Irkçı gruplar ABD için ulusal güvenlik sorunu

Time dergisi “öfkeden beslenerek beyaz ırkın üstünlüğüne inanan kişilerin” oluşum aşamalarını inceliyor.

17 Ekim’de Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde düzenlenen ırkçılık karşıtı bir miting (Getty Images)
17 Ekim’de Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde düzenlenen ırkçılık karşıtı bir miting (Getty Images)
TT

Irkçı gruplar ABD için ulusal güvenlik sorunu

17 Ekim’de Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde düzenlenen ırkçılık karşıtı bir miting (Getty Images)
17 Ekim’de Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde düzenlenen ırkçılık karşıtı bir miting (Getty Images)

Fadi Mattar
ABD merkezli Time dergisi, ırkçılığın tehlikeleri ve özellikle de beyaz ırkın üstünlüğüne inananların oluşturduğu tehlike ile ilgili bir makale yayınladı.
Time, ABD başkanlık seçimleri bitmiş olsa da arkasında bıraktığı kaos ve yankıların hala devam ettiğini ifade etti. Beyaz ırkın üstün olduğunu düşünen grupların hayranlık beslediği Başkan Donald Trump’ın seçimleri kaybetmesinden önce bile hayal kırıklığı ve öfke bu hareketleri körükleyen şey oldu.
Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve İç Güvenlik Bakanlığı ise uzun süredir bu hareketleri “güvenliği tehlikeye atan terör tehditleri” olarak görüyor. Yazıyı kaleme alanlar, bir ırkın diğerlerinden üstün olduğuna inanan kişilerin grup olarak hareket ettiklerinde dikkat çektiklerini, ancak yakın tarihten alınan derse göre zararın çoğunun bireylerden kaynaklandığını belirtti.

“Yalnız Kurtlar”
Makaleye göre yaklaşık 40 yıl önce, Joseph Paul Franklin adındaki “yalnız kurt” çeşitli tüfeklerle ABD’yi dolaştı. Siyahi erkekleri ve onlarla ilişki yaşayan beyaz kadınları, karma çiftleri ve Yahudileri öldürdü. Franklin, insan hakları savunucusu Vernon Jordan’ı ve Hustler dergisinin yayıncısı Larry Flynt’ı ağır bir şekilde yaralayan keskin bir nişancıydı. Yazıda “Franklin’in davasıyla ilgili ‘The Killer’s Shadow: The FBI's Hunt for a White Supremacist Serial Killer’ (Katilin Gölgesi: FBI’ın Beyaz Irkçı Bir Seri Katil’i Avlaması) başlıklı yeni kitabımızın geçmiş dönemden bir parça olduğunu söylemeyi çok isterdik, ancak Joseph Paul Franklin’in gölgesi bugün ufukta büyük bir şekilde görünüyor” ifadeleri yer aldı.
İnternet yokken beyaz ırkın üstünlüğünü savunan kişiler fikirlerini basılı materyallerle aktarmak zorundaydı. 1995 yılında Oklahoma City’de bulunan Alfred P. Murrah Federal Binası’nı bombalayan ABD’li terörist Timothy McVeigh’in kaçmak için kullandığı arabada dedektifler, 1978 yılında basılan The Turner Diaries adlı bir romanın sayfalarını bulmuştu. Söz konusu kitap Aryan ırkının üstünlüğüne inanan bir grubun eylemlerini ve “baskıcı ABD hükümetine” karşı başlattığı gerilla savaşını anlatan, aşırı sağın son derece ırkçı ve Yahudi karşıtı bir metni olarak biliniyor. ABD merkezli dergide “Bu ırkçıların hepsinin eğitimsiz olduğu sonucuna varılmaması için romanın üniversite düzeyinde eğitim veren fizikçi William Luther Pierce III tarafından kaleme alındığına dikkati çekiyoruz. 1989 yılında çıkardığı Hunter adlı bir sonraki romanı ise baş kahramanın farklı ırklara mensup çiftlere ve sivil haklar savunucularına suikast düzenleyip “Yahudi sorununu” çözmek için bir kampanya başlatmasını konu alıyor. Pierce bu kitabını Joseph Paul Franklin’e ithaf etti” ifadelerine yer verildi.

Sebepleri anlamak
Yazının devamında şu ifadelere yer verildi:
“Bugün, kişinin öz geçmişinde ve psikolojisinde ipuçları arayan FBI Davranış Analizi Birimi’nin yardımıyla 1980’de yakalanan Franklin gibi katillerin insanları öldürme sebeplerinin çoğunu anlayabiliyoruz. Seri katillerin büyük bir çoğunluğunda görüldüğü gibi Franklin de istismarcı ve bozuk bir aile ortamından geliyordu ve üstünlük ve hak sahibi olma duygusuyla çatışan ve en az bu duygular kadar güçlü olan derin yetersizlik duygusunu içinde barındırıyordu. Sürekli devam eden bu ikili çatışmaya insanlara karşı empati eksikliği ve kişisel başarı ya da ayrıcalıkları olmadığı için genel olarak topluma öfke besleme şeklinde ortaya çıkan üçüncü bir unsur eklendi. Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan gruplardaki ve neo-Nazi hareketlerindeki her üyeyi psikolojik bir incelemeye tabi tutmamış ve bunların büyük bir çoğunluğunun Franklin’in yaptığı şiddet eylemlerini yapmayacaklarını düşünsek de, Franklin’in bu psikolojik tanımının onlara da uyduğunu vurgulama eğilimindeyiz.
İşin korkunç olan tarafı bu insanlardan hangisinin ırkçı bir eylemde bulunmaya meyilli olduğunu bilmemek. Virginia’nın Charlottesville sokaklarında “Yahudiler bizim yerimizi alamayacak!” ya da “Kan ve toprak” (tarihi Nazi Almanyasına dayanan bir slogan) şeklinde slogan atarak kimin yürüyüş yapacağını veya kimin 2015 yılının Haziran ayında Güney Carolina eyaletindeki Charleston’da Emanuel Afrikan Metodist Episkopal Kilisesi’ndeki Dylann Roof gibi Franklin’in yolunu izleyerek “yalnız kurta” dönüşeceğini ve kendisi için çizdiği kaderi ölümcül bir şiddet ile tamamlayacağını önceden kestirmek zor. Ülkenin güneyinde büyüyen Franklin ilk aydınlanmasını yerel bir kütüphaneden çaldığı Hitler’in Mein Kampf adlı kitabını okuduğunda yaşadı. Bu da onu Ku Klux Klan (KKK), Nasyonal Sosyalist Beyaz Halk Partisi ve Ulusal Eyalet Hakları Partisi gibi nefret gruplarına sürükledi. Franklin bu grupların ideolojilerinden ve inanç sistemlerinden kesin bir şekilde etkilenmiş olsa da, bu örgütlerin bir paranoya karışımı olduğunu- nitekim yapıları, soruşturma kurumlarının izlemesini, içeri sızmasını ve bilgi edinmesini kolaylaştırmıştı- ve çok konuşup az icraat yaptıklarını düşündüğü için bu örgütlerden çıktı.”

