Irak’ta kontrol dışı silahlar sorunu…

 Reuters
Reuters
TT

Irak’ta kontrol dışı silahlar sorunu…

 Reuters
Reuters

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazimi, dün Twitter hesabından paylaştığı mesajda, ‘kontrol dışı silahlarla hareket edilmesine ve bu silahların vatandaşın özgürlüğünü, güvenliğini ve seçim sürecine olan güvenini tehdit etmesine izin vermeyeceklerini’ vurguladı.
Bu vurgu, Irak’ta devlet kontrolünün dışındaki silahların yeniden gündeme gelmesine neden oldu.
Irak’ta kontrol dışı silah sorunun gelişiminde, 2003 tarihi önemli bir yer tutar. Saddam Hüseyin döneminde yani 2003 öncesinde aşiretler arasında zaman zaman çatışmalar olsa da genel itibariyle devletin silah üzerinde sıkı bir denetimi olduğu söylenebilir. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte ülkede kaos ve belirsizlik ortamının hâkim olması, Irak ordusunun feshedilmesi ve yasadışı grupların oluşan boşluğu doldurması, vatandaşta güvenlik endişesine yol açtı. Kendi güvenliğini sağlama yoluna başvuran kişiler, yasadışı yollardan silah edinme yolunu seçti. Bu da halihazırda ülkede yaşanan silah kaosunun zeminini hazırladı. Bugün Irak’ta resmi rakamlar olmamakla birlikte kontrol dışı silahların sayısı milyonlarla ifade ediliyor.
Irak’ta kontrol dışı silah bulunduran grupları “bireyler, aşiretler ve silahlı örgütler” olmak üzere 3 grupta incelemek mümkün.

1- Bireyler
Bireysel silahlanma, 2003 sonrası kaos ortamında büyük bir ivme kazandı. Irak ordusunun feshedilmesinin ardından meydana gelen güvenlik boşluğundan faydalanan gruplar ordunun silah depolarından yağmaladıkları hafif, orta ve ağır silahları, kurulan pazarlarda değerinin çok altında ve parayı veren kişinin yaşına bakmaksızın piyasaya sürdü. E-ticaretin gelişmesiyle birlikte bu silahlar sanal ortamda daha hızlı bir şekilde dolaşıma girdi. ABD Kongresi için denetim, değerlendirme ve soruşturma hizmetleri sunan ABD Hükümeti Hesap Verebilirlik Ofisinin (GAO) 31 Temmuz 2007’de yayımladığı raporda, 2004-2005 yılları arasında Irak güvenlik güçlerine dağıtılan 190 bin silahın kayıp olduğu ifade edildi. Raporda, 110 bin Kalaşnikof ve 80 bin tabancaya ilave olarak 135 bin koruma ekipmanı ve 115 bin kaskın da kayıp olduğu belirtildi. Nuri el-Maliki hükümetinin İçişleri Bakanı Cevad Bolani’nin döneminde bakanlıkta çalışan ve şu an İçişleri Bakanlığı’nın silah depolarından sorumlu ismi Albay Abbas Kazim, Irak basınına verdiği demeçte, 2003-2006 yılları arasında güvenlik birimlerinden çalınarak karaborsaya sürülen silah sayısının 190 bin civarında olduğunu açıkladı.
Silah pazarlarına ilave olarak kaçakçıların İran sınırında herhangi bir engele takılmadan geçmesiyle ülkeye daha fazla ucuz silahların girişi sağlandı. Böylece her bir vatandaşın evinde en az bir veya iki silah bulundurması normal karşılanan bir durum haline geldi. Bireysel silahlanmadaki artışın sosyal hayata yansımaları da oldu. Nitekim ülkenin işgal edildiği, güvenliği sağlayacak kurumların olmadığı, yasaların ve hukukun işlemediği bir ortamda ‘kendi adaletini sağlama’ düşüncesi baş gösterdi.

2- Aşiretler
Aşiret olgusu, Irak toplumunda önemli bir yere sahiptir. Aşiretlerin, bulundukları bölgelerde güvenliğin sağlanmasında devlete verdiği destek bilinen bir durum. Ayrıca siyasi kararların alınmasında güçlü aşiretlerin de rol oynadığı unutulmamalı. 2003 sonrasında siyaset sahnesine çıkan parti ve gruplar, aşiretlerin nüfuzundan nemalanmak ve seçimlerde bundan faydalanma yoluna gitti. Her grup, kendi siyasi geleceğini teminat altına almak adına desteğini aldığı aşiretin silahlanmasının önünü açtı. Bu çerçevede feshedilen orduya ait silah depoları aşiretlerin kullanımına sunulurken, aşiret mensupları tarafından yapılan silah kaçakçılığına da göz yumuldu. Ancak bu silahların bir müddet sonra aşiretler arası çatışmalarda kullanılması, güvenlikle ilgili kırılganlığı daha da artırdı.
Aşiretler arası çatışmaların zamanlaması da dikkat çekicidir. Irak’ta Mayıs 2018 seçimleri ile yeni Başbakan Adil Abdulmehdi’nin uzun süren anlaşmazlıkların ardından ancak güvenoyu alabildiği 25 Ekim 2018 arasındaki dönemde Basra’daki aşiretler arasında çatışmalar patlak verdi. Bu çatışmalar, Abdulmehdi’nin istifasını sunduğu 29 Kasım 2019’dan itibaren yeniden alevlenmiş ve şu an ülkede başbakanlık koltuğunda oturan Mustafa el-Kazimi’nin kurduğu hükümetin Meclis’ten güvenoyu aldığı 7 Mayıs 2020’ye kadar devam etmiştir. Çatışmaların gerçekleştiği zaman aralıkları bir şeye işaret ediyor: Yönetim boşluğu, başıboşluğu da beraberinde getiriyor. Ülkede ne zaman bir hükümet boşluğu yaşansa silahların sahneye çıkması dikkat çekicidir. Ülkenin güneyindeki Basra kentinde yaşanan aşiretler arası çatışmaların sonuçları, aşiretlerin silahlanmasının boyutlarını tahmin etmede yardımcı olacaktır. Irak Meclisi Basra Ofisi Müdürü Muhammed Kazim, 21 Kasım 2018’de yaptığı açıklamada, yıl içinde kentte meydana gelen aşiretler arası çatışmalarda 133 kişinin öldüğünü, 411 kişinin de yaralandığını belirtti. Basra Milletvekili Halid Ceşami de söz konusu tarihte “kentte güvenlik alanında bir boşluk yaşandığını, aşiretler arasındaki şiddet olaylarında kullanılan silahlar karşısında emniyet güçlerinin aciz kaldığını” dile getirdi. Abdulmehdi’nin istifasının ardından Kazimi seçilene kadar geçen dönemde Basra’daki aşiretler arasındaki ihtilaflar nedeniyle çatışmalar yeniden başladı. Kazimi’nin başbakanlık koltuğuna oturduğu Mayıs ayında Irak basınına bilgi veren Basra Emniyet Müdürlüğü’nden bir yetkili, mayıs ayında aşiretler arasında 7 çatışmanın meydana geldiğini bildirdi. Yetkili, çatışmalarda makineli tüfek, RPG füzesi ve havan mermisi kullanıldığını tespit ettiklerini söyledi. Iraklı uzmanların değerlendirmesine göre Basra’daki silahlar, kentteki aşiretleri birer orduya dönüştürmüş durumda. Bu silah akışında, Irak’ın Basra kentinde bulunan ve İran’a açılan Umm Kasr Limanı’nın rolü göz ardı edilmemeli. İran üzerinden gelen ucuz silahların ülkeye girişinde bu limanın aktif bir şekilde kullanıldığı biliniyor. Büyük aşiretler, etkili siyasi gruplar ve bunların himayesindeki silahlı grupların Liman üzerinde kurdukları denetim, silahların rahat bir şekilde geçmesine imkân sağlıyor.

