İran'ın Fahrizade suikastına tepkisi, önemli bir bölgesel anı beklemeye mahkum

Fahrizade suikastı, yaklaşık bir yıl önce Kasım Süleymani'ye düzenlenen suikasttan daha karmaşık çağrışımlar barındırıyor

Muhsin Fahrizade (EPA)
Muhsin Fahrizade (EPA)
TT

İran'ın Fahrizade suikastına tepkisi, önemli bir bölgesel anı beklemeye mahkum

Muhsin Fahrizade (EPA)
Muhsin Fahrizade (EPA)

Hasan Fahs
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DM) yurtdışı kolu Kudüs Gücü Komutanı ve İran’ın bölgesel projesinin lideri General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2020 tarihinde sabaha karşı Bağdat Uluslararası Havaalanı yakınlarında öldürülmesinin birinci yıldönümüne 36 gün kala, İran rejiminin güvenlik sistemine, çok önemli bir anda, yeni bir darbe daha indi. İran’ın ilk nükleer bilimcisi ve İran Savunma Bakanlığı'na bağlı Savunma Araştırma ve Geliştirme Teşkilatı’nın (SPND) başı Muhsin Fahrizade’ye Tahran yakınlarındaki Demavend şehrinin Abserd ilçesinde (bazı İranlı güvenlik hesaplarına göre saldırı intihar bombacısı tarafından gerçekleştirildi)  suikast düzenlendi. Fahrizade’nin aracına önce bombalı saldırı düzenlendi, ardından 5-6 kişilik silahlı bir çatışma meydana geldi. Fahrizade, içerisinde bulunduğu aracın yanlarından ateş edilerek hedef alındı.
Güvenlik zafiyeti
Fakat bu suikast, Süleymani'nin Irak topraklarında, yani İran dışında öldürüldüğü suikastı gerçekleştiren ve üstlenen tarafla, yani suikastın sorumluluğunu üstlenmekten çekinmeyen ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle güvenlik, askeri ve siyasi çatışmaya sahne olan bölgede yarattığı etkiden daha karmaşık çağrışımlar barındırıyor.
Fahrizade suikastı hiç şüphesiz, İran Atom Enerjisi Kurumu'nun nükleer tesislerini ve çalışanlarını korumakla görevli güvenlik birimi olan İstihbarat Bakanlığı İç Güvenlik Direktörlüğü nezdinde hükümet ile devrimi ve devrim liderlerini korumakla görevli DMO’nun güvenlik zafiyetini ortaya koydu. Aynı zamanda İran’ın nükleer programı için büyük önem arz eden Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisine 2 Temmuz 2020’de düzenlenen sabotaj olayından ve özellikle İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ve tesisi korumakla görevli güvenlik biriminin olayda ihmal olduğunu açıkça kabul etmesinden sonra alınan önemlerin faydasız olduğunu da gösterdi.
Öte yandan bu suikasta bir takım gelişmeler eşlik etti. Bunlardan biri, İran’da İsrail adına casusluk yaptığı suçlamasıyla 10 yıl hapse mahkum edilen ve 800 gün boyunca hapiste tutulan Avustralya-İngiltere çifte vatandaşlığı bulunan akademisyen Kylie Moore-Gilbert’in, yurtdışında gözaltında olan 3 İranlı karşılığında serbest bırakılmasıydı. Takas edilen İranlılar ise İsrailli diplomatlara suikast girişiminde bulunmakla suçlanan Said Muradi, Muhammed Hazai ve Mesud Sadakatzade’ydi. Muradi’nin söz konusu saldırıda iki bacağını kaybettiği biliniyor.
Bununla birlikte ABD’nin nükleer anlaşmaya geri dönme yaklaşımına eşlik edecek zorlukların yanı sıra bu gelişmeyle nasıl başa çıkılacağı ve ABD'nin taleplerinin büyüklüğü ile ilgili içeride yaşanan tartışmalara, bir taraftan fırsattan yaralanılması çağrısı, diğer taraftan ise Tahran ve rejimin, önceki anlaşmayı değiştirmekten ziyade füze programında ve bölgesel nüfuzunda bir dizi taviz vermek zorunda kalacağına dair korkusunu dile getirmekten çekinmeyişi eşlik ediyor. Zira İran’ın füze programı ve bölgesel nüfuzu, ABD Başkanı seçilen Joe Biden liderliğindeki yeni Beyaz Saray ekibinin dile getirmekten çekinmediği konular olarak biliniyor.
İran rejimi, haftalardır tüm siyasi, güvenlik ve askeri kurumlarıyla birlikte, Başkan Trump’ın geçiş döneminde İran’daki bazı hayati tesislerini hedef alan bir askeri operasyon düzenleme niyetinde olduğuna dair ABD basınında yer alan haberlerin ardından alarm durumuna geçti. Buna karşın ABD’li komutanlar, bölgede İranlıları veya İran’ın müttefiki olan isimleri hedef alan güvenlik çalışmalarının yoğunluğundaki düşüşe rağmen, Amerikalılara veya İsrail Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik herhangi bir saldırıya ‘sert’ bir karşılık vermeye hazır olduklarını teyit etme fırsatını kaçırmadılar.
