Güçlü devletler

Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
TT

Güçlü devletler

Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)
Başkent Washington’daki Beyaz Saray (AFP)

Nebil Fehmi- Mısır eski Dışişleri Bakanı
Çok kutuplu bir çağda, ulusal kurumların maddi yetenekleri, sağlamlığı ve bölgesel ve uluslararası etkileşime girme istekleri gözden kaçırılamaz.
Birkaç hafta önce oradaki uzun deneyimlerim ve Trump ile Biden’ın siyasi yönelimleri ve aralarındaki siyasi söylem farklılıklarını takibime dayanarak ABD’ye on mesaj içeren bir makale kaleme aldım. Söz konusu mesajlar, dünyanın en güçlü ülkesinin 21’inci yüzyılda ne yapması gerektiğine dair bir Ortadoğulu Arap’ın vizyonunu ve beklentilerini ifade ediyordu.
ABD’yi sevenler ve nefret edenler arasında, ortalama 10-20 yıl boyunca uluslararası arenada büyük bir nüfuza sahip olmaya devam edeceği konusunda genel bir fikir birliği olduğunu düşünüyorum. Ancak güç merkezlerinin, iki veya tek kutuplu sistem pahasına çoğalmasıyla birlikte uluslararası siyasi denklem şu an daha hızlı bir şekilde olmak üzere sürekli değişim gösteriyor. Bu da bizi, özellikle uluslararası siyasi toplum, önceki dönemlere hâkim olan geleneksel büyük gücü çeken ‘evrensel veya küresel’ benzerleri lehine sorunlara ve çatışmalara ‘uyum sağlama’ eğiliminde olduğundan, çok sayıda seçenek ve alternatif edinmek amacıyla birçok ülke ile ilişkileri sürdürerek geleceği farklı ve derinlemesine planlamaya zorluyor. Burada şu sorunun sorulması gerekiyor; Bir sonraki güç kim olacak ve adımlarımızda kime ve hangi temelde öncelik vermeliyiz?
Orta ve küçük ülkelerin önceliğinin bölgesel hesapları ve özellikle de komşularına verilmesi gerektiğine şiddetle inanıyorum. Çünkü onlara en yakın olanlar ve savaş, barış ve varoluşsal zorluklarda taraf olmaları en muhtemel olanlar da komşularıdır. Çıkarlarımızı güvence altına almak ve tehlikelerle yüzleşmek için Arap dünyasından bahsederken çok ısrar ettiğim şey budur.  Örneğin, Mısır’ın bölgesel önceliği Araplar, Afrika ve Ortadoğu, Cezayir’in önceliği Araplar, Afrika ve Avrupa, Suudi Arabistan’ın önceliği Araplar, Körfez ve Asya olmalı.
Bununla birlikte, küreselleşme çağı bizi değerlendirme ve öncelikler alanını genişletmeye de zorluyor. Bununla tutarlı olarak siyasi analistler arasında öngörülebilir gelecekte en büyük veya en etkili gücü belirlemek için bir yarışa tanık oluyoruz. Zaman zaman askeri güç kriterine temel bir unsur olarak ağırlık verirken bazen de güç ve potansiyel ekonomik zenginliğe odaklanmayı tercih ediyorlar. Bu çalışmalar ve araştırmalar, ABD ve Çin'in dünyanın en güçlü ülkeleri olduğu sonucuna vardı. Askeri ve ekonomik standartlara göre öyle de kalacaklar. Rusya askeri olarak üçüncü sırada yer alırken ekonomik açıdan dokuzuncu sıraya yerleşti.  Önünde ise Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Brezilya ve İtalya bulunuyor.
 Bu listelerdeki ekonomik kritere göre ilk on ülkeden sekizinin piyasa ekonomisi ülkeleri olması dikkat çekicidir. Askeri kriterlere göre de en güçlü dört devletin askeri çatışmaların yaşandığı ülkeler olması da ilgi uyandırıyor. Buna ek olarak geniş sınırlara sahip ve zaman zaman gerilimler yaşanan Hindistan, askeri ve ekonomik listelerde ilk 10’da yer alan tek gelişmekte olan ülke oldu.
Bu tahminlerin doğruluk düzeyine rağmen birçok araştırma ve kullanılan kriterleri gözden geçirdikten sonra geleceğe bakışımızı ve geleceğin gücü ve kimin üzerine bahis oynadığı hakkındaki kararımızı netleştirirken, bunların önemine ve onları gözden kaçırmama gerekliliğine ilişkin bazı ek kriterleri not etmeyi önemli buldum.
Birinci olarak; iletişim teknolojisi ve uzaktan yönlendirmeye sahip olanların yanısıra askeri yetenek, devletlerin gücünü, özellikle güçlü bir proaktif unsur olarak bilgiyi elde etme veya etkileme alanındaki gelişmiş teknolojik yetenekleri değerlendirmede önemli bir kriter olarak kalacak. Bu, güçlü bir caydırıcılık yaratır ve aynı zamanda silahı kullanan devlet için riskleri ve ulusal kayıpların boyutunu azaltır. Son 30 yılda süper güçler ve diğerlerinin Kuveyt’in kurtuluşuna ve nihayet Suriye'deki İran'ın taktik hedeflerine karşı bu teknolojiye artan ilgisine tanık oldu. Bu teknoloji, Orta Doğu ve Asya'da kitlesel yıkıma yol açan silahların tehlikeleri hakkındaki devam eden tartışmalarda da gündeme geldi. Kuzey Kore'nin bu alandaki yeteneklerini geliştirmesinin ABD'nin müttefiklerinin öfkesini uyandırdığı ve birçok ülkede uzaydan yararlanma programlarının büyümesi, çeşitliliğinin de askeri kurumların vizyonu için geleceğe doğru küresel düzeyde önemli sonuçları olduğu unutulmamalıdır. Her şeye rağmen kara askeri yetenekleri, özellikle karadaki sahaların kontrolü açısından önemini korumaya devam edecektir.
İkincisi, devlet ekonomisi, devletin gücünün değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Belki de Sovyetler Birliği'nin dağılması, askeri ve güvenlik sisteminin muazzamlığına rağmen ekonomik yönden zayıf olması bu devasa askeri yapıyı taşıyamayıp devletin ve kurumlarının çökmesine bir örnek teşkil etti.
Üçüncüsü, askeri ve ekonomik gücün yanı sıra oldukça önemli bir unsur daha var ki bu da devletin ulusal kurumlarının gücü ve sağlamlığı. Çünkü askeri veya ekonomik anlamda kuvvetin mevcudiyeti bir gerçeği dayatır ve hırs, rekabet ve zorluklar yaratır. Ayrıca zor yönetim kararları, kurumların mevcudiyeti ile güçlü ve entegre bir siyasi sistemi gerektirir. Dışarıdan, bazen de içeriden tehdit edilmeyen bir devlet yoktur. Sovyetler Birliği, egemen güvenlik kurumları, birçok kanadını kaybettikten sonra Rusya gibi minyatür ve farklı bir formda geri dönmeden önce küçüldü ve parçalandı. Amerikan kurumları, son başkanlık seçimlerinin sona ermesinden sonra benzersiz bir meydan okumayla karşılaştı. Bu, ABD Savunma Bakanı'nın askeri düzenin seçim çatışmasına karışmayacağını ve kararını sivil kurumlara bırakacağını açıklamasına neden oldu. Bölgemizde Tunus, Libya, Mısır ve Yemen'deki Arap devrimleri farklı deneyimlere, aşamalara ve sonuçlara şahit oldu. Bazı ülkeler kurumlarının parçalanmasıyla çöktü. Askeri kurumlar bazen tarafsız bir rol üstlenip devletin kimliğinin tehdit edildiği durumlarda koruyucu rol üstlenerek devletin varlığını koruyup, ulusal istikrarın yeniden sağlanma hızına katkıda bulundu.
Dördüncü olarak devletin, kurumları ve kamuoyuyla birlikte, nüfuzunu genişletmek, çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için ekonomik, askeri ve siyasi gücünü sınırları dışında kullanmaya ne ölçüde hazır olduğu. Bu, gelişimi etkileme, kontrol etme ve teşvik etme veya zorlukları ve güvenlik risklerini ele alma ve belirli politik yönelimleri tanımlama bağlamındaydı. İkinci Dünya Savaşı'nda galip gelen ülkelerin Birleşmiş Milletler (BM) siyasi sistemindeki mevcut uluslararası sistemin kurumlarını ve Breton Woods, Dünya Bankası, Para Fonu veya Dünya Ticaret Örgütü, Atlantik İttifakı ve eski rakibi Varşova Paktı gibi kurumları oluşturduğunu biliyoruz. Aynısı Arap Birliği ve bölgesel düzeydeki Afrika Birliği için de geçerlidir. Bölgesel öncü ülkeler, bölgesel işbirliği yoluyla çıkarlarını korumak ve sürdürmek için kalkınmalarında ana rol oynadılar.
Tüm bunların sonucu, özellikle çok kutuplu bir çağda geleceğe bakıldığında, devletlerin maddi yeteneklerinin, güçlerini değerlendirmede önemli bir rol oynadıkları için göz ardı edilemeyeceğidir. Ancak en büyük dikkati ulusal kurumların gücüne, devletin kararlılığına, kalkınma, siyaset, güvenlik ve istikrar alanlarında bölgesel ve uluslararası etkileşime girmeye hazır olup olmadığına vermek gerekir. Çünkü güçlü ülkenin en güvenilir ve doğru değerlendirmesi; ister uluslararası ister bölgesel düzeyde gelecekte onunla işbirliği yapmanın tercih edilip edilmeyeceğidir.



İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
TT

İran protestoları: Güvenlik güçleri, eylemcileri öldürmek kastıyla hedef alıyor

Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)
Protestocularla güvenlik güçleri arasında özellikle geçen ay sert çatışmalar yaşanmıştı (Reuters)

İran'da güvenlik güçleri, eylemcilerin "hayati organlarını kasıtlı olarak" hedef almış.

Guardian'la İranlı teyit platformu Factnameh'nin ortak çalışmasında, 75'ten fazla röntgen ve tomografi görüntüsü incelendi.

Ocak ayına ait görüntülerde yüz, kafa, göğüs ve genital bölgelere isabet eden mermiler ve metal saçmalarla oluşmuş ağır yaralanmalar ortaya konuyor.

Adı Anahita olarak değiştirilen bir eylemcinin, yüz ve göz çukurları etrafına dağılmış, her biri 2 ila 5 milimetre büyüklüğünde çok sayıda saçma izi var. Protestocunun en az bir gözünü kaybettiği, diğerinin de kullanılmaz hale gelebileceği belirtiliyor.

Kimliği Ali diye değiştirilen bir hastanın göğüs röntgeninde de 174'ten fazla metal saçma görüldü. Saçmaların sıkışık dağılımı, çok yakın mesafeden ateş edildiğine işaret ediyor. Uzmanlara göre, kapsamlı ve acil cerrahi müdahaleye rağmen eylemcinin ölüm riski çok yüksek.

Kayıtlara göre 29 eylemci daha benzer şekilde metal saçmalı pompalı tüfekle vurulmuş

Bazı röntgen ve tomografi görüntülerinde, protestocuların omurga, akciğer ve kafataslarında yüksek kalibreli mermiler de tespit edildi.

En az 9 hastanın genital ya da pelvik bölgeden vurulduğu, bunların üçünde yüksek kalibreli tüfekler kullanıldığı belirtiliyor. Orta yaşlı bir kadının kasık bölgesine 200 metal parçanın isabet ettiği görülüyor. 35 yaşındaki bir erkekte de benzer şekilde kasık bölgesine dağılmış saçmalar mevcut.

Silah analiz firması Silahlanma Araştırma Hizmetleri'nden (ARES) N.R. Jenzen-Jones, bu mermilerin “tam metal kaplama” olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar öldürme amaçlı silahlar” diyor.

Adının paylaşılmasını istemeyen bir tıbbi analist de şunları söylüyor:

Bunlar savaş zamanında görebileceğiniz türden, biri askeri silahla göğüsten vurulduğunda meydana gelecek yaralanmalar. Bu tür silahlarla insanlara ateş ediyorsanız, onları öldürmeye çalışıyorsunuz demektir.

İran'da Kapalıçarşı esnafı, riyalin döviz karşısında çakılmasıyla 28 Aralık'ta greve giderek protestoların fitilini ateşlemişti. 

İran devleti eylemlerdeki can kaybına dair ilk açıklamayı 21 Ocak'ta paylaşmıştı. Güvenlik güçleri ve siviller dahil 3 bin 117 kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. 

