Eski Irak Dışişleri Bakanı’ndan Amr Musa’nın anılarıyla ilgili açıklama: Ziyaretin ve görüşmenin gerçekleri

Amr Musa, 2002 yılında Bağdat'a yaptığı ilk ziyaret sırasında Naci Sabri ile aynı karede (Getty Images)
Amr Musa, 2002 yılında Bağdat'a yaptığı ilk ziyaret sırasında Naci Sabri ile aynı karede (Getty Images)
TT

Eski Irak Dışişleri Bakanı’ndan Amr Musa’nın anılarıyla ilgili açıklama: Ziyaretin ve görüşmenin gerçekleri

Amr Musa, 2002 yılında Bağdat'a yaptığı ilk ziyaret sırasında Naci Sabri ile aynı karede (Getty Images)
Amr Musa, 2002 yılında Bağdat'a yaptığı ilk ziyaret sırasında Naci Sabri ile aynı karede (Getty Images)

Eski Arap Birliği Genel Sekreteri kardeşim Sayın Amr Musa'nın 7 Aralık 2020 tarihli gazetenizde yayınlanan anılarında, 18 Ocak 2002'de Irak'a yaptığı ziyaret ve o dönemde Irak ile Birleşmiş Milletler (BM) arasında yaşanan krizle ilgili konularda, gerçeklerle çelişen bir takım noktalar bulunuyor. New York'taki ziyaretini başlangıcından itibaren takip ettiğimden ve Bağdat'a geldikten sonra da tüm görüşmelerinde ona eşlik ettiğimden gerçeklere ışık tutmak adına şu noktalara dikkati çekmek istiyorum:
Öncelikle Sayın Musa, anılarında, BM Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere New York'a yaptığı ziyarette BM Genel Sekreteri Sayın Kofi Annan ile görüştüğünü, ‘Irak ile ABD arasında yakında patlak vermesi beklenen bir savaşı önlemek için açık bir çaba sarf edilmesine’ ihtiyaç olduğunu vurguladığını belirterek ona, “Önümüzdeki Ocak ayında Irak Devlet Başkanı'nı ziyaret edeceğim. Uluslararası müfettişlerin çalışmalarının yeniden başlamasıyla ilgili sorunu çözmek için kendisine iletebileceğim net bir mesaj istiyorum. Kendisiyle yaptığım görüşmelerde, BM Genel Sekreteri'nden silahların denetlenmesi konusundaki durumu değiştirmeye çağıran açık bir mesajla geldiğimi söylediğimde, olumlu bir şekilde ilgileneceğinden eminim” dediğini ve daha sonra dönemin Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri ile görüşerek Irak ziyareti için gerekli ayarlamaları yaptığını belirtiyor. Bu da ziyaret kararı aldığı, konusunu ve tarihini belirlediği ve ardından ziyaret için gerekli ayarlamaları yapmak üzere benimle görüştüğü anlamına geliyor. Aslında, BM Genel Kurul Toplantısı oturum aralarında Sayın Amr Musa ile görüşmüş ve onunla Irak ve BM arasındaki ilişkide yaşanan krize, Irak'ın egemenliğini, halkının güvenliğini ve ulusal çıkarlarını garanti altına alan barışçıl bir siyasi çözüm bulunmasına acilen ihtiyaç duyulduğu konusunda konuşmuştum. Musa’ya BM Genel Sekreterliği ve Irak’ta faaliyet gösteren misyonları aracılıyla olumlu bir ilişki kurma eğilimimizi ve bunlarla diyalogu, müzakereyi ve etkileşimi sürdürme çabalarımızı anlattım. Çünkü bu, krizi çözme yolundaki ilk önemli adım bu olacaktı. Tutumumuzu anladığını ve desteklediğini hissettim. Ben de ona Arap Birliği'nin bu konuda rol alması gerektiğini önerdim. Bunu yapmaya istekli olduğunu gösterdi.  Kendisine bu role hazırlık için Irak’ı ziyaret etme önerisinde bulundum. Bunun için de ziyaretin, Arap Birliği'nin Irak halkı ile kuşatmanın zorlu koşulları ve sürekli olarak maruz kaldığı saldırılar karşısında dayanışma içerisinde olduğunu göstereceğine dair sembolik ve etkili kanıtlar sundum. Kabul etti ve hemen kendisine resmi bir davet gönderildi. Kahire'ye döndükten sonra ziyaretin tarihini belirlemek üzere benimle iletişime geçti. Biz de ziyaret tarihi olarak 18 Ocak 2002’yi belirledik.