3- Silahlı gruplar
Irak’ta kontrol dışı silah bulunduran üçüncü grup ise ordu dışındaki silahlı gruplardır. Bu kısımda, Iraklı Şiilerin en üst dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2014 yılında yayımladığı ‘cihat fetvası’ üzerine toplanan milis grupların çatı yapılanması olan Haşdi Şabi Heyeti ve bu çatının dışında kalan birtakım silahlı gruplar yer alıyor. Haşdi Şabi, Haydar el-İbadi’nin başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nun 7 Nisan 2015 tarihli kararıyla Silahlı Kuvvetler Komutanı’na (Başbakan) bağlandı. Irak Meclisi, 26 Kasım 2016 tarihinde çıkardığı yasayla Haşdi Şabi’ye resmi statü kazandırdı. Irak’ta Bedir Örgütü ve Asaib Ehlil Hak gibi Haşdi Şabi çatısı altında askeri, Meclis çatısı altında da siyasi faaliyet gösteren gruplar bulunuyor. Bunların dışında Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) ve Nuceba Hareketi gibi İran’a yakın duran gruplar telaffuz edilebilir. Bu milis grupların kurulması aynı zamanda Irak Anayasası’na aykırı bir durum oluşturuyor. Anayasa’nın 9. maddesinin 1/B fıkrasında “Silahlı Kuvvetler haricinde askeri milis kuvveti oluşturulamaz” ifadesi yer alıyor. Bugün söz konusu grupların sahip olduğu silahlarla düzenledikleri eylemler, ülke içinde ve dışında devlet itibarına önemli ölçüde zarar veriyor. DEAŞ’a karşı ilan edilen zafer sonrasında Mayıs 2018’deki genel seçim döneminde, askeri kanadı bulunan siyasi gruplara ‘seçim sürecine silahla müdahale etmek, seçim sandıklarını yakmak ve Yüksek Seçim Komiserliği üyelerini tehdit etmek’ gibi seçim sonuçlarına gölge düşürebilecek bir dizi suçlamalar yöneltildi. Abdülmehdi’nin başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından, Haşdi Şabi bünyesindeki İran’a yakın silahlı grupların Washington ve Tahran arasındaki gerilime bir taraf olarak müdahil olması, bu grupların elindeki silahlara dönük tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Nitekim söz konusu grupları ‘paralel ordu’ şeklinde niteleyen çevreler, bu grupların feshedilerek sahip oldukları silahların devlet elinde toplanmasını veya orduya entegre edilmelerini talep ediyor. Haşdi Şabi’nin Irak Devleti’ne rağmen Washington-Tahran geriliminde İran’ın gündemine hizmet eden eylemlere başvurması, devletin uluslararası toplum nezdindeki saygınlığına halel getirdi. Abdülmehdi, yoğun eleştiriler üzerine Haşdi Şabi’nin yeniden yapılandırmasını öngören bir kararname yayımladı. Terör örgütü DEAŞ’la savaş sırasında milis gücüne bağlı grupların kullandığı tüm isimlerden vazgeçileceği bildirilen kararnamede, bu isimler yerine "tugay" ve "alay" gibi askeri tanımların kullanılacağı belirtildi. Silahlı yapılara dahil olmak istemeyen grupların da ülke yasalarına göre siyasi parti ve gruplara dönüşebileceğine yer verilen kararnamede, “Bunlar, sivil bürolarını korumak için ruhsatlı silah taşıyabilecek. Bunun dışında silah taşımalarına izin verilmeyecek” ifadesi kullanıldı. Talimatlar dışında gizli ya da açık şekilde silahlı faaliyet gösteren grupların "yasa dışı" kabul edileceği uyarısı yapıldı. Kararnamede ayrıca kentlerde ve onun dışındaki bölgelerde Haşdi Şabi'ye bağlı grupların adını taşıyan tüm bürolar ile Haşdi Şabi gruplarına bağlı tüm ekonomik bürolar ve askeri kontrol noktaların kapatılması gerektiği kaydedildi. Ancak bu kararname, arzu edilen etkiyi göstermedi ve bu grupların ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ni ve Irak’taki ABD’li askerleri hedef almasını engelleyemedi. İran, bu saldırılarla ABD ile Irak’ta kurduğu dengelere uymayacağı mesajını verdi.