Ancak ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), gösterilerde çıkan olaylarda en az 7 bin kişinin hayatını kaybettiğini savunmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la nükleer müzakereler devam ederken, Ortadoğu'ya askeri yığınağı artırmayı sürdürüyor.

Amerikan medyasında analizlerde İran'daki ekonomik durumun gittikçe kötüleştiği ve halkın geleceğe dair belirsizlikten şikayetçi olduğu yazılıyor.

New York Times'ın irtibata geçtiği 54 yaşındaki Meryem şunları söylüyor:

Böylesine toplu bir keder ve istikrarsızlık havasını hiç yaşamamıştım. Kendimizi çok kötü hissediyoruz. Bir saat sonra ne olacağını bilmiyoruz.

Wall Street Journal'ın görüştüğü İranlılar ise ülkeyi terk etmenin yollarını aradıklarını söylüyor. Bankalardan paralarını çekmeye çalışanlar, döviz erişimini kısıtlayan kontroller nedeniyle zorluklarla karşılaşıyor. 
Independent Türkçe, Guardian, New York Times, Wall Street Journal


Turist sayısını en çok artıran ülkeler açıklandı

Fas, 2025'te turist sayısı bakımından Afrika'nın en iyi performans gösteren ülkelerinden biriydi (Unsplash)
Fas, 2025'te turist sayısı bakımından Afrika'nın en iyi performans gösteren ülkelerinden biriydi (Unsplash)
TT

Turist sayısını en çok artıran ülkeler açıklandı

Fas, 2025'te turist sayısı bakımından Afrika'nın en iyi performans gösteren ülkelerinden biriydi (Unsplash)
Fas, 2025'te turist sayısı bakımından Afrika'nın en iyi performans gösteren ülkelerinden biriydi (Unsplash)

Yeni araştırmaya göre Afrika, 2025'te turist sayısında en büyük artış görülen bölge oldu.

Birleşmiş Milletler (BM), dünya genelindeki kısa vadeli turizm trendlerini izleyen yıllık Dünya Turizm Barometresi'ni yayımladı.

Enflasyon ve jeopolitik zorluklara rağmen seyahat iştahının hâlâ devam ettiğini gösteren araştırma, dünya genelinde uluslararası turist sayısında yüzde 4'lük artış olduğunu ortaya koydu.

BM, yaklaşık 1,52 milyar turist kaydetti; bu, 2024'e göre yaklaşık 60 milyon daha fazla. Geçen yıl aynı zamanda pandemi sonrası dönemde turizm için yeni bir rekor oldu.

Afrika geçen yıl 81 milyon turist ağırladı; bu, Avrupa ve Amerika kıtalarına göre önemli ölçüde daha az olsa da yüzde 8'le en büyük artış.

Özellikle Kuzey Afrika'da güçlü sonuçlar elde edildi (+ yüzde 11). Örneğin Afrika'nın en büyük turist güzergahı Fas, yüzde 14 daha fazla uluslararası turist ağırlayarak yaklaşık 20 milyon ziyaretçiye ulaştı.

Güney Afrika (+ yüzde 19), Etiyopya (+ yüzde 15), Seyşeller (+ yüzde 13), Tunus ve Sierra Leone (ikisi de + yüzde 10) de 2025'te en iyi performans gösteren ülkeler arasındaydı.

Ancak Avrupa, 793 milyon girişle en yüksek toplam turist sayısına ulaştı. Bu, 2024'e göre yüzde 4, 2019'a göreyse yüzde 6'lık bir artış.

İzlanda, Avrupa'daki tüm güzergahlar arasında en yüksek artışı göstererek bir önceki yıla göre yüzde 29 daha fazla ziyaretçi çekti.

Öte yandan Asya ve Pasifik, yüzde 6'lık farkla ikinci en büyük turist giriş artışını kaydetti. Bhutan, Sri Lanka ve Maldivler'de de turist sayısında artış görüldü.

Toplam turist giriş sayısı 331 milyona ulaşarak Avrupa'dan sonra ikinci en büyük rakam oldu.

Ortadoğu, 2025'te yüzde 3'lük bir büyüme kaydetti. Mısır, turist girişlerinde en yüksek artışı gösterirken, onu Ürdün, Bahreyn ve Katar izledi.