Dolayısıyla Sayın Musa’nın Irak ziyareti benim fikrimdir. Görüşmemizden önce bunun hakkında hiçbir fikri yoktu. Ziyaretin konusunu da ona ben önerdim ve BM Genel Kurul toplantısı sırasında onu Irak’a davet etmeye karar verdim. Anılarında iddia ettiği gibi, bana Annan ile görüştüğünü ve ondan Başkan Saddam Hüseyin’e bir mesaj götüreceği ile ilgili hiçbir şey söylemedi. BM Genel Sekreteri'nin Irak Devlet Başkanı’na Amr Musa aracılığıyla bir mesaj gönderdiğini ilk kez duyuyorum. Anıları yazan kişinin (Sayın Musa olduğunu söylemiyorum) herhangi bir uluslararası kuruluşun liderinin, kendi kuruluşu dışından gelen kişiler aracılığıyla ülkelere mesaj göndermediği gerçeğini nasıl gözden kaçırdığını bilmiyorum. Kaldı ki bu kişi, dünyanın en büyük uluslararası kuruluşunun lideri olmasın.
İkinci olarak anılarda, Musa'nın Başkan Saddam Hüseyin ile görüştüğü günde olanlar (heyecanlı üslubu ve propaganda tarzıyla) anlatılıyor. Musa’nın kaldığı misafirhaneden bir ‘askeri karargâha’ ve ardından ‘bir askeri birlik karargâhına’ götürüldüğü belirtilirken, Musa’nın kendisiyle orada tanıştığını iddia ettiği Başkanlık Sekreteri dramatik bir şekilde tarif ediliyor. Ardından onu arabasıyla Başkan ile buluşacağı yere kadar götürdüğü kaydediliyor.
Aslında Sayın Musa ve yardımcıları ile Başkan’la buluşma yerine gitmeden önce Kerade Meryem bölgesindeki Ulusal Konsey binasında bir araya gelmiştik. Sonra Başkanlık Sekreteri Abid Hamid geldi. Arabasıyla bana ve Musa’ya Bağdat'ın güneybatısındaki Rıdvaniye bölgesinde bulunan Başkanlık saraylarından birine kadar eşlik etti. Musa’nın yardımcıları da ikinci bir arabayla bizi takip etti. Ulusal Konsey binası, anılarda belirtildiği gibi bir askeri kışla değildir. Cumhuriyet Sarayı’na 200 metreden daha yakın bir mesafede, Dicle Nehri üzerinde yer alan güzel, klasik tarzda büyük bir binadır. Binada, Başkanlık bünyesinde çalışan sivil idareler yer alır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, Devlet Başkanlığına ait herhangi bir bina gibi yapının dışındaki bir çitle, dış giriş kapısının da birkaç güvenlik görevlisi tarafından korunması son derece doğaldır. Ayrıca anılarda belirtildiği gibi Sayın Musa Başkanlık Sekreteri ile ilk kez burada karşılaşmadı. Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, Başkanlık Divanı Başkanı Ahmed Hüseyin ve Ticaret Bakanı Dr. Muhammed Mehdi Salih'in de yer aldığı onuruna verilen akşam yemeğine katıldığı bir önceki gece onunla karşılaşmıştı.
Üçüncü olarak ise anılarda Başkan Saddam Hüseyin ile yapılan görüşmede yaşananlar farklı bir şekilde anlatılıyor. Musa'nın öfkelendiği, Başkan Saddam'ın yüzüne haykırırcasına konuştuğu ve Başkan'ın kendisine ‘doktor’ sıfatıyla hitap ettiği iddia ediliyor! Bu ve görüşmede yaşandığı söylenenler kesinlikle doğru değil. Görüşme, Sayın Musa’nın, Arap Birliği’nin Irak’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne olan saygısı, Irak’a yönelik ihlallere, tehditlere ve halkı üzerinde süregelen kuşatmaya karşı olduğu yönündeki tutumuna dair konuşmasıyla başladı. Daha sonra, New York'ta kendisiyle kararlaştırdığımız ziyaret çerçevesinde, BM ile ilişkilerde yaşanan krize barışçıl bir siyasi çözüm bulmak için BM Genel Sekreterliği ile iletişime geçerek ve iki taraf arasında bekleyen tüm meselelerin müzakere edilerek çalışmanın önemine değindi. Ardından söz konusu krizden bir çıkış yolu bulmak için Irak'ın, BM ile iletişim ve müzakereleri yeniden başlatarak ilişkileri düzeltmeye yönelik diplomatik yaklaşımını ele aldı.
