Sadık Mehdi’nin yerini kim alacak?

Sudan Milli Ümmet Partisi lideri Sadık el-Mehdi'nin cenaze töreninden bir kare
Sudan Milli Ümmet Partisi lideri Sadık el-Mehdi'nin cenaze töreninden bir kare
TT

Sadık Mehdi’nin yerini kim alacak?

Sudan Milli Ümmet Partisi lideri Sadık el-Mehdi'nin cenaze töreninden bir kare
Sudan Milli Ümmet Partisi lideri Sadık el-Mehdi'nin cenaze töreninden bir kare

İsmail Muhammed Ali
Sudan Milli Ümmet Partisi lideri ve Ensar mezhebinin imamı Sadık el-Mehdi’nin, 26 Kasım Perşembe günü Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği açıklandı. Haberin hemen ardından ise parti liderliğine onun yerine kimin geçeceği ve ülkedeki en büyük dini mezhep olan Ensar’ı kimin yöneteceğine dair sorular tekrarlanmaya başladı. Bu çerçevede Ümmet Partisi ve Ensar mezhebinin birimlerinde, başkanlık ve imamlık pozisyonlarının seçimi için kullanılan temeller ve kriterler nelerdir? Bu iki pozisyonu doldurmak için yapılmış düzenlemeler var mı? Mehdi’nin yokluğunun partizan- dini kurumlara ve onların geleceklerine etkisi nasıl olacak? Aynı şekilde bu yokluğun, tanık olunan zorlu koşullar çerçevesinde istikrarı açısından Sudan düzeyine etkisi nedir? Zira kendisi, 1986 yılında ülkede yapılan son demokratik seçimlere göre ülkesinin en büyük kitle tabanının sahibiydi. Ancak 30 Haziran 1989’da Müslüman Kardeşler’in emriyle eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in önderlik ettiği askeri darbe nedeniyle görev süresini tamamlayamamıştı.
Sudan Milli Ümmet Partisi Siyasi Büro üyesi Osman Dav el-Beyt, “Şu anda Sadık el-Mehdi’nin yokluğunun neden olduğu boşlukla ilgili tüm bu konuları okumak çok zor. Ancak mesele, halkın vizyonunun birleşmesi boyutuna bağlı ve bilindiği gibi net bir vizyon mevcut değil. Parti içerisinde bilinen farklılıklar var. Varlığı döneminde etkisi yoktu, zira tüm görüşleri dinlerdi. İstisnasız herkes tarafından kabul edilen bir görüşle ortaya çıktı. Yokluğunun ardından şu an gerekli olan şey, parti içerisindeki insanların birbirlerini kabul etmeleri ve onları neyin ayırdığı değil, neyin birleştireceği konusunda anlaşmasıdır” açıklamasında bulundu.