Sonuç
Burada altı çizilmesi gereken nokta, Irak’ta kontrol dışı silahların devlet elinde toplanması hedefi, 2003 sonrası kurulan tüm hükümetlerin programında yer almasıdır. Şii dini merci Sistani, bu silahların ülke çıkarları için oluşturduğu tehdidi önceden fark edenler arasında yer alıyor. Sistani, Kerbela’daki temsilcisi Abdulmehdi Kerbelayi aracılığıyla 15 Aralık 2017’de Cuma hutbesinde verdiği mesajda, DEAŞ’a karşı savaşa katılan gönüllülerin Irak Devleti’nin kurumlarına (ordu ve güvenlik güçleri) entegre edilmesi çağrısında bulunarak, tüm kontrol dışı silahların Irak hükümetinin elinde toplanması gerektiğini vurguladı. Haydar el-İbadi’nin ofisinden hutbe sonrası yapılan açıklamada “silahların devlet elinde toplanması” konusunda kararlılık mesajı verildi. Abdülmehdi de bu hedefi hükümetin eylem planı içinde dahil etti. Irak’ın mevcut Başbakanı Mustafa el-Kazimi’nin hükümet kurma görevini devraldıktan sonra yaptığı ilk konuşmada, sıraladığı vaatler arasında “silahları devlet elinde toplama” hedefine yer vermesi tesadüf değildir.
Kazimi’nin kontrol dışı silahları ne şekilde kontrol altına almayı düşündüğü, Irak’taki denklemin en zor ve en sıcak sorularından biridir.Toplumsal güvenliğe ve barışa zarar veren kontrol dışı silahların ortadan kaldırılması yolunda atılacak adımların niteliği devletin itibarı açısından da ciddi önem arz etmektedir. Kazimi’nin bu hedefi gerçekleştirmesi, en kayda değer başarısı olacaktır. Son bir noktaya daha dikkat çekelim. Kazimi’nin 6 Haziran 2021 olarak duyurduğu erken seçimlerde güvenilir bir ortam oluşturulabilmek, kontrol dışı silahların devlet elinde toplanmasından geçmektedir.



Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
TT

Önce seçim mi, anayasa mı?... Libya’daki siyasi krizde yeni bir dönem

Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)
Dibeybe, Libya’nın batısındaki Misrata’da toplum ve aşiret liderleriyle yaptığı görüşmede (Birlik Hükümeti Başbakanlık Ofisi)

Libya’nın batısındaki siyasi tablo içinde ertelenen seçimlere giden yol konusunda görüş ayrılığı derinleşti. Geçici Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, “4+4” adlı küçük diyalog komitesinin yürüttüğü sürece destek verirken, Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, anayasal sürece ve 2017’de hazırlanan anayasa taslağının referanduma sunulmasına bağlılığını yineledi.

Gözlemcilere göre bu iki tutum, seçimlerin teknik ayrıntılarının ötesine geçen daha geniş bir anlaşmazlığa işaret ediyor. Tartışmanın merkezinde, önümüzdeki dönemi şekillendirecek sıralamanın ne olması gerektiği sorusu bulunuyor: “4+4” anlaşmasının öngördüğü gibi önce seçimlerin yapılabilmesi için siyasi ve hukuki çerçevenin oluşturulması mı, yoksa kalıcı kurumlara geçilmeden önce anayasa taslağının Libyalıların onayına sunulmasıyla anayasal sürecin tamamlanması mı?

rgthy
Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Tekale, Anayasa Hazırlama Kurumu Başkanı ile görüşürken (Devlet Yüksek Konseyi)

Dibeybe, salı akşamı Misrata’dan etkili siyasi ve toplum önderleriyle gerçekleştirdiği görüşmede, Libya’nın doğusu ve batısındaki iki yönetici taraf arasındaki “4+4” anlaşmasına dolaylı olarak destek verdi. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre Dibeybe, anlaşmanın “hükümetinin seçimlere gitme, geçiş dönemlerine son verme ve istikrarlı ve kalıcı bir siyasi döneme geçme vizyonuyla örtüştüğünü” belirtti.

