İsrail'in CENTCOM yetki alanına dahil edilmesi ne gibi sonuçlar doğurur? https://turkish.aawsat.com/home/article/2756456/i%CC%87srailin-centcom-yetki-alan%C4%B1na-dahil-edilmesi-ne-gibi-sonu%C3%A7lar-do%C4%9Furur
İsrail'in CENTCOM yetki alanına dahil edilmesi ne gibi sonuçlar doğurur?
En önemli öncelik, İran’ın hedef alınması ve stratejik hareketlerinin sınırlandırılması
Ortadoğu bölgesi CENTCOM’un yetki alanında yer alıyor (AFP)
İstanbul/Şarku'l Avsat
TT
TT
İsrail'in CENTCOM yetki alanına dahil edilmesi ne gibi sonuçlar doğurur?
Ortadoğu bölgesi CENTCOM’un yetki alanında yer alıyor (AFP)
Tarık Fehmi
ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Birleşik Komutanlık Planı'nda değişiklik yaparak İsrail'i Avrupa Kuvvetleri Komutanlığının (EUCOM) yetki alanından çıkarıp Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yetki alanına dahil etmesi, Ortadoğu'daki yeni dengelere işaret ediyor. Yalnızca İsrail'in yer aldığı Ortadoğu'da değil, aynı zamanda İsrail ve ABD'nin güvenliğini etkileyen bölgelerde de bu yeni güvenlik adımı çerçevesinde yerine getirilmesi gereken güvenlik tedbirleri ve stratejik görevler, ABD’nin öncelikleri değiştirmek noktasındaki gerçek niyetlerini ortaya koyuyor.
Belirli rol
CENTCOM, Pentagon tarafından 1983'te kurulan 11 muharip birleşik komutanlıktan biridir. Başlarda çatışma bölgelerine hızlı bir şekilde müdahale etme görevini yerine getiriyordu. Daha sonra bu görev, Ortak Görev Gücü’ne (Combined Joint Task Force-CJTF) devredildi. ABD, Akdeniz'de askeri birliklerin, özellikle de donanmanın varlığıyla İsrail'in güvenliğini korumakta belirli bir rol oynuyor.
CENTCOM’un yetkisi, Afrika'da Mısır ile Orta Asya ve Güney Asya'nın bazı kısımları da dahil olmak üzere tüm Ortadoğu bölgesini kapsıyor. CENTCOM, ABD’nin askeri operasyonların birçok alanında faaliyet gösteren başlıca görev gücüdür. Sonuç olarak, İsrail’in resmi olan CENTCOM’un yetki alanına dahil edilmesi, önümüzdeki dönemde bu güçler için gerçek sonuçlara ve farklı bir rol oynamasına yol açacaktır. Özellikle İsrail, ABD askeri koalisyonu, alternatiflerin harekete geçirilmesi ve ortak çıkarların güvence altına alınması konusunda proaktif bir rol oynaması için bastırdığından, bu konuya odaklanacak ve ilerleyen süreçte bunu en önemli öncelik olarak görecektir.
CENTCOM, 2015’ten bu yana NATO Kararlı Destek Misyonu’nun bir parçası olarak Afganistan'da konuşlandırılmış durumda. Ayrıca 2014 yılından bu yana Irak ve Suriye'de de ‘Doğal Kararlılık’ operasyonunun bir parçası olarak konuşlandırıldı.
Dolayısıyla, İsrail'in mevcut ve beklenen operasyonlara katılması, yeniden yapılandırılan, biyolojik savaşa, yapay zekaya, uzaktan siber sızıntılara ve diğer sorunlara karşı en son metotlarla eğitilen ve 100 bin kişilik akıllı bir orduya dönüştürülen İsrail ordusu içi yeni önemli seçenekleri de zorlayacaktır.
Ortadoğu’nun CENTCOM’un yetki alanı kapsamında olmasından dolayı karargahları faaliyet alanı dışında olan üç komutanlık arasında yer almaktadır. CENTCOM’un merkezi, Florida'daki Tampa bölgesinde bulunan MacDill Hava Kuvvetleri Üssü'nde bulunuyor. ABD ile İsrail arasında yıllar önce sessizce başlatılan ortak ve genişletilmiş ittifaka göre CENTCOM’un İsrail'deki üssü de dahil olmak üzere ABD’nin Ortadoğu'daki askeri üslerinde stratejik ve istihbarat rolü var.
