AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.


Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti
TT

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Pasifik Adaları Forumu, yıllık zirvesinin açılışında her türlü dış müdahaleyi reddetti

Palau'da düzenlenen 55. Pasifik Adaları Forumu Liderleri Toplantısı, Çin ile Tayvan arasındaki gerilimin gölgesinde geçen görüşmelere en az beş liderin katılmadığı bir ortamda, ‘yabancı ortakların bu ülkelerin kaderini belirleme hakkına sahip olmadığı’ yönündeki net bir mesajla dün başladı.

Zirve, iklim değişikliği, uyuşturucu bağlantılı suçlar ve Çin'in geçen temmuz ayında fırlattığı ve Pasifik Okyanusu sularına düşen balistik füze denemesinin yansımaları da dahil olmak üzere bir dizi acil bölgesel sorunu ele alıyor.

Üye devletlerden en az beş lider zirveye şahsen katılmayacak, ancak yerlerine temsilcilerini gönderecek.

Fransız haber ajansı AFP’nin kaynakları, Çinli diplomatların Pasifik adaları liderlerine, Palau'da Tayvan Dışişleri Bakanı'nın da katılabileceği yan etkinliklere iştirak etmeyeceklerini bildirdiğini aktardı.

Palau Cumhuriyeti Devlet Başkanı Surangel Whipps Jr., toplantının açılışında yaptığı konuşmada, “Ortaklarımızın aramızda bulunmasından memnuniyet duyuyoruz, ancak rotamızı belirleyecek olanlar onlar değildir” diyerek Pasifik adalarının tek bir tutum etrafında birleşmesi gerektiğini vurguladı.

Solomon Adaları Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Rick Houenipwela ise ‘etraflarındaki stratejik rekabetin tırmandığını’ belirterek “Forum, Pasifik liderlerinin açıkça konuştuğu, ciddiyetle dinlediği ve yalnızca kendilerine ait fikirleri ortaya koyduğu siyasi bir yuva olarak kalmalı” dedi.

Houenipwela, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ortaklarımızı memnuniyetle karşılıyor ve desteklerini takdir ediyoruz; ancak bu destek, görevlerimizi belirlememeli, onları başarmamıza yardımcı olmalı.”

Houenipwela, pazar günü bir bakanın kendisine karşı güvensizlik önergesi vermesinin ardından acil bir siyasi krizle ilgilenmek üzere beklenmedik bir şekilde ülkesine dönen Solomon Adaları Başbakanı Matthew Wale'yi temsilen toplantıya katıldı.

Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong, Pasifik ülkelerinin ‘gönderdikleri heyetler ve bunlara kimin başkanlık edeceği konusunda kendi kararlarını kendilerinin verdiğini’ söyledi.

Wong, Avustralya yayın kurumu ABC’ye yaptığı açıklamada “Bu forum, Pasifik ülkelerinin kendi kararlarını almalarına olanak tanıyor” dedi. Wong, bölgesel rekabet ve çatışma döneminde karar alan güçlü bir bölgesel örgüt ve bölgesel mekanizmaya sahip olmanın büyük güçler ile küçük devletler arasındaki güç eşitsizliğiyle başa çıkmanın yollarından biri olduğunun altını çizdi.

Toplantıya katılmayanlar arasında ayrıca Pekin'e yakınlığıyla bilinen Kiribati Devlet Başkanı, Samoa ve Vanuatu başbakanları ile Fransa'nın denizaşırı toprağı Yeni Kaledonya'nın hükümet başkanı da bulunuyor.

 

Çeşitli Pasifik adalarından gelen yaklaşık 110 polis memuru, bu alanda bölge düzeyindeki iş birliğinin ilk büyük çaplı pratik uygulaması olarak toplantı boyunca güvenliği sağlıyor.

Forumun en büyük ülkesi ve bağışçısı olan Avustralya, Solomon Adaları ve Kiribati'de Çin polisinin varlığına gerek olmadığı gerekçesiyle, forum bünyesinde kendi  güvenliğini sağlamaya yönelik çabalara öncülük ediyor.


ABD, Hürmüz Boğazı’nda yeni mayınların döşenmesini engelledi

Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

ABD, Hürmüz Boğazı’nda yeni mayınların döşenmesini engelledi

Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, dün Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi oturum aralarında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile görüştü (İran Cumhurbaşkanlığı)

ABD ordusu, temmuz ayı sonlarından bu yana İran'a yönelik bilinen ilk saldırısında Larak Adası'ndaki iki fırlatma rampasını hedef alarak, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Hürmüz Boğazı'na deniz mayını taşıyan füzeler fırlatma girişimini engelledi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), mayın döşeyen DMO’nun ‘yakın bir tehdi’ oluşturduğunu belirtirken, İranlı yetkililer, ABD saldırısında iki kişinin öldüğünü ve bazı kişilerin de yaralandığını duyurdu. Tahran, bu saldırıya Ürdün'deki iki ABD üssüne füzeler fırlatarak karşılık verirken Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) El Minhad Üssü’nü hedef aldığını ve Hürmüz Boğazı semalarında bir ABD insansız hava aracını (İHA) düşürdüğünü açıkladı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan çıkarlarının hedef alınmasına karşı uyardı. İran'ın saldırılarını karşılıksız bırakmama sözü veren Trump, “Bir karşılık olacak ve onları ağır şekilde vuracağız” dedi. Diğer taraftan Reuters'ın aktardığına göre üst düzey bir İranlı kaynak, son çatışmayı ‘sınırlandırılmış ve kısıtlı’ olarak değerlendirerek her ABD saldırısına ‘onlarca kat daha büyük’ bir yanıt verileceği uyarısında bulundu.

Trump, Hark Adası'nın ‘paramparça edildiğini’ gösterdiğini belirttiği yapay zeka (AI) ile üretilmiş bir video yayınladı. Ancak ABD'li bir yetkili adanın gece boyunca hedef alınmadığını söylerken, Tahran da adadaki petrol faaliyetlerinin devam ettiğini doğruladı.

İran Dışişleri Bakanlığı, Larak Adası’na yönelik saldırıyı kınadı ve ABD’nin Ürdün'deki üslerine yönelik saldırıları ‘meşru müdafaa’ olarak nitelendirdi.

Bir diğer gelişmede ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek'teki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nin oturum aralarında yaptığı açıklamada, İran'ın hala Washington ile bir anlaşma arayışında olduğunu ve savaşın devam etmesinin ‘kimsenin çıkarına olmadığını’ belirtti. Pezeşkiyan, sorunların çözümünün diyalog ve iş birliğinde yattığını da sözlerine ekledi.