Hamaney sonrası İran için tufan

Mecid Rafi Zadeh: “İran, birleşik bir Arap cephesinden korkuyor ve Hamaney’in ölümü bir ayaklanmaya yol açacak”

Mecid Rafi Zadeh, ABD Kongresi’nde brifing verirken (Walter Schleder- Harvard)
Mecid Rafi Zadeh, ABD Kongresi’nde brifing verirken (Walter Schleder- Harvard)
TT

Hamaney sonrası İran için tufan

Mecid Rafi Zadeh, ABD Kongresi’nde brifing verirken (Walter Schleder- Harvard)
Mecid Rafi Zadeh, ABD Kongresi’nde brifing verirken (Walter Schleder- Harvard)

İsa Nehari
‘Arap Baharı’ olarak bilinen koşulların zirvesinde, ABD’nin İran’a açılması dikkat çekiciydi. Eski Başkan Barack Obama yönetimi, Müslüman Kardeşler’i ‘ılımlı İslamcılar’ olarak nitelendirdi. Bu vizyon, Washington ile başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere stratejik Arap müttefikleri arasındaki ilişkilerin doğasına gölge düşürdü.
Dünya, 20 Ocak’ta yeni bir ABD başkanını karşılarken bu adam, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın ayrılışının ardından ABD dış politikasının yeni gidişatı hakkında artan spekülasyonlarla, Ortadoğu’da bölünmeyi körükleyen devrimlerle bağlantılı son Demokrat yönetimdeki ikinci adamdı.
Başkan Trump, 2016 seçimlerini kazandıktan sonra kendisini geri çekilmeye adarken, uluslararası anlaşmaların çarkını ‘ABD çıkarına’ olan her şeye yarar sağlayacak şekilde yönlendirmeye söz verdi. Biden ise ABD’nin ‘özgür dünyanın lideri olarak’ uluslararası konumunu yeniden sağlamayı amaçlayan farklı bir gündem ortaya attı. Bu vizyon, Trump yönetiminin ülkenin özünü ele geçirdiğini düşünen Demokrat Parti’nin yönelimiyle tutarlı olduğu düzeyde gözlemciler, 46’ıncı başkanın görevinin Obama başkanlığının bir karbon kopyası olacağı yönündeki endişelerini gündeme getirmeye başladı. Bu bağlamda Biden’in Obama’nın politikalarını yeniden canlandırması, gelecek 4 yıl içerisinde ABD yönetiminin Müslüman Kardeşler ile uzlaşacağı ve Arap dünyasındaki aşırılık yanlısı grupları finanse etmekle suçlanan İran’a daha açık olacağı anlamına gelebilir.
Öne sürülen varsayımları test etmek ve Biden’ın ABD’nin bölgedeki pozisyonuna, özellikle de İran ile olan ilişkisini belirleyecek meseleler üzerindeki konumuna ışık tutmak için Independent Arabia, Harvard Üniversitesi’nde İran asıllı ABD’li araştırmacı ve Amerikan Uluslararası Ortaedoğu Konseyi Başkanı Mecid Rafi Zadeh ile yeni ABD yönetimin politikalarına ilişkin vizyonu hakkında bir röportaj gerçekleştirdi. Röportajda, altı Körfez ülkesinin tanık olduğu atılımın yanı sıra sağlığı kötüye gittiği söylenen İran Dini Lideri Ali Hamaney’den sonra en önde gelen adaylar ve 2018 yılında ABD’nin geri çekilmesine rağmen Avrupa’nın nükleer anlaşmayı destekleyen tavrının yankıları da ele alındı.
Mecid Rafi Zadeh, ‘CNN’ ve ‘Fox News’ gibi yerel ve uluslararası medya kuruluşlarında İran rejimini eleştiren tezleriyle tanınmış, önde gelen İran asıllı ABD’li bir isim olarak biliniyor. İnsan hakları aktivizmini, çalkantılı bir dönemde İran ve Suriye’de gelişen kişisel deneyimine ve görüşleri nedeniyle tutuklanmaktan kaçınma mücadelesine dayandırıyor. İngilizcenin yanı sıra Arapça ve Farsça da bilen Zadeh, iki kültür arasında kök salmış olan bilgisinin, kendisine ‘Arap ve Fars dünyalarının sosyal, dini ve politik geleneklerine derin bir bakış açısı’ kazandırdığına inanıyor.

Obama’nın mirası
20 Ocak’ta faaliyetlerine göreve gelen yeni ABD yönetiminin politikalarına geçmeden önce Zadeh, Obama yönetiminin Müslüman Kardeşler’i ‘ılımlı İslamcılar’ olarak tanımlamasına değindi. Mecid Rafi Zadeh, “Bu değerlendirmenin, Ortadoğu üzerinde önemli ve yıkıcı bir etkisi oldu ve bu etki, bugün hala hissediliyor. İslam inancının katı siyasi çarpıtmasının safça kabulü, bölgedeki bölünmeyi daha da şiddetlendirdi” ifadelerini kullandı. Nispeten deneyimsiz bir yönetimin, Arap Baharı ile birlikte yeni doğan, hoşgörülü ve liberal demokrasilerin filizlenmesini beklediğini söyleyen Zadeh, “Bölgenin inceliklerini ve özelliklerini anlayan herkes açısından, kitleleri güçlendirmekle ilgilenmeyen radikal güçlerin, kaçınılmaz boşluğu doldurmak üzere kenarda bekledikleri açıktır” dedi.
Obama yönetiminden sonra Ortadoğu’nun koşullarına da değinen Mecid Rafi Zadeh, “Demokrat Başkan döneminde radikal aktivistleri tolere etme veya onlara kucak açma telaşı, bölgeyi daha güvenli, daha müreffeh ve demokratik bir yer haline getirmedi. Sonuçlar, herkesin görebileceği bir yerdeydi. Suriye yıkıcı iç savaş nedeniyle paramparça oldu ve giderek radikalleşen Türkiye, radikaller için güvenli bir sığınak olarak ismini duyurdu. Füze programı ve bölgedeki vekilleri için engelsiz şekilde fon sağlayan İran, aynı zamanda Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) cömert şartları sayesinde gelişti” değerlendirmesinde bulundu.

