Şam rejimi ilk kez uluslararası sahada mahkum edildi

Suriyeli Enver el-Bunni'nin arşiv fotoğrafı (AFP)
Suriyeli Enver el-Bunni'nin arşiv fotoğrafı (AFP)
TT

Şam rejimi ilk kez uluslararası sahada mahkum edildi

Suriyeli Enver el-Bunni'nin arşiv fotoğrafı (AFP)
Suriyeli Enver el-Bunni'nin arşiv fotoğrafı (AFP)

Suriyeli avukat Enver el-Bunni, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Almanyada’ki bir  mahkemenin Suriye istihbaratında çalışan eski bir polisi dört buçuk yıl hapis cezasına çarptırmasını, halen iktidarda olan bir rejimin mahkum edimesi olarak değerlendirerek tarihi bir karar olduğunu söyledi.
Almanya'daki Koblenz Bölge Yüksek Mahkemesi, 44 yaşındaki Suriyeli İyad el-Garib’i 2011 Eylül ayında Şam yakınlarında Duma şehrindeki protestolarda otuz protestocunun tutuklanması ve istihbarata ait gözaltı merkezine nakledilmesine yardımcı olmaktan suçlu buldu. Yüzünde maske takılı olan sanık, bir yandan da yüzünü bir dosyayla kapatıp kameralardan gizleyerek kararı sessizce dinledi. Mahkeme savcılığın 5 buçuk yıl ceza talebinden daha az ceza vermiş oldu.
15 Mart 2011'de başlayan Suriye'deki halk ayaklanmasının onuncu yıldönümüne yaklaşırken, dünyada ilk kez bir mahkeme, "Arap Baharı" çerçevesinde gerçekleşen sivil protestolarının Şam yönetimi tarafından acımasızca ve kanlı bir şekilde bastırılmasıyla ilgili bir davada karar verdi.
44 yaşındaki İyad el Garib, insanlığa karşı suçlara suç ortağı olarak yardım etmekle itham edilerek, 2011 yılı Eylül ayında Şam yakınlarındaki Doğu Guta'nın en büyük şehri olan Duma'da “251. Şube” veya "El-Hatib" adıyla bilinen rejime ait gizli bir gözaltı kampında en az 30 göstericinin tutuklanmasına ve hapsedilmesine karışmakla suçlanıyor. El Garib 23 Nisan'dan bu yana Koblenz'deki Bölge Yüksek Mahkemesi huzuruna çıkan ve hakimlerin dava dosyalarını ayırmasıyla hüküm giyen iki sanıktan ilki.
58 yaşındaki İkinci sanık Enver Raslan ise, insanlığa karşı suç işlemekten, özellikle de 58 kişiyi öldürmek ve dört bin tutukluya işkence yapmaktan yargılanıyor. Bu eski albayın davasının Ekim ayı sonuna kadar devam etmesi bekleniyor. El-Bunni, suçlarının boyutunun çok daha büyük olmasından dolayı Raslan’ın aleyhinde karar çıkmasını bekliyor.
Söz konusu dava dosyasının hazırlanmasında meslektaşlarıyla birlikte rol alan Suriyeli avukat el-Bunni, sanık aleyhindeki kararın iki nedenden dolayı tarihi olduğunu, bunlardan ilkinin, tarihte ilk kez Suriye rejiminde resmi görevli birinin insanlığa karşı suçlara yardım etmekten hüküm giymesi, ikicisinin ise, yine ilk kez, halihazırda iktidarda olan bir rejim üyesinin mahkum edilmesi olduğunu söyledi. Çünkü bu tür durumlarda genelde kınama veya ceza kararları rejimlerin düşmesinden sonra geliyor.
Bu dosyaların önceki dava deneyimlerinin aksine 2011'den beri işlenen suçları en iyi ve en doğru şekilde belgeledeğini ve Suriyelilerin büyük çabaları sayesinde gerçekleştiğini vurguladı. Aynı zamanda cesaretli ve adalet ilkelerine inanan Almanya ve Avrupa ülkeleri sayesinde olduğunu da sözlerine ekledi.
Almanya mahkemelerinde evrensel yargı ilkelerinin uyguladığını, ait oldukları millete veya suçların nerede işlendiğine bakılmaksızın en ciddi suçların faillerinin dahi yargılanmasına izin verildiğine işaret ederek, buna İsveç ve Norveç'in de dahil olduğuna dikkat çekti.
El-Bunni, 1980'lerin ortalarından beri, siyasi bağlantıları ne olursa olsun aktivistlerin ve bireylerin yararına Suriye'deki insan hakları sorunlarını savunan Suriyeli bir avukat. Çeşitli siyasi ve insan haklarıyla alakalı suçlamalar nedeniyle o ve ailesi toplamda 73 yıl Suriye rejiminin hapishanelerinde kaldı.

Peki Bunni ne istiyor?
Bunni bu soruya: "İnsan haklarına ve en yüksek insani değerlere saygı duyulan sivil, demokratik bir Suriye istiyorum. Çocuklarımın benim yaşadıklarımı yaşamasınlar istiyorum” cevabını verdi. “Bununla beraber de aynaya baktığımda saygı duyduğum birini görmek istiyorum” diye ekledi.
Geçen hafta ABD Küresel Adalet Komisyonu Başkanı Stephen J. Rapp, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in yargılanması halinde “öldürücü bir darbe” alacağını ve aleyhindeki delillerin “Nazileri yargılamak için toplanan delillerden daha güçlü ve daha ciddi” olduğunu açıklamıştı.
Küresel Savaş Suçları İşleri eski Başsavcısı Rapp yaptığı CBS News’e yaptığı açıklamada “Suriye Devlet Başkanı aleyhinde bir yığın delil toplandı. Deliller Nazileri ünlü Nürnberg Mahkemesi’nde yargılamak üzere müttefikler aracılığıyla toplanan delillerden daha güçlü ve daha ciddi. Naziler çirkinliklerini belgelemeleriyle ünlüydüler. Ancak onlar bile kurbanların fotoğraflarını doğru kimlik bilgileri ile çekmemişken Beşşar Esed’in yardımcıları tarafından ölünceye dek ağır işkenceye maruz kalan kurbanların binlerce fotoğrafının yanı sıra bu cinayetleri Suriye diktatörlüğü ile ilişkilendiren belgeler de bulunuyor” ifadelerini kullandı.
Suriye’de 15 Mart 2011’de Esed rejimine karşı reform talepleriyle başlayan barışçıl gösteriler rejimin devlet terörüyle karşılaşmış, ülke Ağustos 2011’de bir iç savaşa sürüklenmişti. Çoğunluğu Esed rejimi ve destekçilerinin saldırıları sonucu çatışma ve bombardımanlarda yarım milyondan fazla sivil hayatını kaybetti. Öte yandan bu süreçte Şam yönetimi pek çok sivili tutukladı ve sistematik işkence ve tecavüze maruz bıraktı.



Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA
TT

Mekke Anlaşması ve Suriye

Fotoğraf: SPA
Fotoğraf: SPA

İbrahim Hamidi

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, sadece üç büyük güç arasında yeni bir askeri anlaşma değil. Son yıllardaki savaşlar ve dönüşümlerin ardından bölgenin güvenlik denklemlerinin daha geniş bir şekilde yeniden şekillendirilmesinin bir parçası. “Yeni Suriye” için ise özel bir öneme sahip. Üç tarafı da Şam'ın müttefikleri iken, en önde gelen bölgesel rakipleri dışında bırakılmıştır.

Anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor. “Mekke Anlaşması” olarak adlandırılıyor. Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor. Adı ayrıca, bir şekilde, ticareti güvenlik, siyaset ve ticaret yollarının korunmasıyla ilişkilendiren “emniyet” kavramını da çağrıştırıyor.