Başkan Saddam Hüseyin, Irak’ın BM ile ilişkiler konusundaki tutumunu açıklayarak ve ABD ile İngiltere'nin BMGK’da dayattığı keyfi kararları, Irak'ın egemenliğine yönelik ihlallerini, vatandaşlarına ve mekanlarına yönelik saldırılarını ve halka uygulanan ablukayı sürdürme ısrarlarına değinerek yanıt verdi. Savaş ve Irak’ı işgal etmeye yönelik tehditlerinden ve BM müfettişlerinin Irak'ın egemenliğini ve güvenliğini ihlal eden uygulamalarından bahsetti. Genel Sekreterlikle müzakerelerin yeniden başlamasına itiraz etmedi. Görüşme Sayın Musa’nın, Irak ve BM arasındaki kapsamlı müzakerelerin mümkün olan en kısa sürede yeniden başlaması için gerekli düzenlemelerle ilgili uzlaşmak üzere BM Genel Sekreteri ile temasa geçilmesi sözüyle sona erdi. Nitekim Sayın Annan ile 7 Mart 2002’de New York'taki BM Genel Merkezi’nde müzakerelere başlama konusunda anlaştık.
Ancak tuhaf olan notlarda, Sayın Musa’nın öfkesinden, Başkan Saddam Hüseyin’e sesini yükselttiğinden ve diğer bahsedilenlerdi.  Amr Kardeş, anılarının yer aldığı kitapta birinin bu apaçık yalanı kendisine atfetmesini nasıl kabul etti?  Başarılı bir diplomatın nezaket, kibarlık ve güzel konuşma gibi özellikleriyle çelişen bu iddialarla, köklü geleneklere sahip Mısır diplomasisinin geleceğine bir şeyler atfedilmiştir. Bu ifadeler Musa’ya atfedilerek, yukarıdaki özelliklerin yanı sıra iyi huyluluğu, bilgeliği, sakinliği, duygularını kontrol etmesi ve duygulanmaktan ve öfkelenmekten kaçınmasıyla da bilinen müzakereci bir diplomatın tabiatıyla çelişiyor.
Dördüncü ve son olarak da Amr Musa'ya atfedilen anılar, Irak ziyaretinin Başkan Saddam Hüseyin'i BM müfettişlerinin yeniden Irak’a gelmelerine ikna etmek için olduğu ve Başkan'ın müfettişlerin gelmesini kabul ettiği, kendisine de Irak adına konuşma yetkisi verdiği belirtiliyor.
Ancak gerçek şu ki, görüşme sırasında müfettişlerin geri dönmesi konusu hiç gündeme gelmedi. Aynı şekilde 7 Mart 2002 günü, New York'taki BM Genel Merkezi’nde Irak heyetine başkanlık ettiği müzakerelerin ilk turunda da gündeme gelmedi. Yine 2 Mayıs 2002’de aynı yerde yapılan ikinci turda da konu gündeme getirilmedi. ABD istihbarat birimlerinin Irak heyetindeki üyelere yönelik tacizinden uzak durma ricamla birlikte 7 Mayıs 2002’de BM Genel Merkezi’nde düzenlenen üçüncü turda da gündeme gelmedi. Üçüncü turun sonuna doğru, Sayın Kofi Annan ile özel olarak bir araya geldim. Bizden Irak hükümetinin müfettişlerin geri dönüşünü değerlendireceğine dair bir söz alması gerektiğini, böylece müzakerelere devam edebileceğini ve bizimle dördüncü turda anlaşabileceğini söyledi. Fakat kendisinden özür dileyerek hükümetimin bana böyle bir yetki vermediğini belirttim.