Açıklanan gerekçeler
ABD yönetiminin, terörle mücadele ile sınırlı olmayan aynı zamanda başta İran tehdidi olmak üzere çok sayıdaki bölgesel tehdit gibi ortak zorluklar ve tehlikelerle yüzleşmek çerçevesinde İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında barış anlaşmaları imzalandıktan sonra Arap ülkeleri ve İsrail arasındaki arabuluculuk çabası dahil olmak üzere birçok gerekçe var. Arap ulusal güvenlik sistemi karşısında daha önce ABD tarafından Ortadoğu güvenlik sistemi için önerilen bölgesel güvenlik ve iş birliği sisteminin uygulanması da bu gerekçeler arasında yer alıyor.
Yine bu gerekçelerden biri, İsrail'in resmen dahil olduğu ve aktif bir üyesi haline geldiği uluslararası deniz güvenliği koalisyonuyla başlayan yeni bir gerçeklik çerçevesinde ABD'nin bölgedeki askeri ittifaklar çerçevesinde İsrail’in varlığını teyit etmesi de bulunuyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, İsrail ile resmi bir barış anlaşması imzalamamış olan diğer Arap ülkelerini, ABD ve İsrail arasındaki bölgesel ittifakların kapsamına girmeye teşvik etmeleri hedefleniyor. Böylece bölgedeki geleneksel tehditler ve tehlikeler, Amerikan stratejisinin uygulanmasındaki mevcut rolü aracılığıyla İsrail'in karşı karşıya geleceği süper geleneksel tehditlere ve tehlikelere dönüştürecek.
Bu ayrıca, stratejik ortaklık anlaşmasına göre ve iki ülke arasında devam eden diyalogun bir sonucu olarak genişletilmiş ABD-İsrail ittifakının niteliğini de teyit ediyor. Bu ittifak, ABD'nin, ortak ilişkiler çerçevesinde eşsiz bir emsal olarak görülen İsrail'in kuzeyinde bir askeri üsse sahip olmasını sağladı.
Buna Amerikan önceliklerinin NATO kapsamına göre yeniden düzenlenmesini de ekleyebiliriz. Bu da İsrail'in EUCOM yetki alanından çıkarılıp CENTCOM yetki alanına dahil edilmesi, ittifak ile üyeleri ve ABD yönetimi arasındaki güvenlik iş birliği alanında yeni gelişmelere yol açacaktır.
Olası sonuçlar
Yeni düzenlemeyle İsrail'in CENTCOM’un yetki alanına dahil olan 21’inci ülke olurken bazı güvenlik ve istihbarat dosyalarında bölge ülkeleriyle giderek daha fazla iş birliği yapacağı da ortada. ABD'nin bu adımı, halihazırda Afganistan, Suriye, Irak ve Ortadoğu'daki diğer çatışma noktalarındaki operasyonlardan sorumlu olan CENTCOM’un yükünü daha da artıracak.
Bu gelişme ayrıca, İsrail ile barış anlaşmaları imzalayanlar da dahil olmak üzere Arap ülkeleri arasında ABD’nin desteği ve arabuluculuğuyla güvenlik ve stratejik diyaloga kapı aralayacak. Ürdün ve Mısır, ‘Camp David Sözleşmesi’ ve ‘Vadi Arabe Barış Anlaşması’ ile halihazırda İsrail tarafıyla ortak güvenlik diyalogu kurmuş durumdalar.
Bu ayrıca CENTCOM’un İsrail ve ABD’nin İran'a karşı ortak bir düşmanlıkla birleştiği Körfez ülkelerinin yer aldığı özellikle askeri ve ekonomik güç olan Arap görev gücünü barındırmasından dolayı Ortadoğu ordularının ABD ile ve birbirleriyle birlikte çalışabilir hale gelmesini sağlayacak.
Ortadoğu ittifakının kurulması, İsrail’i başarılı bir şekilde Akdeniz coğrafyasına katma girişiminde olduğu gibi, bölgeye entegre edilmesini de sağlayacak. Fransa bunu ‘Akdeniz için Birlik’ kurarken yaptı. ABD’nin İran ve terörizme karşı koymak için bir Ortadoğu ittifakı kurma girişimi, İsrail'in bu ittifaka dahil olmasıyla birlikte Arap ülkeleriyle askeri ve güvenlik düzenlemelerini entegre etmeyi de sağlayacak. Bu ittifakın NATO’nun stratejik uygulamalarından uzak kalması ise beklenmiyor.