Genel Kongre
Dav el-Beyt, “Parti içerisinde pozisyon doldurma ve Ensar’a liderlik etme düzenlemeleri hususunda Ümmet Partisi, kurumlara dayanmaktadır. Eğer süre dolmuşsa genel bir kongre düzenlenir. Sadık el-Mehdi, 2003 yılında kendi bünyesinden Ensar’a imam olarak seçildi. Ayrıca 2004 yılında düzenlenen genel bir kongrede Ümmet Partisi başkanlığına seçildi. Parti açısından başkanlık için şu an 5 milletvekili var. Bunlar sırasıyla Fadlullah Barma, Sıddık İsmail, Muhammed Abdullah ed-Duma, Meryem es-Sadık el-Mehdi ve İbrahim el-Emin. Fadlullah Barma, yeni bir parti lideri seçmek için genel bir kongre düzenlenene kadar bu dönemde partinin başkanlığını üstlenecek. Dini imamlığa gelince, imamın vekili veya yardımcısı yoktur. Ancak Ensar’ın işleri ile ilgili kararlar almak için 50 üyeden oluşan sözde Çözüm ve Sözleşme Konseyi vardır. Ayrıca Ensar İşleri Dairesi adına bir icra dairesi de bulunmaktadır. Bu, Dini Evler olarak biliniyor. Belirli bir isimde uzlaşı varsa, imamlık meselesi aile içerisinde bir meseledir. Sonuç olarak insanlar uyumsuzluk durumunda bir imam seçmek için etrafında toplanır veya genel bir kongre düzenler” ifadelerini kullandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı haber analize göre Ümmet Partisi Siyasi Büro Üyesi, “Halihazırda tüm Sudanlıların, hoşgörü ve barış kültürünü benimseyerek, görüş ve diğer görüşleri kabul ederek ülkelerine istikrar getirmeye çabalamaları ve toplumsal uzlaşmaya varmaları önemlidir. Çünkü savaşların ve ayrımcılığın patlak vereceği noktaya ulaşan Sudan dokusunun tahrip edilmesi ve yok edilmesi, sevgiye dayalı önceki söylemlerden farklı bir söylem gerektirir. Ülkeyi ilgilendiren Sudan meselelerinin, bilgelik çerçevesinde çözülmesi zorunludur. Sadık el-Mehdi, konuşmasının kapsamlı olmasının yanı sıra milletin ulusal meselelerini ele alma vizyonuna sahip olduğu için seçildi. Tüm bunları, 1960’ların başından beri uyguladığı, yerel ve küresel düzeydeki üst düzey siyasetçilerin düşündüğü siyaset savaşından elde etti. Bilgelik ve uzlaşı yaklaşımına göre en karmaşık ve zor problemlerle başa çıkmasını sağlayacak uzmanlığa ve tecrübeye sahipti. Aralık 2018’de halk devrimi gerçekleştiğinde ‘orduyu kışkırtmayın, çünkü elimde silahlar var’ dendiği gbi, ‘Hilesini yayan, şehrini mahveder’ sözünü tekrarladı. Herkesin kendisine saygı duymasını sağlayan şefkat ve merhamete sahip olduğu için sokaklarda kan aktığını görmeyi sevmiyordu” değerlendirmesinde bulundu.

Geniş ittifak
Öte yandan Sudanlı siyasi analist Abdullah Adem Hatir, “Sadık el-Mehdi, İbrahim Abbud rejimine karşı 1964 Ekim Devrimi’nden sonra Sudan’ın içinde ve dışındaki gelişmelere duyarlı şekilde, merkezi geleneksellikten moderniteye doğru bir değişime yöneldi. Ümmet Partisi’ni demokratik bir çerçevede görmeyi seviyordu, Mehdi ailesiyle sınırlı kalmayarak, bu değişime inanan partinin tüm iç güçlerinin, özellikle ademimerkeziyet ve ekonomik kalkınma meselesine katılımıyla, liderlik tabanını genişletmek ve çeşitlendirmek için çabalamıştı. İdari ve ekonomik teoriler yoluyla modernleşmeye çalıştı” dedi. Hatir, Cafer Muhammed en-Numeyri rejimini 1985’te deviren halk ayaklanmasının ardından Sadık el-Mehdi’nin, Ümmet Partisi tabanı dışında bile uzlaşı sağlamış geniş bir liderliği temsil ettiğine dikkat çekti. Hatir ayrıca, Sadık el-Mehdi’nin, ulusal bir lider olarak kabul edildiğini belirtti.
Abdullah Adem Hatir, “Eski rejim özgürlükler üzerindeki vidaları sıkılaştırırken Sadık el-Mehdi için en büyük zorluk, ülkenin karşı karşıya olduğu güçlükler ve sorunlar ışığında her zaman değişim şemsiyesi olmaya çalışmasıydı. Ancak şimdi vefatı sonrasında öyle görünüyor ki Ümmet Partisi, başkalarının beklediği parti olmayacak. Genellikle başkanın vefatı öncesinde resmettiği, hukukun üstünlüğü ve demokrasi olarak defalarca bahsettiği hedefleri gerçekleştirmek için federal bir ittifak şeklinde, bölgesel kökleri olan diğer partilerle ittifaklara dönüşecektir” açıklamasında bulundu. Hilafetin, siyasi açıdan aile temelleri üzerine sunulacağını kabul etmeyen analist, Mehdi ailesinin, Sudan siyasetindeki amaçlarını tükettiğini ve Mehdi’nin kendisinin, liderliğinin tüm Sudanlıları kapsadığına inandığını dile getirdi.
Analist, “Mehdi'yi endişelendiren konulardan biri de, liderliğinde üçüncü bir Mehdi bulundurarak Mehdiciliği yenilemeye çalışmasıydı. Bu nedenle Mehdi’nin ailesinden veya dışarıdan bir kişinin alternatif lider olmaya hazır olması çok zordur. Liderlik meselesi, partinin eski durumuna nasıl dönebileceğini düşünmeye yetkili kişilerin yer aldığı bir entelektüel atölyede gündeme gelebilir. Ama bana göre geniş bir ittifak olmadan gelecekte Ümmet Partisi’nin, İngiltere’deki İşçi Partisi ve ABD’deki Demokrat Parti gibi bir koalisyon partisi olması çok zor” ifadelerini kullandı.

