudan deneyim kazanmıştı. Bu süreç, ona güvenlik ve siyasi açıdan karmaşık koşullarda ilişki yönetme tecrübesi kazandırmıştı.
2026 başında yeniden büyükelçi olarak atanması, İran’ın özellikle politika ve güvenliğin iç içe geçtiği, yerel ve bölgesel hesapların karmaşık şekilde birleştiği alanlarda deneyimli diplomatlara dayalı yaklaşımının bir devamı olarak değerlendirildi.
Şeybani, selefi Mücteba Amani’nin Beyrut’ta yaralanmasının ardından göreve getirildi. Bölgedeki gerilimin yükseldiği hassas bir döneme denk gelen atama, Şeybani’nin dönüşüne geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde bir önem kazandırdı.
Beyrut ile Şam arasında
Şeybani, 1960 doğumlu olup kariyerine 1980’li yıllarda İran Dışişleri Bakanlığı’nda başladı ve görevlerini giderek yükselterek özellikle Ortadoğu dosyalarına odaklandı. Kıbrıs’ta geçici görevle büyükelçilik yaptı, ardından Mısır’daki İran Çıkarlarını Koruma Ofisi’nin başkanlığını yürüttü. Daha sonra Beyrut’a büyükelçi olarak atanırken, 2011-2016 yılları arasında Suriye Büyükelçiliği görevini üstlenerek Suriye savaşının ilk dönemlerini yakından takip etti. Şeybani, daha sonra Tunus’ta İran büyükelçiliğini yürüttü ve Libya’da büyükelçi olarak ikamet etmeyen temsilcilik görevini üstlendi. Bunun yanında, Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.
Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde danışman ve kıdemli araştırmacı olarak görev aldı. Artan bölgesel gerilimler ile birlikte tekrar sahneye dönerek diplomatik rolünü sürdürdü.
Gerilimin tırmanma aşamasındaki özel roller
Ekim 2024’te Şeybani, İran Dışişleri Bakanı’nın Batı Asya İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi olarak atandı. Ardından Ocak 2025’te, Şam’daki gelişmeler ve İran Büyükelçiliği’nin kapatılması sonrasında Suriye Özel Temsilcisi görevine getirildi.
Aynı dönemde Lübnan dosyasının da özel temsilci olarak takibi Şeybani’ye emanet edildi. Bu görev, onu kriz yönetiminde güvenilen diplomatlardan biri haline getirdi.
Şeybani’nin kariyeri, İran diplomatik yapısındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Kendisi, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü ile ilişkili olmayan, İran İstihbarat Bakanlığı kadrosuna bağlı bir diplomat olarak sınıflandırılıyor. Bu durum, İran dış politikasında görev dağılımının çeşitliliğini ve uzmanlaşmayı yansıtıyor.
İstenmeyen kişi ilan edildi
Bu gelişme yalnızca siyasi boyutla sınırlı kalmayıp, karar mekanizması ve yetkiler ile diplomatik faaliyetlerin uluslararası kurallara uygunluğu konusunda hukuki ve anayasal tartışmaların da kapısını açtı.
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)
Konuyla ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan anayasa hukuku uzmanı Said Malik, İran büyükelçisinin atanmasının onayının geri çekilmesi ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmesinin yasal dayanağının, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayandığını belirtti. Malik, bu maddenin ‘ev sahibi devlete, diplomatik personeli görevden alma veya istenmeyen kişi ilan etme hakkı tanıdığını, ancak kararın alınış şeklinin Bakanlar Kurulu kararı veya Dışişleri Bakanı kararı gibi belirli bir usule bağlanmadığını’ vurguladı.
Malik, alınan tedbirin diplomatik ilişkilerin kesilmesi kapsamında olmadığını, aksine diplomatik temsilin yönetimi ile ilgili önlemler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Buna göre, bir diplomatın istenmeyen kişi ilan edilmesi veya temsil seviyesinin düşürülmesi, anayasanın 66. maddesinin ikinci fıkrasına dayanarak Dışişleri Bakanı’nın yetkisi dahilindedir.
Malik, büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesi kararının yürürlükte olduğunu ve uygulanması gerektiğini vurguladı. Malik, belirlenen sürenin dolmasının ardından büyükelçinin Lübnan topraklarında bulunmasının yasal geçerliliğinin kalmayacağını ve bu nedenle varlığının hukuken meşru olmadığını ifade etti.
Lübnan Anayasası (Sosyal medya)
Malik, bu durumun güvenlik güçleri üzerinde doğrudan bir sorumluluk yarattığını belirterek, “Dışişleri Bakanlığı tarafından alınan devlet kararının uygulanması ve büyükelçinin bulunduğu yer tespit edildiğinde veya yakalandığında derhal Lübnan’dan çıkarılması güvenlik birimlerinin yükümlülüğüdür, çünkü artık yasal olarak ikamet hakkı kalmamıştır” dedi.
Öte yandan Malik, kararın uygulanmasının uluslararası kurallarla sınırlı olduğunu vurguladı. Buna göre, “Büyükelçinin diplomatik misyonun bulunduğu alan içinde bulunması, Lübnan güvenlik güçlerinin buraya girmesini veya müdahale etmesini engeller; çünkü misyonlar Viyana Sözleşmesi kapsamında dokunulmazlığa sahiptir.” Malik, bu dokunulmazlığın büyükelçinin varlığının devamlı olarak yasal olduğu anlamına gelmediğini, sadece sınırın misyon alanıyla sınırlı olduğunu ve kararın uygulanmasının büyükelçinin misyon alanından çıkmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu noktada gerekli yasal işlemlerin başlatılabileceğini ifade etti.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة