Haşdi Şabi'de Sistani çatlağı: Necef-Tahran çekişmesi büyüyor

Sistani yanlısı gruplar ile İran destekli gruplar arasındaki ihtilafların kaynağı ne?

Haşdi Şabi’nin Kerbela’da düzenlediği askeri geçit töreninde Iraklı Şiilerin en üst dini mercii Ali es-Sistani’nin posteri taşındı (AFP)
Haşdi Şabi’nin Kerbela’da düzenlediği askeri geçit töreninde Iraklı Şiilerin en üst dini mercii Ali es-Sistani’nin posteri taşındı (AFP)
TT

Haşdi Şabi'de Sistani çatlağı: Necef-Tahran çekişmesi büyüyor

Haşdi Şabi’nin Kerbela’da düzenlediği askeri geçit töreninde Iraklı Şiilerin en üst dini mercii Ali es-Sistani’nin posteri taşındı (AFP)
Haşdi Şabi’nin Kerbela’da düzenlediği askeri geçit töreninde Iraklı Şiilerin en üst dini mercii Ali es-Sistani’nin posteri taşındı (AFP)

Necef’teki ilim havzası merkezinin, Irak devletine bağlı askeri bir kurum olan Haşdi Şabi Heyeti’nden ayrılma arzusu, Şii dini mercii Ali es-Sistani’ye bağlı “Haşdu’l Atabat” grupları ile İran yanlısı gruplar arasında yıllardır gizli kalan çatışmayı gün yüzüne çıkardı. Haşdi Şabi Heyeti içinde İran destekli kanat ile Necef kentinde ikamet eden Sistani yanlısı gruplar arasında giderek büyüyen bir uçurum bulunuyor. Sistani yanlısı 4 grubun isimleri şöyle: İmam Ali Tümeni, Abbas el-Kitaliyye Tümeni, Ali Ekber Tugayı ve Ensar el-Merceiyye.
Haşdu’l Atabat ismiyle bilinen bu 4 gruba bağlı yaklaşık 20 bin unsur bulunuyor. Bu gruplar, ilk konferansını 1-3 Aralık tarihinde “Haşdu’l Atabat: Fetvanın ve Devlet İnşasının Koruyucusu” başlığıyla Bağdat’ın güneyindeki iki kentte gerçekleştirdi.

Üç gün süren konferans boyunca katılımcılar, Haşdu’l Atabat’ın iki meşruiyet kaynağını ön plana çıkarmaya çalıştı. Bu kaynakların birincisi ‘Iraklılık’ kimliği, ikincisi ise Iraklı Şiilerin en üst dini mercii Ali es-Sistani’nin talimatlarına olan bağlılık olarak anlatıldı. Konferans Sözcüsü Hazım Sahr, AFP’ye verdiği demeçte, “Haşdi Şabi’nin aslı Haşdu’l Atabat’tır. Onlar Irak yasalarına ve dini mercinin tavsiyelerine bağlıdırlar. El-Hüseyniye ve El-Abbasiye’deki iki meşru vekilin talimatlarına göre çalışırlar” dedi.
Haşdu’l Atabat’ın en büyük grubu Abbas el-Kitaliyye Tümeni’nin Komutanı Meysem ez-Zeydi, milliyetçilik ve reformun ağır bastığı bir konuşma yaptı. Zeydi, “Haşdu’l Atabat’ın kurulmasının temel sebepleri, vatana hizmet gidişatı düzeltmektir” dedi. Ali Ekbey Tugayı Komutanı Ali el-Hemedani, konuşmasında, konferansın yalnızca Sistani’nin tavsiyeleriyle çıkan cihad fetvasından bu yana fetvaya bağlı kalan grupları kapsadığını belirtti.
Şii silahlı örgütler alanında uzman Hamdi Malik, AFP’ye yaptığı açıklamada, Haşdu’l Atabat’ın halihazırda Haşdi Şabi’den ayrılma sürecini hızlandırdığını söyledi. Malik, “Haşdu’l Atabat konferans üzerinden gündeme geldi ve bu süreci (ayrılma) hızlandırmayı istiyor” dedi.

Haşdi Şabi, 2014’te Sistani’nin, ülkenin üçte birini kontrol eden DEAŞ’ın daha fazla yayılmasını engellemek amacıyla örgüte karşı Iraklıları savaşmaya teşvik etmek için yayınladığı ‘cihad fetvasının’ ardından kuruldu. Sistani’nin çağrısıyla mevcut silahlı örgütler ile yeni kurulan örgütler birleşti. Bunların arasında Haşdu’l Atabat da bulunuyordu. Silahlı gruplardan oluşan bu geniş yapı, Irak ordusunun yanında DEAŞ’a karşı savaştı. Ancak 2016’dan bu yana Haşdi Şabi içinde ihtilaflar görülmeye başlandı.

İhtilaflar 3 eksenin etrafında dönüyor
Malik’e göre, bu ihtilaflar 3 eksenin etrafında dönüyor. Malik’e göre, birinci ihtilafın sebebi Haşdu’l Atabat gruplarının imkanlardan mahrum bırakılması. Haşdu’l Atabat bu durumun sorumlusu olarak, geçen yıl Ocak ayında Bağdat Havalimanı’nda İranlı General Kasım Süleymani’ye eşlik ettiği sırada ABD hava saldırısında öldürülen Haşdi Şabi Heyeti Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’e işaret ediyor. Haşdu’l Atabat, Mühendis’i, askeri mühimmat ve maaş gibi kaynakların paylaşımında Tahran destekli gruplara öncelik vermekle suçlamıştı.

Tahran destekli El-Haşdu’l Velai grupları
Malik’e göre daha derin olan ikinci çatlak ise komşu ülke İran ile bağlar konusunda “gerçek anlamda ideolojik bölünmeden” kaynaklanıyor. İran, 2014’te Haşdi Şabi kurulmadan önce de bazı örgütlere destek sunuyordu. Haşdi Şabi içindeki İran yanlısı gruplar için El-Haşdu’l Velai ismi kullanılıyor. Bu isimlendirme, söz konusu grupların Tahran ile olan bağlarını Bağdat’a tercih etmesine dayanıyor.
Konferanstaki katılımcılar, İran’ı doğrudan eleştirmeme hususunda hassasiyet gösterdi fakat dışarıya bağlı olmayı da reddettiklerini dile getirdiler. Hazım Sahr, konuşmasında, “Dış müdahale tehlikeli bir konu (…) Dış aktörleri takip eden veya devlet çerçevesinin dışına çıkan gruplar yönelimlerimizden uzaktırlar” ifadesini kullandı.

Sistani, konferansa açıktan destek vermedi
Sistani, konferansa yönelik desteğini açıktan vermedi ancak onun İran’ın etkisi karşısında duyduğu endişe kamuoyunda biliniyor. Malik, böyle bir konferansın Sistani’nin onayı olmadan düzenlenemeyeceğine dikkat çekti. The Century Foundation’den araştırmacı Sacid Ceyyad, “Onlar (Haşdu’l Atabat) için ve Sistani için olan önemli olan bu yapıyı yaşadığı sürece bir arada tutmaktır” dedi.
Malik’e göre üçüncü ihtilafın kaynağı, siyasi sürece dahil olma tartışmalarıdır. Nitekim Haşdu’l Atabat grupları, Haşdi Şabi’nin siyasi sürece dahil olmasını reddediyor. Malik, “Sistani, Haşdi Şabi üyelerinin siyasete girmemesi yönünde net talimatlar verdi. Ancak Haşdi Şabi içindeki İran destekli gruplar Fetih Koalisyonu’nu kurdu ve 2018 genel seçimlerine katıldılar” dedi. Meclis’in ikinci büyük koalisyonu unvanına sahip olan Fetih, birçok bakanlıkta da büyük çaplı bir etkiye sahip.