Son olarak
Bu gelime emsalsiz olmasına ve ABD-İsrail ortaklığına hizmet etmesine rağmen, başka bir açıdan bakıldığında, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkileri güçlendirme çabalarının aksaması ve aralarındaki ilişkilerin gerilmesi durumunda CENTCOM için Ortadoğu’da bir zorluklara ve potansiyel sorunlara yol açabilir. Ayrıca ABD ordusunu, birbirlerinin niyetlerini sorgulayan müttefiklerle çalışma konusunda garip bir duruma da sokabilir.
İsrail'in CENTCOM yetki alanına dahil edilmesinin hedeflerinden biri, Arap ülkelerini anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp bölgesel güvenlik iş birliği konusunda çalışmaya ikna etmek olabilir ve bu adım bölgesel konularda askeri iş birliğini kolaylaştırabilir. Ayrıca İsrailli askeri yetkililerin Arap ülkelerindeki meslektaşlarıyla yakınlaşmaya zorlayabilir ve CENTCOM’un Irak gibi İran’ın müttefikleri ile olan iş birliğini zorlaştırabilir. Öte yandan İsrail ile barış anlaşmaları yapan ülkelerde güvenlik ve askeri anlaşmalar çerçevesinde İsrail’in askeri üsler kurması bekleniyor. Bu da Arap bölgesinde ve Basra Körfezi'nde İsrail askerlerinin konuşlandırılacağı anlamına geliyor. Bu adım, İsrail ile ABD arasındaki askeri koordinasyon yoluyla İran hükümetine, karşısında büyük bir caydırıcı güç olduğu mesajı verecek.
Yeni ABD Başkanı Joe Biden’ın eski Başkan Donald Trump döneminde imzalanan kararları değiştirmesi oldukça zor. Belki de İsrail hükümeti, bu yeni durumu, gelişmiş silah sistemlerini pazarlama ve Ortadoğu'daki yeni güvenlik mimarisi çerçevesinde değerlendirebilir.
ABD Senatosu, İran savaşında Trump’ın yetkilerini sınırlayacak tasarıyı reddettihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322283-abd-senatosu-i%CC%87ran-sava%C5%9F%C4%B1nda-trump%E2%80%99%C4%B1n-yetkilerini-s%C4%B1n%C4%B1rlayacak-tasar%C4%B1y%C4%B1-reddetti
ABD Senatosu, İran savaşında Trump’ın yetkilerini sınırlayacak tasarıyı reddetti
ABD Kongresi’nin bulunduğu Kongre Binası’nın kubbesi (Reuters)
ABD Senatosu, Kongre’den savaş yetkisi alınmadığı sürece İran’a yönelik askeri operasyonların durdurulmasını öngören tasarıyı 50’ye karşı 49 oyla reddetti.
Oylama büyük ölçüde parti çizgisinde gerçekleşti. Başkan Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Partili müttefiklerinin çoğu tasarıya karşı oy kullanırken Demokratların neredeyse tamamı tasarıya destek verdi.
Husi’ler… İran’ın Amerika ile müzakere kozuhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322174-husi%E2%80%99ler%E2%80%A6-i%CC%87ran%E2%80%99%C4%B1n-amerika-ile-m%C3%BCzakere-kozu
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
20 Eylül 2026'da Sana'da, Husi milislerinin Yemen'in başkentini ele geçirmesinin 12. yıldönümünü anmak için düzenlediği tören sırasında nöbet tutan bir güvenlik görevlisi
Alex Vatanka/ Ortadoğu Enstitüsü İran Programı’nın kurucu direktörü
Tahran açısından ABD'nin son hamlesinin anlamı Yemen sınırlarını çok aşıyor. JD Vance geçen hafta Trump yönetiminin Yemen'deki Husilerle görüşmeler yürüttüğünü kabul ettiğinde, bunun Ortadoğu'daki bir başka gizli iletişim kanalının varlığından daha fazlasına işaret ettiğini doğrulamış oldu. ABD Başkan Yardımcısı, Washington'un Kızıldeniz'e kıyısı olan Yemen boyunca Husilerin elde ettiği büyük ilerlemenin sonuçlarını kontrol altına almaya çalıştığı bir sırada, "Husilerin kendileriyle de doğrudan görüşmelere girdik" dedi.