İçeriğe gelince, durum daha da açık. Üç ülkeden birine yapılacak herhangi bir silahlı saldırı, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul ediliyor. Burada sembolizm ve güç bir araya geliyor. Suudi Arabistan, Arap, İslami, ekonomik ve siyasi ağırlığıyla; Türkiye, büyük ordusu, NATO üyeliği ve savunma sanayisiyle; Pakistan, ordusu, nükleer gücü, Krallık ile tarihi bağları, Washington ve Pekin ile önemli iletişim hatlarıyla bu anlaşmaya katkıda bulunuyor.

Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın bir diğer önemli girişimiyle aynı zamana denk geldi. Riyad, Avrupa Birliği'ne ek olarak 43 ülkeden askeri temsilcileri ağırlayarak çok uluslu bir deniz savunma koalisyonunun kurulmasını görüştü. Birçok ülke projeye desteklerini açıkladı. Ardından, koalisyon için bir komutan atanması ve komuta, personel ve koordinasyon yapılarının tamamlanması için çalışmaların başlatılmasıyla fikir kurumsal aşamaya geçti.

Bu adımlar, caydırıcılık oluşturmaya, istikrarı korumaya, diplomasiyi güçlendirmeye ve başkaları tarafından yapılan düzenlemelere bağımlılıktan bölge için yeni bir güvenlik sisteminin oluşturulmasına katılmaya dayalı daha geniş bir güvenlik vizyonunu ortaya koyuyor. ABD-İran savaşı, özellikle tehditlerin niteliğinin sınırları aşan ordulardan füzelere, insansız hava araçlarına, milislere ve gemilere, limanlara, enerji tesislerine ve boğazlara yönelik tehditlere dönüşmesinin ardından, geçen yıl başlayan bu süreci hızlandırma ihtiyacının altını çizdi.

Ancak Mekke Anlaşmasının bir Suriye boyutu da var. Anlaşmayı imzalayan üç ülke, yeni Suriye’nin en önemli ortakları arasında. Suudi Arabistan, Şam'ı izolasyonundan çıkarmada çok önemli bir rol oynadı. Mayıs 2025'te, Başkan Donald Trump'ın Riyad ziyaretinde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Başkan Trump ve Ahmed eş-Şara arasında yapılan ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da video konferans yoluyla katıldığı bir görüşmede, Suriye'ye uygulanan ABD yaptırımlarının kaldırılmasını teşvik etti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Riyad, Suriye'yi bölgesel ve uluslararası çevresine yeniden entegre etmek ve yeni devletin istikrarını desteklemek için çalıştı. Türkiye'ye gelince, uzun bir sınır paylaştığı Suriye'deki yeni liderlikle ilişkisi, yeni rejimin kurulmasından öncesine dayanıyor. Yıllarca süren savaş, Ankara'yı kuzey Suriye'de kilit bir oyuncu haline getirdi ve Esed'in devrilmesinden sonra ilişki, sınır krizini yönetmekten yeni devletle doğrudan bir ortaklığa dönüştü. Aynı zamanda Şam, anlaşmanın üçüncü tarafı olan Pakistan ile de iyi ilişkiler geliştirdi.

Şam açısından en az bunun kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı

Şam'ın Mekke Anlaşmasını memnuniyetle karşılaması doğal. Üye olmasa da, en önde gelen bölgesel müttefiklerinden oluşan bir caydırıcılık ağının kurulmasından fayda sağlayacak. Bu durum, yeni Suriye’nin düşmanları ve çevredeki tehditler göz önüne alındığında daha da önem kazanıyor. Esed rejiminin devrilmesiyle İran, en önemli bölgesel kalelerinden birini kaybetti ve Tahran'ı Irak ve Lübnan'a bağlayan Suriye kara köprüsü koptu. İsrail ise, İran ve ekseninin zayıflamasının ardından bölgesel güç dengesindeki önemli değişimden yararlanmaya çalışıyor ve Güney Suriye, bu rekabet halindeki çıkarlar arasındaki doğrudan çatışma alanlarından birini oluşturuyor.