Haşdu’l Atabat, siyasete girmeyecek
Haziran 2021’de yapılması kararlaştırılan erken seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte, Haşdu’l Atabat, Sistani’nin tavsiyesine uyarak siyasete girmeyeceğini bir kez daha vurguladı. Kerbela merkezli El-Atabetu’l Abbasiye’nin Basın ve İlişkiler Dairesi Başkanı Müştak Abbas Maan, Haşdu’l Atabat unsurlarının siyasi faaliyetlere katılımına veya herhangi bir parti üyeliğine izin verilmediğinin ancak adaylar gibi değil, seçmen gibi seçimlerde sürecine dahil olabildiklerini söyledi. Araştırmacı Sacid Ceyyad, Haşdi Şabi içindeki iki blok arasında şiddete varan bir çatışmanın çıkmasını uzak bir ihtimal olarak gördüğünü fakat iki tarafın ayrılması halinde şu ana kadar boyutları görmezden gelinen yansımaların gözler önüne serilmesine neden olabileceğini kaydetti.
Haşdu’l Atabat, gruplarını Haşdi Şabi dışında yönetmesi için gerekli hukuki çerçeveden yoksun. Ayrıca Haşdu’l Atabat’ın Başbakanlığa bağlanmasını öngören hükümet kararının uygulanmasında da gecikme yaşanıyor.
Maan, konferans sırasında yaptığı konuşmada, Başbakan Mustafa el-Kazimi’ye, Haşdu’l Atabat’ı Başbakanlığa ve haliyle de Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı’na bağlama kararını bir an önce uygulama ve Haşdi Şabi ile irtibatını sonlandırma çağrısında bulundu. Maan, aynı zamanda Haşdu’l Atabat gruplarının Haşdi Şabi’den çekilmesi halinde, diğer grupların yani İran yanlısı El-Haşdu’l Velai gruplarının Haşdi Şabi’yi, askeri ve siyasi imkanlarını tekeline almasından endişe duyduklarını söyledi. 

Sünni savaşçılarından oluşan Haşdu’l Aşairi de Haşdi Şabi’den ayrılabilir
Şarku'l Avsat'ın  AFP’den  aktardığı habere göre, Haşdu’l Atabat’ın hamleleri, İran bağlantılı grupları endişeye sevk etti. AFP, İran bağlantılı grup liderlerinin konuyla ilgili görüşme talebini reddettiğini bildirdi. İran yanlısı Asaib Ehlil Hak grubunun lideri Kays el-Hazeli, geçen ay Irak devlet televizyonunda katıldığı bir programda, Şii dini mercii Sistani’ye bağlı grupların Haşdi Şabi’den ayrılmasını, Sünni aşiretlerin savaşçılarından oluşan Haşdu’l Aşairi’nin çekilmesinin izleyebileceğini ve bunun “Haşdi Şabi’nin sonu” anlamına geleceğini belirtmişti.
 



Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
TT

Mısır: “Rabia baskını” olaylarını yeniden anlamlandırma mücadelesi

2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)
2013 yazında Kahire'deki Müslüman Kardeşler genel merkezi yandı (Getty)

“Rabia baskını”, yaklaşık 13 yıl önce Kahire’de yaşanan olayların nasıl anlatılacağı konusunda her yıl yeniden alevlenen bir tartışmaya dönüşüyor. Olaylar, birbirinden oldukça farklı bakış açıları ve siyasi yaklaşımlarla aktarılıyor.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nda, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının düzenlediği oturma eyleminin dağıtılmasının yıl dönümünde, Mısır’ın “terör örgütü” olarak nitelendirdiği Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na mensup veya yakın isimlerle devlet yanlıları arasında son günlerde sosyal medya platformlarında ve çeşitli medya kuruluşlarında karşılıklı tartışmalar yaşandı. Her iki taraf da kendi anlatısını kabul ettirmeye çalıştı.

Oturma eylemi, yetkililerin katılımcılara defalarca eylemi sona erdirme çağrısı yapmasının ardından 14 Ağustos 2013’te dağıtıldı. Yetkililer, eylemcilerin silahlı olduğunu savunmuştu.

“Mağduriyet” anlatısı

Eylemin dağıtılmasını savunanlar, operasyonu devletin istikrarı ve toplumsal barışı koruma yetkisini güçlendiren bir adım olarak değerlendirirken, muhalifler ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’na yakın çevreler oturma eyleminin “barışçıl” olduğunu öne sürdü ve hayatını kaybeden eylemciler olduğunu savundukları kişilerin fotoğraflarını yayımladı.

İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman bir isim, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “Rabia baskını” tartışmasının her yıl, yıl dönümünde yeniden alevlenen bir anlatı mücadelesine dönüştüğünü söyledi. Uzman, tartışmanın Mısırlıların kolektif hafızası üzerinden yürütüldüğünü ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın sempati kazanabilmek amacıyla “mağduriyet” söylemini öne çıkarmakta ısrar ettiğini kaydetti.

Uzman ayrıca, devletin örgütün varlığını sürdürmek için kullandığı bu anlatıyı çürütmeye odaklanmasının önemini vurguladı.

Anlatı mücadelesi

Silahlı bir oturma eyleminin dağıtıldığı yönündeki devlet anlatısını destekleyen onlarca paylaşım arasında, operasyon hakkında bir belgesel hazırlayan yazar ve araştırmacı Mahir Fergali de X platformunda değerlendirmelerde bulundu.

Fergali, operasyonun karşıtlarının “örgütün mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesine ve devletle çatışma alanlarının yeniden açılmasına katkı sağlayacak tarihsel bir mağduriyet anlatısı oluşturmayı iyi planladıklarını” savundu.

Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)
Kahire’nin doğusundaki Rabia Meydanı’nın genel görünümü (Reuters)

Mısırlı televizyoncu Ahmed Musa ise “Onların suçlarını, ihanetlerini ve vefasızlıklarını unutmayacağız. Biz hepimiz suçlarına ve ihanetlerine tanık olmuşken tarihin çarpıtılmasına izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Musa, Müslüman Kardeşler’in devleti hedef aldığını ve Mısır’ı bölmek istediğini savunarak, Rabia’daki oturma eyleminin “silahlı bir operasyon merkezine dönüştürülmesinde ısrar edildiğini, buraya silah sevkiyatları yapıldığını ve örgüt mensuplarının el yapımı patlayıcılar kullandığını” öne sürdü.

Buna karşılık, Rabia’daki oturma eyleminin destekçileri, eylemin “barışçıl” olduğunu savunarak, hayatlarını kaybedenlere ait olduğunu söyledikleri fotoğrafları yayımladı ve yaşananların “hukuka aykırı” olduğunu ileri sürdü.

Halkın reddi

Silahlı gruplar ve İslamcı siyasi hareketler konusunda uzman Ahmed Ban ise Rabia’daki oturma eyleminin temel amacının, özünde “örgütü Mısırlıların kolektif bilincinde yeniden meşrulaştırmak” olduğunu savundu.

Ban, örgütün bu amaç doğrultusunda Mısır halkının duygusal hassasiyetlerine güvendiğini ve insanların, hareketin hem iktidarda bulunduğu dönemde hem de daha önce işlediği öne sürülen suçları unutmasını sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ban’a göre örgüt, tarihsel ve siyasi hesap verme fikrinden kaçmak amacıyla arkasına saklanabileceği duvar oluşturmak için bilinçli bir çaba yürüttü.

Ban, Rabia olayları sırasında gündeme gelen temel sorunun “Neredeydik ve nasıl bu hale geldik?” olduğunu belirterek, Müslüman Kardeşler’in bir dönem Arap dünyasının en büyük ülkesinin iktidarında olduğunu, daha sonra ise geniş çaplı halk hareket ve güçlü bir toplumsal reddiyeyle karşılaştığını söyledi.

Ban, devlet kurumları ile Mısır halkının sokağındaki açık iş birliğinin, sonunda örgütün ve projesinin reddedilmesine yol açtığını savundu.

Ban ayrıca Mısır devletinin, Rabia’da devlet içinde alternatif bir yapı oluşturma girişimi olarak nitelendirdiği sürecin bütün ayrıntılarını belgelemesine “acilen ihtiyaç duyduğunu” vurguladı. Şimdiye kadar ortaya konan ve yayımlanan bilgilerin, bu girişimin gerçek niteliği konusunda Mısır kamuoyunun bilmesi gerekenlerin gerisinde kaldığını ifade etti.


Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
TT

Gazzeliler, “barış planı”ndaki tıkanıklığa rağmen Gazze’ye dönmeye devam ediyor

Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)
Gazze Şeridi'ne giren yardımlar şu anda sadece Kerem Ebu Salim üzerinden geçiyor. (Mısır Kızılayı)

Siyasi durumun gergin, Gazze’deki “barış planı”nın akıbetine ilişkin belirsizliğin sürdüğü bir dönemde, birkaç hafta önce Filistinli Fadi Ebu Kutta, savaşta yaralanmasının sonrasında tedavi için yaklaşık bir buçuk yıl kaldığı Mısır’dan Gazze Şeridi’ne döndü.

Kızımla karşılaştığımda kucaklayabilmeyi çok isterdim

Ebu Kutta, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ailesine kavuşmaktan ve her ne kadar yıkılmış halde olsa da topraklarına dönmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Daha fazla uzak kalamadığını belirten Ebu Kutta, iki kesilmiş elinin yerine protez takılması için gerekli masrafları karşılayacak bir bağışçı bulamadan dönmek zorunda kaldığını belirtti. Ebu Kutta, “Kızımla karşılaştığımda onu kucaklayabilmeyi çok isterdim” ifadelerini kullandı.

Otuzlu yaşlarındaki Ebu Kutta gibi Mısır’da bulunan binlerce Filistinli de dönüş için isimlerini kaydettirdikten sonra aylarca seyahat sıralarının gelmesini bekliyor. Bekleyiş, İsrail’in gerek sınır kapısındaki uygulamaları gerekse çıkmaza giren barış planının hayata geçirilmesi konusundaki tutumuyla daha da zorlaşıyor.

75’inci kafile

Gazze Şeridi’ne dönen Filistinlilerden oluşan 75’inci kafile, dün sabah Refah Sınır Kapısı’na ulaştı. Mısır tarafında sürece vakıf bir kaynak, işlemlerin tamamlanmasının “saatler” sürdüğünü belirterek, dönüş yapanların sabahın erken saatlerinde Kahire’deki Filistin Büyükelçiliği’nden bir temsilci eşliğinde sınır kapısına geldiklerini ve Mısır ile İsrail makamları arasındaki koordinasyonun tamamlanmasını saatlerce beklediklerini kaydetti.

Adının açıklanmasını istemeyen kaynak, bazı kişilerin ilk denemede geçiş yapamadığını ve İsrailliler tarafından bir sonraki kafileye kadar geri çevrildiğini belirtti. Bir sonraki kafilenin geçişi ise birkaç gün sürebiliyor. Bu nedenle bazı Mısırlı ailelerin, söz konusu kişileri Sina’da misafir ederek Kahire’ye dönmek ve aynı yolu yeniden katetmek zorunda kalmalarını önlediğini ifade etti.

Kaynak ayrıca, “İsrail tarafı hem yardımların hem de Filistinlilerin geçişinde hâlâ zorluk çıkarıyor. Bu durum ister Mısır’dan Gazze’ye dönenler ister tedavi için Gazze’den Mısır’a gidenler için geçerli” dedi.

Mısır’ın Şuruk gazetesinin internet sitesine göre, son kafileyle Gazze’ye dönenlerin sayısı 90 kişiye ulaştı. Buna karşılık 38 hasta ile onlara eşlik eden 36 refakatçi Mısır’a kabul edildi.

Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.
Mısır Kızılayı tarafından Gazze’ye geçiş öncesinde hazırlanan yardım kamyonlarından biri.

Ebu Kutta, geçen temmuz ayında Kahire’den Kuzey Sina’ya uzanan uzun yolculuğunun ayrıntılarını hâlâ hatırlıyor. Sınır kapısının önünde uzun süre beklediğini ve geçişine izin verilmeyeceği endişesiyle saatler boyunca kaygı içinde kaldığını anlatıyor.

Geri dönme konusundaki kararlılık

Filistinli İsrail meseleleri uzmanı ve eski Filistinli tutuklu Usame el-Eşkar, İsrail’in engellemelerine ve Gazze’deki ağır koşullara rağmen Mısır’dan Gazze’ye dönüşlerin sürmesinin, Filistinlilerin topraklarına bağlılığının ve koşulların tehlikesine ya da Netanyahu hükümetinin yaşadığı siyasi kriz nedeniyle İsrail operasyonlarının ve ihlallerinin genişleme ihtimaline rağmen geri dönme konusundaki kararlılıklarının en büyük göstergesi olduğunu belirtiyor.

İsrail, ekim ayında “barış planı” olarak bilinen ateşkes anlaşmasının imzalanmasından bu yana Gazze Şeridi’nde günlük ihlallerini sürdürüyor. 15 maddeden oluşan anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bu yana bin 200’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, yüzlerce kişinin de yaralandığı bildiriliyor.

25 binden fazla Filistinli dönüş için kayıt yaptırdı

Eşkar, büyükelçilik kaynaklarına göre dönüş için bilgilerini kaydettiren Filistinlilerin sayısının 25 binden fazla olduğunu belirtiyor.

Filistin kaynaklarının tahminlerine göre savaş sırasında yaralılar ve onlara eşlik eden kişiler dahil olmak üzere 100 binden fazla Filistinli Gazze Şeridi’nden Mısır’a geçti.

Eşkar, İsrail’in ateşkes anlaşmasının maddelerini uygulama konusundaki mevcut tutumunun, İsrail’deki iç siyasi dengelerle bağlantılı olduğunu savunarak, “İç kamuoyu yoklamalarının çoğunun ortaya koyduğu üzere Netanyahu ve hükümetinin desteğinin gerilemesi”nin bu tutumda etkili olduğunu belirtti.

Anlaşmanın ikinci aşaması, İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesini, Hamas’ın silahlarını bırakmasını ve Barış Konseyi tarafından Gazze’nin yönetilmesini öngörüyor.

Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.
Mısır Kızılayı, tedavi amacıyla Mısır’a getirilen yeni Filistinli kafilesini karşılıyor.

Filistinli uzman Eşkar, Mısır, Katar ve ABD’deki arabulucuların Netanyahu’yu dizginlemek ve durumun kontrolden çıkarak yeniden çatışmaya dönüşmesini önlemek için çalışmalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Gazze Anlaşması, geçen temmuz ayı sonunda, arabulucular ile «Hamas» hareketi ve Filistinli gruplar arasında, «İran Savaşı»nın patlak vermesiyle uygulaması aksayan anlaşmanın ikinci aşamasının yürütülmesine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakat sağlanmasının ardından yeni bir aşamaya girdi.

Trump ise geçen ay, İsrail ve Hamas’ın geçen yıl kabul ettiği Gazze savaşını sona erdirme planında ilerleme sağlandığını açıkladı. Plan, İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze’nin güvenliğini sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasını öngörüyor.


İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
TT

İsrail'de yaşayan Lübnanlılar af kararını ciddiye almıyor

Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf
Times of Israel’in yayımladığı, Lübnanlıların burada yaşadığını gösteren fotoğraf

İsrail’de yaşayan Lübnanlılar, Lübnan Parlamentosu’nun geçen hafta kabul ettiği genel af ve ceza indirimini ciddiye almadı. Yasa, 1 Mart 2026’dan önce işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyen, tutuklanan veya haklarında adli işlem yürütülen binlerce kişiyi kapsıyor. Bunların arasında 2000 yılından beri İsrail’de yaşayan yaklaşık 3 bin 500 Lübnanlı da bulunuyor.

Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahd’ın eski ofis müdürü Claude İbrahim, “Af kararı bizim için çıkarılmadı. Bizi de sonradan buna dahil ettiler ki kararın yalnızca Sünni ve Şii Müslümanları kapsadığı söylenmesin, Hristiyanları da kapsasın. Biz burada Lübnan halkının bütün kesimlerinden insanlarız; aramızda Sünniler ve Şiiler de var, ancak çoğunluğumuz Hristiyan. Bizi son anda kapsama aldılar. Fakat bu karar, 2001, 2006 ve 2011 yıllarında çıkarılan af kararlarından özünde farklı değil ve bizim için herhangi bir umut vaad etmiyor” ifadelerini kullandı.