Bundan birkaç gün önce, Reuters'ın haberine göre ABD'li yetkililer, Maskat'taki ABD Büyükelçiliği'nde Husilerin temsilcileriyle görüştü. Görüşmeye, hareketin önde gelen siyasi isimlerinden ve ABD yaptırımlarına tabi olan Muhammed Abdüsselam da katıldı. Haberlere göre Husiler Washington'a, ABD ile yürürlükteki ateşkese uymaya ve Suudi Arabistan'la çatışmaları devam etse bile, Amerikan gemilerine saldırmamaya kararlı olduklarını, bildirdi.
Burada açık bir paradoks var. Donald Trump, Ocak 2025'te Husileri yeniden ABD'nin Yabancı Terör Örgütleri listesine almıştı. Şimdi ise Washington, son haftalarda sahadaki konumlarını önemli ölçüde güçlendiren Husilerle müzakere ediyor. Aynı zamanda Trump, Suudi Arabistan'ı desteklemek amacıyla yeni bir Amerikan hava harekâtı başlatmaktan kaçındı; ABD desteği büyük ölçüde istihbarat paylaşımı ve hedeflerin belirlenmesine yardımcı olmakla sınırlı kaldı.
Tahran'da ve bölgedeki diğer başkentlerde bu adımlar bir bütün olarak, Trump'ın İran'la savaşı da dahil olmak üzere Ortadoğu çatışmasını daha fazla genişletmenin yararı konusunda ciddi biçimde kuşku duymaya başladığının işaretleri olarak okunacaktır.
Bu, Trump'ın İran'la savaşı sona erdirmeye son derece istekli olduğu anlamına mı geliyor? Kanıtlar tam olarak böyle bir sonuca götürmüyor. Ancak daha ilginç bir şeye işaret ediyor: Washington savaşın kapsamını daraltmanın yollarını arıyor.
İran aylardır Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışıyordu. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz noktası açmak ise bu baskıyı iki katına çıkarmanın açık yolu oldu.
Şubat ayında başlayan çatışma, çoktan ABD ile İran arasındaki doğrudan karşılaşmaların kapsamını aştı. Washington artık Hürmüz Boğazı'nı, Körfez'deki müttefiklerinin karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerini, enerji altyapısını, Irak ve Lübnan'daki kırılgan siyasi durumu ve Kızıldeniz'i; bunların yanı sıra Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden başlayan savaşı da hesaba katmak zorunda.
İran, Hürmüz Boğazı’na baskı uygulayarak çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalışmak için aylarca uğraştı; Bab el-Mandeb’de ikinci bir darboğaz oluşturmak, bu baskıyı ikiye katlamanın açık bir yoluydu.
Trump geçen hafta kendisi de İran'la savaşın sona yaklaşmış olmasını umduğunu söyledi. Asıl zorluk, çatışmanın başka bir yerde yeni cephe açmasına yol açmayacak bir çıkış yolu bulmakta.
ABD'nin askerî üstünlüğü meselenin özü değil; bu zaten tartışma konusu değil. Daha zor soru, cepheleri genişleyen ve dağılan bir çatışmayı sürdürmek için Washington’un ne kadar askerî, ekonomik ve siyasi kaynak ayırmaya hazır olduğuyla ilgili. Çünkü savaşları genişletmek çoğu zaman sona erdirmekten daha kolaydır.
Savaş cephelerini birbirinden ayırmak
Washington’un kamuoyu önünde iletişim kurmadığı silahlı aktörlerle gizlice konuşması tamamen yeni bir uygulama değil. Bunun onlarca yıllık bir geçmişi var.
Kai Bird, The Good Spy adlı kitabında, CIA görevlisi Robert Ames'in 1969-1970 yıllarında Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ali Hasan Selame aracılığıyla gizli bir iletişim kanalı kurduğunu anlatıyor. O dönemde Washington, terör eylemlerine karışmakla suçladığı örgütle kamuoyu önünde arasına mesafe koyuyordu. Kanal devam etti çünkü her iki taraf da bundan fayda sağlıyordu: CIA istihbarat ve Filistin liderliğiyle iletişim kurabileceği bir kanal elde ederken, FKÖ de Washington'a ulaşabileceği bir kapı kazanıyordu.