Medyatik gelişim
Time dergisine göre “Franklin’in zamanı ile şu an yaşadığımız zaman arasındaki farklar nelerdir? O zamanlar, aynı haberleri kitle iletişim araçlarından alıyorduk. Bugün kendi haber kaynağımızı ve “gerçeğin” özel versiyonunu seçebiliyoruz. O zamanlar ırkçılar, büyük ölçüde nefret içerikli edebi kitapların kişisel bir şekilde dağıtılması ve bireysel temaslar aracılığıyla toplanıyordu. Ancak günümüzde internet, herhangi bir örgütsel yapıya ihtiyaç duymadan nefret dolu sözleri ve fikirleri yaymak için etkili bir araç olarak kabul ediliyor.
Günümüzdeki iletişim ve sosyal medya siteleri ortamında ırkçı fikirler yazılabiliyor ve geniş kitlesi olan bir platforma ya da web sitesine sahip olan ve burada amaçlarını, yapmak istediği şiddetin türünü ve hangi grubun hedef alınması gerektiğini belirten bir birey tarafından şiddet çağrıları yayınlanabiliyor. Ardından şiddeti uygulama kısmı doğrudan iletişim kurmadan kimliği belirsiz kişilere yani yalnız kurtlara bırakılıyor.
ABD merkezli dergiye göre “İster nefret besleyen pervasız bir kişinin çığlığı olsun, ister kendi çıkarları için öfke ve kutuplaşmaya sebep olan siyasi bir liderin sözleri olsun, kelimeler oldukça önemlidir. Yapılan son seçimlerin de gösterdiği gibi toplumumuz o kadar bölünmüş durumda ki kelimeler her kesim için tamamen farklı bir anlam taşıyor. Nüfusun yarısı için farklılık ‘sosyal ilerleme’ anlamına gelirken diğer yarısı ‘Bu benim için geçerli değil’ diyor.”
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı Time makalesi şu sözler ile son bulunuyor:
“Böyle bir atmosferde dışlandığından ve aşağılandığından şikayet eden kişilere açıklama, gurur ve umut verebilecek, onlara kendilerinden daha aşağıda ya da kendilerinin bulunduğu konumdan sorumlu birilerinin olduğunu hissettiren, kendilerine üstünlük ve intikam vaadinde bulunan her hareket etkili ve tehlikeli bir güçtür. Ülkedeki en yüksek makamlara adaylığını koyan kişilerin beyaz ırkın üstün olduğu fikrini reddetmesine ihtiyaç duyulan bu gergin atmosferde, sürekli bilinçli ve tetikte olmak gerekiyor. Ülkenin başkanını değiştirmek, ırkçılık, etnik üstünlük ve diğer radikalizm ve iç terör sorunlarını çözmek için tek başına yeterli değil. Joseph Paul Franklin’in hayaleti hala topraklarımızda kol geziyor.”



Avrupa Birliği: Machado Venezuela'daki geçiş sürecinin bir parçası olmalı

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD federal mahkemesi huzuruna çıkmasından önce Manhattan'da bulunan medya mensupları (Reuters)
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD federal mahkemesi huzuruna çıkmasından önce Manhattan'da bulunan medya mensupları (Reuters)
TT

Avrupa Birliği: Machado Venezuela'daki geçiş sürecinin bir parçası olmalı

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD federal mahkemesi huzuruna çıkmasından önce Manhattan'da bulunan medya mensupları (Reuters)
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD federal mahkemesi huzuruna çıkmasından önce Manhattan'da bulunan medya mensupları (Reuters)

Avrupa Birliği bugün, ABD Başkanı Donald Trump'ın muhalefet liderleri Maria Corina Machado ve Edmundo González Orotia'nın herhangi bir siyasi geçiş sürecine katılmalarını reddettikten sonra, bu liderlerin Venezuela'daki herhangi bir siyasi geçiş sürecine katılmaları gerektiğini açıkladı.

AB sözcüsü Anita Hipper, “Bir sonraki adımlar, Edmundo González Orotia ve María Corina Machado'nun da dahil olması gereken demokratik bir geçiş süreci için diyalog kurmakla ilgili” dedi.

Bu gelişme, Venezuela'nın geçici Cumhurbaşkanı Delcy Rodríguez'in dün, ülkede düzenlenen bir askeri operasyon sırasında Nicolás Maduro'yu tutuklayan ABD ile dengeli ve saygılı bir ilişki kurulması çağrısında bulunmasının ardından geldi. Rodríguez, Telegram'da şunları yazdı: “Amerika Birleşik Devletleri ile Venezuela arasında dengeli ve saygılı bir uluslararası ilişki kurmayı öncelikli bir konu olarak görüyoruz. ABD hükümetini, ortak kalkınmaya odaklanan bir iş birliği gündemi üzerinde birlikte çalışmaya davet ediyoruz.”

Devlet televizyonuna göre Rodríguez, Maduro'nun ABD güçleri tarafından gözaltına alınmasından bu yana kabinesinin ilk toplantısını daha önce gerçekleştirmişti. Devlet televizyonu VTV tarafından yayınlanan görüntülerde Rodríguez, Miraflores başkanlık sarayında Maduro sadıklarından, Savunma Bakanı Vladimir Padrino ve İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ile birlikte bir masada otururken görülüyordu.

ABD'nin baskınına verilen tepkiler, bölgedeki bölünmeleri yansıtıyordu. Trump'ın Washington'un Venezuela'yı yöneteceği ve petrol sektörünü kontrol altına alacağına dair vaadi de dahil olmak üzere cumartesi günü yaşanan dramatik olaylar, kutuplaşmış kıtadaki karşıt tarafları harekete geçirdi.

Trump yönetiminin Venezuela'ya yönelik saldırısı, Latin Amerika'da müttefik hükümetler grubu oluşturmayı amaçlayan tehdit zincirinin bir halkasını temsil ediyor.

 


ABD'nin Maduro'yu tutuklaması Trump'ın müttefiklerini memnun ederken, rakiplerini tehdit ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, Florida'da Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe ile birlikte Venezuela lideri Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını takip ediyor. (Trump'ın Truth Social hesabı)
ABD Başkanı Donald Trump, Florida'da Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe ile birlikte Venezuela lideri Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını takip ediyor. (Trump'ın Truth Social hesabı)
TT

ABD'nin Maduro'yu tutuklaması Trump'ın müttefiklerini memnun ederken, rakiplerini tehdit ediyor

ABD Başkanı Donald Trump, Florida'da Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe ile birlikte Venezuela lideri Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını takip ediyor. (Trump'ın Truth Social hesabı)
ABD Başkanı Donald Trump, Florida'da Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe ile birlikte Venezuela lideri Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını takip ediyor. (Trump'ın Truth Social hesabı)

ABD’nin Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu tutuklaması dolayısıyla düzenlenen basın toplantısında Başkan Donald Trump, Latin Amerika’da Amerikan gücünün kullanımı konusunda alışılmadık derecede açık bir tablo çizdi. Trump’ın açıklamaları, Meksika’dan Arjantin’e kadar uzanan siyasi bölünmeleri gün yüzüne çıkarırken, bölgede Trump yanlısı liderlerin yükselişini de ortaya koydu.

Trump, Maduro’nun New York’taki ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) ofislerine elleri kelepçeli halde götürülmesinden yalnızca saatler önce, “Batı yarımkürede Amerikan hegemonyası bir daha asla sorgulanmayacak” ifadesini kullandı.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre bu görüntü, Washington ile Karakas arasında aylardır tırmanan gerilimin çarpıcı bir zirvesi olarak değerlendirilirken, bölgede ABD’nin geçmişteki açık müdahalecilik dönemini hatırlattı.

Göreve başlayalı henüz bir yıl bile olmadan Meksika Körfezi’nin adını ‘Amerika Körfezi’ olarak değiştiren Trump, Karayipler’de uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı iddia edilen teknelere yönelik saldırılar düzenlenmesini emretti, Venezuela petrol ihracatına deniz ablukası uyguladı ve Honduras ile Arjantin’deki seçim süreçlerine müdahil oldu.

Gümrük tarifeleri, yaptırımlar ve askeri gücün bir bileşimini kullanan Trump, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele, göçü durdurma, stratejik doğal kaynakları güvence altına alma ve Rusya ile Çin’in nüfuzunu sınırlama hedefleri doğrultusunda Latin Amerika liderleri üzerinde baskı kurdu.

Trump, bu yeni dış politika yaklaşımını, 19. yüzyılda ABD Başkanı James Monroe’nun, ABD’nin Batı yarımkürede kendi etki alanına hâkim olması gerektiği yönündeki düşüncesine atıfla ‘Donroe Doktrini’ olarak adlandırıyor. Trump, Monroe’nun soyadındaki ilk harfi değiştirerek doktrine kendi adının baş harfini ekledi.

Bir düşünce kuruluşu olan Washington Latin Amerika Ofisi’nin (WOLA) And Dağları Bölgesi Direktörü Gimena Sanchez, “Trump yönetimi, Latin Amerika siyasetini farklı yollarla yeniden şekillendirmeye çalıştı. Bölgenin her yanında dişlerini gösteriyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

ABD baskınına verilen tepkiler, bölgesel bölünmeleri de yansıttı. Cumartesi günü yaşanan dramatik gelişmeler, Trump’ın Washington’un Venezuela’yı yöneteceği ve petrol sektörünü kontrol altına alacağı yönündeki taahhüdü de dahil olmak üzere, zaten kutuplaşmış olan kıtada karşıt iki cepheyi daha da harekete geçirdi.