İran, son suikastın ardından Netanyahu’nun Mossad’ın İran'dan çaldığı nükleer arşivi ortaya çıkardığı ve Fahrizade’nin adının, İran askeri nükleer projesinin başı ve buradaki en tehlikeli şahsiyet olarak açıkladığı 2018'de düzenlenen basın toplantısını hatırlatarak, doğrudan İsrail tarafını ve Netanyahu'yu suçladı. Ancak Fahrizade suikastı rejim için her ne kadar bir ‘felaket’ olsa da en ağır darbe Süleymani suikastıydı. Veriler, Savunma Bakanlığı'na yakın makamların, intikam ve misilleme çemberinde olacak uluslararası ve bölgesel hedeflerin belirleneceğine dair göstergelere sahip olmalarına rağmen Tahran'ın, misillemeye başvurmayabileceğine veya doğrudan hedefleri etkileyen hızlı bir operasyon gerçekleştirebileceğine işaret ediyor.
İran misillemesiyle ilgili veriler
İran'ın hemen karşılık vermemesi ve misilleme girişiminde bulunmaması ihtimali, ABD yönetimindeki değişim çerçevesinde bölgenin içinden geçtiği hassas süreç ve bu sefer doğrudan yapılabilecek olan nükleer anlaşma ve İran-ABD müzakereleri olasılığıyla ilgili üst düzey açıklamalarla daha da pekişiyor. Tahran ayrıca, Netanyahu’nun Trump’tan yeşil ışık aldıktan sonra suikasta başvurmasının nedeninin bir sonraki aşamada beklenen siyasi ilerlemeyi baltalamak olduğuna inanıyor. Zira İran ile ABD arasındaki herhangi bir diyalog veya müzakere, İran’ın mevcut nükleer anlaşmadaki değişiklikleri kabul etmesine ve Washington ile füze programının yanı sıra bölgesel rolü ve nüfuzu konusunda bir anlaşmanın temellerini atmasına yol açsa bile bu, Netanyahu’nun çıkarına olmayacaktır. Çünkü böyle bir durum Tel Aviv’in Tahran’ı -bu kez Washington ile yapılan uzlaşılarla- yasal ve siyasi boşluk olmadan bölgesel müttefiklik çemberine almak zorunda bırakacaktır. ABD’nin İran'la yapılacağı bir uzlaşı, jeopolitik güçlerinin ve onunla birlikte bölgedeki Avrupa Troyka'sının, Tel Aviv ile sınırlı olmayıp Türkiye ve Arap ülkelerini de kapsayabilecek diğer tarafların payı pahasına yeniden düzenlenmesine katkıda bulunacaktır.
Öte yandan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, suikast ile ilgili açıklamasında, Avrupa Birliği  (AB) ülkelerini, Tel Aviv’e yönelik çifte standart politikasından vazgeçmeye, terörist devlet olarak ilan etmeye ve doğrudan kınamaya çağırdı. Zarif’in açıklaması, diğer İranlı liderlerin tehdit ve intikam içeren açıklamalarından farklıydı. Öyle ki bu suikastın, özellikle Biden yönetiminin önüne çıkarabilecek siyasi zorlukların boyutunu ve İran’ın nükleer anlaşmaya geri dönme niyetini yansıtıyordu.
Şarku’l Avsat Independent Arabia’dan aktardığı analize göre, suikast, İsrail’in Tahran’a ajanlarının yurtiçinde veya dışında istedikleri hedeflere ulaşabildiği mesajını taşıyor olsa da, aynı zamanda yeni ABD Başkanı’na da İsrail'in ve müttefiklerinin çıkarlarını dikkate almadan İran'la anlaşmanın zor olduğuna dair daha büyük bir mesaj da veriyor. Yani Biden ve yönetiminin, Tahran'a yönelik her adımda söz konusu taraflarla mutabakat sağlaması gerekiyor. Çünkü İsrail, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC), kararlarını etkileyerek İran’ın dünya petrol piyasalarına dönüş yolunu kapatarak ve yeni ABD yönetimi tarafından kuşatılma ihtimalini hissetmeye başlayan Rusya’ya kur yaparak herhangi bir uzlaşının etkilerini engelleyebilir. Buna Kafkasya ve Orta Asya'ya ulaşmaya başlayan Türkiye’nin hırslarından duyduğu kaygı da ekleniyor.
Bu faktörler ve veriler, İran rejiminin, suikasta hemen yanıt vermeyeceğine, aksine Süleymani suikastını ele alışına benzer bir tutum sergileyeceğine inanmaya itiyor. Hatırlanacağı üzere İran, Süleymani suikastı sonrası ABD’nin Irak'taki askeri üssü Ayn el-Esed’i hedef alırken, uygun zamanda gelecek misilleme konuşmalarını sürdürmüştü.