Biden ve İran
Harvard Üniversitesi araştırmacısı, büyük bir belirsizliğin hakim olduğu meseleler arasında olan yeni ABD yönetimi ile İran arasındaki ilişkinin şekline de değindi. Bu bağlamda Mecid Rafi Zadeh, Biden’in Tahran’la başa çıkma yaklaşımının, Washington’un önümüzdeki onlarca yıl boyunca Ortadoğu’daki konumunu belirleyeceğini söyledi. Zadeh’e göre yeni Başkan, Obama’nın dış politikasını tekrar edecek gibi görünüyor. Bu nedenle ‘geçmişte İran’a ve radikalizm yanlısı gruplara yönelik tanık olunan herhangi bir zımni hoşgörünün ortaya koyulmama’ gerekliliğini yeniden teyit ediyor.
Son zamanlarda Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan Al Suud’un, bölge ülkelerinin ‘Washington ve Tahran arasında yeni bir anlaşma için’ olası müzakerelere katıldığını açıklaması dikkat çekici bir gelişme oldu. Bu çerçevede Zadeh, Biden’in nükleer anlaşmaya geri dönmesinin 2015 anlaşmasıyla aynı şartlara ve özelliklere sahip olmasını ve belki de İran’a daha fazla tavizi içermesini bekliyor. Mecid Rafi Zadeh, “Obama yönetiminin önderliğindeki müzakerelerde komşu ülkelerin dışlanması, Arap ülkelerinin İran’ın füze programına ilişkin endişelerini tanımada ve kendi topraklarında ve komşu bölgelerindeki şiddet yanlısı grupları finanse etmede başarısız olan hatalı bir anlaşmaya yol açtı” dedi.
ABD Başkanı Joe Biden, İran ile nükleer anlaşmanın içeriğini belirli koşullara göre uygulamaya dönme arzusunu dile getirmişti. Bu durum, Trump yönetiminin, ‘gelecek yönetimi, İran’ın ABD çıkarlarına yönelik tehdidine karşı uyararak’ önlemeye çalıştığı ve ‘azami baskı politikasının, en iyi strateji olduğunu belirttiği’ bir durum. Gözlemcilere göre bu girişimlerin en sonuncusu, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun İran’ı El-Kaide’yi barındırmak ve İran’a ‘yeni bir karargah’ kurmasına izin vermekle suçlaması oldu. Tahran, bu suçlamaların ‘yalan’ olduğunu savunuyor.
Gözlemciler, İran’ın bu ayın başında uranyum zenginleştirme düzeyini artıracağını açıklamasının ardından Biden’ın nükleer anlaşmayı yeniden canlandırma görevinin, daha karmaşık olacağına inanıyor. ABD’li araştırmacı da yeni Başkanın KOEP’e geri dönüşünün zor olmayacağını söylerken, “Çünkü rejimin iktidarı elinde bulundurmayı sürdürmesinin ekonomik iyileşmeye bağlı olduğu göz önüne alındığında Tahran, umutsuzca anlaşmaya geri dönme arayışındadır” dedi. Zadeh, “İran, uluslararası toplumu tehdit etmek ve onlara şantaj yapmak için ihlallerini artırıyor. Yeni Başkanı nükleer anlaşmaya zorluyor ve daha fazla taviz elde ediyor” değerlendirmesinde bulundu.
‘The Atlantic Council’ internet sitesinde yayınlananlara yanıt olarak gözlemciler, Trump’ın İran ile ilişkilerinde benimsediği ‘azami baskı’ politikasının, Washington’un Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) karşısında İran’a silah ambargosunu uzatamama başarısızlığının yanı sıra ABD’nin umduğu sonuçlara olanak tanımadığını belirtti. Zadeh, ‘İran rejiminin ekonomik ve siyasi iflasına katkıda bulunduğu, İran’ın terör gruplarını finanse etmekte zorluk yaşamasına neden olduğu’ için azami baskı yaklaşımını sürdürme gerekliliğine dikkati çekti. Araştırmacı, Biden’ın, selefinden daha yumuşak bir politika benimseyeceğine dair uyarısını da yineledi.
Nükleer anlaşmayı destekleyen Avrupa’nın konumu hakkında ise Amerikan Uluslararası Ortadoğu Konseyi Başkanı, AB’nin KOEP’nın terk etme konusundaki isteksizliğine şaşırdığını dile getirdi. Mecid Rafi Zadeh, ‘İran’ın Avrupa topraklarındaki suikastlarını ve bombalı saldırı planlarını’ da politika yapıcılarına yönelik bir uyanış çağrısı olarak değerlendirdi. “AB, tavrını değiştirmezse önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha fazla siyasi suikast bekleyebiliriz” diyen Zadeh, Tahran’ı yerel gündemine odaklanmaya zorlayan boğucu bir ekonomik hakimiyet oluşturmak için birleşik bir cephe inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

Körfez uzlaşısı, Tahran’a hizmet etmiyor
Suudi Arabistan ve müttefikleri, birkaç hafta önce Katar ile ilişkilerin yeniden başladığını duyurdu. Açıklama, el-Ula şehrinin ev sahipliğinde düzenlenen zirvede, altı Körfez ülkesi liderinin anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp üç yıldan fazla süren diplomatik krizi sona erdirme konusunda anlaşma sağlaması sonrasında yapıldı. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Doha’yı ‘baskı ve şantaja karşı cesur direnişinin başarılı olması’ nedeniyle tebrik etti.
İranlı yetkilinin açıklamasının ardından Katar’ın Suudi Arabistan ile ilişkilerini nasıl düzeltebileceği ve aynı zamanda boykot döneminde İran rejimi ile zirveye ulaşan yakınlaşmayı nasıl sürdüreceği hususlarında çeşitli sorular gündeme geldi. Zadeh, bu sorulara yanıt olarak, “İran rejiminin açıklamasına rağmen ana endişelerinden biri, bölge ülkelerinin ona karşı birleşik bir cepheye sahip olacağıdır. Bu nedenle İran, Arap ülkelerini bölmeye çalışmaktadır” dedi. Mecid Rafi Zadeh, Ortadoğu’daki ittifakların son zamanlarda yeniden düzenlenmesinin, İran’ı endişelendirdiğini ve izolasyonunu artırdığını söylerken, “En önemlisi, İran'ın meşruiyeti, popülaritesi ve güvenilirliği sorgulandı” dedi.
İranlı asıllı araştırmacı, “Katar’ın İran rejimi veya milisleriyle iş yürütürken aynı zamanda diğer Körfez ülkeleriyle iyi ilişkiler sürdürmesi zordur. Çünkü İran ve milisleri düzenli olarak sivillere karşı saldırılar düzenliyor ve uluslararası arenada bilinen hükümetlere karşı isyanları finanse ediyor” açıklamasında bulundu. Zadeh, “Doha, fidye konularında olduğu gibi, bu milislerle düşman olarak değil ortak şekilde hareket ederek İran’ın sevgisini kazanabileceğine inanıyorsa bu sefer de Körfez ülkeleriyle ilişkilerini tehdit edecektir” dedi.
Son değişikliklerin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır karşısında İran, Türkiye ve Katar olarak iki Ortadoğu ekseninin son bulmasının yolunu açıp açmayacağı hususunda ise Zadeh, “İran’daki yönetici din adamları iktidarda olduğu sürece Ortadoğu’da her zaman iki karşıt eksen olacağını düşünüyorum. Bu yüzden İran Katar ve Türkiye’yi kaybetse bile, bölgeyi bölmek ve istikrarı bozmak için milislerini kullanmaya devam edecektir. İran rejiminin işleyiş şekli; kaostan yararlanmak, mezhepçi gündemini Sünniler karşısında Şiilere, Araplar karşısında Farslara ve Batı karşısında Batı’ya sadık olanlara karşı kullanarak bölgeyi bölmek ve yönetmektir. Bu üç kategori nedeniyle rejim, Ortadoğu’da her zaman iki zıt eksen yaratacaktır” açıklamasında bulundu.

