Milli Ümmet Partisi’nin liderlik koltuğu kimin olacak?

Sadık el-Mehdi
Sadık el-Mehdi
TT

Milli Ümmet Partisi’nin liderlik koltuğu kimin olacak?

Sadık el-Mehdi
Sadık el-Mehdi

Sudan Milli Ümmet Partisi Genel Başkanı Sadık el-Mehdi, bu yılın ortalarında geçiş hükümeti için siyasi kuluçka merkezi olan Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nden (ÖDBG) çekilme kararı almıştı. El-Mehdi’nin bu kararı partisinin ÖDBG’nin yeniden yapılandırılması ve bir "ittifaktan" "cepheye" dönüştürülmesi talebine ÖDBG’nin yanıt vermemesinin ardından geldi. Yeni siyasi ittifakın çehresi, ittifaktan ayrılan bazı partilerin bir araya gelmesiyle belirginleşti. Güney Sudan'da halen müzakere halinde olan partiler ve bazı silahlı hareketler bulunuyor. Milli Ümmet Partisi’nin krizlerin kuşattığı geçiş hükümetinden ziyade seçimlere ümit bağladığının ise açık olduğu belirtiliyor.
Juba’da Sudan Barış Anlaşması’nın imzalanmasından sonra el-Mehdi yeni ittifakların kurulması konusuna yoğun bir şekilde eğilmiş durumda. Komünist Parti’nin ÖDBG’ye “ağır bir taş atması” Sudan'daki siyasi arena için yeni bir ayrım çizgisi dayatabilir. Görünen o ki el-Mehdi İttifakı; Komünist Parti, Sudanlı Profesyoneller Derneği ve Abdulaziz el-Helu liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in (SPLM-N) yer aldığı sol bir ittifakın karşı tarafında olacak.
Geçiş hükümetinin kalıntıları için kıyasıya rekabet halinde olan Sudanlı güçler ve bu kesimlerin içerisinde yer alan iki oluşum arasında resmi bir bölünme gerçekleşmeden 2020 güneşinin batmayacağı açıktı. Ancak Sadık el-Mehdi’nin dün yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle yaşamını yitirmesi dengeleri değiştirecek.
Milli Ümmet Partisi her ne kadar Sudan siyasi arenasında sürekli rol oynuyor olsa da parti içerisinde siyasi çizgiyi, kararları ve politikaları istikrarlı kılacak örgütsel yapılar yok. Parti yöneticilerinden birçok isim, Sadık el-Mehdi'nin kişiliğinin, partinin politikalarını inşa etmede ve geçmişte yakın aile fertlerinin oynadığı rolün temellerinin sağlamlaştırılmasında çok önemli olduğunu vurguladı.
El-Mehdi demokratik fikirlere sahip olmasına rağmen partinin ve tabanın idaresinde evinin ve ailesinin rolünü güçlendirmek istiyordu. Sadık el-Mehdi, Cibuti’de Beşir rejimi zamanında Sudan hükümeti ile Ümmet Partisi arasında Nida Sudan Anlaşması’nı imzaladıktan sonra Hartum'a döndü ve 9'u en yakın aile fertlerinden olmak üzere 17 üyeli yeni bir liderlik ofisi kurdu. Nida Sudan Anlaşması, muhalefetteki Sudan Demokratik İttifakı ile Milli Ümmet Partisi’nin askeri eylemlerden elini çekmesini sağlamıştı.
Aynı dönemde liderlik ofisinin bir toplantısında, ofis tarafından gerçekleştirilen üç dış ziyaretin raporları ele alındı. İlki; el-Mehdi'nin bizzat katıldığı Kahire ziyareti, ikincisi; Sadık el-Mehdi'nin kızı Meryem es-Sadık el-Mehdi'nin Kampala ziyareti, üçüncüsü de el-Mehdi'nin eşi Sare el-Mehdi'nin Beyrut ziyaretiydi. Söz konusu ziyaretler, liderlik ofisinden bir üyenin partinin temsilinin ailenin tekeline alındığına yönelik itirazına neden oldu. El-Mehdi ailesinin parti ile ilişkisi liderlik ofisindeki başlıca anlaşmazlık maddelerinden biri olmayı sürdürdü. Nihayetinde partinin içerisinde farklı ittifaklar gerçekleşti. Ardından Ümmet Partisi’nden beş ayrı parti çıkmış oldu. Bu partiler aynı şekilde Ümmet Partisi olarak adlandırılmış ancak ayırt edilebilmek için ilave isimler kullanmışlardır.
El-Mehdi, sürekli muhatap olduğu “ailesinin parti içerisindeki rolü” ile ilgili soruya şu cevabı vermişti:
“Yetenekleri, nitelikleri ve mücadeleleri bu liderlik rolüne layık olduklarını gösteriyor. Ailemin hiçbir ferdine siyasi çalışma yapma zorunluluğunu dayatmadım. Aksine kendileri gönüllü olarak görev almak istediler.”
1986-1989 yılları arasında, partisinin iktidarda olduğu ve 1990'larda muhalefette olduğu iki ayrı dönemde el-Mehdi’nin yakınlarında yakın arkadaşı Dr. Ömer Nur ed-Daim ve kuzeni Mübarek Fadıl el-Mehdi dışında hiç kimse yoktu. Daha sonra kızları, oğulları ve hatta kayınpederi de dahil olmak üzere aile fertlerinin çoğunluğunu partide en üst düzey liderlik pozisyonunda siyasi çalışmalara katıldılar. Bu durum, partinin liderlik pozisyonunun yelpazesini küçültmüş oldu.
Sadık el-Mehdi'nin ölümüyle birlikte eski ve sürekli yenilenen bir soru tekrar gündeme geldi:
“Partinin kaderini El-Mehdi'nin ailesi mi belirleyecek yoksa parti mi el-Mehdi'nin ailesinin kaderini belirleyecek?”
Ufukta, El-Mehdi ailesinin dışında partinin liderliğini üstelenecek tek bir beliriyor: Milli Ümmet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve eski Savunma Bakanı emekli Tümgeneral Fadlallah Barmah Nasır. Kendisi askeri ve siyasi çalışmalardaki uzun deneyimine rağmen sakinliği ve görgü kurallarına riayet etmesiyle tanınan bir isimdir. Ancak el-Mehdi'nin vefat etmesiyle boşalan koltuğa oturup partiye liderlik edebilmek için ne parti teşkilatlarından ne de tabandan yeteri kadar desteğe sahip değil.
Diğer yandan el-Mehdi'nin aile fertleri arasında parti liderliği yapabilecek birden fazla seçenek bulunuyor. Bu seçenekler parti yönetimiyle tabanı arasındaki kombinasyonun devamını sağlayabilecek nitelikte. Ensar olarak bilinen el-Mehdi taraftarları parti için en güçlü popüler merkezi oluşturuyor. Sadık el-Mehdi'nin yerine aday gösterilen ilk isim, 11 Nisan 2019 Perşembe sabahı iktidardan devrildiği son anına kadar kendisinin yanında olan oğlu Emekli Tümgeneral Abdurrahman es-Sadık el-Mehdi'dir.
İkinci aday da "Milli Ümmet Partisi Genel Başkan Yardımcısı" kartına da sahip olan Dr. Meryem es-Sadık el-Mehdi. Kendisi, Sudan içerisinde ve dışında parti tarafından gerçekleştirilen faaliyetlerin çoğunda parti temsilcisi olarak görev almıştır. Eyleme geçtiğinde ve politik durgunluğu sırasında benimsediği tutum açısından bakıldığında babasına en fazla benzeyen isim olarak görünüyor.
Meryem, deneyim ve siyasi tecrübe açısından diğer adaylara karşı üstünlük sağlamış olsa da geleneksel kodlara sahip parti tabanının kadınların erkeklere liderlik yapmasına sıcak bakılmadığı gerçeğiyle karşı karşıya. Özellikle de partinin gelenekçi tabanının yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bu duruma karşı itiraz sesleri yükseltilebilir.
Üçüncü aday; Mühendis Sıddık es-Sadık el-Mehdi. Sakin tabiatlı biri olmasının yanı sıra politik ve sosyal ilişkilerinde temkinli.
Yaş erozyonu ve modern kuşakların değişmesi ve partinin kitlelere dayanan toplumsal temellerinin zayıflaması sebebiyle bu kitleden geriye kalanların sadakatini ve duygularını feda etmek parti için çok maliyetli bir mesele gibi görünüyor. Bu durum, Meryem'in geçici de olsa başkanlık koltuğuna geçme şansını zayıflatır. Bu denklem Emekli Tümgeneral Abdurrahman es-Sadık el-Mehdi'ye babasının halefi olması ve onunla benzer arzuları gerçekleştirmesi doğrultusunda daha büyük fırsatlar veriyor. Ancak her ne kadar parti tabanı ve orta düzeydeki bazı yöneticiler için kabul görebilecek biri olsa da eski rejim kadrolarında görev yapması nedeniyle acil bir "siyasi aklanma" sürecine ihtiyaç duyuyor.
Her halükarda, partinin karşı karşıya olduğu ana ve gerçek ikilem; partinin geleceğine liderlik edilmesi konusunda el-Mehdi'nin aile fertleri üzerinden yenilenen eski bir bölünme sorunu olarak karşımızda duruyor.
Bu bölünme, Milli Ümmet Partisi’nin dışından dördüncü bir adaya nadir bir fırsat sağlayabilir. Değişken politikaları sebebiyle en tartışmalı Sudanlı politikacılardan biri olarak kabul edilen Sadık el-Mehdi'nin kuzeni Mübarek El-Mehdi, parti liderliği için dördüncü bir aday olabilir. 2001 yılında Sadık el-Mehdi'den ayrılmış ve aralarında şiddetli bir düşmanlık baş göstermiştir. Ancak birkaç ay önce ikili arasındaki husumeti sonlandıracak ve Mübarek’i aileye ve partiye geri döndürebilecek tarihi bir uzlaşıya yaklaşıldı. ÖDBG’den ayrılma kararının ardından Milli Ümmet Partisi tarafından kurulacak olan yeni ittifakın mutfağına giren Mübarek el-Mehdi, ailenin partide oynayacağı rol sebebiyle baş göstermesi beklenen olası çatışmaya uygun bir panzehir olabilir. Mübarek, ailesiyle ilgili psikolojik engelleri aşabilecek, geleneksel kodlara sahip ve halk tabanı için de makbul bir politikacıdır.
Sadık el-Mehdi; Milli Ümmet Partisi, kurulması beklenen siyasi ittifak ve en önemli kurucularından biri olduğu geçiş hükümeti için büyük öneme sahip bir tarihi dönemeçte vefat etti.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”