Reuters-Majalla
Daha yakın dönemde, William Burns CIA direktörü olduğu sırada, Biden yönetimi döneminde Katar ve Mısır üzerinden yürütülen Gazze ateşkes diplomasisinin en önemli Amerikan aktörlerinden biri oldu. Trump ise 2025'te daha da ileri giderek, rehinelerden sorumlu özel temsilcisi Adam Boehler aracılığıyla, ABD tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Hamas'ın yetkilileriyle doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi.
Bu yaklaşım Trump'tan daha eski. Washington, silahlı bir rakibe siyasi meşruiyet vermeyi kamuoyu önünde reddedebilir; ancak yalnızca askerî baskının sorunu çözmediği ortaya çıktığında, onunla iletişim kanalını açık tutmanın gerekli olduğu sonucuna gizlice varabilir.
Husilerle yapılan görüşmeler de bu geleneğin içine oturuyor. Önemi burada yatıyor; fakat aynı zamanda daha önemli bir soruyu gündeme getiriyor.
Çıkar ortaklığı ve vekâlet ilişkisinin sınırları
Eğer Ensarullah, yani Husilerin resmî adıyla hareket, Tahran'ın emirlerini yerine getiren basit bir İran vekili ise Washington neden onunla ayrı bir müzakere yürütme ihtiyacı duyuyor?
İran'ın Husiler üzerinde muazzam bir nüfuza sahip olduğu kuşkusuz. Yıllar boyunca verilen siyasi destek, silah teknolojisi, eğitim ve teknik yardım, Husilerin yerel isyan hareketinden askerî bir güç ve nüfuz aracına dönüşmesine katkıda bulundu.
Bununla birlikte Husilerin farklı dönemlerde İran'ın tercihleriyle tamamen örtüşmeyen tercihler yaptığı da görüldü. Bu bağımsızlık, hareketi Tahran açısından daha kullanışlı hâle getirebilir. İran'ın Husilerin attığı her adım için doğrudan emir vermesine gerek yoktur; Husilerin hamleleri zaten İran'ın çıkarlarına hizmet edebilir.
İki taraf temel meselelerde zaten buluşuyor: Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmak, Amerikan hâkimiyetine meydan okumak, İsrail'le mücadele etmek ve deniz güvenliğinin bölgedeki siyasi çatışmalardan ayrı düşünülemeyeceğini göstermek.
Tahran’da daha fazla askeri zafer talep eden sesler ağır bastı. İran sonunda Faw’u kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sonlandırdı.
Batı Yemen'deki son çatışmalar bu ayrımın önemini ortaya koyuyor. Tahran'ın Husileri savaşın kapsamını genişletmeye teşvik etmede hiçbir rol oynamadığını düşünmek zor.
İran aylar boyunca Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı yoluyla çatışmanın ekonomik maliyetini artırmaya çalıştı. Babülmendeb'te ikinci bir darboğaz yaratmak, bu baskıyı artırmanın açık yoluydu. Temmuz ayına gelindiğinde Reuters, Amerikan saldırılarının İran'ın altyapısına yönelik devam etmesi hâlinde Tahran'ın Husileri Kızıldeniz'deki petrol güzergâhını kapatmaya hazırlanmaya teşvik ettiğini açıkça bildirmişti.
Ancak zamanlama da özel bir anlam taşıyor. Husiler mart ayının sonlarında İsrail'e füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenledi; fakat o dönemde Suudi Arabistan'a karşı büyük bir cephe açmadılar ve Babülmendeb'i İran'ın Hürmüz çevresindeki kampanyasının bir uzantısına dönüştürmediler.
Bu durum aylar sonra, Suudi Arabistan destekli Yemen hükümetinin 13 Temmuz'da Sana Havalimanı'nı hedef almasının ardından gerçekleşti. Hedef, Tahran'da Ali Hamaney'in cenazesinden dönen bir Husi heyetini taşıyan uçağın dönüşünü engellemekti.
Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav Yarımadası'nı kaybetti ve savaşı iki yıl sonra çok daha zayıf bir konumda bitirdi.