Washington ile çatışma
İran Devrim Muhafızları’nda Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin birinci yıldönümünde ABD medyası, Washington’daki yetkililerden alıntı yaptığı bir haberinde, İran’ın Ortadoğu’daki ABD güçlerine ve çıkarlarına karşı bir saldırı başlatmayı planladığını kaydetti. Bu bağlamda ABD ile İran’ın doğrudan bir çatışmaya ne kadar yakın olduğu hakkında konuşan Zadeh, “Savaşa gireceklerini sanmıyorum. Çünkü Washington ile Tahran arasındaki herhangi bir savaş, askeri yetersizliği, bölgedeki izolasyonu ve İran içerisinde popüler olmaması nedeniyle tahammül edemeyeceği için, İran rejimi adına bir intihar olacaktır” dedi. Mecid Rafi Zadeh ayrıca, “Tahran, ABD çıkarlarına saldırmak için vekillerini konuşlandırarak, orantısız bir savaşta faaliyet gösterme tarzına başvuracak” değerlendirmesinde bulundu.
Ancak ilginç olan askeri cephaneliğiyle övünen Tahran’ın, geçen Temmuz ayında hassas tesislerde meydana gelen bir dizi gizemli patlamalara yanıt vermek için parmağını bile kıpırdatmaması oldu. İran, nükleer programının kilit isimlerinden bilim adamı Muhsizn Fahrizade’ye düzenlenen suikasttan sonra herhangi bir dış güce karşı tek bir önlem almadı. İran’ın bu husustaki soğukkanlılığını anlamak için ABD’li araştırmacı, “İran rejimi intikam konusunda sabırlı ve uzun bir oyun geliştiriyor” dedi. Mecid Rafi Zadeh, son aylarda rejimi sessiz kalmaya zorlayan ana nedenin, herhangi bir yanlış hesaplamanın İsrail ve ABD ile ‘iktidardaki din adamlarının siyasi intiharına eşdeğer’ bir savaşa yol açma korkusu olduğuna dikkati çekti.
Zadeh, bir başka nedenin ise İran rejiminin ‘Trump’ın başkanlık seçimlerinden önce şansını artırıp, siyasi ve askeri bir zafere ulaşmasını engelleme’ arzusu olduğunu söyledi. İran asıllı ABD’li araştırmacıya göre İran’ın ‘Biden’in, kendisiyle savaş istemediğini fark ettiği için’ daha saldırgan hale gelmesi ve intikam alma eğilimine girmesi muhtemel olduğu için bu durum, Biden’in göreve gelmesiyle değişecek.
Öte yandan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ABD Başkanı Donald Trump’ı ‘İran’a saldırmak için bahane aramakla’ suçlayarak, ülkesini savundu. Zarif, Tahran’ın savaş istemese de kendisini savunacağına söz verdi.