Peki, anılarda nasıl Sayın Başkan'ın müfettişlerin geri dönüşünü onayladığı ve Sayın Amr Musa'ya Irak adına konuşma yetkisi verdiği söyleniyor? Dünyada, nüfusu Bağdat'ın mahallelerinden birinin nüfusunu geçmese dahi, kendi vatandaşı olmayan, topraklarında ikamet etmeyen veya kendi adına resmi bir konumda olmayan bir kişiyi devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerinde kendisini temsil etme yetkisi veren bir ülke var mıdır?
9 Eylül 2002 tarihinde BM Genel Kurulu'nun 57’inci oturumuna katılmak üzere New York'a gitmeden önce Başkan Saddam Hüseyin ile bir araya geldim. Ona müfettişlerin geri dönmesiyle ​​ilgili herhangi yeni bir tutumu olup olmadığını sordum. Bana beklememi söyledi. Yani ret cevabı halen geçerliydi. BM Genel Merkezi’ne ulaşmamın ardından Arap Birliği Genel Sekreterliği, 15 Eylül 2002 tarihinde BM Genel Merkez binasındaki bir salonda Arap dışişleri bakanlarının toplanması çağrısında bulundu. Salona girmeden önce, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın, müfettişlerin dönüşünün reddedilmesi bahanesiyle herhangi bir ülkeye, Irak'a savaş açma yetkisi veren bir BMGK karar taslağı hazırlamak için hukuk danışmanlarıyla istişarelere başladığını öğrendim. Karar taslağı, Irak'a kısa süreler içinde yerine getirilmesi gereken ve Irak uymak istese bile karşılaması imkânsız olan talepler dayatıyordu. Bunun üzerine müfettişlerin geri dönmesi gerektiğinden emin oldum. Arap bakanlar toplantısının ana gündem maddesi Irak krizi ve BM’ydi. Genel Sekreter ve bakanlar, krizi çözmek ve BMGK kararlarını esnek bir şekilde ele almak için Irak'a birkaç çağrı yaptılar. Merhum eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal’ın dokunaklı bir şekilde yaptığı çağrıyı çok iyi hatırlıyorum.
Toplantı sonunda Sayın Musa bana ne yapacağımı sordu. Bende “Müfettişlerin geri dönmesine izin vereceğiz” dedim. Bu cevabımı memnuniyetle karşıladı. Müfettişlerin geri dönüşüne izin verme kararının, BM’nin devredilemez haklarına saygı çerçevesinde ve BM Tüzüğü, BMGK kararları ve uluslararası hukuk uyarınca insanlık dışı ablukayı kaldırma hakkını da kapsaması için Genel Sekreter’den benimle birlikte kararın düzenlenmesi çalışmalarına katılmasını istedim. Buna hazır olduğunu söyledi. Derhal Başkan Saddam Hüseyin'e şifreli bir mesaj gönderdim ve müfettişlerin koşulsuz olarak geri dönmelerine izin verilmesi için onayını talep ettim. Aynı günün akşamı yaklaşık 3 saat sonra, Sayın Amr Musa’nın Bağdat'a yaptığı ziyaretin üzerinden dokuz ay geçmesinin ardından onayı aldım. Oysa anılarda, Sayın Başkanın bu süre zarfında kendisine müfettişlerin geri dönüşünü kabul ettiğiyle ilgili bilgilendirdiği iddia ediliyor!
Sayın Amr'ı aradım ve Sayın Annan'ın yanına giderek kararı ilettik.  Daha sonra, Sayın Annan'la koordineli olarak Irak’ın müfettişlerin geri dönüşüne izin veren karar metni son haline ulaşana kadar yapılan gerekli tüm temaslarda bana katıldı. Kararın son halini, 16 Eylül 2002 akşamı kendisine sundum.  Amr Musa kardeş ile beni bir araya getiren iyi ve dostane çalışma ilişkisi, ABD'nin Irak'ı işgalinin başlamasından sonra 25 Mart 2003 tarihinde Arap Birliği Genel Merkezi’nde katıldığım son Arap Dışişleri Bakanları toplantısına kadar devam etti. Toplantı bitirdikten sonra,  Sayın Amr benimle vedalaşmak için binanın ana caddedeki dış kapısına geldi.