Ümmet Partisi’nin tarihi
Sudan Milli Ümmet Partisi’nin kökleri, Sudan’ın modern tarihinin en önemli ulusal devrimi olarak kabul edilen, 19’uncu yüzyılda İmam Muhammed Ahmed el-Mehdi önderliğindeki Mehdici Devrimi’ne dayanmaktadır.
Ümmet Partisi, Şubat 1945’te baba Mehdi’nin tek oğlu İmam Abdurrahman el-Mehdi döneminde, Mehdicilik fikrini destekleyen Ensar oluşumu ve 1956’daki Sudan’ın bağımsızlığını talep eden bazı milliyetçi entelektüellerin bir karışımı ile kurulmuş, ekonomik ve toplumsal faaliyetleri başlamış, ardından siyasi eyleme geçmiştir.
Ümmet Partisi, İngiliz sömürgeciliğine karşı ulusal mücadele döneminde ‘Bağımsızlar’ olarak biliniyordu. Partinin gücü, ‘Ensar’ grubuna dayanıyor. ‘Bağımsızlar’, İmam Muhammed Ahmed el-Mehdi’nin yandaşlarından oluşuyor ve Sudan tüm bölgelerine yayılmış durumdalar. Beyaz Nil, Darfur, Kordofan bölgeleri ve Doğu Sudan’daki bazı eyaletler partinin etki alanları olarak kabul ediliyor.
Partinin Ensar grubundan olan yandaşları, onun vurucu gücü olarak kabul ediliyor. Ensar, partinin lideri Sadık el-Mehdi’ye ölümünden önce mutlak sadakatte bağlı savaşçılar olarak biliniyor.
 



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)

Ukrayna ve İran’daki savaşlar yüzeysel olarak birbirinden farklı görünse de 2026 yılına gelindiğinde aralarında daha derin ve kaygı verici bir ortak payda belirdi. Her iki durumda da başlıca taraflarca açıklanan hedefler, fiili askeri güçle elde edilen sonuçlardan keskin biçimde ayrışmaya başladı.

Moskova savaşa Avrupa'nın güvenlik ortamını yeniden şekillendirme ve Ukrayna'yı siyasi açıdan itaat altına alma hedefiyle girdi. ABD ve müttefikleri ise İran'la yüzleşmede nükleer caydırıcılık ve İran'ın askeri nüfuzunu kırpma gibi daha somut hedefler belirledi. Ne var ki her iki durumda da sonuç, daha az belirleyici ve daha karmaşık bir tablo olarak kısmi kazanımlar, devasa maliyetler ve giderek artan stratejik belirsizliği ortaya koydu.