Çin, çıkarlarıyla aynı çizgide
Pekin ve Tahran arasında ekonomik iş birliğini güçlendirmeye yönelik anlaşmaların ortaya çıkmasının ardından Çin’in İran’ı ABD yaptırımlarının ağırlığından kurtarıp kurtarmayacağına ilişkin olarak ise Mecid Rafi Zadeh, “Çin, iki nedenden dolayı İran’ın ABD yaptırımlarından kurtulmasına yardımcı olamaz. İlk olarak Asya ülkesinin desteğine rağmen İran ekonomisinin ve para biriminin düşüşte olması, ikinci olarak da Çin dahil çok sayıda ülkenin, ABD yaptırımlarını ihlal etmenin sonuçlarına ilişkin endişesidir. Pekin’in, ekonomik çıkarlarını korumak için İran’a karşı dört tur Birleşmiş Milletler (BM) yaptırımı gibi, ABD’nin de yanında yer aldığı zamanlar bulunuyor. Bu durum, Çin’in, kendi ekonomisini bir öncelik olarak gördüğünü gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Hamaney’in ölümünün etkileri
İran rejimi lideri Ali Hamaney’in pozisyonu, her zaman ulusal güvenlik için hayati bir mesele olarak görüldü. Yıllardır resmi sırların ortasında sağlık durumuna ilişkin söylentiler mevcut. Bu durumun sonuçlarına ilişkin olarak Amerikan Uluslararası Orta Doğu Konseyi Başkanı, Hamaney’in öldüğü gün, dini kuruluşu devirmek amacıyla rejime karşı ülke genelinde bir ayaklanma olabileceğini belirtti.
Rejim Lideri’nin belirlenmesinin başarısız olması halinde İran anayasası, birçok önemli siyasi kuruma Hamaney’in yerini alacak ismin belirlenmesi hususunda rol veriyor. Ancak İran Devrim Muhafızları, bu konuda anayasal yetkisi olmamasına rağmen diğer kurumlardan daha fazla siyasi ve ekonomik güce sahip. Mecid Rafi Zadeh’e göre Devrim Muhafızları elitleri, kontrol edebilecekleri birini arıyor, otoritesine meydan okuyan bir rehber veya Devrim Muhafızları’nın faaliyetlerini, siyasi ve ekonomik tekelini tam olarak destekleyen tanınmış bir din adamı değil.
İran meselelerinde uzmanlaşan araştırmacı, hâlihazırda Yargı Erki Başkanı olan İbrahim Reisi’nin Hamaney’den sonra Lider olacağını belirtti. Zadeh’e göre Reisi’nin etkisi, Mahmud Haşimi Şahrudi (İran Devrim Muhafızları üyesi ve eski yargı başkanı), Mucteba Hamaney (Dini Liderin ikinci oğlu), Muhammed Taki Misbah Yezdi (tutucu bir din adamı) ve Muhammed Rıza Mehdevi Kani (muhafazakar din adamı ve Uzmanlar Meclis Başkanı) gibi bazıları hayatını kaybetmiş adaylardan daha az değil. Ancak Hamaney’in yerini almaya hak kazanan bu isimlerden herhangi birinin, Devrim Muhafızları kadrosu için bir seçenek olması pek de olası değil, çünkü özel bir sosyal ve politik tabana sahip. Bir başka deyişle Devrim Muhafızları’nın, hatta Anayasa Koruma Konseyi ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin liderlerinin egemenliğine ve bağımsızlığına büyük bir meydan okuma oluşturabilirler.
Mecid Rafi Zadeh, “Hamaney, 1980 yılında İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu ve eski Dini Lider Humeyni’nin yerini aldığında, Ayetullah Muntazeri gibi nüfuzlu kişilere kıyasla en az nitelikli adaylar arasındaydı. Kutsal otoritesi, meşruiyeti ve güvenilirliği, Kum kentindeki üst düzey din adamları tarafından ciddi şekilde sorgulandı. Hamaney, fetva verebilecek bir merci ya da müçtehit bile değildi. Ayrıca Humeyni’ye kıyasla zayıf ve karizmadan yoksun bir lider olarak görülüyordu. İran anayasası, Dini Lider’in dini otoritesini ve niteliklerini onaylasa da Hamaney’in atanması, kesinlikle siyasi bir hareketti, dini değil” açıklamasında bulundu.
Zadeh, “Hamaney, başlangıçta zayıf olmasına rağmen, beklenmedik bir şekilde başarılı oldu, kendisine karşı çıkan üst düzey din adamlarını bir kenara itti. Kendi yakın çevresini ve dış politika bürosunu oluşturdu. Muhalefeti kontrol etmek için de İran Devrim Muhafızları ile güçlü bir koalisyon kurdu. Zamanla görüşleri de değişti. Nükleer yeteneklere ulaşmak için daha bilgili ve daha fazla ABD karşıtı haline geldi. Başka bir deyişle, askeri ve teokratik diktatörlüğün bir karışımı olan bir siyasi yapı oluşturdu” ifadelerini kullandı.
Hamaney’in ölümü sonrasında rejim liderliği anlamına gelen “Devrim Rehberliği” pozisyonunun kaldırılma ihtimalini uzak gören Zadeh, bu pozisyonun, İslam Cumhuriyeti’nin ve Şii İslam’ın kuruluş temeli olduğunu hatırlattı. ABD’li araştırmacı, Ayetullah Humeyni’nin ortaya koyduğu Velayet-i Fakih kavramına dikkati çekerken, bu nedenle bu tür bir senaryonun mümkün olmadığını vurguladı. Zadeh, “Ancak İran Devrim Muhafızları’nın liderleri, yönetiminin ilk yıllarında İran’ın Rehber’ine benzer şekilde, daha az güçlü veya nüfuzlu bir kişiliğe sahip bir aday arayacaklar, böylece Devrim Muhafızları siyasi ve ekonomik kontrolü kontrol etme özgürlüğüne sahip olacak” dedi.

İran halkının meselesi
2015 yılında Mecid Rafi Zadeh tarafından yayınlanan ve özel olarak annesinin, genel olarak da kadınların erkek egemenliği karşısında çektikleri acıların anlatıldığı bir kitapta, ‘Tahammül ve cesaret, günlük kötülüklerin üstesinden gelebilir mi?’ ve ‘Çökmekte olan bir ülke bir çocuğun kimlik hakkını inkar edebilir mi?’ gibi sorulara yer veriliyor.
Bu bağlamda İranlıların, rejimi değiştirmek için ödemeleri gereken bedeller hakkındaki bir soruya Mecid Rafi Zadeh, “İran vatandaşları, teokratların ellerinden ülkelerinin kontrolünü almak için her türlü çabayı sarf etti. Rejimi hatalarından, kötü yönetiminden ve suçlarından sorumlu tutma çabalarında kayda değer ilerleme sağladılar, ki buna Kasım 2019 protestolarında yaklaşık bin 500 kişinin ölümü de dahil” ifadeleriyle yanıt verdi. Zadeh, Avrupa ve ABD’deki politika yapıcılarına, ‘bu insanların, demokratik davalarına yönelik dış destek varlığında ne kadar başarılı olabileceğinin’ sorulması gerektiğini de vurguladı.
İran halkının çektiği acılar hususunda ise İran asıllı ABD’li araştırmacı, ailesinin bazı üyelerinin aldığı tehditleri ve karşıt yazıları nedeniyle maruz kaldığı girişimleri aktardı. Zadeh, “Rejim ailemi ve faaliyetlerimi durdurmazsam bunun ağır sonuçları olacağı tehdidinde bulundu. Babam dahil ailemin bazı bireylerini hapse attı ve onlara işkence etti. Ailemin telefonda veya sosyal medyada yaptığı her konuşmayı izlediklerine ve dinlediklerine inanıyorum. Tahran’daki yetkililer, daha önce beni yüksek pozisyonlara atayarak, İran’a ve komşu ülkelere çekmeye çalıştılar. Ancak insanlığa karşı işlediği suçlarla tanınan bu rejime karşı, aşırı yoksulluk içinde yaşamayı ve hayatımı riske atmayı tercih ettiğim için taleplerine cevap vermedim” dedi.



Venezuela muhalefet lideri Trump ile görüştü ve Nobel Barış Ödülü'nü "takdim etti"

Maria Corina Machado Beyaz Saray'a geldi (AP)
Maria Corina Machado Beyaz Saray'a geldi (AP)
TT

Venezuela muhalefet lideri Trump ile görüştü ve Nobel Barış Ödülü'nü "takdim etti"

Maria Corina Machado Beyaz Saray'a geldi (AP)
Maria Corina Machado Beyaz Saray'a geldi (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Venezüella muhalefet lideri Maria Corina Machado ile ABD başkanının Güney Amerika ülkesinin siyasi geleceğini nasıl şekillendireceğini etkileyebilecek önemli toplantıda bir araya geldi.