İran ve İsrail arasında, Şam açısından en az ikisi kadar ciddi bir zorluk daha var; sınır ötesi milisler. Doğuda, Irak'taki milis gruplar var ve bunların bazıları İran'la ve yıllardır Suriye içinde faaliyet gösteren projeyle organik olarak bağlantılı. Batıda ise, rejimin yanında savaşan askeri makinenin temel bir parçası olan Lübnan'daki Hizbullah var. Bu nedenle, özellikle yakın çevresinde merkezi devleti güçlendiren ve milislerin devlet kurumlarından bağımsızlığını zayıflatan bölgesel düzenlemeler, yeni Suriye’nin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Suriye'nin sınırlarında istikrarlı devletlere ihtiyacı var, sınır ötesi maceralara değil. Bu açıdan bakıldığında, Mekke Anlaşması Şam için daha elverişli bir bölgesel ortamın parçası olarak görülebilir. Müttefikleri daha geniş caydırıcılık ve iş birliği ağları kuruyor, İran Esed'in devrilmesinden öncekinden daha zayıf, silahların ve güvenlik kararlarının çevre bölgelere değil, merkezi hükümete geri verilmesi yönünde artan bir baskı var. Ayrıca, İran veya İsrail’in tekelinde olmayan bir bölgesel güç dengesi, Suriye'ye devletini, ordusunu ve ekonomisini yeniden inşa etmesi için daha geniş bir alan sağlayacaktır.

Suriye için denklem daha hassas. Mekke Anlaşması müttefiklerini birleştirirken rakiplerini zayıflatıyor ve anlaşmanın tarafı olmamasına rağmen Suriye'yi başlıca faydalanıcılardan biri haline getiriyor

 Suriye için bu önemli kazanımların yanı sıra bir de zorluk var. Son bir buçuk yıldır yeni yönetim, karmaşık bir denge kurma ağını ustaca yönetti. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır ve diğer Arap ülkelerine kapılarını açtı, Türkiye ile özel ilişkisini sürdürdü, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile bağlarını geliştirdi ve Rusya ve Çin ile temas kurdu. Aynı zamanda, daha büyük bir bölgesel çatışmaya sürüklenmekten kaçınırken, çatışmayı yönetmeye ve İsrail ile müzakere etmeye çalıştı.

Fikir görünürde basit, uygulamada ise hassastı. Suriye'nin devleti yeniden inşa etmek için herkese ihtiyacı var ve tekrar bir çatışma alanı haline gelmeyi göze alamaz. Yeni anlaşma, bu denklemi yönetmeyi daha da hassas hale getiriyor. Şam'ın müttefikleri arasındaki ilişkiler daha net bir şekilde tanımlanmış ittifaklar haline geldikçe, Suriye'nin yeni güç dengesi içindeki konumu hakkında sorular çoğalıyor ve tüm taraflar ile mesafeyi korumak giderek daha önemli hale geliyor. Bu, önümüzdeki dönemde Suriye diplomasisi için gerçek bir sınav olabilir. Güçlü ve birleşik bir Şam, yeni ittifak için bir güç noktasıdır ve mevcut önceliği şüphesiz ki, hizipçiliği ortadan kaldıran ve kurumlarını ve topraklarını birleştiren yeni bir yapıya göre ordusunu inşa etmektir.

Bu, esasında katılmak isteyenlere açık olan Mekke Anlaşması'nın ardındaki fikirle de uyumlu. Güç oluşturmak, Riyad, Ankara ve İslamabad tarafından izlenen diplomasiyle çelişmiyor. Ekonomi istikrarla gelişir, kalkınma güvenlikle sağlanır, barışın korunması için caydırıcılık gerekir ve diplomasi güçle desteklenir.


İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele
TT

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İran üçgeni ve devlet için mücadele

İbrahim Hamidi

Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırganlık eylemiyle düşman listesine yeni bir devlet ekliyor gibi görünüyor

Suriye ordusu Lübnan'a girerse, Iraklı Haşdi Şabi Güçleri'nin fraksiyonları Suriye sınırını geçecektir. Amerikan saldırıları İran'a karşı kara bir harekatına dönüşürse, Devrim Muhafızları ve milisleri Körfez ülkelerine karşı karadan veya denizden yeni cepheler açacaktır. İsrail savaşını genişletirse, Hizbullah kalan füzelerini ve insansız hava araçlarını kullanacaktır.

Bunlar varsayımsal senaryolar değil, Tahran tarafından kendi saldırılarının ve vekillerinin saldırılarının genişlemesiyle paralel olarak gizlice gönderilen tehdit mesajlarıdır. Bu mesajlar, İran'ın bölgedeki projesinin gerçek doğasını bir kez daha ortaya koyuyorlar. Milisler bağımsız müttefikler değil, tek bir siyasi ve güvenlik kararıyla yönetilen ve aynı anda birden fazla cephede faaliyet gösteren tek bir askeri sistemin parçalarıdır.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra, Tahran'ın projesi dört kolunu birbirine bağlayan en önemli kara koridorunu kaybetti. Ancak proje çökmedi; bunun yerine, kendisini bir İran “üçgeni” şeklinde yeniden örgütledi; Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri ve Yemen'de Husiler. Kararları Beyrut, Bağdat veya Sana’da değil, Tahran'da alınan bu üçgen, bölgeyi sürekli bir çatışmanın eşiğinde tutmaya yetiyor.

Bu üçgen, İran'ın sınırlarını savunmak için değil, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak ve Arap komşularına taşımak için inşa edildi; böylece milisler aynı anda hem onun yanında hem de onun adına savaşıyor. Tahran, herhangi bir çatışmaya tek başına girmek yerine, onu birden fazla cepheye dağıtıyor ve bu da onu hedef alan herhangi bir kararın maliyetini artırıyor. Böylece, İran'daki bir savaş, Körfez ve Hürmüz Boğazı'nda bir yüksek tansiyona, Kızıldeniz ve Bab’ul Mendeb'de bir tehdide ve Süveyş Kanalı'na kadar uzanan meydan okumalara dönüşüyor. Bu vekil güçlerden birine karşı herhangi bir askeri operasyon, küresel ticaret, tedarik hatları ve enerji piyasalarına kadar uzanan yankıları olan, ucu açık bir bölgesel kriz haline geliyor.

Bununla birlikte, bu ağların genişleyen rolü, aynı zamanda İran projesinin paradoksunu da gün yüzüne çıkarıyor. Tahran milislere ne kadar çok güvenirse, bunların artık sadece nüfuz genişletme araçları olmadığı, aynı zamanda İran devletinin siyasi, ekonomik, ittifaklar ve ortaklıklar yoluyla nüfuzunu dayatma gücünün gerilemesini telafi etme aracı haline geldiği gerçeği de belirginleşiyor.

Bu nedenle, bu üçgenle mücadelenin başı, sadece askeri bileşenlerini ortadan kaldırmak değil, bunun yerine bir alternatif önermektir; ulus-devleti ve kurumlarını güçlendirmek, sosyal dokuyu korumak, silahı devletin elinde toplamak, sınırları kontrol etmek ve devletler arası ilişkileri geliştirmek. Denklem yalnızca Hizbullah, yalnızca Husiler veya yalnızca Iraklı milislerle ilgili değil; bu güçleri tek bir sistemde birleştiren, kaosu bir etki aracına ve savaşı siyaseti yönetme aracına dönüştüren projeyle ilgilidir.

Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor

Ayrıca, üçgenin her bir bileşenini ayrı ayrı ele almak, denklemi önemli ölçüde veya kalıcı olarak değiştirmeyecektir. Iraklı milisler -ister açıkça isterse gizli fraksiyonlar aracılığıyla faaliyet göstersinler- yeni bir cephe açmaya devam ettikleri sürece, Hizbullah'ı zayıflatmak tehdidi ortadan kaldırmayacaktır. Ağdaki diğer unsurlar faaliyetlerine devam ettiği sürece, Husileri etkisiz hale getirmek de seyrüseferi güvence altına almayacaktır. Tehdidin kaynağı ayrı olarak her bir örgüt değil, hepsini Tahran'dan yöneten ve onları birden fazla arenaya sahip tek bir cephe olarak ele alan birleşik komuta merkezidir.

İran'ın, kalan nüfuz alanlarında aynı anda birden fazla cepheyi ateşe verebilecek güce sahip olduğu açık. Ancak, İran ekseninin yaşadığı gerilemeler ve bölgede meydana gelen derin dönüşümlerden sonra bu “üçgenin” giderek zayıfladığı da aşikar. Tahran'ın saldırılarının, tehditlerinin ve uyarılarının kapsamını genişletme kararı, gücünün arttığını yansıtmaktan ziyade, gücünün sınırlarını ortaya koyuyor.

Nüfuzuna güvenen devletler, ekonomi, teknoloji, yatırım, ittifaklar, kurumlar ve ortaklıklar yoluyla varlıklarını genişletir ve derinleştirir. İran ise bölgesel nüfuzunu dayatmak için hâlâ milis ağlarına güveniyor. Kendine güvenen devletler dost edinir ve düşmanlarını dikkatlice seçerken, İran her yeni saldırıyla düşman listesine yeni bir ülke ekliyor gibi görünüyor. Kendisine karşı ittifakların genişlemesine bizzat katkıda bulunuyor.

Tahran, caydırıcılık ve nüfuz genişletme araçları olarak kendisine hizmet eden Irak, Yemen ve Lübnan'dan oluşan üçgenini, şimdi bölgesel savunmasının son hatları olarak görüyor olabilir. Ancak İran'ın koruyucu bir ağ olarak gördüğü şey, bölgedeki çoğu ülke tarafından tehdit ağı olarak görülüyor.

Birçok başkentte soru artık her bir milis gücünün ayrı ayrı nasıl kontrol altına alınacağı değil, bu sistemin nasıl ortadan kaldırılacağı ve ulus-devleti zayıflatmaya dayalı bir projeyle nasıl mücadele edileceğidir. Bu nedenle, Ortadoğu'daki mücadele bugün sadece İran üçgenine karşı değil, aynı zamanda devletin kendisi için de bir mücadeledir.


Guterres, daha istikrarlı ve kapsayıcı bir devletin inşasına destek için Suriye'de

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
TT

Guterres, daha istikrarlı ve kapsayıcı bir devletin inşasına destek için Suriye'de

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres (DPA)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Suriye'ye bugün (cumartesi) ulaştı. Guterres'in ziyareti kapsamında, geçiş sürecindeki Suriye'ye destek mesajı vermesi ve “daha istikrarlı ve kapsayıcı” bir devletin inşasına katkı sağlama yönündeki BM taahhüdünü yinelemesi bekleniyor.

Şarku'l Avsat'ın Suriye resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Guterres ve beraberindeki heyet Şam Uluslararası Havalimanı'nda Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani tarafından karşılandı.

Guterres'in ziyareti, eski BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un 2009'daki ziyaretinden bu yana bir genel sekreterin Suriye'ye gerçekleştirdiği ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor. Ziyaret, Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimin iktidara gelmesinden bir buçuk yılı aşkın süre sonra gerçekleşiyor.

Pazartesi gününe kadar Suriye'de kalacak olan Guterres'in, eş-Şara ile de görüşmesi bekleniyor. BM Genel Sekreteri'nin, 13 yılı aşkın süren ve yarım milyondan fazla Suriyelinin hayatını kaybetmesine yol açan yıkıcı savaşın ardından başlayan siyasi geçiş sürecine BM'nin desteğini vurgulaması öngörülüyor.

Guterres'in Sözcüsü Stephane Dujarric, Genel Sekreter'in ziyaret sırasında “Suriye'nin önündeki fırsatın yalnızca savaşın yaralarını sarmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda tüm Suriyeliler için daha istikrarlı, kapsayıcı ve müreffeh bir geleceğin temellerini atmayı da kapsadığını” vurgulayacağını söyledi.

Uluslararası toplum, eş-Şera'nın iktidara gelmesinden bu yana Suriye'de güçlü ve etkin kurumların kurulması, çoğulculuğun güçlendirilmesi ve ülkenin tüm kesimlerinin yönetime katıldığı bir sistemin oluşturulması çağrısında bulunuyor.

gthy
Şam'daki Emeviler Meydanı (AFP)

BM Suriye Özel Temsilci Yardımcısı Claudio Cordone da salı günü yaptığı açıklamada, Guterres'in Şam'da “Suriye tarihinin bu kritik döneminde BM'nin Suriye hükümeti ve halkını destekleme konusundaki kararlılığını” teyit edeceğini söyledi.

Guterres'in eş-Şera ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmesinin yanı sıra, sivil toplum temsilcileri ve kadın haklarını destekleyen sivil toplum kuruluşlarıyla bir araya gelmesi planlanıyor. BM Genel Sekreteri ayrıca, 1974'ten bu yana Golan'daki tampon bölgede görev yapan ve İsrail ile Suriye arasındaki ateşkesin korunmasını izleyen Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü'nün (UNDOF) merkezini ziyaret edecek.

Esad'ın devrilmesinin ardından İsrail, Suriye'deki askeri hedeflere yüzlerce hava saldırısı düzenledi ve güçlerini tampon bölgenin ötesine taşıdı. İsrail, bölgede askerden arındırılmış bir alan oluşturmak istediğini açıklarken, İsrailli yetkililer askerlerin söz konusu bölgeden çekilmeyeceğini belirtiyor.

rgthyj
Suriyeli bir adam, Dera yakınlarındaki bir köyde patlamamış bir İsrail topçu mermisine bakıyor (AFP)

Suriye ile İsrail arasında gerilimin devam etmesine rağmen iki taraf, bakanlar düzeyinde doğrudan müzakere turları gerçekleştirdi. Ancak görüşmeler, BM'nin ve ABD'nin de aralarında bulunduğu bazı Batılı ülkelerin kınadığı İsrail saldırılarını durdurmaya yetmedi.

İki ülke, ABD'nin baskısı altında ocak ayında bir koordinasyon mekanizması kurulması konusunda anlaşmıştı. Mekanizmanın, resmen onlarca yıldır savaş halinde bulunan Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşmasına zemin hazırlaması hedefleniyor.

Guterres, Esad'ın devrilmesinden bu yana Şam'ı ziyaret eden en üst düzey BM yetkilisi oldu.

BM Güvenlik Konseyi'nden bir heyet, geçen yıl aralık ayında Suriye'yi ziyaret etmişti. Eş-Şara da eylül ayında BM Genel Kurulu'na katılarak 1967'den bu yana BM'de konuşma yapan ilk Suriye lideri olmuştu.

Suriye'yi son dönemde BM'nin üst düzey yetkililerinden BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi de ziyaret etti.

BM verilerine göre, Esad'ın devrilmesinden bu yana yaklaşık 1,9 milyon Suriyeli ülke içinde yerinden edilirken, 1,7 milyon kişi de ülkeye geri döndü. Bununla birlikte, yaklaşık 5,5 milyon kişi hâlâ ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Suriye dışında yaşayanların sayısı ise yaklaşık 6 milyon. Ülkede insani yardıma ihtiyaç duyanların sayısının 15,6 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.

BM'nin ülke içinde yerinden edilenlerin haklarından sorumlu özel raportörü Paula Gaviria Betancur, bu hafta gerçekleştirdiği resmi ziyaretin sonunda yaptığı açıklamada, “Suriye, yerinden edilme sürecini yönetme aşamasından kalıcı çözümler üretme aşamasına geçebilecek imkânlara sahip” dedi.

Betancur, “Başarının en önemli göstergelerinden biri, yerinden edilmiş kişilerin haklarından yararlanabilmesi ve hayatlarını güvenli ve onurlu bir şekilde yeniden kurabilmesi olacaktır” ifadelerini kullandı.