Libya müzakerelerinden çıkarılacak dersler

Askeri operasyonların yeniden başlamasından veya siyasi diyalogun dondurulmasından ve başlangıç noktasına dönülmesinden korkuluyor

Libya’daki çatışmanın tarafları Fas’ın Bouznika şehrindeki bir toplantı sırasında (AFP)
Libya’daki çatışmanın tarafları Fas’ın Bouznika şehrindeki bir toplantı sırasında (AFP)
TT

Libya müzakerelerinden çıkarılacak dersler

Libya’daki çatışmanın tarafları Fas’ın Bouznika şehrindeki bir toplantı sırasında (AFP)
Libya’daki çatışmanın tarafları Fas’ın Bouznika şehrindeki bir toplantı sırasında (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayid
BM Libya Özel Temsilcisi Vekili Stephanie Williams'ın sponsorluğunda, Libya krizinde Fas, Tunus, Mısır ve Libya'da çeşitli diyalog turları düzenlenmesi birçok kişiyi iyimserliğe sevk etmişti. Ancak gerçek şu ki, bu iyimser tahminlerin gerçekçi olmadıklarının ortaya çıkması için birkaç hafta yetti. Çatışan tarafların mevcut aşamada çatışmayı askeri olarak çözemeyeceklerinin farkına vardıkları için diyalog görüşmelerini kabul ettikleri de gün yüzüne çıktı. Keza büyük dış taraflardan her birinin farklı ve son derece kompleks hesapları için çatışmaya müdahil olan herhangi bir bölgesel aktörün tamamen yenilmesini istemediği de. Küresel ve bölgesel dış güçler, bu çatışmayı yönetme konusundaki zorlukların ve belirsizliğin boyutunun farkına varmış bulunuyorlar. Etkileşimler devam etse de başarılı bir müzakere için gerekli kurallar ve koşullarla ilgili dikkate değer bazı noktalar ve gözlemlere değinebiliriz.

Temsil sorunu
Berlin Konferansı kararlarından biri de 5+5 mekanizmasının kurulmasıydı. Buna göre, hem Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu (LUO) hem de Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)  kendilerini müzakerelerde temsil edecek 5 askeri delege seçeceklerdi. Bu süreçte UMH ve Başkanı Fayez es Serrac, Batı Libya’da konuşlanmış ve diğer kampa karşı kurulan kırılgan ittifakın bir parçası olan silahlı gruplara söz geçirebilecek askeri bir delegasyon kurma becerisi kapsamında sorunlar yaşamıştı.
Bilindiği gibi çatışmalar ve LUO’nun başkent Trablus çevresindeki ilerleyişini sürdürmesi ortasında, bu yılın ilk yarısında Cenevre’de az sayıda ve başarısız görüşme turları düzenlendi. Daha sonra çatışmaların şiddetlenmesiyle bu girişimler tamamen çöktü. Ardından Türkiye’nin müdahalesi ve Hafter’in ordusunun doğu bölgesine çekilmesi gibi bilindik gelişmeler yaşandı. Türkiye, Suriye cephesinden getirttiği güçler ve diğer milis güçlerle askeri dengeyi değişmeye zorladı ve doğuda Sirte'ye kadar ilerlemeye çalıştı. Bunun üzerine Mısır müdahale etti ve Sirte ile Cufra’nın Mısır’ın kırmızı çizgisi olduğu açıklaması geldi. Türkiye – UMH ilerleyişi durdu.
Taraflar askeri çatışmaların devam etmesinin mümkün olmadığına kanaat getirdiğinde, siyasi süreç görüşmeleri başladı. En önemlisi Fas’ta gerçekleşen, çeşitli müzakere turları yapıldı. Doğrusu hiç kimse bu müzakerelere katılanların tam olarak kimi temsil ettiklerini anlamamıştı. Williams’ın müzakerelerde önderlik ettiği mantık, Suheyrat senaryosunu tekrarlamak ve Libya halkını ne ölçüde temsil ettiği bilinmeyen Libyalı şahsiyetlerden oluşan bir kurucu meclis kurma maddesini uygulamak istiyor gibiydi. Bu arada 5 + 5 süreci de büyük bir belirsizlikle devam etti. Başka bir deyişle, bütün bu olup bitenler ana müzakere sürecinin bir parçası mı yoksa farklı bir çözüm süreci kapsamında düzenlenen yeni görüşmeler miydi bilinmiyordu. Her halükarda, diyalog turlarına katılan delegasyonların gerçek temsil boyutu hakkındaki soru işaretleri, hem Libyalı hem de Libyalı olmayanlar tarafından gündeme getirildi.

Belirsiz müzakere gündemi
Diyalog turlarında siyasi bir çözüm için birçok önemli ve gerekli nokta tartışıldı. Bunların başında, yasama seçimleri geliyordu. Bunun yanında başkanlık seçimleri de görüşüldü ve bunun için önümüzdeki yılın sonuna kadar bir takvim belirlendi. UMH, faaliyetleri durdurulmuş seçim komisyonuna yeniden işlevsellik kazandırmaya yönelik görünen teatral bir hareketle, bu mekanizma için yaklaşık bir milyon dolarlık mali destek açıkladı.
Raporlar, en büyük tartışmaların devlet mevkilerinin paylaştırılması etrafında döndüğünü kaydetti. Bu konuda iki görüş ortaya atıldı. Birincisi, önemli mevkilerin iki kampın mevcut liderleri arasında paylaştırılması. İkincisi, yeni adların önerilmesi. Ne var ki, ikisi üzerinde de mutabakata varılamadı. Müzakerecilerin entegre bir çözümden ziyade ganimetleri paylaşmakla ilgilendiklerine dair itirazlarda bulunanlar da oldu. Oysa tartışmalar, İhvancı (Müslüman Kardeşler) akımın mümkün olan en büyük paya sahip olmak için uyguladığı şiddetli baskılar altında yürütülüyordu.
Bir LUO komutanının açıkladığı gibi görüşmeler sonucunda 3 aşama üzerinde mutabakata varıldı; Sirte yolunun doğu ve batı yönünde açılması, paralı askerler ve yabancı güçlerin varlığının sonlandırılması ve silahlı milis güçlerin dağıtılması.
Müzakerelerin krizin temel meselelerinin çoğunu ele aldığını öne sürenler olabilir, ancak gerçekte, düzenlenecek seçimleri kontrol edebilecek milislerin nasıl silahsızlandırılacağı, daha önce yaşananların tekrarlanmaması ve bunları uygulama mekanizması gibi konular ele alınmadı.

Türkiye’nin engelleri
Türkiye belki de müzakere çabalarının başlangıcından bu yana itirazını dile getiren tek dış taraf oldu. Ankara'nın yaptığı açıklamalar ve veriler okunduğunda, en başından beri yaptığı ihlallerin boyutu net bir şekilde görülebilir. Türkiye müzakerelere şüphe düşürmekle yetinmedi, aynı zamanda Temsilciler Meclisi ve LUO, Türk topraklarını işgal etmiş gibi, Hafter’in varlığında müzakerelerin mümkün olmadığı şeklinde açıklamalarda bulundu. Başından beri anlaşmaya varmanın imkansızlığını yansıtan bir tutum benimsedi. Libya medyasında yer alan, Ankara'nın Mısır’ı ziyaret ettiği için UMH’deki adamı İçişleri Bakanı Fethi Başağa'yı şiddetle azarladığı haberi de bunun kanıtı. Türkiye ayrıca Libya’daki askeri varlığını pekiştirmekten de vazgeçmedi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi raporlarının, son haftalarda binlerce Suriyeli paralı askeri ülkelerine geri gönderdiğine atıfta bulunduğu doğru, ancak Libya’da halen yaklaşık 7 bin Suriyeli paralı asker bulunuyor. Daha da önemlisi, Türkiye Libya'ya silah göndermeyi ve muhalifleri eğitmeyi sürdürüyor. En az bunun kadar önemli ve tehlikeli bir diğer unsur, Dahlawi güdümlü tanksavar füzeleri dahil Libya’ya İran silahları gönderildiğinin BM raporuyla doğrulanmasıdır. Bu, hem Libya’ya uygulanan silah ambargosunun hem de İran’ın silah ihracatına getirilen ambargonun delindiği anlamına geliyor. Yine bu, Türk-İran ilişkilerinin ne kadar karmaşık olduğunu, bir yandan Arap sistemine nüfuz etmek için nasıl birbirlerini desteklediklerini, diğer yandan Şiiler ile Sünniler arasında bu konudaki çelişkiye rağmen bölgedeki siyasi İslam projelerini güçlendirmek için nasıl ortak hareket ettiklerini de gösteriyor.
Buna ilaveten Ankara, kendisine uygulanan ambargoya karşı Tahran’a ve ekonomik kazanımlar elde etmesine yardım etmeyi de sürdürüyor. Türk hükümeti, ülkesinin Libya’daki engelleyici rolünü sürdürmek için geçen cumartesi günü, Libya topraklarındaki Türk kuvvetlerinin görev süresinin 18 ay daha uzatılmasına ilişkin tezkereyi meclis başkanlığına sundu. Tezkerenin bütçe görüşmelerinden sonra görüşülmesi bekleniyor. Bu, Türkiye’nin müzakereleri engellemekle kalmayıp, Libya'da uzun vadeli bir varlık planladığı anlamına geliyor.

Kararsız ve kırılgan uluslararası rol    
BM Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Williams, neredeyse geniş bir uluslararası destekle yukarıda bahsedilen birçok müzakere turuna liderlik etti. Sadece Ankara bu sürece şüphe düşürmeye çalıştı ve müzakereleri açıkça engellemeye çalıştı. Libya'da desteklediği kampın, ülkeyi tamamen kontrol etmesini ve diğer kampı ortadan kaldırmasını sağlamayı arzu ettiğini gizlemedi. Bu pozisyon, etkisini, bölgesel konumunu ve ekonomik kazanımlarını genişletmek için siyasi İslam'ı ideolojik bir kılıf olarak kullanan siyasi projesinde bu çatışmanın, Erdoğan açısından stratejik bir nitelik taşıdığı ve sıfır toplamlı bir oyun olduğu gerçeğiyle tutarlıdır.
Gerçek şu ki, herhangi bir uzlaşı veya mutabakatın uygulanmasını engelleyen şey, her zaman çatışmayı sona erdirecek bir siyasi mutabakat veya çözümü uygulayacak ciddi bir mekanizmanın sunulmamasıdır. Geçmişteki benzeri çok taraflı ve bazıları Türkiye gibi doğrudan pek çok dış müdahale türünün görüldüğü silahlı çatışmaların gösterdiği gibi, çözüm planı, BM Sözleşmesi’nin 7’inci maddesine göre Güvenlik Konseyi kararıyla uygulanmalı ve uluslararası gözetim altında yürütülmelidir. Böylelikle, paralı askerlerin ülkeyi terk etmesi, milislerin silahsızlandırılması ve seçimlerle ilgili özel düzenlemeler güvence altına alınabilir. Ne var ki Libya krizinde bu henüz gerçekleşmedi. Müzakerenin ciddiyetini sağlamak ve sonuç elde etmek için bu adımlar atılmalıydı. Atılmamış olması, bu çabaların hala ciddi bir şekilde netlik kazanmaktan uzak olduğu anlamına geliyor. Askeri operasyonların yeniden başlaması veya uluslararası ve bölgesel dönüşümleri beklerken bir süreliğine askeri ve siyasi bir donukluk durumunun ortaya çıkması, krizin yeniden döngüsel bir sürece girmesi riski bulunduğunu gösteriyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.