Af ve para cezaları

İbrahim, “Söz konusu kararlar kapsamında da İsrail’e, Hizbullah’ın baskısından kaçmak için sığınan çok sayıda Lübnanlı ülkeye döndü ve önemli bir bölümü, özellikle çocuklar ve kadınlar, aftan yararlandı. Bazıları ise Hizbullah’a para cezası ödedi ve bunun karşılığında daha hafif hapis cezalarına çarptırıldı. Para cezası ne kadar yüksekse, Hizbullah’ın nüfuzundaki mahkemenin verdiği ceza da o kadar azaltılıyordu” diye konuştu.

İbrahim, “İsrail o dönemde bu düzeni fark etti ve geri dönenlere askerlik hizmetleri karşılığında ödenmesi gereken miktarın üç katı tutarında tazminat verdi. Hizbullah da onları büyük bir memnuniyetle kabul etti” ifadelerini kullandı.

İsrail’de yaşayan Lübnanlıların büyük bölümünün, Güney Lübnan Ordusu olarak bilinen yapının mensupları olduğu biliniyor. Bu oluşum, 1984’te kanser nedeniyle hayatını kaybeden Binbaşı Saad Haddad tarafından sınırdaki Mercayun kasabasında kurulmuş, onun yerine General Antoine Lahd geçmiş ve yapı 2000 yılında dağıtılana kadar Lahd tarafından yönetilmişti.

İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın 2000 yılında Lübnan’dan hızlı ve ani biçimde çekilme kararı alması ve bu kararı Güney Lübnan Ordusu’na bildirmemesi üzerine, örgüt mensupları ve aileleri İsrail sınırına yöneldi. İsrail’le birlikte savaşmış ve İsrail’den maaş almışlardı.

İsrail başlangıçta bu kişilerin ülkeye girişini engellemeye çalışsa da sınırda günlerce beklemeleri ve yaşadıkları mağduriyet, İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibarına zarar verdi. İsrail bunun üzerine, bu kişileri kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra çeşitli yöntemlerle onları ülkeden çıkarmaya çalışan İsrail, grubun yaklaşık yarısının Lübnan’a dönmesini sağladı.

3 bin 500 Lübnanlı

İbrahim, İsrail’e hizmet etmeleri konusundaki soruya ise şu yanıtı verdi:

“Güney Lübnan Ordusu, Lübnan ordusunun kararıyla kuruldu. Saad Haddad, 1976’da Lübnan devletinin kararıyla İsrail üzerinden, Hayfa yoluyla güneye geldi. 1976’dan 1990’a kadar devlet, bu kişilere Lübnan ordusunun bir parçası olarak düzenli şekilde maaş ödedi.”

İbrahim, “Ancak o dönemde Lübnan, önce Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed yönetimindeki Suriye’nin, daha sonra da İran ve Hizbullah’ın nüfuzunun etkisi altında kaldı. Bu çevreler bize karşı düşmanca bir tutum benimsedi ve bizi ihanetle suçlamaya başladı. Oysa biz Filistinli örgütlere karşı Güney Lübnan’ı korumaya yönelik ulusal bir görev yürütüyorduk. Lübnanlılar bu tarihi araştırmayacaksa, umarım tarih yaptıklarının hesabını onlardan sorar” dedi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bugün İsrail vatandaşlığına sahip Lübnanlıların sayısının yaklaşık 3 bin 500 olduğu belirtiliyor. Bunların önemli bir bölümü, 2000 yılında Lübnan’dan ayrılmalarının ardından İsrail’de doğdu. Bu kişilerin Lübnan’ın resmi nüfus kayıtlarında yer almadığı ifade ediliyor.

İbrahim, “Bu kayıt dışı kişilerin de geri dönmesine izin verilecek mi? DEAŞ ve Nusra Cephesi mensupları için af çıkarılıyor da biz hâlâ onların gözünde İsrail ajanı olarak mı kalacağız?” diye sordu.

İbrahim sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün İsrail’de dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnan diasporaları gibi yaşıyoruz. Başarılı insanlarız; aramızda yüzlerce doktor, avukat, mühendis ve teknoloji sektöründe çalışan kadın ve erkek var. Lübnan devletinin bize, dünyanın diğer ülkelerindeki Lübnanlı topluluklara davrandığı gibi davranması gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için de İsrail ile Lübnan arasında, statümüzün açıkça tanımlandığı bir barış anlaşmasının imzalanması gerekiyor.”