Bu uçurum -hedefler ile sonuçlar arasındaki derin mesafe- ikincil bir ayrıntı değil, modern savaşların doğasını anlamanın anahtarıdır. Zira savaşlar genellikle bir tarafın tüm hedeflerine ulaştığında değil, sürdürme maliyeti uzlaşma maliyetinin üzerine çıktığında sona erer. Bu yüzden bugün uluslararası tablo ‘tam zaferlere’ değil, tüm tarafların iç kamuoyuna mümkün olanın en iyisi olarak sunmaya çalıştığı geçici düzenlemelere, istikrarsız ateşkeslere ve aşamalı uzlaşılara doğru ilerliyor.

Ukrayna'da Rusya'nın özgün hesapları aşırı varsayımlara dayanıyordu; Kremlin, Ukrayna devletinin hızla çökeceğine ya da en azından siyasi açıdan itaat altına alınarak Batı'ya entegrasyonunun engellenebileceğine güvendi. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Rusya'nın geniş topraklar üzerinde denetim kurduğu ve Ukrayna altyapısına ağır tahribat verdiği doğru olsa da ne Ukrayna devletini kırmayı ne de Kiev'in Batı'yla bağını koparmayı başarabildi. Yıldırım savaşı öngörüsünün yerine Moskova kendisini yüksek askeri, ekonomik ve demografik maliyetler barındıran uzun soluklu bir yıpratma savaşının içinde buldu.

Daha da önemlisi, sahada elde edilen kazanımlar siyasi bir karara dönüşemedi; toprak işgali savaş hedeflerine ulaşmak anlamına gelmiyor.

Rusya'nın hedefi Ukrayna üzerinde kalıcı siyasi bir bağımlılık tesis etmek ya da onun bağımsız jeopolitik yönelimini silmekse sonuç neredeyse tam tersine çıktı. Savaş, Ukrayna ulusal kimliğini pekiştirdi ve Rusya'ya karşı daha sert ve militarist bir tutumu yerleştirdi; bu da gelecekte Ukrayna'yı yeniden itaat altına alma girişimlerini daha zor, daha kolay değil, kılıyor.

Öte yandan Ukrayna da açıkladığı hedeflerin tamamına ulaşamadı. Bağımsız bir devlet olarak, işlevsel kurumlarıyla ve savaşmaya muktedir bir ordusuyla ayakta kalmayı başardı. Bu, büyük bir askeri güce karşı başlı başına stratejik bir kazanım olsa da topraklarının tamamını geri alamadı ve kendi koşullarıyla bir uzlaşı dayatamadı. Bunun yanında Moskova'nın ve başlangıçta pek çok gözlemcinin beklediği hızlı yenilgiyi savuşturmuş olmak, çatışmanın güç dengesinde köklü bir dönüşümü temsil ediyor.

Burada, ‘tüm taraflar hedeflerinin tamamına ulaşmaktan aciz kaldığında diplomatik çıkış nasıl şekillenebilir?’ sorusu ortaya çıkıyor.

En gerçekçi senaryo, kapsamlı bir barış antlaşması değil, ateşkes, doğrulama mekanizmaları, insani düzenlemeler, esir takası ve belki de denetim altındaki tampon bölgelerden oluşan aşamalı bir süreçle hayata geçirilecek geçici bir çatışma durdurması gibi görünüyor. İşgal altındaki toprakların statüsü ve nihai güvenlik düzenlemeleri başta olmak üzere en hassas meseleler ise muhtemelen hemen çözüme kavuşturulmak yerine ertelenecek.

Bu yaklaşım siyasi ve ahlaki açıdan tatmin edici görünmeyebilir, ancak pek çok modern savaşın gerçekliğini yansıtıyor. Zira en karmaşık meselelerin ertelenmesi, çoğu zaman savaşı durdurmak için zorunlu bir koşula dönüşür. Tarih, büyük çatışmaların çoğunlukla herhangi bir nihai uzlaşıya varmadan önce açık savaştan ‘çatışma yönetimine’ geçtiğini ortaya koyuyor.

Bu bağlamda ‘güvenlik karşılığı itidal’ denklemine dayanan bir çerçeve ortaya çıkabilir. Ukrayna, bazı toprakların geri alınmasını daha net güvenlik güvenceleri, sürdürülebilir askeri destek, yeniden yapılanma yardımları ve Batıyla daha sağlam bir ilişki karşılığında ertelemeyi kabul edebilir. Rusya ise özgün hedefleri başarısız olmuş olsa bile güvenlik çıkarlarının büsbütün göz ardı edilmediğini söyleyebileceği, asgari düzeyde yüz kurtarmaya imkân tanıyan bir formüle ihtiyaç duyacaktır.

Burada diplomasi mutlak ahlaki bir netlik aramıyor, daha ziyade her iki tarafın iç söylemlerini çöküşe uğratmadan savaşı durdurmalarına imkân tanıyacak bir formül arıyor. İç siyaset artık savaş denkleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, temel bir nokta. Rus liderler ulusal onuru koruyan bir anlatıya ihtiyaç duyarken Ukraynalı liderler yapılan fedakarlıkların boşa gitmediğini kanıtlamak zorunda. Batı ise geri adım atmış ya da güç yoluyla dayatılan fiili durumu kabulleniyor görüntüsünden kaçınmak istiyor.

Bu yüzden olası herhangi bir uzlaşı özünde kırılgan olacaktır. Ateşkes, insanların hayatlarını kurtarabilir ve hasarı azaltabilir, ama krizin nedenlerini çözmez. Hatta zaman zaman bölünme hatlarını pekiştirerek çatışmayı yeniden alevlenmeye hazır donmuş bir anlaşmazlığa dönüştürebilir. Buradaki en büyük tehlike ‘çatışma yönetimi’ ile ‘çatışma çözümünü’ birbirine karıştırmak, birincisi mümkün olabilir, ikincisi ise henüz uzak bir ihtimal.

Bununla birlikte, alternatif çok daha kötü olabilir. Yıpratma savaşının sürmesi Ukrayna, Rusya ve Avrupa için ekonomik tükenme, siyasi erozyon ve hesapsız bir askeri hata ya da tırmanma ihtimalinin genişlemesi gibi giderek artan riskler barındırıyor. Bunun yanı sıra net bir siyasi ufuk olmaksızın savaşın devam etmesi, özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD'deki ekonomik ve siyasi baskıların artmasıyla birlikte Batı'nın destek önceliklerinde kademeli bir değişime yol açabilir.

Ukrayna savaşının ortaya koyduğu daha kapsamlı ders ise ne kadar büyük olursa olsun askeri güç, tek başına istikrarlı siyasi sonuçlar doğurmaya kafi olmadığıdır. Moskova, askeri üstünlüğün Ukrayna'nın iradesini hızla kıracağını varsaydı, oysa savaş Ukrayna’da milli kimliği derinleştirerek Batı'yla bağını güçlendirdi. Kriz aynı zamanda Batı'nın askeri desteği belirleyici bir siyasi uzlaşıya dönüştürme kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

Sonuç olarak dünya, tam zafer fikrinin gerilediği ve yerini uzun soluklu, karmaşık geçici düzenlemelere bıraktığı bir gerçekliğe doğru ilerliyor gibi görünüyor. Modern zaman savaşları çoğunlukla kimsenin beğenmediği kısmi uzlaşılarla sona eriyor. Çünkü alternatifler daha tehlikeli. Ne ateşkes barış ne de savaşın dondurulması adalet, ancak şiddeti azaltmak ve daha geniş çaplı bir çöküşü önlemek için tek pratik seçenek olabilir.

Tam da bu bağlamda İran meselesi, aynı uluslararası açmazın bir uzantısına dönüşüyor. Bu yazı dizisinin ikinci makalesinde ‘Askeri güç net bir siyasi son üretemediğinde ne olur?’ sorusunun cevabını ele alacağız.


Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
TT

Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)

Suriye’deki bir ceza mahkemesi, devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik kamuya açık yargılamanın ikinci duruşmasını bugün başlattı.

Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi, eski rejimin önde gelen isimlerinin medeni haklarının kaldırılmasına ve mallarının devlet yönetimine devredilmesine karar verdi.

Kararın kapsadığı isimler arasında Beşşar Esed, Mahir Esed, Fahd el-Fureyc, Muhammed Ayyuş, Luey el-Ali, Kusay Meyhub, Vefik Nasır ve Talal el-Usaymi yer aldı. Mahkemenin, geçtiğimiz nisan ayında görülen ilk duruşmanın devamı niteliğindeki oturumda söz konusu isimler hakkında gıyabi hüküm verdiği bildirildi. Sanıkların, yöneltilen suçlamalar kapsamında mahkemeye katılmaları ve yargı önüne çıkmaları için daha önce resmi olarak çağrıldıkları belirtildi.

Bu arada, sanık Atıf Necib’in yargılandığı davanın ikinci duruşması da bugün Şam’daki Adalet Sarayı’nda bulunan 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde başladı. Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi haber ajansı SANA’dan aktardığına göre duruşma, esas olarak sanığın sorgulanması ile savcılık mütalaasının ve yöneltilen suçlamaların ele alınmasına odaklandı.

FRTB
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, 26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülen davasının ilk duruşmasına katıldı. (AFP)

Duruşmaya mağdur yakınlarının yanı sıra Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Komisyonu üyeleri ile uluslararası hukuk ve insan hakları kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.

Necib, Suriye halkına karşı suç işlemekle ilgili suçlamalar kapsamında mahkeme önüne çıkarılırken, eski rejim unsurları arasında yargılanan ilk isim olduğu belirtildi.

DFYJ
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasına katıldı, 10 Mayıs 2026. (EPA)

Öte yandan Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik ilk kamuya açık dava, 26 Nisan’da Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülmeye başlanmıştı. Duruşmaya Cumhuriyet Başsavcısı Yargıç Hasan et-Turbe de katılmıştı.


Suriye’de Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerinin açık yargılamasında ikinci duruşması başladı

Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
TT

Suriye’de Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerinin açık yargılamasında ikinci duruşması başladı

Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)

Suriye Ceza Mahkemesi, bugün (Pazar) Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik kamuya açık yargılamanın ikinci duruşmasını başlattı.

Şarku’l Avsat’ın Suriye Arap Haber Ajansı SANA’dan aktardığı habere göre sanık Atıf Necib’in yargılandığı davanın ikinci duruşması pazar günü Şam’daki Adalet Sarayı’nda bulunan “Dördüncü Ceza Mahkemesi”nde başladı.

Duruşma ağırlıklı olarak sanık Atıf Necib’in sorgulanmasına, savcılığın mütalaasının sunulmasına ve kendisine yöneltilen suçlamalara odaklanıyor.

fdfgbfgb
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Başkanı Atıf Necib, 26 Nisan 2026’da Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülen ilk duruşmasına katılıyor. (AFP)

Duruşmaya mağdur yakınlarının yanı sıra “Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Heyeti” üyeleri ile uluslararası hukuk ve insan hakları kuruluşlarının temsilcileri de katılıyor.

Sanık Atıf Necib, Suriye halkına karşı suç işlemekle ilgili suçlamalar kapsamında mahkeme önüne çıkarılırken, eski rejim unsurları arasında yargılanan ilk isim oldu.

dtrghbgtr
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam’daki ceza mahkemesinde görülen duruşmasına katılıyor. (EPA)

Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik ilk açık yargılama ise geçen 26 Nisan’da, Cumhuriyet Başsavcısı Yargıç Danışman Hassan el-Turba’nın katılımıyla Şam’daki Adalet Sarayı’nda başlamıştı.