Öğle yemeğinde gerçekleştirilen toplantı, ikili arasında ilk yüz yüze görüşme oldu.

Yerel saatle 14:40 civarında Beyaz Saray'dan ayrılan Machado, gazetecilere toplantının “harika” geçtiğini söyledi. Machado dün, Nobel Barış Ödülü madalyasını ABD başkanına takdim ettiğini duyurdu. Beyaz Saray'da Trump ile görüşmesinin ardından Kongre binası önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Nobel Barış Ödülü madalyasını ABD başkanına takdim ettim” dedi.

Buna yanıt olarak ABD başkanı, Truth Social platformunda şöyle yazdı: “Maria, yaptığım çalışmaların takdir edilmesi için kazandığı Nobel Barış Ödülü'nü bana takdim etti. Karşılıklı saygıyı yansıtan ne kadar harika bir jest. Teşekkürler Maria!” Ziyaret sürerken, Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, Trump'ın Machado ile tanışmayı dört gözle beklediğini, ancak Machado'nun şu anda ülkeyi kısa vadede yönetmek için gerekli desteğe sahip olmadığı yönündeki “gerçekçi” değerlendirmesine sadık kaldığını belirtti.

Aralık ayında deniz yoluyla cesur bir kaçışla Venezuela'dan ayrılan Machado, Trump'ın desteğini almak için Venezuela hükümeti üyeleriyle rekabet ediyor ve ülkenin gelecekteki yönetiminde rol almasını sağlamaya çalışıyor.

Demokratik Geçiş

Amerika Birleşik Devletleri'nin bu ay hızlı bir operasyonla uzun süredir ülkeyi yöneten Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu tutuklamasının ardından, ABD ve Latin Amerika genelindeki bir dizi muhalif figür, Venezuela diasporası üyesi ve politikacı, Venezuela'nın demokratik bir geçiş sürecine başlayacağı umudunu dile getirdi.

Toplantıdan önce yapılan brifingde Leavitt, “Başkanın bu toplantıyı sabırsızlıkla beklediğini ve Venezuela halkının çoğu için gerçekten güçlü ve cesur bir ses olan Bayan Machado ile iyi ve olumlu bir görüşme olmasını umduğunu biliyorum” dedi.

Leavitt, “Bu nedenle Başkan, ülkedeki gerçekler ve orada neler olup bittiği hakkında onunla konuşmayı sabırsızlıkla bekliyor” diye ekledi.

dfrgthy
Maria Corina Machado Beyaz Saray'a geldi (AP)

Trump, Venezuela ekonomisini yeniden inşa etmeye ve ABD'nin ülkenin petrolüne erişimini sağlamaya odaklandığını söylüyor.

3 Ocak operasyonunun ertesi günü, Machado'nun ülkeye dönüp yönetmek için gerekli desteğe sahip olduğundan şüphe duyduğunu ifade ederek gazetecilere şunları söyledi: “O, ülke içinde destek ve saygı görmüyor.”

Trump, Venezuela'nın geçici Cumhurbaşkanı Delsa Rodríguez'i birkaç kez övdü ve çarşamba günü Reuters'a verdiği röportajda “onunla çalışmak çok iyi” ifadesini kullandı.

Beyaz Saray'da dün yapılan toplantıda görülülen bir diğer konu ise Trump'ın uzun süredir kazanmak istediği Nobel Barış Ödülü'nün geçen ay Machado'ya verilmesi oldu.

Machado, Maduro'yu görevden aldığı için ödülü ABD başkanına sunacağını belirtmişti, ancak Norveç Nobel Enstitüsü ödülün devredilemeyeceğini, paylaşılamayacağını veya iptal edilemeyeceğini açıkladı.

Trump ile görüşmesinden sonra Machado, ödülü başkana takdim edip etmediğini söylemeyi reddetti.

Şarku!l Avsat’ın Reuters'ten aktardığına göre çarşamba günü röportajda Machado'nun kendisine ödülü takdim etmesini isteyip istemediği sorulduğunda Trump, “Hayır, öyle demedim. O Nobel Barış Ödülü'nü kazandı” dedi.

Trump, “O çok hoş bir kadın. Sanırım sadece temel konulardan bahsedeceğiz” ifadesini kullandı.


İran'da yönetimin geleceğine ve Körfez üzerindeki yansımalarına dair üç senaryo

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

İran'da yönetimin geleceğine ve Körfez üzerindeki yansımalarına dair üç senaryo

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Muhammed eş-Şehrani

Bölgenin siyasi ve askeri gerilimde benzeri görülmemiş bir yükseliş yaşadığı, ABD-İsrail'in İran'a karşı bir askeri saldırı olasılığının arttığı ve İran’ın buna doğrudan yanıt verme tehdidiyle çatışmayı daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüştürebileceği dönemde, Tahran'da yönetimin geleceği ve bunun Körfez güvenliği ve Ortadoğu'nun istikrarı üzerindeki yansımaları hakkında sorular artıyor.

Bu bağlamda, bir dizi siyasi analist yaptıkları açıklamalarda, krizin artık yalnızca askeri bir saldırı olasılığıyla ilgili olmadığını, bunun yerine İran siyasi sisteminin gelecek dönemdeki şekliyle ve hayatta kalma, geçiş veya çöküş için olası üç senaryoyla, her bir sürecin geniş bölgesel ve uluslararası yankılarıyla ilgili olduğunu vurguladı.

Kesişen siyasi analizler, İran rejiminin artık içeriden kuşatıldığına ve ideolojik yapısının açıkça aşındığına, bunun da boğucu ekonomik krizler, hızlanan enflasyon ve artan baskı şeklinde yansıdığına ve bunun artan dış baskılarla eş zamanlı olarak geldiğine işaret ediyor.

Buna karşılık bölgenin, halklarının arzu etmediği bir çatışmanın eşiğinde olduğuna dair Körfez uyarıları artıyor. Çözümün, Ortadoğu'yu daha fazla kaos ve istikrarsızlıktan kurtarmak için akılcılığa öncelik vermekte, diyalog ve müzakerelere geri dönmekte yattığı belirtiliyor.

Stratejik tehlikeler ve bölgesel yansımalar

Bahreynli siyasi Uzman Ahmed el-Huzai, mevcut değerlendirmelerin ABD-İsrail'in İran'a karşı askeri bir harekat düzenleme olasılığının devam ettiğini gösterdiğini, ancak bunun yüksek düzeyde stratejik riskler içerdiğini belirtti. İsrail'in alarm seviyesini en üst düzeye çıkardığını, Tahran'ın ise bir saldırı olması durumunda bölgedeki ABD üslerini ve İsrail'in kendisini hedef alarak doğrudan karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladığını ifade etti. Bu faktörlerin, herhangi bir askeri seçeneği, İran sınırlarının ötesine uzanarak Ortadoğu'daki tüm güvenlik dengesini kapsayabilecek geniş bölgesel yansımalarla dolu hale getirdiğini vurguladı.

Harekatın gerçekleşmesinin bölgesel istikrar için son derece tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini, çünkü İran’ın, ABD ve İsrail üslerini meşru hedefler olarak değerlendireceğini ifade etti. Bunun da Körfez ile Ortadoğu'nun diğer bölgelerine uzanabilecek kapsamlı bir çatışmaya kapı açacağını açıkça belirtti

Askeri grilimin artmasının diplomatik çözüm şansını baltalayacağına ve İran'daki iç protestoları yoğunlaştıracağına, ayrıca Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi tehdit edeceği için küresel enerji fiyatlarındaki artışın temsil ettiği ekonomik yansımalara yol açacağına da işaret etti. Ancak eğer bir harekattan kaçınılırsa, bölge sürekli bir gerilim ve hazırlık durumunda kalacak ve açık çatışmaya kaymayı önleyebilecek sınırlı bir diplomasi penceresi açık kalacaktır.

İran'ın geleceğine dair senaryolar

Huzai, ABD'nin İran'a saldırıp saldırmamasına bakılmaksızın temel sorunun, önümüzdeki dönemde İran'daki yönetimin biçimi olduğunu belirtti. Bilhassa İran'ın ve genel olarak bölgenin geleceğini anlamak için üç ana senaryo olduğunu ifade etti.

Hamaney liderliğindeki İran rejiminin halkla doğrudan çatışma seçeneğinde ilerlemesi durumunda, bunun günlük yaşamın eşi benzeri görülmemiş bir şekilde militarizasyonu anlamına geleceğini, büyük şehirlerin vatandaşlar ve güvenlik güçleri arasında savaş alanlarına dönüşebileceğini belirtti. Bu kapsamlı baskıya dayalı yönetim tarzının, devlet ile toplum arasındaki güveni aşındıracağını ve ülkenin düşük yoğunluklu iç savaşa benzeyen sürekli bir şiddet sarmalına sürüklenme olasılığını artıracağı değerlendirmesinde bulundu.

Devrim Muhafızları ve milislere aşırı güvenmenin, askeri ve güvenlik kurumları arasında bir rekabet ortamı yaratabileceğine, rejimin bütünlüğünü zayıflatabileceğine ve kontrol edilmesi zor iç bölünmelere karşı savunmasız hale getirebileceğine dikkat çekti.

Bahreynli siyasi analist, bu senaryonun devam etmesinin, istikrarsızlık nedeniyle üretimi ve yatırımları etkileyeceğinden ekonomik ve geçim krizlerini daha da kötüleştireceğini, protestoların omurgasını oluşturan orta ve alt sınıflar üzerindeki baskıyı artıracağını söyledi. Bu durumun hayal kırıklığı ve umutsuzluk duygularını körükleyeceğini ve gençlerin büyük bir bölümünü, örgütlü muhalefet hareketlerine katılarak veya göç ederek daha radikal alternatifler aramaya itebileceğini belirtti.

Ayrıca, Hamaney rejiminin ayakta kalmasıyla birlikte artan baskının, büyük güçler için zorlu bir sınav olacağını da ifade etti. Bazı Batı ülkeleri ilave yaptırımlar uygulamaya ve rejimi siyasi olarak izole etmeye çalışacakken, Rusya ve Çin gibi diğer güçler, Batı nüfuzuna karşı koymada stratejik bir ortak olarak rejime desteklerini güçlendirebilirler. Huzai, bu ayrışmanın diplomatik sahneyi karmaşıklaştıracağını ve İran'ı küresel güçler arasında dolaylı bir çatışma arenası haline getireceğini hem içten hem de dıştan kuşatılmış bir ülke yapacağını söyledi.

İkinci senaryoya ilişkin olarak, Huzai, İran rejiminin Hamaney'siz kalması durumunda, liderlik geçişinin ülkenin dini ve siyasi kurumlarının dayanıklılığı için bir test olacağını ifade etti. Uzmanlar Meclisi'nin bu sürecin merkezinde yer alacağını, ancak Devrim Muhafızları'nın etkisinin de bir sonraki aşamayı şekillendirmede çok önemli olmaya devam edeceğini belirtti.

Dini kurum ile askeri güç arasındaki bu dengenin, bir yanda muhafazakâr ve sertlik yanlısı gruplar, diğer yanda reformistler veya pragmatistler arasında iç çatışmalara yol açabileceği gibi, kolektif veya uzlaşmaya dayalı bir liderliğin ortaya çıkmasını da sağlayabileceğine dikkat çekti. Bu çatışmaların, rejimin katı yaklaşımını sürdürüp sürdürmeyeceğini veya halkın öfkesini hafifletmeyi amaçlayan sınırlı bir açılıma doğru ilerleyip ilerlemeyeceğini belirleyeceğini söyledi.

Huzai, Hamaney'in yokluğunun halk tarafından siyasi ve sosyal reform taleplerini yeniden canlandırmak için bir fırsat olarak yorumlanabileceğini belirtti. Ancak, değişimin sadece yeni yüzlerle aynı otoritenin yeniden üretilmesinden ibaret kaldığının ortaya çıkması halinde, bunun güven kaybını derinleştireceğini ve daha organize bir biçimde protestoların yeniden canlanmasına yol açacağını öngördü.

Huzai, üçüncü senaryonun, İran rejiminin çöküşü ile birlikte etnik ve mezhepsel çeşitlilik üzerindeki kontrolünün omurgasını oluşturan merkezi devlet kurumlarının dağılmasını içerdiğini düşünüyor. Bu dağılmanın, birleşik bir vizyondan yoksun, yerel bileşenlerin kendi bölgelerinde otorite kurmak için mücadele etmesiyle birlikte, yaygın bir siyasi ve güvenlik boşluğuna yol açabileceğini, bunun da milliyetçi veya mezhepsel özelliklere sahip yarı özerk oluşumların ortaya çıkmasına kapı açacağını ifade etti.

Ekonomik yansımaların son derece ciddi olacağını, petrol ve doğalgaz üretimi ve ihracatının doğrudan etkileneceğini ve Ahvaz (Arabistan) gibi bölgelerin, bölgesel ve uluslararası enerji çatışmasının odak noktası haline gelebileceğini vurguladı. Belucistan'ın ayrılmasının Pakistan için bir güvenlik ikilemi yaratacağına, bu arada İran Azerbaycanı'nın Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmesi ile İran Kürdistan'ının daha geniş Kürt projesine entegre edilmesinin geniş çaplı bölgesel gerilimlere yol açabileceğine dikkat çekti. İran rejiminin devrilmesinin, eğer gerçekleşirse sadece içsel bir olaydan ibaret kalmayacağı, Ortadoğu'nun siyasi ve ekonomik haritasını yeniden çizebilecek kapsamlı bir bölgesel kriz olacağını kaydetti.

İran rejimi, dışarıdan kuşatılmadan önce içeriden kuşatılmış durumda

Kuveytli siyasi analist ve Körfez meseleleri araştırmacısı Muhammed Rumeyhi ise İran politikasının “kaydırma politikası” olarak bilinen, yani baskı yoğunlaştığında taktiksel esneklik gösterme politikasına dayandığını öne süren bazı Arap analizlerinin, uzmanlar için artık ikna edici olmadığını belirtti. İran rejiminin bugün dışarıdan kuşatılmadan önce içeriden kuşatılmış olduğunu ve kendi yıkımının tohumlarını kendi yapısında taşıdığını vurguladı.

Rumeyhi, halkların ideolojiden ziyade sosyoloji tarafından yönetildiğini açıklayarak, kalıcı rejimlerin, gözden geçirme, hesap verebilirlik ve değişime uyum mekanizmalarına sahip rejimler olduğunu belirtti. Bunların, kendisini mutlak doğru gören ve liderliğinin ilahi olarak yetkili kılınmış olduğuna inanan teokratik bir siyasi rejimde eksik olduğunu, bu nedenle herhangi bir gözden geçirme veya taviz vermenin son derece zor olduğunu ifade etti.

Yine Velayet-i Fakih teorisinin pratikte aşındığını ve İran halkına hizmet sunma veya fayda sağlama konusundaki iflasının, kontrolden çıkmış enflasyon, para biriminin değerindeki keskin düşüş ve baskıcı yönetimin genişlemesiyle birlikte ortaya çıktığını söyledi. İran halkının sokaklara dökülmesinin, mutlaka askeri olmayan dış baskılarla birlikte, rejimin çöküşüne yol açabileceğine dikkat çekti.

Rumeyhi rejimin çöküşüne dair korkulara ilişkin olarak, bu kaygıları önceki rejimlerin devrilişinden önce dile getirilenlere benzeterek, halkların kendi liderlerini üretebileceğini ve İran'ın alternatif bir lider üretebilecek nitelikte bir sosyal ve siyasi sınıfa sahip olduğunu vurguladı.

Bölgedeki istikrarsızlığın temelinin, bu rejimin iç baskı ve Irak, Lübnan, Yemen ve hatta Suriye'de devlet kurma çalışmalarını engelleme politikalarından kaynaklandığını ifade etti. Rejimin varlığını sürdürmesinin daha fazla vahşete yol açacağı ve ilahi yardımın yanında olduğu iddiasında bulunacağı, bunun da bölge için en tehlikeli senaryo olan yayılmacı politikalarını genişletmesi anlamına geleceği konusunda uyardı.

Bölge tehlikeli bir çatışmanın eşiğinde ve tek seçenek diyalog

Öte yandan, Ummanlı yazar ve siyasi analist Ahmed bin Salim Batmira, bölgedeki durumun son derece kritik aşamadan geçtiğini ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin ve halklarının arzu etmediği bir çatışmaya doğru ilerlediğini söyledi. Bölgedeki tüm ülkeler için felaket sonuçlar doğuracağı göz önüne alındığında, bilge kişilerin olası bir savaşı durdurmak için harekete geçeceği umudunu dile getirdi.

Batmira, mevcut aşamanın, özellikle de bu yılın, Venezuela'da yaşananlar, Ukrayna'daki savaşın devam etmesi, İsrail'in Gazze, Batı Şeria ve Lübnan'da gerilimi artıran uygulamaları ve Suriye'ye yönelik müdahalelerinin devam etmesi, ayrıca Şarm el-Şeyh konferansının sonuçlarının uygulanmaması gibi uluslararası ve bölgesel krizlerin iç içe gelmesi nedeniyle, bölge ve dünya için en zorlu dönemlerden biri olacağını açıkladı.

Ortadoğu'yu başlangıcının ve sonunun tahmin edilmesinin zor olduğu belirsiz bir dönemin beklediğini belirtti. İsrail müdahaleleri gölgesinde Suriye'deki durumun endişe verici olduğunu, aynı şekilde Lübnan'da devam eden gerilimin, yoğun medya kampanyaları ve İran'ı hedef alan Amerikan askeri hazırlıklarıyla aynı eş zamanlı olarak geldiğini kaydetti. Tüm bunların bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerinde doğrudan etkileri olacağını, İsrail'in ise bilhassa uluslararası hukuku ihlal eden Somaliland bölgesini tanıma kararının ardından, artan emelleri göz önüne alındığında, bu yüksek tansiyondan en çok fayda sağlayan ülke olacağını vurguladı.

Ummanlı siyasetçi, çözümün müzakere masasına dönüş ve ABD ile İran arasında nükleer sorunu çözmek için ciddi bir diyalogda yattığına inanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre caydırıcılık ve güç dilinin çözüm olmadığını vurgulayan Batmira, yıkımın, siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın etkilerinden hâlâ muzdarip olan Irak ve Libya'da olduğu gibi, bir ülkede başlayıp diğer ülkelere yayılan geçmiş senaryoların tekrarlanmaması konusunda uyarıda bulundu.

Batmira, tüm tarafların “zarar yok, zarar gören yok” ilkesini destekleyen anlamlı bir diyaloğa girmesinin gerekliliğini vurgulayarak, bölgede güvenlik ve barışın hakim olmasını umduğunu ifade etti. Ayrıca İran'ı, potansiyel bir Amerikan müdahalesini uygulamaya geçmeden önce önleyebilecek Arap ve İslami öneri ve görüşlere yanıt vermeye çağırdı.

İran üzerindeki artan uluslararası baskı

Iraklı siyasi analist Raad Haşim, mevcut durumun iniş çıkışları ve her iki tarafın da durumu daha kompleks hale getirecek kartlara sahip olması nedeniyle, bir tarafta İran diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında bir çatışmanın sonuçlarını ve olasılıklarını tahmin etmenin son derece zor olduğunu belirtti.

Olayların, İran'a yönelik baskıyı kademeli olarak artırmaya doğru ilerlediğini, bunun amacının, İran'ı öncelikle nükleer programının kısıtlanması, balistik füze programının sınırlandırılması ve menzillerinin belirlenmesi, ayrıca bölgedeki milislere verilen desteğin durdurulması ve rejimin politikalarına karşı çıkan protestoculara yönelik şiddetin sona erdirilmesi gibi çözülmemiş konularla ilgili uluslararası talepleri kabul etmeye zorlamak olduğunu açıkladı.

İran'ın bu talepleri kabul etmemesinin daha sert yaptırımlara yol açacağını belirten Haşim, özellikle ABD ve İsrail'in savunma ve önleme kapasitelerini güçlendirmeleri göz önüne alındığında, uluslararası iradeye karşı gelmeye devam etmenin, nihayetinde hayati önem taşıyan güç merkezlerini hedef alan silahlı bir mücadeleye yol açabileceği konusunda uyardı.

Amerikan caydırıcılık planının hesaplanmış ve kontrollü parametreler dahilinde gerilimi artırmasının muhtemel olduğunu, ancak bu yaklaşımın İran'ın “kolunu bükme” politikasını reddetmesi ve Tahran'ın “denklik temelinde” muamele görme isteğiyle çatışabileceğini, İran'ın kartları yeniden karmayı gerektirse bile meseleleri seçici olmadan eş zamanlı olarak çözmekte ısrar ettiğini açıkladı.

Son olarak, uyarı süresinin sona ermesinin İran'a artık erteleme veya çözümleri geciktirme konusunda fazla alan bırakmadığını belirtti. Amerikan yönetiminin, acil ve gecikmesiz bir şekilde çözülmesi gereken meseleleri çözmek için esnek veya ağırdan alan bir yaklaşımı benimsemeyi artık kabul edilemez bulduğunu kaydetti.


Trump, Minneapolis protestolarının ardından İsyan Yasası'nı devreye sokmakla tehdit etti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump, Minneapolis protestolarının ardından İsyan Yasası'nı devreye sokmakla tehdit etti

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, İsyan Yasası’nı yürürlüğe sokmakla tehdit etti. Söz konusu yasa, acil durumlarda ordunun ülkede düzeni sağlamak için görevlendirilmesine izin veriyor. Trump, bu adımı, Minnesota eyalet yetkililerinin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı (ICE) personeline yönelik saldırıları durdurmaması halinde atacağını belirtti.

Trump, Truth Social hesabından yaptığı paylaşımda, “Minnesota’daki yozlaşmış siyasetçiler yasaya uymaz ve profesyonel kışkırtıcılar ile isyancılar ICE personeline saldırmayı sürdürürse, İsyan Yasası’nı devreye sokacağım” ifadesini kullandı. Geçtiğimiz hafta bir ICE çalışanı bir kadını öldürmüş ve olay geniş çaplı protestoların fitilini ateşlemişti.

Trump, özellikle Ulusal Muhafızlar gibi yedek askeri güçleri kendi güvenliği açısından risk olarak gördüğü durumlarda kullanmasıyla ilgili olumsuz mahkeme kararlarının ardından, son aylarda bu adımı defalarca gündeme getirdi, ancak şimdiye kadar uygulamaya geçirmedi.

18. ve 19. yüzyıldan kalma yasaları kapsayan İsyan Yasası, federal hükümete ‘ABD içindeki hukukun uygulanması için orduyu kullanma yetkisi’ tanıyan bir acil durum mekanizması olarak öne çıkıyor.

su7ı8
ABD Gümrük ve Sınır Muhafaza Birimi (CBP) görevlileri, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde protestocularla karşı karşıya geldi. (Reuters)

Söz konusu yasa, ordunun ABD vatandaşlarına karşı kullanılmasını yasaklayan Posse Comitatus Yasası’nı devre dışı bırakma yetkisi de tanıyor.

İsyan Yasası, en son 1992 yılında Başkan George H. W. Bush tarafından yürürlüğe konmuştu. O dönemde, California Valisi’nin talebi üzerine Los Angeles’ta, bir yıl önce siyahi sürücü Rodney King’e uygulanan polis şiddeti sonrası beraat eden iki polis nedeniyle yaşanan eşine az rastlanır isyanları bastırmak amacıyla kullanılmıştı.

7 Ocak’ta, 37 yaşındaki Amerikalı kadın Renee Nicole Good, Minneapolis’te aracında ICE personelinin yürüttüğü bir operasyonu engelleme protestosu sırasında vurularak hayatını kaybetti. Operasyon, şehirde geniş çaplı gözaltılar yapmak üzere çok sayıda federal ajan konuşlandırılarak gerçekleştirilmişti.

Bu olay, kuzey ABD’nin bu büyük şehrinde bir dizi protestoya ve federal kolluk kuvvetleri ile gerginliğe yol açtı.

Geçen hafta Demokrat yerel yetkililer, Trump yönetimini sert şekilde eleştirerek, söz konusu federal ajanların şehirden geri çekilmesini talep etti.

adfrgty
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Minneapolis'te tahrip edilmiş bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı (ICE) aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)

Süregelen gerginlikler sırasında, çarşamba gecesi Minneapolis’te bir ICE görevlisi, Venezuelalı bir erkeği bacağından vurdu. Olay, protestocular ile polis arasında yeni çatışmalara yol açtı.

Dün öğleden sonra, şehirde federal bir bina yakınında polis ile protestocular arasında bir başka gergin karşılaşma yaşandı; ancak önceki günkü çatışmalar kadar şiddetli değildi.

Trump’ın en yakın danışmanlarından biri olan Stephen Miller, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, Demokrat milletvekillerini federal polise karşı ‘kasten şiddetli bir isyanı kışkırtmakla’ suçladı.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt de muhalefetin ‘nefret dolu söylemlerini’ kınadı ve bazı medya kuruluşlarını ‘iş birliği yapmakla’ itham etti.