218 milyon turistle Amerika kıtası, gelen turist sayısında sadece yüzde 1 artış gösterdi. Ancak Brezilya, yüzde 37'lik muazzam bir artış yaşadı. Ardından Curaçao, Guatemala, Honduras, El Salvador ve Aruba geldi.

Genel olarak, hiçbir bölgede sayılarda azalma veya durgunluk görülmedi ve tüm dünyanın yıl boyunca turizm ihracat gelirlerinden tahmini 2,2 trilyon dolar kazandığı düşünülüyor.

BM, bu yıl uluslararası turizmin 2025'e kıyasla yüzde 3 ila 4 daha büyüyeceğini tahmin ediyor.

BM Dünya Turizm Barometresi 2025

Dünya: 1,52 milyar uluslararası turist girişi; yüzde 4 büyüme

Avrupa: 793,5 milyon uluslararası turist girişi; yüzde 4 büyüme

Asya ve Pasifik: 331 milyon uluslararası turist girişi, yüzde 6 büyüme

Amerika: 218 milyon uluslararası turist girişi, yüzde 1 büyüme

Afrika: 81 milyon uluslararası turist girişi, yüzde 8 büyüme

Ortadoğu: 99,8 milyon uluslararası turist girişi, yüzde 3 büyüme

Independent Türkçe


Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla
TT

Münih Güvenlik Konferansı: ABD’nin izolasyonist yaklaşımı Avrupa'yı uyandırdı

Görsel: Al-Majalla
Görsel: Al-Majalla

Tarık Raşid

Avrupalı liderler, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana süren eski dünya düzeninin sona erdiğini ilan etmek ve bireysel uluslararası güç ve çıkarların hakim olduğu, ittifakları ve kolektif eylemi reddeden yeni bir düzenin ortaya çıkmaya başladığını duyurmak veya bu konuda uyarmak için adeta birbirleriyle yarıştılar.

Münih Güvenlik Konferansı'nda, komadaki bu dünya düzeni için ağıtlar yakıldı. Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen ve çoğu Avrupa'dan olmak üzere dünyanın dört bir yanından 50'den fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı konferansın 62. oturumu gerçekleştirildi. Katılımcılar, Atlantik'in iki yakası arasındaki güvenin aşındığına tanıklık ederken bu anın bir dönüm noktası olduğu konusunda hemfikirdiler.

Avrupalı liderlerin üzerinde anlaştıkları en önemli noktalar, ABD'ye olan bağımlılıktan kurtulma ve Washington ile dostluk ve koordinasyondan ödün vermeden bağımsız bir rota çizmeye başlama gerekliliğiydi. Aynı zamanda, ABD’nin koruması altında kalmaktan ve kaçınılmaz coğrafi konumları nedeniyle birlikte yaşamaktan başka çareleri olmadığını kabul ettikleri Rusya'dan korkmaktan kurtulacakları bir nükleer şemsiye kurmayı da kararlaştırdılar.

2026 Münih Güvenlik Raporu'na göre G7 ülkelerinin vatandaşlarının sadece küçük bir yüzdesi, mevcut hükümetlerinin politikalarının gelecek nesilleri daha iyi bir konuma getireceğine inanıyor. Hem iç hem de dış siyasi yapılar, aşırı bürokratik ve vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak için reform veya uyum sağlayamayan yapılar olarak görülüyor.

Raporda, ABD Başkanı Donald Trump, mevcut kuralları ve kurumları kasıtlı olarak zayıflatan bir kampanya yürütmekle açıkça suçlanıyor. Trump'ın destekçileri için, Washington'ın ‘buldozer politikası’, kurumsal çıkmazları aşmanın ve uzun süredir devam eden sorunlara çözüm bulmanın bir yolu. Trump yönetiminin NATO'nun savunma harcamalarını artırması ve İsrail ile Hamas arasında ateşkes sağlanması için baskı yapması da bunu kanıtlıyor.

Bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorgulayan rapor, dünyanın koşullu anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor.