Dibeybe, “Kararın, bölünmüşlüğe son verecek ve kurumlara gerçek meşruiyetini vatandaşların iradesinden kazandıracak seçimler yoluyla Libya halkına ait olması gerektiği yönündeki vizyon nettir” dedi. Mevcut siyasi aşamaları ve kurumları yeniden üretecek düzenlemeleri reddettiğini vurguladı.

Dibeybe’nin bu tutumu, “4+4” komitesinin 30 Ağustos’ta Trablus’taki Birleşmiş Milletler misyonu merkezinde, Temsilciler Meclisi, Devlet Yüksek Konseyi ve Başkanlık Konseyi temsilcileri ile büyükelçilerin katılımıyla ve BM Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh’in himayesinde anlaşmayı imzalamasının ardından geldi.

Anlaşma; seçimlerin anayasal ve hukuki çerçevesindeki çözülememiş meselelerin ele alınmasını, Yüksek Seçim Komisyonu’nun yönetim kurulunun yeniden yapılandırılmasını ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin en geç 24 ay içinde yapılmasına yönelik bir takvim oluşturulmasını öngörüyor. Ayrıca çifte vatandaşlığa sahip kişilerin ve askerlerin seçimlerde aday olup olamayacağı meselesinin de çözüme kavuşturulması planlanıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki “Libya Ulusal Ordusu” daha önce anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını açıklamıştı. Anlaşma, ABD Başkanı’nın Afrika işleri başdanışmanı ve kurumların birleştirilmesi ile seçim sürecinin ilerletilmesine odaklanan girişime öncülük eden Massad Boulos’un desteğini almıştı. Bu sırada Birleşmiş Milletler de anlaşma için daha geniş bir siyasi destek tabanı oluşturmaya ve diğer siyasi aktörlerle temas kurmaya çalışıyor.

Buna karşılık Tekale, salı akşamı Trablus’ta Anayasa Taslağı Hazırlama Kurumu Başkanı Murec Nooh ile yaptığı görüşmeyle anayasa konusunu yeniden siyasi gündemin merkezine taşıdı. Tekale, Konseyin anayasa hazırlamakla görevli ve halk tarafından seçilmiş kurumla iletişimi sürdürmeye önem verdiğini belirtti.

Tekale, anayasal sürecin gerektirdiği adımların tamamlanmasının ve Libyalıların özgür ve adil bir referandum yoluyla kendi anayasal sistemlerini seçme hakkını kullanmalarının önemini vurguladı. Görüşmede ayrıca siyasi tıkanıklığın aşılması ve ulusal seçimlerin yapılmasının önünü açacak, üzerinde uzlaşılmış bir anayasal temel oluşturulmasının yolları ele alındı.

Anayasa taslağını hazırlamak üzere kurulan kurum 2014’te seçilmiş, anayasa taslağını Temmuz 2017’de tamamlamıştı. Ancak taslak bugüne kadar referanduma sunulmadı. Böylece taslağın referanduma götürülmesinin mi, yoksa seçimlerin önünü açacak geçici bir anayasal temel oluşturulmasının mı öncelikli olması gerektiği konusundaki anlaşmazlık devam etti.

Tekale’nin tutumu, “4+4” anlaşmasına ilişkin daha önce yaşanan anlaşmazlığı da yeniden gündeme getirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Tekale o dönemde bu süreci, kendi değerlendirmesine göre yeterli kurumsal temele dayanmadığı gerekçesiyle reddetmiş ve anayasal-hukuki sürece bağlı kalınması ve Temsilciler Meclisi ile koordinasyon sağlanması çağrısında bulunmuştu.

Dibeybe ve Tekale’nin tutumları arasındaki farklılık, Trablus’taki siyasi kurumlar içinde siyasi uzlaşıların uygulanabilir seçim sürecine nasıl dönüştürüleceği konusunda daha geniş bir görüş ayrılığı bulunduğunu ortaya koyuyor. İki taraf, ilke olarak geçiş dönemine son verilmesi ve seçimlerin yapılması konusunda hemfikir olsa da seçimlere götürecek siyasi ve hukuki çerçeve konusunda farklılaşıyor.


Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
TT

Dağ çatışmaları Husilerin kayıplarını artırıyor

Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)
Çatışmalardan kaçan Yemenliler, dün Aden yakınlarında gıda kuponu almak için sırada bekledi (Reuters)

Yemen’in Taiz’in batısı, Lahic ve batı kıyısı cephelerinde askeri çatışmalar sürerken, askeri kaynaklar dağlık bölgelerdeki çatışmalar ile hava saldırılarının Husilerin kayıplarını artırdığını belirtti.

Hükümete bağlı güçler, Kahbub Dağları’nda Husilerin düzenlediği bir saldırının püskürtüldüğünü ve bazı mevzilerin geri alındığını açıkladı. Açıklamada ayrıca bölgede üç insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğü, Vaziye bölgesinde ise Husi unsurlarına ait toplanma alanları ve araçların hedef alındığı belirtildi.

Taiz’in güney kırsalında ise hükümet güçleri, Harad Cirdad bölgesindeki Karfan Dağı’nın kontrolünün tamamen sağlandığını duyurdu. Açıklamaya göre çatışmalarda 5’ten fazla Husi öldürüldü, yaklaşık 20 kişi de yaralandı.


 ABD, 5 milyon dolar değerindeki 36 tarihi eseri Suriye’ye iade etti

Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
TT

 ABD, 5 milyon dolar değerindeki 36 tarihi eseri Suriye’ye iade etti

Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)
Suriye’nin merkezindeki antik Palmira kenti, (AFP)

ABD’li yetkililer dün, aralarında DEAŞ’ın Palmira antik kentini tahrip ettiği dönemde yasa dışı yollarla ülkeden çıkarılan bir taş heykelin de bulunduğu 36 çalıntı tarihi eseri Suriye’ye iade etti. Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre eserler, ABD makamlarının yürüttüğü soruşturmalar kapsamında ele geçirildi.

Toplam değeri 5 milyon doların üzerinde olan eserler, New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nin yanı sıra çeşitli antika koleksiyoncularından ele geçirildi.

Manhattan Bölge Savcısı Alvin Bragg, “Tarihi eserlerin iadesi, kültürel mirasın korunmasının sınırları ve ulusları aşan bir sorumluluk olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor” dedi.

Açıklamaya göre söz konusu heykel, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Palmira antik kentinden, DEAŞ mensuplarının 2015-2017 yılları arasında kentin büyük bölümünü tahrip etmesinden önce çıkarıldı.

Ağırlığı 450 kilogramdan fazla olan kireçtaşı heykelde, uzanmış durumdaki bir erkek ile etrafında bir kadın ve üç çocuk tasvir ediliyor.

ABD daha önce de Çin, Yunanistan ve İtalya dahil olmak üzere çeşitli ülkelere çalıntı tarihi eserler iade etmişti.

Suriye’nin Washington Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Muhammed Kanatiri yaptığı açıklamada, iade işleminin “kültürel mirasın korunmasına yönelik ortak bağlılığın iki ülke arasında kalıcı köprüler kurabileceğini” gösterdiğini belirtti.

Kanatiri, “Suriye-Amerikan işbirliği sayesinde, Manhattan Bölge Savcılığı’nın çabalarıyla Suriye tarihinin bir parçası nihayet ülkesine dönüyor” ifadelerini kullandı.

İade edilen eserlerden dördü, Amerikalı antika koleksiyoncusu Michael Steinhardt’tan ele geçirildi. Steinhardt, 2021 yılında ABD hükümetiyle yaptığı anlaşma kapsamında dünyanın çeşitli bölgelerinden çalınan yaklaşık 180 eseri iade etmişti. Bu eserlerin toplam değerinin 70 milyon dolar olduğu belirtildi.

Manhattan Bölge Savcılığı, Metropolitan Sanat Müzesi’nden ele geçirilen 13 eserin, 2017’den bu yana kurumdan el konulan toplam 402 tarihi eser arasında bulunduğunu açıkladı. Bu eserlerin toplam değerinin 98,7 milyon dolar olduğu bildirildi.