Trump’ın ‘fikri ikizi’ olarak nitelendirilen Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, ABD’nin ‘demokrasiyi, yaşamın savunulmasını, özgürlüğü ve mülkiyeti’ desteklediğini söyledi.

Milei, “Diğer tarafta ise bölgemiz için bir kanser haline gelmiş, kanlı ve terörist bir uyuşturucu diktatörlüğüyle iş birliği yapanlar var” ifadesini kullandı.

Benzer şekilde Güney Amerika’daki diğer sağcı liderler de Maduro’nun devrilmesini, Trump ile ideolojik yakınlıklarını ilan etmek için bir fırsat olarak değerlendirdi.

Ekvador’da muhafazakâr Devlet Başkanı Daniel Noboa, Maduro’nun akıl hocası ve Bolivarcı devrimin kurucusu Hugo Chavez’in tüm takipçilerine sert bir uyarıda bulunarak, “Örgütünüz tüm kıta genelinde tamamen çökecek” dedi.

Şili’de ise Venezuela’dan göç konusundaki endişelerin damga vurduğu ve geçen ay yapılan başkanlık seçimlerinde sol hükümetin kaybettiği süreç sonrasında, aşırı sağdan Devlet Başkanı seçilen Jose Antonio Kast, ABD baskınını “bölge için harika haberler” sözleriyle kutladı.

Ancak Latin Amerika’daki solcu liderler, ABD’nin hamlesini Amerikan otoriterliğinin bir göstergesi olarak değerlendirerek ciddi kaygılarını dile getirdi. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric ve Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, gelişmelere sert tepki gösteren isimler arasında yer aldı.

Lula da Silva, ABD operasyonunun “son derece tehlikeli bir emsal oluşturduğunu” söyledi. Sheinbaum, bunun ‘bölgesel istikrarı tehlikeye attığı’ uyarısında bulunurken, Boric operasyonun ‘uluslararası hukukun temel bir sütununu ihlal ettiğini’ ifade etti. Petro ise müdahaleyi ‘Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın egemenliğine yönelik bir saldırı’ olarak nitelendirdi.

Trump’ın daha önce de bu dört liderin tamamını taleplerine uymadıkları gerekçesiyle cezalandırdığı ya da tehdit ettiği, buna karşılık kendisine sadakat gösteren müttefiklerini desteklediği ve koruduğu hatırlatıldı.

Söz konusu operasyon, ABD’nin bölgedeki müdahaleci geçmişini de yeniden gündeme taşıdı. Son yıllarda Latin Amerika siyasetinde etkili olan ve ‘pembe dalga’ olarak adlandırılan solcu liderlerin simge isimlerinden biri olan Lula da Silva’ya göre, Venezuela’daki Amerikan askeri hamlesi, ABD’nin Latin Amerika siyasetine müdahalesinin en karanlık dönemlerini hatırlatıyor.

Bu tür olaylar, 20. yüzyılın başlarında ABD askerlerinin Chiquita gibi Amerikan şirketlerinin çıkarlarını korumak amacıyla Orta Amerika ve Karayip ülkelerini işgal etmesinden, 1970’lerde Sovyet nüfuzunu engellemek için Washington’un Arjantin, Brezilya, Şili, Paraguay ve Uruguay’daki baskıcı askerî diktatörlüklere verdiği desteğe kadar uzanıyor.

Maduro’nun devrilmesinin çağrıştırdığı bu tarihsel yankılar, yalnızca Trump karşıtı sol çevrelerde sert kınamalara ve sokak protestolarına yol açmakla kalmadı; aynı zamanda Trump’a yakın bazı müttefiklerde de kaygılı tepkiler doğurdu.

Genellikle Trump’a verdiği güçlü destekle bilinen El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele’nin sessizliği dikkat çekti. ABD ile müttefik baskıcı bir hükümet ile solcu isyancılar arasında yaşanan ve ülkeyi derinden yaralayan bir iç savaşın izlerini hâlâ taşıyan El Salvador’da Bukele, cumartesi günü Maduro’nun tutuklanmasıyla alay eden kısa bir paylaşım yaptı, ancak bölgedeki diğer liderlerin sergilediği açık memnuniyeti göstermedi.