Ancak rapor, bu yaklaşımın güvenlik, refah ve özgürlüğü teşvik eden politikalar uygulamaya koyma yeteneğini sorguluyor ve dünyanın, özel çıkarların kamu çıkarlarının üzerinde olduğu ve ilkelere dayalı küresel kurallar ve iş birliğine başvurmak yerine bölgesel güçlerin hakim olduğu, duruma göre değişen anlaşmalarla yönetilen bir sistemin ortaya çıkmasına tanık olabileceği konusunda uyarıyor. Raporda, bu sistemin, yıkım politikasına umut bağlayanlara değil, yalnızca güçlü ve zenginlere hizmet edeceği için, savunucularına ters tepeceği belirtiliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD yönetiminin mevcut uluslararası düzenin temel direklerinden geri çekilmesinin, özellikle Avrupa, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu gibi hükümetlerin uzun süredir ‘Amerikan barışı’ şemsiyesine güvenen çeşitli bölgelerde yansımaları oldu. Küresel ticaret, kalkınma ve insani yardım başta olmak üzere birçok alan da bu durumdan etkilendi.

Raporda, Washington'ın kademeli olarak geri çekilmesi, Ukrayna'ya verdiği desteğin sallantıda olması ve Grönland hakkındaki açıklamalarının Avrupa'nın güvensizlik duygusunu beslediği ve ABD'nin Avrupa güvenliğine yaklaşımının güvence verme, şart koşma ve zorlamanın harmanlanması olduğu vurgulandı.

Bu karışık sinyallerle karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri, ABD ile iyi ilişkiler sürdürmek ve daha fazla bağımsızlık için hazırlık yapmak arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Avrupalılar, Washington'ın Çin'in nüfuzunu sınırlama çabalarının ciddiyetine şüpheyle yaklaşırken son dönemdeki bazı politikalarının bu hedefle çeliştiğini düşünüyor. Hatta Washington’ın müttefiklerine destek vermektense Pekin ile anlaşmalara öncelik vereceğinden korkuyorlar.

fvfrvf
Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı'nın son gününde Bayerischer Hof Hoteli’nin genel görünümü, 15 Şubat 2026 (Reuters)

Raporda, Trump yönetiminin, Washington’ın kendisinin oluşturulmasına katkıda bulunduğu küresel ticaret kurallarını, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına aykırı geniş kapsamlı gümrük vergileri uygulayarak açıkça terk ettiği ve Çin pazar bozucu uygulamalarına devam ederken, ‘Önce Amerika’ ilkesine hizmet eden ikili anlaşmalar yapmak için ekonomik baskı uyguladığı, ABD’nin birçok uluslararası kuruluştan çekilmesinin, bu kuruluşlar için varoluşsal krizlere yol açtığı iddia ediliyor.

Bu değişiklikler, küresel düzene karşı çıkan birçok tarafı, ABD'ye bağımlılıktan kurtulmanın yollarını aramaya itti. Raporda, bunun özellikle Avrupa'da yeniden keşif için maliyetli yatırımlar gerektirse de, uluslararası kuralların ve normların yaygın olarak yok edilmesi politikalarından daha fazla halkın beklentilerini karşılayabileceği sonucuna varılıyor.

Marco Rubio'nun uzlaşmacı konuşması

Ancak, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konferanstaki konuşmasında kullandığı dil, geçen yılki konferansta Avrupalıları şok eden ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in kullandığı dilden daha uzlaşmacı görünüyordu. Vance, Avrupalıları medyaya aşırı kısıtlamalar getirerek ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler haline gelmek üzere oldukları ve kıtanın kapılarını yasadışı göçe karşı, Avrupa'ya yönelik asıl tehdidin Rusya'dan değil, Trump yönetiminin zayıf ve çürümüş olarak tanımladığı kıtanın içinden geldiğini iddia etti. Rubio ise ironik bir şekilde Avrupalılara Çin ile görüşmeleri sürdürmelerini, ancak ulusal çıkarlarından ödün vermemelerini tavsiye etti. Avrupa'nın bu tavsiyeye ihtiyacı yoktu, zira Trump'ın izinden giderek Pekin'e yakınlaşmaya başlamıştı. Önce Amerika politikasını benimseyen Trump'ın Nisan ayında Çin lideri Şi Cinping ile görüşmesi bekleniyor.