Reuters daha sonra İranlı ve bölgesel kaynaklara dayanarak uçağın İran Devrim Muhafızları komutanları, askerî danışmanlar ve füze ve insansız hava araçlarıyla bağlantılı ekipmanları da taşıdığını bildirdi. Husiler bu iddiayı reddederek yolcuların sivil olduğunu söyledi.
Ancak hareket birkaç gün içinde Suudi enerji altyapısını tehdit etti ve krallığa deniz ablukası uygulayacağını açıkladı.
Havalimanı olayı kıvılcım da olabilir, bahane de; hatta her ikisi birden olabilir. Daha önemli olan, İran'ın teşvikleriyle Husi hesaplarının sonunda açık biçimde kesişmiş olmasıdır.
Tahran, Suudi Arabistan ve küresel enerji sistemi üzerindeki baskıyı artırmak istiyordu. Husilerin ise Riyad'la çatışmayı yeniden başlatmak için kendi nedenleri vardı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre iki taraf, gerilimi artırmanın hem Yemen içindeki konumlarını hem de bölgesel statülerini güçlendirebileceği bir an seçti.
Husilerin daha sonra Babülmendeb'e doğru ilerlemesi, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğine meydan okuduğu sırada Suudi Arabistan'ı baskıya daha açık hâle getirdi. Riyad, iki güzergâhın da zorlayıcı baskıya açık olması durumunda ihracatını birinden diğerine yönlendirerek, diğerine olan bağımlılığını basitçe azaltamaz.
Bu, Tahran açısından önemli bir stratejik kazanım anlamına geliyor; ancak bu kazanım çıkarların kesişmesinden doğuyor. Aynı zamanda İran içinde bu kazanımların nasıl değerlendirileceği konusunda önemli bir tartışmayı da besliyor.
Askerî kazanımlar siyasi bir anlaşmaya dönüşebilir mi?
Bu tartışma basitçe "barış yanlıları" ile "savaş yanlıları" arasında bölünmüş değil.
Muhammed Bakır Kalibaf ve Muhsin Rızai yatıştırma yanlısı değiller. Kalibaf müzakereleri bizzat çatışmanın araçlarından biri olarak görüyor ve haziran ayında ABD ile imzalanan İslamabad Mutabakatı'nı, Amerikan baskısından ziyade İran direnişinin sonucu olarak nitelendiriyor.
13 Eylül 2026 tarihinde, Yemen’deki Bab el-Mandeb Boğazı’ndaki “Brem” Adası çevresinde çekilen bir uydu görüntüsünde tekneler görülüyor.(Reuters)
Onun yaklaşımı özetle şu: İran savaşarak pazarlık kozları yaratır, ardından bu kozları siyasi kazanımlara dönüştürmek için müzakere eder.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi diplomatik çalışmaya daha fazla ağırlık veriyor. Ancak Kalibaf ve Rızai'nin güvenlik kurumlarıyla bağlantılı olması, bu yaklaşımın ayrıca önem taşımasına neden oluyor.
Eski Cumhurbaşkanı Ekber Haşimi Rafsancani'nin oğlu ve hâlâ İran siyasetinde önemli bir figür olan Muhsin Haşimi Rafsancani, haziran ayında imzalanan İslamabad mutabakatının, üst düzey askerî komutanlar ve devletin başlıca kurumlarının yöneticileri de dahil olmak üzere Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi içinde geniş destek gördüğünü belirtti.
Bu kesim Washington'a mutlaka güvenmiyor ve onunla uzlaşma arayışında da değil. Argümanları daha dar: Askerî direnişin sonunda siyasi bir sonuca ulaşması gerekiyor.
Bu açıdan bakıldığında Husilerin başarısı, İran'ın doğru şekilde değerlendirmesi hâlinde siyasi getiriyi dönüştürebileceği bir kazanım gibi görünüyor.
Tahran Üniversitesi araştırmacısı Seyyid Hadi Berhani, mevcut durumu İran'ın 1986'da Irak'ın Fav Yarımadası'nı ele geçirmesiyle karşılaştırdı. Fav, İran-Irak Savaşı sırasında İran'ın sahadaki en önemli zaferlerinden biriydi.
Fav'ın düşmesi Irak'ı ve Körfez monarşilerini korkutmuş ve Tahran'a son derece değerli bir müzakere kozu vermişti. Ancak İran bu kozu kullanmadı.
Tahran'da daha fazla askerî zafer isteyen sesler ağır bastı. İran sonunda Fav'ı kaybetti ve iki yıl sonra savaşı çok daha zayıf bir konumda sona erdirdi.