Bolivya’da ise yeni muhafazakâr Devlet Başkanı Rodrigo Paz, Maduro’nun devrilmesini temkinli bir dille karşıladı. Paz, bunu, 2024’te yaygın biçimde hileli kabul edilen seçimlerde ‘diktatörü’ iktidardan uzaklaştırmak için oy kullanmaya çalışan Venezuelalıların ‘gerçek halk iradesinin’ hayata geçirilmesi şartına bağladı.

Paz, “Bolivya, Venezuela için çıkış yolunun sandığa saygıdan geçtiğini yineliyor” dedi. Ancak bu mesaj kısa sürede geçerliliğini yitirdi. Saatler sonra Trump, 2024 seçimlerini kazanan muhalefetle değil, Maduro’ya bağlı Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez ile çalışacağını açıkladı.

Trump yönetiminin ilk döneminde Kolombiya'da ABD büyükelçisi olarak görev yapan Kevin Whitaker, “Trump yönetimi bu aşamada, Venezuela’nın demokratik geleceğine ilişkin kararları, ortaya çıkan demokratik sonuca başvurmadan alıyor gibi görünüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan Trump’a Venezuela’da ne zaman demokratik seçimler yapılacağı sorulduğunda ise, “Bence biz daha çok durumu düzeltmeye bakıyoruz” yanıtını verdi.

Trump düşmanlarını alarma geçirdi

Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik saldırısı, Latin Amerika’da kendisiyle uyumlu hükümetlerden oluşan bir blok oluşturmayı amaçlayan tehditler zincirinin son halkası olarak değerlendiriliyor.

Şili'den Honduras'a kadar son dönemde yapılan başkanlık seçimleri, göçmenliğe karşı çıkan, güvenliği önceliklendiren ve küreselleşmeden ve ‘siyasi uyanıştan’ arınmış, geçmişteki daha iyi zamanlara dönüş vaat eden Trump benzeri güçlü liderleri iktidara getirdi.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi’nde araştırmacı olan Alexander Gray, “Başkan, Batı yarımkürede kendisiyle daha geniş bir ideolojik yakınlık paylaşan müttefik ve ortak ülkeler arayacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Bu ideolojik çizgiyi paylaşmayan ülkeler ise hafta sonu itibarıyla uyarı listesine alındı. Trump, Küba’daki komünist hükümetin “çöküşün eşiğinde göründüğünü” söyledi. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’u uyuşturucu kartellerini ortadan kaldıramamakla suçlayarak, “Meksika konusunda bir şeyler yapılması gerekiyor” dedi. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro hakkında ise “Kokain yapmayı seviyor” iddiasını yineledi ve ‘bunu uzun süre sürdüremeyeceği’ uyarısında bulundu.

Trump dün başkanlık uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Biz, etrafımızdaki ülkeleri yaşanabilir ve başarılı hale getirme işindeyiz; petrolün gerçekten akmasına izin verilen ülkeler yaratmak istiyoruz. Burası bizim yarımküremiz” ifadelerini kullandı.


Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi
TT

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

Maduro hakim karşısında… Trump yeni saldırıların sinyalini verdi

ABD saldırısının ardından gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro bugün New York'ta hakim karşısına çıkacak. Maduro ve eşi, Metropolitan Gözaltı Merkezi'nden Manhattan'daki mahkeme binasına getirildi. Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump ise, geçici hükümetin ABD’nin taleplerine yanıt vermemesi durumunda yeni saldırı ile tehdit etti.

Maduro hükümetinin Karakas’ta fiilen yönetimi sürdürdüğü ve ABD’ye iş birliği çağrısında bulunduğu belirtilirken, Çin Maduro’nun derhâl serbest bırakılması yönündeki çağrısını yineledi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da, Maduro’nun iktidardan uzaklaştırılma biçimini kabul etmediğini açıkladı.

ABD, Maduro’yu  Sinaloa Karteli ve “Tren de Aragua” çetesi gibi büyük uyuşturucu kaçakçılığı örgütlerine destek sağlamakla suçluyor.