Rubio, ABD ve Avrupa'nın ortak bir tarih ve kaderi paylaştığını doğruladığında Avrupalı liderler rahat bir nefes aldı, ancak aynı zamanda iklim değişikliği ve kitlesel göç karşıtı grupların ortak refahı tehdit ettiği konusunda uyarıda bulundu. Yasadışı göçün tehlikelerini ayrıntılı olarak anlatan Rubio, göçün bir kriz oluşturduğunu ve Batı'daki toplumları istikrarsızlaştırdığını söyledi. Vance'in daha önce yaptığı, Batı'nın bu politikaların sonucu olarak kültürel bir çöküşle karşı karşıya olduğu yönündeki açıklamayı tekrarladı.

Rubio ve Trump yönetimi, Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırdığı için liberalleri suçluyor.

Rubio ve Trump yönetimi, liberalleri Avrupa'nın kültürel ve ekonomik çöküşünü hızlandırmak ve tedarik zincirlerini rakiplerin eline teslim etmekle suçluyor ve ‘ulusumuzun üretim kapasitesini, zenginliğini ve bağımsızlığını elinden aldığını’ iddia ediyor.

Rubio'nun uyarıları, Avrupa'ya bu politikalar konusunda rotasını değiştirmesi ya da bunun sonucunda kültürel yok oluşla karşı karşıya kalması arasında bir seçim yapmasını öneren, yakın zamanda yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ndeki uyarıları yansıtıyor.

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington’ın Avrupa'daki milliyetçi partilerle bağlarını güçlendireceği ve onlarla iş birliği yaparak ülkedeki statükoya direneceği yönünde bir not içeriyordu.

Rubio, Avrupa ile olan bu anlaşmazlığın, sadece askeri değil, manevi ve kültürel bağları da olan Avrupa'ya yönelik ABD'nin derin endişesinden kaynaklandığını iddia ederek eleştirilerini hızla yumuşatmaya çalıştı.    

Hem eleştiri hem de övgü olarak yorumlanan Rubio'nun konuşması, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupalıları, kıtanın maruz kaldığı karalama kampanyası ve alaycı tavırlara karşı gururla hareket etmeye çağırmasının ardından geldi. Macron, Avrupa'nın kendi güvenliğini bağımsız olarak tanımlaması gerektiğini vurguladı. Macron, Paris'in, Rusya tehdidi karşısında Avrupa'nın güvenliğini kendi şartlarına göre yeniden yapılandırmayı da içeren kapsamlı bir yaklaşımla ortak bir caydırıcılık oluşturmak için müttefikleriyle stratejik nükleer istişareler yürüttüğünü de sözlerine ekledi. Avrupa'nın mevcut güvenlik yapısının geleceğe dayanamayacağını ve Avrupa'nın, agresif bir coşku hali yaşadığına inandığı Moskova ile gelecekteki bir arada yaşamayı şekillendireceğini kabul eden Macron, Moskova ile müzakerelerden Trump'ı dışlamak istediğini ima etti, çünkü Moskova ile aynı coğrafi bölgede yaşayanlar Avrupalılar ve bu nedenle ABD'nin bu konuda rol oynamasını istemiyor. Fransa, Macron'un ‘ulusal doktrin’ olarak adlandırdığı, başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleriyle işbirliği ve ortak güvenlik çıkarları tarafından garanti edilen bir doktrini hayata geçirmek için çalışıyor.

yjuı
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Almanya'nın güneyindeki Münih kentinde düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşurken, 14 Şubat 2026 (AFP)

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise, NATO çerçevesi içinde gerçekleştirilmesi şartıyla, ülkesinin yasaya bağlı kalarak Fransa ile Avrupa nükleer caydırıcılığı konusunda gizli görüşmeler yürütüldüğünü duyurdu. Fransa ve İngiltere, Avrupa'daki tek nükleer güçlerken, Almanya ve Avrupa'nın geri kalanı NATO çerçevesinde ABD'nin nükleer korumasına güveniyor. Avrupa nükleer projesinin ayrıntıları ise gizli kalmaya devam ediyor. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı, önümüzdeki haftalarda daha fazla bilgi açıklanmasını bekliyor ve Avrupa'nın ABD'den bağımsızlık için hazırlıklı olması gerektiğini vurguluyor. Merz ise daha diplomatik bir üslupla ABD'yi Atlantik'in iki yakası arasındaki güveni yeniden tesis etmeye ve canlandırmaya çağırırken, temellere ve ilkelere dayanan uluslararası sistemin zayıfladığını ve dünyanın ABD'nin liderlik konumunu kaybettiği bir ‘güç siyaseti’ dönemine girdiğini vurguladı.

Ancak Washington ile Avrupa arasında mevcut gerginliğin rahatsız edici bir gerçeklik olduğunu yineledi. İngiltere, Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılmasına (Brexit) ve 2020'de eurodan bağımsızlığını kazanmasına rağmen, safları bozmak istemedi. İngiltere Başbakanı Keir Starmer konuşmasında Avrupa'nın savunma ve güvenlik konusunda kendi ayakları üzerinde durması çağrısında bulundu. Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için savaşmaya hazır olması gerektiğini vurgulayarak, Rus tehditlerine karşı koruma sağlamak için İngiliz uçak gemilerini Kuzey Kutbu ve çevresine gönderme niyetini açıkladı.

Starmer, Avrupa'nın halkını, değerlerini ve yaşam tarzını korumak için mücadele etmeye hazır olması gerektiğini vurguladı.

ABD, Kanada ve NATO müttefiklerinin, özellikle Moskova'nın Ukrayna ile gelecekteki herhangi bir barış anlaşmasının ardından silahlanma programını hızlandıracağı için, bölgedeki Rus tehditlerine karşı koymak amacıyla bu girişime katılacağını açıklayan Starmer, Avrupa'nın saldırganlığı caydırmaya ve gerekirse savaşmaya hazır olması gerektiğini söyledi.

Bir askeri güç oluşturmanın günümüzün para birimi olduğuna inanan İngiltere Başbakanı, ülkesinin NATO Şartı'nın ‘İttifakın herhangi bir üyesine yapılan saldırının tüm üye devletlere yapılan bir saldırı olarak kabul edilir’ maddesine olan bağlılığının sarsılmaz olduğunu vurguladı.

Avrupa'dan ekonomik izolasyon politikasından önemli bir sapma gösteren Starmer, Brexit’in bir sonucu olarak ortaya çıkan bazı politikaları yeniden gözden geçirme ve güvenlik ve büyümeyi artırmak için Avrupa tek pazarını canlandırma niyetini dile getirdi. Münih'teki ABD-Avrupa tartışması, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas'ın ‘kurtarılmaya ihtiyacı olmadığı’ gerekçesiyle Avrupa'nın Washington’ın Batı medeniyetini kurtarma çağrılarını reddetmesiyle sona erdi.

ABD Başkanı Trump’ın Danimarka'ya ait Grönland adasını zorla ele geçirme isteği nedeniyle gerginlikler devam ederken, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen Münih'te yaptığı açıklamada, kırmızı çizgi olarak gördüğü ülkesinin toprak bütünlüğünden taviz vermeyeceğini taahhüt etti. Ancak, Danimarka, Grönland ve ABD'nin birlikte yapabilecekleri başka şeyler de olduğunu, bunlara adadaki ABD askeri varlığının artırılmasının da dahil olduğunu belirtti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de Avrupalılara, ülkesinin 2027 yılında AB üyeliği için net bir takvim belirlemeleri çağrısında bulundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Antlaşması'nın 42’nci maddesi uyarınca, bir seçenek olmaktan ziyade acil bir gereklilik olarak gördüğü ortak Avrupa savunma maddesini yeniden NATO’nun 5. maddesini yerine getirme konusundaki ciddiyetine ilişkin şüpheler nedeniyle, 2030 yılına kadar olası bir Rus saldırısına karşı askeri hazırlığı desteklemek için 800 milyar avroluk bir program başlatmıştı. Genel olarak konferans, ABD’li ve Avrupalı müttefikler arasındaki uçurumun boyutunu ortaya koydu. Trump’ın benimsediği izolasyonist yaklaşımın, Avrupa'nın uykusundan uyanması ve Washington'a olan bağımlılığından kurtulması için bir uyarı olduğu ortaya çıktı. Bu durum, ABD'nin dünyadaki etkisine ve Avrupa'nın Rusya karşısındaki konumuna olumsuz etkileyebilir ve yeni bölgesel ittifaklar ve blokların ortaya çıkmasına neden olabilir.