Berhani, Husilerin bugün kendi "Fav anlarıyla" karşı karşıya olabileceği uyarısında bulunuyor. Suudi Arabistan, Babülmendeb çevresindeki tehdidi ortadan kaldırmak için yüksek bir siyasi bedel ödemeye hazır olabilir. Asıl risk ise daha büyük bir askerî zaferin hâlâ onları beklediğini varsaymak.
Ancak İran içindeki başka bir akım bundan neredeyse tam tersine bir sonuç çıkarıyor.
Bu görüşün önde gelen savunucularından Fuad İzadi, Washington’un İran'ın daha güçlü çıkacağı kalıcı bir anlaşmayı kabul etmeye niyetli olmadığını düşünüyor. Bu bakış açısına göre saldırı, ateşkes, müzakere ve ardından yeniden saldırı şeklindeki tekrar eden döngü tesadüf değil. Müzakereler ABD'ye baskıyı yeniden başlatmadan önce güçlerini toparlaması için zaman kazandırıyor.
Bu kesime göre ilk diplomatik fırsatı değerlendirmek en uygun seçenek değil. Amaç, Hürmüz Boğazı üzerinde baskı kurarak, bölgedeki enerji altyapısını hedef alarak ve çok daha geniş kapsamlı bir ekonomik şok tehdidinde bulunarak, İran'a saldırmanın maliyetini giderek daha katlanılmaz hâle getirmek.
Husiler de dikkat çekici biçimde bu anlayışla örtüşüyor. Yıllarca süren savaşlara, Amerikan bombardımanlarına ve İsrail saldırılarına dayandılar. Şimdi Washington, geçmişte güç kullanarak boyun eğdirmeye çalıştığı aynı hareketle görüşüyor.
İran'daki bu kesim açısından durum bir uzlaşma anının geldiği anlamına gelmiyor. Onlara göre bu, direnmenin işe yaradığının kanıtı.
Yeterince dayan. Maliyeti yeterince yükselt. Sonunda Amerika Birleşik Devletleri bir çıkış yolu arayacaktır.
Washington’un savaşı daraltma arayışı
İran'ın önünde iki farklı yaklaşım beliriyor: Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmak ya da Husilerin deneyiminden, ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak.
Bu hesapların arkasında mevcut savaştan çok daha eski bir hedef bulunuyor: ABD'nin Ortadoğu'daki tek hâkim dış güç konumuna son vermek.
İran'daki ideolojik açıdan en sert kesimler için Washington’un Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki son çatışmaya müdahil olmaktan kaçınması ve aynı zamanda İran'la müttefik olan Babülmendeb çevresinde konuşlanmış bir hareketle doğrudan müzakere yürütmesi, ABD'nin Ortadoğu'daki hâkimiyetini zayıflatma yönündeki eski hedefin artık eskisi kadar uzak olmadığı şeklinde okunabilir.
Tahran'daki tartışma, bu tür anlaşmazlıkları daha önce nihai olarak karara bağlayan Ali Hamaney'in yokluğunda daha da zorlaşıyor.
Hamaney'in oğlu Mücteba, babasının savaşın ilk aşamasında öldürülmesinin ardından fiilen "Dini Lider" makamını devraldı; ancak Ali Hamaney'in yaklaşık kırk yıl boyunca biriktirdiği otoriteyi miras almış değil.
İran, ya Trump’a savaşın kapsamını daraltmasında yardımcı olmayı ya da Husi’lerin deneyiminden ders çıkararak ABD’nin cephe cephe yıpratılabileceğini anlamayı seçmelidir.
Bu önemli bir mesele. Çünkü Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi politikalar oluşturabilir; ancak kararlarının nihai olarak "Dini Lider"in onayına ihtiyacı bulunuyor.
Mücteba'nın tutumu da tam olarak netleşmiş değil. İslamabad Mutabakatı konusunda başlangıçta farklı bir tutum benimsedi; ancak haberlere göre Pezeşkiyan'dan güvence aldıktan sonra sonunda anlaşmayı onayladı.
O zamandan bu yana sertlik yanlıları onun çekincelerini, anlaşmanın kabul edilebilir sınırı aştığının kanıtı olarak gösterdi. Bununla birlikte Mücteba, İran diplomatik aygıtının bir uzlaşma arayışını sürdürmesine de izin verdi.