Eski Irak Dışişleri Bakanı (2001 - 2003)

Yorum, açıklama ve onay

Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı



Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
TT

Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)

Libya’nın batısındaki siyasi tablo içinde ertelenen seçimlere giden yol konusunda görüş ayrılığı derinleşti. Geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, “4+4” adlı küçük diyalog komitesinin yürüttüğü sürece destek verirken, Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, anayasal sürece ve 2017’de hazırlanan anayasa taslağının referanduma sunulmasına bağlılığını yineledi.

Gözlemcilere göre bu iki tutum, seçimlerin teknik ayrıntılarının ötesine geçen daha geniş bir anlaşmazlığa işaret ediyor. Tartışmanın merkezinde, önümüzdeki dönemi şekillendirecek sıralamanın ne olması gerektiği sorusu bulunuyor: “4+4” anlaşmasının öngördüğü gibi önce seçimlerin yapılabilmesi için siyasi ve hukuki çerçevenin oluşturulması mı, yoksa kalıcı kurumlara geçilmeden önce anayasa taslağının Libyalıların onayına sunulmasıyla anayasal sürecin tamamlanması mı?

rgthy
Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, Anayasa Hazırlama Kurumu Başkanı ile görüşürken (Devlet Yüksek Konseyi)

Dibeybe, salı akşamı Misrata’dan etkili siyasi ve toplum önderleriyle gerçekleştirdiği görüşmede, Libya’nın doğusu ve batısındaki iki yönetici taraf arasındaki “4+4” anlaşmasına dolaylı olarak destek verdi. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre Dibeybe, anlaşmanın “hükümetinin seçimlere gitme, geçiş dönemlerine son verme ve istikrarlı ve kalıcı bir siyasi döneme geçme vizyonuyla örtüştüğünü” belirtti.

Dibeybe, “Kararın, bölünmüşlüğe son verecek ve kurumlara gerçek meşruiyetini vatandaşların iradesinden kazandıracak seçimler yoluyla Libya halkına ait olması gerektiği yönündeki vizyon nettir” dedi. Mevcut siyasi aşamaları ve kurumları yeniden üretecek düzenlemeleri reddettiğini vurguladı.

Dibeybe’nin bu tutumu, “4+4” komitesinin 30 Ağustos’ta Trablus’taki Birleşmiş Milletler misyonu merkezinde, Temsilciler Meclisi, Devlet Yüksek Konseyi ve Başkanlık Konseyi temsilcileri ile büyükelçilerin katılımıyla ve BM Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh’in himayesinde anlaşmayı imzalamasının ardından geldi.

Anlaşma; seçimlerin anayasal ve hukuki çerçevesindeki çözülememiş meselelerin ele alınmasını, Yüksek Seçim Komisyonu’nun yönetim kurulunun yeniden yapılandırılmasını ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin en geç 24 ay içinde yapılmasına yönelik bir takvim oluşturulmasını öngörüyor. Ayrıca çifte vatandaşlığa sahip kişilerin ve askerlerin seçimlerde aday olup olamayacağı meselesinin de çözüme kavuşturulması planlanıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki “Libya Ulusal Ordusu” daha önce anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıklamıştı. Anlaşma, ABD Başkanı’nın Afrika işleri başdanışmanı ve kurumların birleştirilmesi ile seçim sürecinin ilerletilmesine odaklanan girişime öncülük eden Massad Boulos’un desteğini almıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletler de anlaşma için daha geniş bir siyasi destek tabanı oluşturmaya ve diğer siyasi aktörlerle temas kurmaya çalışıyor.

Buna karşılık Tekale, salı akşamı Trablus’ta Anayasa Taslağı Hazırlama Kurumu Başkanı Murec Nooh ile yaptığı görüşmeyle anayasa konusunu yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdı. Tekale, Konseyin anayasa hazırlamakla görevli ve halk tarafından seçilmiş kurumla iletişimi sürdürmeye önem verdiğini belirtti.

Tekale, anayasal sürecin gerektirdiği adımların tamamlanmasının ve Libyalıların özgür ve adil bir referandum yoluyla kendi anayasal sistemlerini seçme hakkını kullanmalarının önemini vurguladı. Görüşmede ayrıca siyasi tıkanıklığın aşılması ve ulusal seçimlerin yapılmasının önünü açacak, üzerinde uzlaşılmış bir anayasal temel oluşturulmasının yolları ele alındı.

Anayasa taslağını hazırlamak üzere kurulan kurum 2014’te seçilmiş, anayasa taslağını Temmuz 2017’de tamamlamıştı. Ancak taslak bugüne kadar referanduma sunulmadı. Böylece taslağın referanduma götürülmesinin mi, yoksa seçimlerin önünü açacak geçici bir anayasal temel oluşturulmasının mı öncelikli olması gerektiği konusundaki anlaşmazlık devam etti.

Tekale’nin tutumu, “4+4” anlaşmasına ilişkin daha önce yaşanan anlaşmazlığı da yeniden gündeme getirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Tekale o dönemde bu süreci, kendi değerlendirmesine göre yeterli kurumsal temele dayanmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve anayasal-hukuki sürece bağlı kalınması ve Temsilciler Meclisi ile koordinasyon sağlanması çağrısında bulunmuştu.

Dibeybe ve Tekale’nin tutumları arasındaki farklılık, Trablus’taki siyasi kurumlar içinde siyasi uzlaşıların uygulanabilir seçim sürecine nasıl dönüştürüleceği konusunda daha geniş bir görüş ayrılığı bulunduğunu ortaya koyuyor. İki taraf, ilke olarak geçiş dönemine son verilmesi ve seçimlerin yapılması konusunda hemfikir olsa da seçimlere götürecek siyasi ve hukuki çerçeve konusunda farklılaşıyor.


Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
TT

Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)

Yemen’in Taiz’in batısı, Lahic ve batı kıyısı cephelerinde askeri çatışmalar sürerken, askeri kaynaklar dağlık bölgelerdeki çatışmalar ile hava saldırılarının Husilerin kayıplarını artırdığını belirtti.

Hükümete bağlı güçler, Kahbub Dağları’nda Husilerin düzenlediği bir saldırının püskürtüldüğünü ve bazı mevzilerin geri alındığını açıkladı. Açıklamada ayrıca bölgede üç insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğü, Vaziye bölgesinde ise Husi unsurlarına ait toplanma alanları ve araçların hedef alındığı belirtildi.

Taiz’in güney kırsalında ise hükümet güçleri, Harad Cirdad bölgesindeki Karfan Dağı’nın kontrolünün tamamen sağlandığını duyurdu. Açıklamaya göre çatışmalarda 5’ten fazla Husi öldürüldü, yaklaşık 20 kişi de yaralandı.


 ABD, 5 milyon dolar değerindeki 36 tarihi eseri Suriye’ye iade etti

Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
TT

 ABD, 5 milyon dolar değerindeki 36 tarihi eseri Suriye’ye iade etti

Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)

ABD’li yetkililer dün, aralarında DEAŞ’ın Palmira antik kentini tahrip ettiği dönemde yasa dışı yollarla ülkeden çıkarılan bir taş heykelin de bulunduğu 36 çalıntı tarihi eseri Suriye’ye iade etti. Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre eserler, ABD makamlarının yürüttüğü soruşturmalar kapsamında ele geçirildi.

Toplam değeri 5 milyon doların üzerinde olan eserler, New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nin yanı sıra çeşitli antika koleksiyoncularından ele geçirildi.

Manhattan Bölge Savcısı Alvin Bragg, “Tarihi eserlerin iadesi, kültürel mirasın korunmasının sınırları ve ulusları aşan bir sorumluluk olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor” dedi.

Açıklamaya göre söz konusu heykel, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Palmira antik kentinden, DEAŞ mensuplarının 2015-2017 yılları arasında kentin büyük bölümünü tahrip etmesinden önce çıkarıldı.

Ağırlığı 450 kilogramdan fazla olan kireçtaşı heykelde, uzanmış durumdaki bir erkek ile etrafında bir kadın ve üç çocuk tasvir ediliyor.

ABD daha önce de Çin, Yunanistan ve İtalya dahil olmak üzere çeşitli ülkelere çalıntı tarihi eserler iade etmişti.

Suriye’nin Washington Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Muhammed Kanatiri yaptığı açıklamada, iade işleminin “kültürel mirasın korunmasına yönelik ortak bağlılığın iki ülke arasında kalıcı köprüler kurabileceğini” gösterdiğini belirtti.

Kanatiri, “Suriye-Amerikan işbirliği sayesinde, Manhattan Bölge Savcılığı’nın çabalarıyla Suriye tarihinin bir parçası nihayet ülkesine dönüyor” ifadelerini kullandı.

İade edilen eserlerden dördü, Amerikalı antika koleksiyoncusu Michael Steinhardt’tan ele geçirildi. Steinhardt, 2021 yılında ABD hükümetiyle yaptığı anlaşma kapsamında dünyanın çeşitli bölgelerinden çalınan yaklaşık 180 eseri iade etmişti. Bu eserlerin toplam değerinin 70 milyon dolar olduğu belirtildi.

Manhattan Bölge Savcılığı, Metropolitan Sanat Müzesi’nden ele geçirilen 13 eserin, 2017’den bu yana kurumdan el konulan toplam 402 tarihi eser arasında bulunduğunu açıkladı. Bu eserlerin toplam değerinin 98,7 milyon dolar olduğu bildirildi.