Yeni Ortadoğu’ya kimler dahil olacak, kimler dışlanacak?

Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının bir parçası olamayacak, sadece olayların gerçekleştiği bir sahneden ibaret kalacaklar (AFP)
Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının bir parçası olamayacak, sadece olayların gerçekleştiği bir sahneden ibaret kalacaklar (AFP)
TT

Yeni Ortadoğu’ya kimler dahil olacak, kimler dışlanacak?

Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının bir parçası olamayacak, sadece olayların gerçekleştiği bir sahneden ibaret kalacaklar (AFP)
Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının bir parçası olamayacak, sadece olayların gerçekleştiği bir sahneden ibaret kalacaklar (AFP)

Sawsana Mehanna

ABD ve İsrail ile İran ve bölgedeki müttefikleri arasında yaşanan şiddetli savaş, dünyayı daha geniş çaplı bir çatışmanın, adeta bir dünya savaşının eşiğine sürüklemişken, bugün durum nispeten sakinleşmiş gibi görünüyor. Fakat bu sükûnet barış değil, baskı altında yeniden konumlanmadan ibaret. İran'ın içinden nüfuz alanlarına yayılan ve hassas enerji hatları ile deniz koridorlarına uzanan savaş, bölgenin artık yerel bir çatışma alanı değil, herhangi bir dengesizliğin küresel ekonomi ve güvenliğe anında yansıyabileceği uluslararası çıkarların kesişme noktası olduğunu ortaya koydu.

Savaşın patlak vermesi, bir anlık öfke ya da ani bir olayın sonucu olmaktan ziyade kademeli bir tırmanış sürecinin, nükleer program üzerine süren çatışmanın, hızlanan füze yarışının ve bölgesel nüfuz ağlarının genişlemesinin bir sonucuydu. Öte yandan ABD ve İsrail, çevreleme politikasından mevcut dengeyi bozma ve yeni caydırıcılık kuralları dayatma girişimine geçme kararı aldı. Doğrudan ve dolaylı savaş arasındaki sınırların ortadan kalkmasıyla, çatışma açık bir sınava dönüşerek derinliklere yönelik saldırılar, altyapıya baskı ve topyekûn bir patlamanın eşiğinde karşılıklı mesaj alışverişine dönüştü.

tnbtnb
Tayland bandralı ‘Mayuree Naree’ adlı yük gemisi, Hürmüz Boğaz'nda duman bulutlarının içinde kaldı, 11 Mart 2026 (Reuters)

Saldırıların yoğunluğu nispeten azalmış olsa da tehlike hâlâ devam ediyor. Çünkü savaşı tetikleyen nedenler hâlâ geçerli, hatta daha da karmaşık hale gelmiş durumda. İran, davranışında köklü bir değişikliğe yol açacak bir kırılma noktasına henüz ulaşmazken ABD Başkanı Donald Trump, şartlı bir uzlaşıyı sağlamlaştırmakla baskıyı daha da artırmak arasında henüz karar vermiş değil. Bu sırada İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, çatışmanın sonuçlarını güç dengesini yeniden şekillendirecek kalıcı bir bölgesel gerçekliğe dönüştürmeye çalışıyor. Bu bir biriyle çelişen seçenekler arasında, şu soru açık kalıyor: Şu anda tanık olduğumuz şey savaşın sonu mu? Yoksa daha şiddetli bir turdan önce gelen kırılgan bir ateşkes mi?

Gerçek şu ki, kimse cevabı bilmiyor. Çünkü değişen sadece gerginliğin derecesi değil, çatışmanın doğası da.

Yeni bir Ortadoğu'nun zorla kurulduğu an

Çünkü bugün yaşananlar, ABD ile İran arasında geçici bir savaş değil, güç, nüfuz ve sınırların müzakere masasında yer almadığı, kartların ateş altında yeniden dağıtıldığı yeni bir Ortadoğu’nun zorla kurulduğu bir an. Bu savaş, sadece bir rejimi devirmek veya nükleer programı durdurmak için değil, aynı zamanda bölgenin gelecekteki kurallarını kimin yazacağını belirlemek için de yapılıyor. Donald Trump ve arkasında Washington mı? Yoksa Tahran rejimi ve onun sistemi mi? Ya da savaşı kalıcı bir jeopolitik gerçekliğe dönüştürmeye çalışan Binyamin Netanyahu mu?

Öyleyse ABD ile İran arasındaki savaş, sadece Washington’ın nükleer veya balistik füze programını durdurmak istemesi ya da İsrail’in İran’ın askeri altyapısına karşı daha önce başlattığı saldırıyı tamamlamak istemesi nedeniyle çıkmadı. Daha ziyade bu, geçiş koridorlarını kimin kontrol edeceği, caydırıcılık hakkının kimde olacağı, güvenlik koşullarını kimin belirleyeceği, kimin bölgesel merkez olmasına izin verileceği ve kimin geri çekilmeye zorlanacağı sorularının yanıtı olan ve özünde bölgenin gelecekteki yapısını belirleyecek bir savaş.

 fdvfd
Enerji devi Total şirketine ait, Lübnan ile İsrail arasındaki sınır sularında bulunan bir gaz arama tesisi, 16 Ağustos 2023 (AP)

Şimdiye kadar açıklanan gerçekler, geçtiğimiz 28 Şubat'ta başlayan savaşın, önceki müzakere sürecinin başarısız olmasının ardından ortaya çıktığını ve daha sonra ABD-İsrail ortak bir operasyona dönüştüğünü gösteriyor. Operasyon, İran'ın zenginleştirme, füze, denizcilik ve bölgesel silahlandırma ağları üzerindeki kapasitesini azaltmayı hedefliyor. Buna karşın Tahran, çatışmayı Hürmüz Boğazı'nı, enerji kaynaklarını ve Washington'ın bölgesel müttefiklerini tehdit edecek düzeye genişleterek yanıt verdi. Bu durum tek başına, savaşın zenginleştirme veya santrifüjler hakkında teknik bir mesele olmadığını, yeni Ortadoğu'nun mimarisini kimin yöneteceği konusunda stratejik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Savaşın en derin nedeni ise, her iki tarafın da yumuşak çevreleme döneminin sona erdiği konusunda karşılıklı bir kanaate varmış olmaları.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Washington ve Tel Aviv, İran’ı nükleer kapasite eşiğinde tutmanın, füze programını sürdürmesinin ve müttefiklerini ve vekillerini silahlandırma kabiliyetini korumasının, yeni bir Ortadoğu’nun İran’ın şantajı altında şekilleneceği anlamına geldiğini düşünüyor.

Öte yandan Tahran, ABD'nin baskılarının sadece davranış değişikliği sağlamaya yönelik bir girişim değil, İran'ı jeopolitik sınırları içine geri çekmek ve on yıllardır inşa ettiği güç kartlarını elinden almak için bir proje olduğunu düşünüyor. Bu yüzden savaşın patlak vermesinden önce İran'ın söylemi, ABD'nin İran'ı ‘yutmak’ ve kaynakları ile karar alma yetkisini geri almak istediği, sadece müzakere etmekle kalmayacağı yönünde açık ve net bir hal almıştı. Eski Dini Lider Ali Hamaney'in söylemine göre ABD'nin ‘İran'ı yutmak’ ve kaynakları ile karar alma yetkisini yeniden ele geçirmek istediği, sadece müzakere etmekle yetinmediği anlaşılıyor.

Dolayısıyla bu savaş iç içe geçmiş üç hedef çerçevesinde patlak verdi. ABD’nin doğrudan hedefi, İran’ın sağlam güç yapısını, füzelerini, deniz kuvvetlerini ve müttefiklerini silahlandırma kapasitesini kırmak ve İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemekti. İsrail'in daha geniş kapsamlı hedefi ise, Tahran'dan Akdeniz'e uzanan İran'ın ‘ateş kuşağı’ fikrini ortadan kaldırmak ya da en azından bunun birbirine bağlı bir sistem olarak işlev görme yeteneğini ortadan kaldırmaktı. Tamamen açıklanmayan hedef ise, bölgesel gücü yeniden dağıtarak Hürmüz'e alternatif koridorlar oluşturmak, petrol ve gazı Akdeniz'e bağlamak ve İsrail'i enerji, ulaşım ve güvenlik yapısına entegre etmekti. Bunlar savaş sonrası için sadece ertelenmiş fikirler değil, doğrudan sonuçlar.

Bu anlamda, Netanyahu'nun savaş sonrası, Arap Yarımadası'nın batısından geçerek Akdeniz'deki İsrail limanlarına ulaşan petrol ve doğal gaz boru hatlarını gündeme getirip, bunu ‘bu savaşın ardından gelecek gerçek bir değişim’ ve ‘darboğazların sonsuza kadar ortadan kalkması’ olarak nitelendirmesiyle açıkça ortaya çıktı.

Savaş nereye gidiyor?

Mevcut verilere göre savaş, hiçbir taraf için kesin ve net bir zaferle sonuçlanması beklenmiyor, daha ziyade birbiriyle iç içe geçmiş dört senaryodan birine doğru ilerliyor. Aracıların ağır şartlar altında bir ateşkes sağlamadaki başarılarına bağlı olarak, bu senaryolardan biri diğerine göre daha olası görünüyor. Şu anda en olası olan ilk yol, şartlı bir zorla uzlaşı, yani ateşkes. Fakat bu, uzlaşı değil, İran'ın nükleer ve füze programına kısıtlamalar getirilmesi ve bölgesel sükunetin Tahran'ın müttefikleri, özellikle de Lübnan meselesiyle bağlantılı hale getirilmesi anlamına geliyor.

Mevcut göstergeler bu yönde ilerliyor. Çünkü Washington görüşmelerin devam ettiğini vurguluyor ve görüşmeleri ‘verimli’ olarak nitelendiriyor. Öte yandan Tahran'dan gelen bilgiler, İran'ın ABD'nin önerisini hâlâ incelediğini ve kapıyı tamamen kapatmadığını, ancak daha geniş kapsamlı herhangi bir anlaşmaya Lübnan ve ‘direniş gruplarının’ dahil edilmesinde ısrarcı olduğunu gösteriyor.

nyt6j
Umman Körfezi ve Makran bölgesi (ortada), İran'ın güneyi ve Pakistan'ın güneybatısı ile Hürmüz Boğazı (solda) ve Umman'ın kuzey kıyısı (altta), 5 Şubat 2025 (AFP)

İkinci senaryo ise, İran rejimini hızla devirecek kapsamlı bir savaş ya da gerçek bir barış değil, kontrollü bir bölgesel yıpratma savaşı. Bu senaryoda, geçiş koridorları ve enerji kaynakları üzerinde sürekli gerginlik hakim olurken, Lübnan, Irak ve belki de Yemen üzerinde baskının devam etmesi öngörülüyor. Bu senaryo, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını binlerce deniz piyadesi ve denizciyle güçlendirmesi ve Hürmüz Boğazı ve hatta Hark Adası'nı da içeren ek seçenekleri tartışması nedeniyle devam edecek, bu da tırmanma araçlarının hâlâ tam olarak mevcut olduğu anlamına gelir.

Öte yandan savaş şimdiye kadar İran'ın enerji, deniz ulaşımı ve petrol piyasaları üzerinde baskı uygulayarak tüm bölgenin maliyetini artırabileceğini gösterdi.

Üçüncü senaryo ise savaşın İran'dan Lübnan cephesine, bir nevi telafi alanı olarak yayılması. Bu da son derece ciddi bir olasılık. Zira İsrail, İran'la olan cephesini Hizbullah'a karşı yürüttüğü operasyonlardan açıkça ayırırken, Tahran ise herhangi bir ateşkesin Lübnan'ı da kapsaması konusunda ısrarcı. Bu uçurum son derece riskli. İran kendisine özel bir anlaşmayı kabul edip Lübnan için bir koruma şemsiyesi elde edemezse, Lübnan savaşın devamı için bir arena haline gelebilir. Tahran ise iki cepheyi birbirine bağlamakta ısrar ederse, tüm uzlaşı süreci sekteye uğrayabilir. Bu yüzden savaşın geleceğinin bir kısmı sadece Tahran ve Washington'da değil, aynı zamanda Beyrut ve Güney Lübnan'da da belirlenecek.

Burada dördüncü ve en belirsiz senaryo devreye giriyor. Bu senaryo, rejimin tamamen devrilmesine yol açmadan İran’da bir iç değişimin gerçekleşmesini öngörüyor. Washington ve bazı İsrail çevreleri, geniş çaplı bir saldırının iç çatlaklara ya da hatta liderlik değişikliğine yol açabileceğine bahis oynadılar ve Tahran’da bir dönüşüm yaratmak için ‘tarihi bir fırsat’ fikrini ortaya attılar. Ancak bu sadece bir olasılık. Hatta ABD’li çevrelerin tahminlerine göre alternatifin daha ılımlı değil, daha sert olabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla ‘rejimin devrilmesinden’ söz etmek, şimdiye kadar olgunlaşmış ve kesin bir sonuçtan çok, psikolojik savaşın bir parçası gibi görünüyor.

Bölgenin yeniden şekillenme anı geldi

Yukarıda belirtilenlere dayanarak, geçici bir uzlaşı ile sonuçlansa bile bu savaşın ardından bölgenin eskisi gibi olmayacağını söyleyebiliriz. Bunun ilk nedeni, çatışmanın eşiğinin yükselmiş olması; İran artık derinliklere yönelik saldırılara karşı korunaklı değil ve ABD ile İsrail artık dolaylı savaşla yetinmiyor. İkinci neden, ekonominin savaş doktrininin bir parçası haline gelmesi. Hürmüz Boğazı, enerji, geçiş koridorları, limanlar ve boru hatları hem müzakere hem de askeri hedeflere dönüştü. Üçüncü neden ise vekil meselesinin artık marjinal bir konu olmaktan çıkıp müzakerelerin merkezine taşınmış olması. İran'ın ateşkes ile Lübnan cephesi arasında açıkça kurduğu bağlantı da bunu kanıtlıyor.

Öyleyse bu savaş, herkesin bölgenin yeniden şekillenme anının geldiğini hissetmesi nedeniyle patlak verdi. ABD, İran'ın nüfuzunun azaldığı, caydırıcılık, geçiş koridorları ve entegrasyon denklemlerine daha fazla boyun eğen bir Ortadoğu istiyor. İsrail ise İran'ın deniz ablukası mantığının yerine Akdeniz'e açılan geçiş ağlarının kurulduğu bir Ortadoğu istiyor. Öte yandan İran, bu savaşa girdi, çünkü kaybının sadece müzakere pozisyonu değil, bölgedeki karar verici güç olarak konumunun kaybı olacağını biliyor. Dolayısıyla muhtemel savaşın sonucu gerçek bir barış değil, hiyerarşiyi yeniden düzenleyen bir uzlaşma olacak. İran daha zayıf, İsrail daha entegre, Körfez güvenlik açısından daha düzenli ve Lübnan, gelecekteki herhangi bir düzenlemede kendisine net bir yer edinemezse, hesaplaşmaların sahnesi olarak kullanılma tehdidiyle karşı karşıya olacak.

Burada temel bir soru öne çıkıyor: Yeni Ortadoğu nasıl bir şekil alacak? Açıklanmış haritalar var mı?

Açıklamalar ve tutumlar incelendiğinde, şu anda şekillenen ‘Yeni Ortadoğu’nun birbiriyle bağlantılı beş temele dayandığı görülüyor. Özetle, savaş sonrası bölge eskisi gibi olmayacak.

Yeni Ortadoğu, kâğıt üzerinde ilan edilmiş bir harita olarak değil, yeni bir nüfuz sistemi, koridorlar, ittifaklar ve çatışma kuralları olarak şekilleniyor. Bugün yaşananlar sadece sınırların ateşle yeniden çizilmesi değil, aynı zamanda sisteme kimin gireceği, kimin dışlanacağı, kimin bir arena haline geleceği ve kimin enerji, ticaret ve güvenlik için bir geçiş noktası olacağının yeniden düzenlenmesi.

Son aylardaki açıklamalar ve adımlar, bölgesel entegrasyonun genişletilmesinden, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi büyük koridorların canlandırılmasına, yani Hindistan, Ortadoğu ve Avrupa arasındaki ekonomik koridordan, Körfez'i Akdeniz'e bağlamaktan, İran ile herhangi bir sükunetin Lübnan'a bağlanmasına kadar uzanıyor ve bunların hepsi, çatışmanın artık sadece sahada değil, aynı zamanda bölgenin kendisinin şekli ve küresel ekonomi ve güvenlikteki işlevi üzerinde de olduğunu gösteriyor.

İran’ın resmi siyasi ve fikri söyleminde, ‘Büyük İsrail’ projesinin bir paravanı olarak ‘Yeni Ortadoğu’ tanımlaması öne çıkıyor. Bu tanımlamaya göre haritalar, Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan ile Sina Yarımadası’nın bazı bölgeleri dahil olmak üzere birçok Arap ülkesini kapsıyor. Netanyahu, Ortadoğu çevresinde veya içinde Asya, Afrika, Avrupa ve Arap dünyasından ülkeleri içeren bir ‘altılı’ ittifak kurmayı ve ittifakın Hindistan, Arap ve Afrika ülkeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) yanı sıra diğer Asya ülkelerini de kapsamasını öngörüyor.

Netanyahu'nun görüşüne göre bu ülkeler ‘radikal Şii ekseni ve yükselen radikal Sünni ekseninden farklı bir vizyonu paylaşıyor ve İsrail ile iş birliği büyük faydalar sağlayabilir’. Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin İsrail ziyaretinden önce yaptığı açıklamada Netanyahu, “Bu da elbette gücümüzü ve geleceğimizi de güvence altına alacaktır” ifadelerini kullandı.

Birbiriyle bağlantılı beş temel unsur ne?

1- Ortadoğu: Sloganlar değil, koridorlar

Artık yeni kriter sadece silaha sahip olmak değil, limanlara, boru hatlarına, elektrik hatlarına, kara geçitlerine ve lojistik merkezlerine sahip olmaktır. Bu yüzden IMEC, Ürdün, Suriye ve Lübnan’ın elektrik şebekeleriyle birbirine bağlanması ve Irak ile Türkiye’nin alternatif bir kara koridoru haline getirilmesi konuları yeniden gündeme geldi. Bölgenin sadece deniz geçitlerinin esiri kalmak yerine petrol ve gazın Akdeniz'e taşınması hakkında. Bu, yeni bölgenin, açık savaşlara batmış ülkeler değil, bağlantı kurulabilen ülkeleri faydalı kılan ekonomik ve güvenlik bağlantı ağları üzerine inşa edildiği anlamına geliyor.

2- Ortadoğu’da karmaşık caydırıcılık

İran ile yaşanan son savaş, bölgeyi ‘doğrudan saldırılar, askeri altyapının hedef alınması, limanlara ve boğazlara baskı uygulanmasının yanı sıra müttefiklere ve vekillere mesajlar gönderilmesi’ şeklindeki yeni bir caydırıcılık modeline itti. Bu modele Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi ve enerji tesislerinin hedef alınacağına dair söylemler de eşlik ediyor. İran ve Lübnan'daki ateşkesin birbiriyle bağlantılı olması, gelecekteki herhangi bir düzenlemenin sadece diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik ve askerî açıdan da olacağına işaret ediyor. Yani, bu yeni Ortadoğu'ya girmek isteyen herhangi bir ülke, ‘kendi topraklarını kontrol edebildiğini ve başkalarının savaşları için kalıcı bir platform haline gelmesine izin vermeyeceğini’ kanıtlamalı.

3- Seçici entegrasyonun Ortadoğu boyutu

Elbette bölgedeki tüm ülkeler aynı düzeyde dahil olmayacak. Zira önümüzdeki aşamanın merkezi sistemi olarak konumlandırılan bir çekirdek grup var, bazı ülkeler belirli şartlarla katılacak, bazıları ise bu çevrenin dışında ya da kenarında kalacak. Mevcut gidişata göre, muhtemel çekirdek Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, farklı derecelerde de Katar, Ürdün, Mısır, İsrail ve Türkiye'yi kapsıyor. Irak, Suriye ve Lübnan ise uyum sağlama kapasitelerine göre değişen roller üstlenecek. Bu çekirdeği birleştiren tek nokta güvenlik, enerji, geçiş koridorları ve yeniden inşa konuları. İran'a gelince, proje onu mevcut haliyle askeri bir genişleme gücü olarak dahil etme arzusu yerine onu ya evcilleştirmek ya da kontrol altına almak yahut daha az saldırgan ve daha içe dönük bir versiyona itmek istiyor. Hatta Körfez’deki son tutumları bile bu mantığı yansıtıyor. Öte yandan İran'ı hemen devirmek değil, davranışını değiştirmek ve savaş sonrası da aynı yıkım araçlarını elinde tutmasını engellemek isteniyor.

4- Ortadoğu’da koşullu yeniden inşa

Bu bakımdan, yeniden inşa meselesi sadece insani bir mesele değil, aynı zamanda zarar gören ülkeleri yeniden şekillendirmek için siyasi bir araç. Suriye’de yeniden inşanın maliyeti muazzam boyutta. Bu da finansmanı sağlayanların karşılığında siyasi ve güvenlik alanında bir bedel talep edeceği anlamına geliyor. Lübnan’da da durum aynı. Vaat edilen ekonomik toparlanma, reform, istikrar ve silahların toplatılmasına bağlı. Başka bir deyişle, finansman devleti, işlevini, silah sınırlarını ve dış ilişkilerini yeniden tanımlamanın bir aracı haline gelecek. Dolayısıyla Suriye ve Lübnan, yeni Ortadoğu'nun bir parçası olmaya aday. Ancak karar verici güçler olarak değil, belirli şartlarla yeniden yapılandırılacak iki saha olarak.

Vekil ağları sonrası Ortadoğu

Savaş sonrası en önemli dönüşüm, vekillerin maliyetinin çok artmış olması. Bölgeyi yirmi yılı aşkın bir süredir yöneten, yani sınır ötesi silahlı grupları kullanarak güç dengesini değiştirme fikri, bugün büyük bir darbe alıyor. Bunun nedeni, bu grupların tamamen ortadan kalkmış olması değil, eski ve mevcut halleriyle varlıklarını sürdürmelerinin, onları barındıran devletleri tehdit etmeye başlamasıydı. Dolayısıyla Lübnan'ın silahların egemenlik tekelini benimsemeye, Suriye'nin silahlı cepheleri ortadan kaldırmaya ve yeniden inşayı güvenlik önlemleriyle ilişkilendirmeye, Irak'ın ise milislerin cirit attığı bir sahneden çıkarların kesiştiği bir düğüm noktasına dönüşmeye başladığını görüyoruz.

Öyleyse buna, yeni Ortadoğu'nun özü, devlet-cephe yerine devlet-düğüm mantığı diyebiliriz. Bu Ortadoğu'ya dahil olacak ülkeler üç çember olarak ayrılabilir. Bunlardan birincisi Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, İsrail, Ürdün ve Mısır'ı içeren sert çember. Söz konusu ülkeler, para, coğrafya, barış, enerji veya geçiş anahtarlarını ellerinde tuttukları için herhangi bir yeni düzenin omurgasını oluşturuyor. Bazıları mali ağırlığa, bazıları geçiş noktalarına, bazıları Batı'nın güvenlik meşruiyetine, bazıları ise Asya ile Avrupa arasında belirleyici bir konuma sahip.

İşlevsel çevreye ise Türkiye ve Irak da dahil. Yeniden yapılanma süreci istikrar kazanırsa belki yeni Suriye de dahil olabilir. Bu çerçevede Türkiye, geçiş koridorları, bağlantı ve güvenlik alanında nüfuzu olan bir güç olarak; Irak, Körfez’i Türkiye ve Avrupa’ya bağlayan bir kara köprüsü olarak; Suriye ise geçiş noktası, yeniden inşa ve sınır kontrolü alanı olarak öne çıkıyor. Bu ülkeler siyasi açıdan tam olarak uyumlu olmasa da devam eden bölgesel proje için işlevsel olarak gerekli. Öte yandan, şartlı veya askıya alınmış çevre ise Lübnan, Suriye ve hatta İran'ı kapsıyor.

Lübnan, ancak bir çatışma platformundan, kontrol edilebilir ve ekonomik bağlara sahip bir devlet alanına dönüşürse bu sürece dahil olabilir. Suriye ise açık bir güvenlik meselesinden bir geçiş ve yeniden inşa devletine dönüşürse dahil olabilir. İran ise coğrafi olarak değil, ancak mevcut haliyle siyasi olarak dışlandı. Yeni düzen içinde herhangi bir varlığı, füze ve bölgesel projesini frenlemesine ve boğazları ve vekilleri kontrol etme mantığından normal bir devlet mantığına geçmesine bağlı olacak.

Peki gerçekte şekillenen ne?

Şu an şekillenense klasik anlamıyla tek bir ittifak değil, birbirinin üzerine oturan dört katman. Bunların birincisi, güvenlik katmanı. Ki bu katman, İran’ı kontrol altına almak, bileğini bükmek ve yeni caydırıcılık hatları oluşturmak üzerine kurulu. İkincisi, ticaret koridorları, alternatif enerji ve darboğaz noktalarına dayanan ekonomik katman. Üçüncüsü, daha dün birbirine zıt kamplarda yer alan ülkeler arasındaki entegrasyonu genişletmeye dayanan siyasi katman. Dördüncüsü ise Lübnan, Suriye ve Irak gibi ülkeleri gayri resmi silah, sınırlar ve ekonomi ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya zorlama temelindeki iç egemenlik katmanı. Tüm bu katmanlar bir araya geldiğinde, yeni Ortadoğu resmi bir bildiri olarak değil, bir gerçeklik olarak ortaya çıkacak.

Katı bir ayrıştırma süreci

Öyleyse, savaş sonrası bölgenin eskisi gibi olmayacağı açıktır. Bunun temel nedenleri arasında, savaşın tabuları yıkmış olması yer alıyor. Doğrudan çatışma, derinliklere vurma, hassas altyapıları hedef alma ve boğazları küresel enerjiye bağlama; tüm bunlar, bölgenin krizlerin sadece gevşek sınırlar ve vekiller aracılığıyla değil, devletler ve rejimler düzeyinde yönetildiği bir aşamaya girmesine neden oldu. Aynı şekilde ekonomi de güvenlik doktrininin bir parçası haline geldi. Limanlar, köprüler, elektrik ve doğal gaz hatları, boru hatları ve tedarik zincirleri artık kalkınma detayları değil, aynı zamanda askeri hedefler ve müzakere kozlarıdır. Dolayısıyla önümüzdeki aşamada galip gelen, sadece bombalama gücüne sahip olan değil, kendisini aşılmaz bir geçit olarak dayatan olacak.

Bunun yanı sıra, kırılgan devletler bir beka sınavıyla karşı karşıyalar. Ya devletin merkezini yeniden inşa edecekler ya da kalıcı çatışma alanları olarak tüketilecekler. Lübnan, savaş ile sükûnet, devlet ile paralel silah gücü arasında askıda kalırsa, bunun en açık örneğidir. Bu durumda, Lübnan'ın sadece koridorların dışında ve askeri haritaların içinde kalması yazılacak. Ancak, sınırlarını ve kararlarını kontrol eden bir devlet mantığına fiilen geçiş olursa, Lübnan, tükenmiş bir sahneden, Şam'ın yeniden yapılanmasında bir bağlantı noktasına dönüşebilir.

Sonuç olarak, şu anda şekillenen yeni Ortadoğu, ideal bir barış projesi değil, acımasız bir ayrım projesinden başka bir şey değil. Yani, faydalı devletler ile yük olan devletler arasında, koridorları açan devletler ile kapatan devletler arasında, savaş ve barış kararlarını tekelinde tutan devletler ile bunu iç ve dış vekillere bırakan devletler arasında, yeniden inşa, yatırım ve bağlantı kulübüne girecek devletler ile ateş sahnesi olarak kalacak devletler arasında bir ayrımdır.

Savaş öncesinde Ortadoğu, askıda kalan dengelerin Ortadoğu’suydu. Savaş sonrası ise para ve enerji, geçiş koridorları ve bağlantılar, caydırıcılık ve güvenlik gibi işlevsel eksenlerin Ortadoğu’su olmaya doğru ilerliyor. Bu yeni yapıda kendine yer bulamayanlar, bu yapının aktörleri olamayıp sadece üzerinde olayların yönetildiği sahalar olmakla yetinecekler.


Gerilimin tırmandığı süreçte diplomatik çabalar sürüyor... ABD kara operasyonuna hazırlanıyor

TT

Gerilimin tırmandığı süreçte diplomatik çabalar sürüyor... ABD kara operasyonuna hazırlanıyor

Gerilimin tırmandığı süreçte diplomatik çabalar sürüyor... ABD kara operasyonuna hazırlanıyor

Ortadoğu’daki savaş ikinci ayına girerken, ABD’li yetkililer Pentagon’un İran’da haftalar sürebilecek kara operasyonlarına hazırlandığını açıkladı.

Yetkililer, Washington Post gazetesine yaptıkları açıklamada, söz konusu operasyonların İran’a yönelik geniş çaplı bir işgale dönüşmeyeceğini, özel kuvvetler ve piyade birlikleri tarafından İran topraklarında gerçekleştirilecek sınırlı baskınlarla sınırlı kalabileceğini belirtti.

Bu gelişmeler yaşanırken, İran Devrim Muhafızları, ABD ve İsrail saldırılarının İran’da iki üniversiteyi hedef aldığını duyurmasının ardından Ortadoğu’daki Amerikan üniversitelerini hedef almakla tehdit etti. İsrail ordusu ise Tahran’da geçici olarak kurulan karargâhlar ile askeri üretim tesislerini hedef alan yeni bir hava saldırısı dalgası düzenlediğini açıkladı.

İsrail ordusu ayrıca, Yemen’den fırlatılan bir füzeyi engellediğini duyurdu. Bu saldırı, Husilerin çatışmalara dahil olmasının ardından son iki gün içinde gerçekleşen üçüncü saldırı olarak kaydedildi.

Diplomatik cephede ise Pakistan, bugün İslamabad’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarının katılımıyla dörtlü bir toplantıya ev sahipliği yapıyor. Görüşmelerin, Ortadoğu’daki savaşa siyasi çözüm bulunmasına yönelik çabaların bir parçası olduğu belirtiliyor.


Trump, ABD’nin Körfez'deki askeri varlığını güçlendiriyor

Sosyal medya platformu X
Sosyal medya platformu X
TT

Trump, ABD’nin Körfez'deki askeri varlığını güçlendiriyor

Sosyal medya platformu X
Sosyal medya platformu X

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Körfez bölgesindeki askeri varlığını güçlendirmeye başladı. Trump, bunun için bölgeye daha fazla savaş gemisi ve asker gönderiyor.

Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin Beyaz Saray'a yakınlığıyla bilinen ABD'li yetkililerden aktardığına göre ABD Savaş Bakanlığı’nın (Pentagon) Körfez'e yaklaşık 5 bin deniz piyadesi (Marines) ve daha önce konuşlandırılma emri verilen 82. Hava İndirme Tümeni'nden yaklaşık 2 bin paraşütçüye katılmak üzere Körfez'e 10 bin takviye askerin gönderilmesini değerlendiriyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamaya göre 31. Deniz Piyade Keşif Birimi de yaklaşık 3 bin 500 denizci ve askeri taşıyan amfibi saldırı gemisi USS Tripoli ile Ortadoğu'ya ulaştı. Askeri takviye sadece amfibi kuvvetlerle sınırlı kalmadı. Üçüncü bir ABD uçak gemisi olan USS George H.W. Bush, Virginia eyaletindeki Norfolk'tan ayrıldıktan sonra Ortadoğu'ya doğru yola çıktı. Geminin bölgede halihazırda görev yapan diğer iki uçak gemisine katılması planlanıyor.

Askeri uzmanlar, bu büyüklükteki deniz piyadesi ve asker takviyesinin İran'a kapsamlı bir işgal başlatmak için yeterli olmadığını, ancak Hürmüz Boğazı'na yakın adaları hedef almak gibi stratejik öneme sahip sınırlı operasyonların yürütülmesine imkan verebileceğini düşünüyor. Savaşın başlamasından tam bir ay sonra İran, Husi kartını ABD ve İsrail ile süren savaşta kullanma kararı aldı. Husiler dün İsrail'e çok sayıda füze fırlattığını açıklarken, İsrail ise Yemen'den gelen bir füze ve insansız hava aracını (İHA) herhangi bir hasara yol açmadan önlediğini duyurdu.