15 Eylül 2026'da Tahran'ın güneyinde, İran'ın “Yol Göstericisi” Mehtuba Hamaney'i tasvir eden bir grafiti resminin önünde yürüyen bir adam (AFP)
Husiler konusunda ise başka bir soru hâlâ ortada duruyor. Mesele yalnızca İran'ın sahadaki kazanımları bir anlaşmaya dönüştürmek isteyip istemediği değil; Ali Hamaney sonrası İran rejiminin bu tercihi devlet kurumlarına kabul ettirebilecek ve sürdürülebilir kılabilecek bir yönetime sahip olup olmadığıdır.
Trump ise farklı bir yol izlemeye çalışıyor gibi görünüyor.
Husilerle iletişim kanalını, çatışma alanlarını birbirinden ayırma girişimi olarak okumak mümkün: Amerikan deniz trafiğini Yemen savaşının dışında tutmak, Yemen hükümeti ile Husilerin kendi aralarında bir anlaşmaya varmasına izin vermek, Hürmüz krizini ayrı biçimde kontrol altına almak ve nihayetinde Tahran'la bir tür düzenlemeye ulaşmak.
Amaç, farklı çatışma alanlarının İran merkezli tek bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek.
Bu yaklaşım umutsuzluğun ifadesi olmaktan ziyade, ABD'nin Tahran'la karşı karşıya gelmesini sona erdirmek için İran'la bağlantılı her aktörü yenmek zorunda olmadığının fark edilmesini yansıtıyor.
İran açısından asıl mesele, Trump'ın savaşın kapsamını daraltmasına yardımcı olmakla, Husilerin deneyiminden ABD'nin cephe cephe yıpratılabileceği sonucunu çıkarmak arasında hangi yolu izleyeceği.
Belki de savaşın bundan sonraki yönünü belirleyecek asıl soru, Tahran'ın Husiler üzerindeki "kontrolünün" ne ölçüde olduğu yönündeki eski tartışmadan ziyade, tam olarak bu olacak.
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."
ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurduhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5322051-abd%E2%80%99li-yarg%C4%B1%C3%A7-trump%E2%80%99%C4%B1n-baz%C4%B1-medya-kurulu%C5%9Flar%C4%B1n%C4%B1n-beyaz-saray%E2%80%99-giri%C5%9Fini-yasaklama
ABD’li yargıç, Trump’ın bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a girişini yasaklama kararını geçici olarak durdurdu
Beyaz Saray’daki CNN ağı platformu... Trump’ın CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklama niyetini açıklamasının ardından. (Reuters)
ABD’li federal yargıç, bugün Başkan Donald Trump yönetiminin CNN, MS NOW ve Politico’nun Beyaz Saray’a girişini yasaklayan kararını geçici olarak durdurdu. Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre yargıç ayrıca yönetimin söz konusu medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a yeniden girişine izin vermesine hükmetti.
Bu karar, Başkan Donald Trump ile haberlerini beğenmediği medya kuruluşları arasındaki giderek artan gerilimdeki son gelişme oldu.
Trump, 18 Eylül’de söz konusu kuruluşların Beyaz Saray’a girişini yasakladığını açıklamış ve “sahte haber” olarak nitelendirdiği yayınları eleştirmişti.
Trump son dönemde, kendisi hakkındaki olumsuz haberlerin ülke için tehdit oluşturduğunu da söyledi.
Medya kuruluşları ise yayınlarının içeriği nedeniyle hedef alındıklarını, bunun bakış açısına dayalı ayrımcılık anlamına geldiğini savunarak, yasağı ABD Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi’nin “açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.
Trump tarafından 2017’de federal bölge mahkemesi yargıçlığına aday gösterilen Timothy Kelly, 2018’de benzer bir davada CNN muhabirinin Beyaz Saray’a girişine yeniden izin verilmesi kararını vermişti. Kelly, dün tarafların savunmalarını dinledikten sonra duruşmayı herhangi bir karar vermeden sonlandırdı.
Kelly bugün, 14 gün süreyle geçerli olacak geçici bir kısıtlama emri çıkardı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu tür kararlar genellikle mahkemenin davayı daha ayrıntılı biçimde incelemesine kadar mevcut durumun korunmasını amaçlıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة