AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor
TT

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

Trump’ın yardım paketleri seçim masasına 1,35 trilyon dolar koyuyor

ABD Başkanı Donald Trump, kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğu koruması halinde, her yetişkin Amerikan vatandaşına 5 bin dolar tutarında nakit ödeme yapma vaadinde bulundu. Toplam maliyetinin yaklaşık 1,35 trilyon dolara ulaşabileceği belirtilen bu teklif, çeklerin miktarından ziyade ‘Bu ödemelerin finansmanını kim sağlayacak?’ şeklindeki daha büyük bir ekonomik soruyu yeniden gündeme taşıdı.

Dün Dallas’ta düzenlenen Cumhuriyetçi Ara Seçim Konferansı’nda konuşan Trump, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’da galip gelmesi durumunda her reşit vatandaşa 5 bin dolarlık bir ‘pay’ dağıtacağını açıkladı. Ödemeyi ‘Trump Temettüsü’ (Trump Dividend) olarak adlandıran Trump, bu paranın ABD sınırları içerisinde harcanması şartını koştu.

ABD’de reşit nüfusun yaklaşık 270 milyona ulaşması, kişi başı 5 bin dolarlık ödemenin toplam faturasını yaklaşık 1,35 trilyon dolara çıkarıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre bu rakam, Kovid-19 salgını döneminde belirli gelir sınırları dahilindeki yetişkinlere bin 200 dolar olarak verilen ilk nakit teşvik paketinin yaklaşık üç katına denk geliyor.

1,35 trilyon dolar... Bu para nereden geliyor?

Teklifin temel çıkmazı ise ödemelerin finansman kaynağı ve onaylanma mekanizmasında yatıyor. Trump, ‘temettü’ ödemelerinin nasıl finanse edileceğine dair henüz ayrıntılı bir plan sunmadığı gibi, bu boyuttaki bir programın hayata geçirilmesi tek taraflı bir başkanlık kararıyla mümkün görünmüyor. Zira böylesi bir adım, Kongre’nin onayını ve gerekli bütçe ödeneklerinin tahsis edilmesini gerektiriyor. AP de Trump’ın yasal bir onay almadan bu fonları serbest bırakma yetkisinin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Trump, geçtiğimiz yıl Amerikalılara 2 bin dolarlık bir ‘gümrük vergisi payı’ verilebileceğinden bahsettiği fikri yeniden gündeme getirerek, bu ödemelerin gümrük vergisi gelirleriyle finanse edilebileceğinin sinyalini verdi.

Ancak gümrük gelirleri ile programın muhtemel maliyeti arasındaki fark bir hayli yüksek. New York Times’ın Penn Wharton Bütçe Modeli’ne dayandırdığı verilere göre, Trump’ın gümrük vergilerinden elde edilen gelir yaklaşık 300 milyar dolara ulaşmıştı; fakat bu vergilere ilişkin yasal süreçler ve para iadelerinin başlamasıyla birlikte kullanılabilir toplam miktar yaklaşık 132,5 milyar dolara geriledi. 300 milyar doların tamamının hesaba katıldığı varsayılsa bile bu miktar, 1,35 trilyon dolarlık toplam maliyetin yalnızca yüzde 22’sini karşılıyor. 132,5 milyar dolarlık mevcut gelir ise maliyetin yüzde 10’undan daha azını kapatmaya yetiyor.

fverf
Trump’ın Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti Ara Seçimler Ulusal Kongresi’nde yaptığı konuşma sırasında dinleyiciler tezahürat yapıyor. (AFP)

Öte yandan, yönetimin yüksek gelir grubundakileri program kapsamı dışında tutmaya karar vermesi durumunda maliyet düşebilir. Başkan Yardımcısı JD Vance bu ihtimale işaret etse de Trump konuşmasında herhangi bir gelir sınırı belirtmedi. Wharton’da ekonomi profesörü ve Penn Wharton Bütçe Modeli Direktörü olan Kent Smetters’ın tahminlerine göre, yıllık geliri 400 bin doların üzerinde olan hanelerin kapsam dışı bırakılması, toplam maliyeti yaklaşık 1,15 trilyon dolara indirebilir.

Program maliyeti ile mevcut gümrük gelirleri arasındaki devasa fark varlığını korurken, bu açığın nasıl kapatılacağı kamusal maliye üzerindeki etkiyi belirlemede kritik bir faktör olacak. Açığın harcama kesintileri veya yeni gelir kaynaklarıyla kapatılamaması halinde borçlanmaya başvurulması en doğrudan seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum ise kamu açığının ve federal borcun daha da artması anlamına geliyor.

Borç yükü altındaki maliyeye ek bir yük

Bu teklif, ABD kamu maliyesinin artan baskılarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde geliyor. AP’nin teklife ilişkin haberinde yer alan verilere göre, ülkenin ulusal borcu 40 trilyon doları aşarken yıllık bütçe açığı da 1,8 trilyon dolara yaklaşmış durumda.

Bu açıdan bakıldığında, Trump Temettüsü’nün fiili maliyeti yalnızca yaklaşık 1,35 trilyon dolarlık çek ödemeleriyle sınırlı kalmayacak. Hükümetin programı borçlanma yoluyla finanse etmesi halinde ilave borç servis maliyeti de üstlenilecek ve bu durum mali etkinin ödemelerin yapıldığı yılın ötesine uzamasına yol açacak.

Bu denklem, vatandaşın tek seferde alacağı 5 bin doların, yeni gelir kaynakları veya eş değer harcama kesintileriyle dengelenmediği sürece kamu maliyesi perspektifinden borcun ve faiz giderlerinin artması yoluyla hükümetin üstlendiği uzun vadeli bir yükümlülüğe dönüşebileceğini gösteriyor.

Enflasyon ve faiz oranları üzerindeki potansiyel etki

Ayrıca, kısa bir süre içinde Amerikalı hanelerin eline 1 trilyon dolardan fazla nakit pompalanması tüketimi ve talebi artırabilir. Bu durum kısa vadede ekonomik aktiviteyi destekleyebilecek olsa da üretimde benzer bir genişlemeyle karşılanmadığı takdirde fiyat baskılarını da tırmandırabilir.

ABD piyasalarının enflasyon, bütçe açığı ve kamu borçlanmasına karşı hassasiyeti göz önüne alındığında bu husus ayrı bir önem kazanıyor. Piyasaların söz konusu ödemelerin bütçe açığını ve borcu artıracağı yönünde bir algıya kapılması durumunda, Hazine tahvil getirileri yükselebilir; bu da hükümet, özel sektör ve haneler için borçlanma maliyetlerini yukarı çekebilir.

Dolayısıyla programın ekonomik etkisi, her hak sahibinin 5 bin dolar almasıyla sınırlı kalmayıp tüketici talebine, enflasyona, Hazine ihraçlarına, faiz oranlarına ve borç servis maliyetine kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor.

Bunlar ‘dağıtım’ mı yoksa seçim teşviki mi?

Teklifin siyasi boyutu da kısa sürede ekonomik tartışmaların odağına yerleşti. Fox News sunucusu Bret Baier, Başkan Yardımcısı JD Vance ile gerçekleştirdiği mülakatta programın yaklaşık 1,3 trilyon dolarlık maliyetine dikkat çekerek yönetime yüklendi. Baier, Trump’ın seçim sonrasına vaat ettiği bu ödemelerle ‘seçmenlere rüşvet vermeye’ çalıştığını savunan çevrelerin bulunduğunu ifade etti.

gb
Trump, Dallas’taki American Airlines Merkezi’nde düzenlenen ara seçimler için düzenlenen Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de konuşmasını tamamladıktan sonra (AFP)

Söz konusu soru, açıklamanın zamanlaması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Zira ödemeler, Cumhuriyetçilerin kasım ayındaki seçimlerde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da kontrolü sağlaması şartına bağlanmış durumda. Ancak vaadin ‘rüşvet’ olarak nitelendirilmesi, hukuki bir karardan ziyade eleştirmenlerin getirdiği siyasi bir yorum niteliği taşıyor.

Açıklamaya eşlik eden hukuki analizlere göre plan, yasal ve mali açıdan soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Başkan’ın, Kongre’nin onayı olmadan tek başına bu ölçekte bir harcama programı oluşturma yetkisi bulunmuyor.

Buna karşılık seçim hukuku uzmanları, seçmenlerin yararlanabileceği bir ekonomik politika vaadinde bulunmanın, söz konusu menfaatin uygulanması standart hükümet prosedürlerinden geçtiği sürece otomatik olarak hukuka aykırı sayılamayacağını belirtiyor.

Daha önceki ‘dağıtım’ deneyimleri

5 bin dolarlık vaat bir boşluktan doğmuş değil. Trump, geçen yıl da gümrük gelirlerinden Amerikalılara 2 bin dolar ödenmesi fikrini ortaya atmış, ancak bu teklif somut bir ödeme programına dönüşmemişti. ABD Başkanı, daha önceki açıklamalarında da kamu istihdamındaki kısıntılardan elde edilecek tasarruflara bağlanan 5 bin dolarlık ödemelerden bahsetmişti.

Söz konusu vaatler, Kovid-19 salgını döneminde hükümetin uygulamaya koyduğu teşvik ödemelerinden farklılık gösteriyor. Salgın dönemindeki ödemeler, derin bir ekonomik daralmayla mücadele amacıyla Kongre tarafından çıkarılan yasalar kapsamında hayata geçirilmişti. Mevcut vaat ise daha farklı bir ekonomik konjonktürde sunulmakla birlikte, çok daha ağır bir borç yükü ve borçlanma maliyetiyle karşı karşıya bulunuyor.

Bu nedenle 5 bin dolarlık vaadin arkasındaki gerçek ekonomik soru ‘Amerikalıların ne kadar alacağı’ değil, ‘1,35 trilyon dolarlık faturayı kimin ödeyeceği’ olarak öne çıkıyor.

40 trilyon doları aşan ulusal borç ve 1,8 trilyon dolara yaklaşan yıllık bütçe açığı ortamında Trump Temettüsü, ABD kamu maliyesi için yeni bir test niteliği taşıyor. Borçlanma yoluyla sağlanacak her türlü finansmanın borç stoğunu ve borç servis maliyetini artıracağı değerlendiriliyor. Bu noktada Trump’ın vaat ettiği ‘temettü’, şirketlerin dağıttığı kâr paylarından ayrışıyor. Zira birikmiş bir mali fazladan değil, hükümet ve Kongre tarafından belirlenecek bir finansman kaynağından beslenmesi gerekiyor.


Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
TT

Ahmed Şah Mesud: 11 Eylül saldırılarını öngören adam

Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)
Ahmed Şah Mesud, Afganistan'daki karargahında basına verdiği bir röportaj sırasında ​​gülümsüyor, 28 Haziran 2001 (AFP)

Kemal Allam

Bugün, Wall Street Journal gazetesinin “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” olarak tanımladığı Ahmed Şah Mesud'un suikastının üzerinden 25 yıl geçti.

Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce suikasta kurban gitti. Amerikalılar, çeyrek asır sonra, ABD tarihinin en kötü ve sadece ABD'nin çehresini değiştirmekle kalmayıp, ardından gelen küresel terörle savaş yoluyla Ortadoğu'yu da yeniden şekillendiren terör saldırısını anarken, hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Rusya'da önemli bir tarihi soru yeniden gündeme geliyor: “Ya olsaydı?”

Zira Mesud'un hikayesi, Afganistan'ın kendi hikayesi gibi, o ülkenin sınırlarını aşarak modern dünya tarihinin bir bölümü haline gelmiştir. Bu hikaye 1979'daki Sovyet işgaliyle başladı ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ​​devam etti; bu çöküşte Afganistan bataklığı ve Mesud'un rolü, bu gücün zayıflamasına katkıda bulunan en önemli faktörler arasındaydı. 11 Eylül'den sonra ise paradoks tam tersine döndü ve Amerika Birleşik Devletleri kendini Sovyetler Birliği’nin daha önce Afganistan'da yaşadığına oldukça benzer bir durumda buldu.

Bugün, Trump yönetimi, Başkan'ın Asya'daki en önemli hava üssü olarak tanımladığı Bagram Hava Üssü konusundaki pozisyonunu yeniden değerlendiriyor. Her yıl 11 Eylül'de Amerikalılar, hüzün ve anımsamanın ağır bastığı bir atmosferde bir araya geliyorlar. Öte yandan, birçoğu, özellikle de İran'a karşı başlatılan bir başka savaşın gölgesinde, Afganistan ve Irak'taki savaşların tüm bu maliyet ve bedele değip değmediğini sorguluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre CIA, Ahmed Şah Mesud'un uyarılarını dikkate almış olsaydı, olayların seyri bütünüyle farklı olabilirdi. Bu adam, 1980'lerdeki Sovyet-Amerikan çatışmasında sadece kilit bir figür değildi. 11 Eylül saldırılarından sadece birkaç ay önce, neredeyse tarihsel bir paradoks gibi görünen bir şekilde, eski düşmanları kısa bir süreliğine de olsa ortak bir amaç etrafında birleştirmeyi başarmıştı.

Sovyetler Birliği’ni yenen adam

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak endişeyle şunları söyledi: “Ahmed Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim.” Bu, Ruslar için son derece önemli ve pek çok anlamı olan bir değişimdi. Putin, Afgan Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nin istihbarat aygıtı olan KGB'de görev yapmıştı; bu savaş o zamandan beri Afganistan’ın Rus hafızasından asla silinmemesini sağladı.

Fotoğraf: Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

csd
Ahmed Şah Mesud ekibiyle konuşuyor (AFP)

O dönemin birçok figürü gibi geçmiş Sovyet zaferlerine sıkıca bağlı kalan Putin, 11 Eylül'e kadar geçen aylarda Mesud ile savaşan bir düşmandan ona saygı duyan ve destekleyen birine dönüşmüştü. 9 Eylül 2001 akşamı Bush ile konuştuğunda, Mesud suikastının rastgele bir olay olmadığını ve ufukta büyük bir hadisenin belirmekte olduğunu biliyordu.

Saldırılardan önceki aylarda Ruslar ve Amerikalılar, Bin Ladin'in Afganistan'daki faaliyetleriyle ilgili istihbarat konusunda iş birliği yapmış ve bilgi paylaşmışlardı. Mesud'un suikastından 48 saatten kısa bir süre sonra, Moskova'dan gelen “büyük bir hadise yaşanmak üzere” uyarısı gerçekleşti.

O zamanlar kimse yaşanacak olanların büyüklüğünü anlamamıştı. Sadece birkaç gün sonra, Amerika Birleşik Devletleri küresel terörle savaşını başlattı ve o andan itibaren dünya etkileri bugün bile hissedilen yeni bir döneme girdi. Nitekim bugün Afrika geneli, birinci küresel terör örgütünün Afganistan'da üs kurmuş İslamcı savaşçılardan ilham aldığı yeni ve daha küçük ölçekli savaşlara sahne oluyor.

9 Eylül 2001'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı mevkidaşı George W. Bush'u arayarak onu endişeyle uyardı: “Ahmad Şah Mesud öldürüldü ve çok endişeliyim”

 Mesud, Dari ve Farsçada “Beş Aslan Vadisi” anlamına gelen ünlü Pençşir Vadisi'nde Sovyetleri beş ayrı saldırıda püskürtüp yenilgiye uğratması ile tanınıyordu. Hatta “Rambo-3” filmi bile kurgusal bir şekilde Mesud'u en önde gelen Afgan liderlerinden biri olarak tasvir etmişti; filmde Sylvester Stallone'a Sovyetlerle mücadelede yardım ediyordu.

Başkan Ronald Reagan, Rambo-3 filmini şimdiye kadar yapılmış en iyi film diyerek övmüş ve Sovyetleri yenmek için Rambo ruhuna ihtiyaç olduğunu söylemişti. Gerçekten de Amerikalılar Sovyetler Birliği ile mücadelelerinden zafer ile çıkarken, Mesud “Soğuk Savaşı kazanan Afgan” unvanını aldı.

Birçok belgesel, Sovyet güçlerine karşı sergilediği askeri yeteneklerini anlattı. Deneyimli ITV muhabiri Sandy Gall, “Afganistan'ın Napolyon'u” başlıklı resmi biyografisini yazdı. Gall, 1980'lerin başından itibaren Mesud'un kariyerini takip etmiş ve hatta Afgan mücahitlerini Sovyetlere karşı savaşmaya devam etmeleri için cesaretlendirmek amacıyla Hayber Geçidi'ni ziyaret eden Margaret Thatcher'ın destek mesajını kendisine iletmişti.

scdfrgth
Kabil'de bir camiye doğru yürüyen diğerlerinin yanında, bir Afgan adam merhum Ahmed Şah Mesud'un fotoğrafını taşıyor, 5 Aralık 2001 (AFP)

Batı'nın Sovyetler Birliği'ne karşı savaşında Afganlardan yardım aldığı, Sovyet tankları Kabil'den çekildikten sonra ise onlara sırtını döndüğü bugün artık çok iyi biliniyor. Daha sonra Afganistan iç savaşa sürüklendi ve bu arada komşu ülkeler, çatışmanın sonucunu etkilemek amacıyla rakip grupları destekledi.

Bu kaosun ortasında, Mesud, Afganistan'da yaşayan, savaşan ve ölen tek Afgan liderdi. Gülbeddin Hikmetyar, İsmail Han, Abdürreşid Dostum da dahil olmak üzere diğer liderler İran, Pakistan veya Türkiye gibi ülkelerde yaşadılar. Ancak Mesud, Afganistan'ı asla terk etmedi.

Sovyetlerin çekilmesi ve ardından Sovyetler Birliği'nin çöküşü, daha sonra da Boris Yeltsin'in yerine Putin'in başkanlığa gelmesinin akabinde, Rusya Devlet Başkanı, Mesud'a saygı duyan ve onun tarafından yenilgiye uğratılma gerçeğini kabullenen Soğuk Savaş figürlerinden biri oldu. Bu noktadan itibaren, Rusya Devlet Başkanı, Taliban ve Bin Ladin liderliğindeki el-Kaide'den terörist müttefiklerine karşı mücadelesinde Mesud'a destek vermeye başladı.

 Putin, büyük bir felaket yaşanmadan önce Amerikalıları Bin Ladin'i öldürme veya yakalama çabalarında Mesud'u desteklemeye ikna etmeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Fakat o felaket gerçekten de yaşandı.

Mesud neden hala önemli?

2006 yılında ABC kanalı, 11 Eylül Komisyonu'nun bulgularına dayanan “11 Eylül'e Giden Yol” adlı mini bir televizyon dizisi yayınladı. Bu dizi, özellikle Clinton yönetiminin Bin Ladin'i hedef alma fırsatına sahip olduğu gerçeği de dahil olmak üzere bir dizi utanç verici gerçeği ortaya koydu.

Dizide kurgu olarak, Mesud “Hedefimizde” diyor. Ne var ki CIA daha sonra Bin Ladin'e insansız hava aracı ile düzenlenecek saldırıya yeşil ışık yakmayı reddediyor. Aynı şekilde Bin Ladin'in liderliğinde binlerce Arap ve Afgan olmayan kişinin safında savaştığı Taliban'a karşı savaşında Mesud'u desteklemekten de kaçınıyor.

def
Taliban'ın Afganistan'ın kontrolünü ele geçirmesinin ardından nöbet tutan Taliban savaşçıları, Kabil’de merhum Afgan komutan Ahmed Şah Mesud'un resmedildiği beton bir bariyer duvarın üzerinde oturuyor, 28 Ağustos 2021 (AFP)

Saldırıların 25. yıldönümü yaklaşırken, dizi yeniden gündeme gelerek tartışmaların başını çekmeye başladı. Mesud ise kaçırılmış bir fırsatın sembolü olarak anlatının merkezinde yer aldı. Dizinin etkisi o kadar güçlüydü ki, Bill Clinton ABC kanalına diziyi yayınlamayı durdurması için baskı yapmıştı.

Ancak hem Clinton hem de Bush yönetimlerinin gözünden kaçan daha büyük resim, Ahmed Şah Mesud'du. Eğer Bin Ladin ve Taliban'a karşı savaşında destek almış olsaydı, 11 Eylül saldırıları gerçekleşmeyebilirdi. Mesud'un olağanüstü önemi tam olarak burada yatıyor.

Mesud, Arap devletlerini de bu Arap savaşçıların tehlikeleri dikkate alınmazsa bir gün ülkelerine geri dönüp orada savaş çıkaracakları konusunda uyarmıştı. Nitekim, Mısır, Cezayir, Ürdün ve hatta Suudi Arabistan daha sonra 1980'ler ve 1990'larda Afganistan'da savaşmış olan savaşçılar tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinden ve saldırılarından çok çekti.

Abdullah Azzam'ın damadı Abdullah Enes'in Afganistan'daki Arap deneyimini ele alan anıları, günümüze kadar süregelen birçok anlatıyı ve özellikle de Mesud'un nihayetinde el-Kaide'yi kuran aynı radikal hareketin bir parçası olduğu kanaatini çürütmeye yardımcı oluyor.

Thomas Hegghammer'ın yazdığı ve Abdullah Azzam'ın bir biyografisi olan “Kervan” kitabı ise, Azzam'ın Mesud ile görüşmesinden sonra Azzam ve Bin Ladin arasında baş gösteren anlaşmazlıkları ayrıntılı olarak ele alıyor. Usame bin Ladin ve savaşçıları Mesud'dan hoşlanmıyordu; Mesud ise 1980'lerin ortalarından beri Usame bin Ladin ile bağlantılı Arap savaşçıların çoğunun radikal ideolojileri benimsediğine inanıyordu.

Azzam daha sonra, Bin Ladin ve Pakistanlı unsurların suikastın arkasında olduğu iddiaları arasında öldürüldü. Bunu takip eden olaylar bugün artık tarihin bir parçası.

Bugün, saldırıların 25. yıldönümünde, CIA içindeki birçok kişi ve 1980'ler kuşağından birçok Soğuk Savaş subayı, kaçırılan bu fırsatı hatırlatıyor.

cdfvgth
11 Eylül saldırılarında iki uçağın kulelere çarpmasının ardından Dünya Ticaret Merkezi bölgesinden yükselen dumanı gösteren bir uydu görüntüsü (Reuters)

Charlie Wilson'ın Savaşı filminde de gösterildiği gibi, ünlü Teksaslı kongre üyesi Senato ve Temsilciler Meclisi’nde güçlü olan İstihbarat ve Savunma Komitelerine şunları söylüyor: “Son aşamayı berbat ettik.”

1989'dan 11 Eylül saldırılarına kadar Amerika Birleşik Devletleri Afganistan'a sırtını döndü. Bunun sorumluluğu Amerikalıların kendilerinden başkasına yüklenemez, zira Mesud, 11 Eylül saldırılarından sadece iki gün önce bir bombalı saldırıda suikasta kurban gidene kadar mücadelesini yalnız başına sürdürdü.


11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
TT

11 Eylül'den çeyrek asır sonra El-Kaide: Merkez çöktü, kollar devleşti

Fotoğraf: Reuters/Al Majalla
Fotoğraf: Reuters/Al Majalla

Maher Farghaly

11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçerken hikâye, yenilmiş ya da halen varlığını sürdüren bir örgütten bahsetmenin ötesinde çok daha karmaşık görünüyor. Çünkü özünde, “Merkezilikten daha bağımsız kollara, doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, tek darbe planlarından krizlerle beslenen bir şebekeye, güç kazandırma siyasetinden yayılıma, küreselleşmiş terörden yerel teröre nasıl evrildi?” sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

El-Kaide, bugün dikkat çekici bir çelişkiyle karşı karşıya. Zira merkezi, gerilerken kolları merkezle bağını koparmadan genişliyor. Merkezi daralma ile bölgesel genişleme arasında, örgüt için yeni bir harita şekilleniyor. Bu harita, merkezi liderliğin gücünden ziyade kolların yerel çevreleri yatırım yapma ve buralarda nüfuz inşa etme becerisine dayanıyor.

Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), West Point Akademisi'nin CTC Sentinel dergisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) küresel terörizm raporunun tahminlerine göre merkezi El-Kaide örgütü, maruz kaldığı darbelere rağmen varlığını sürdüren bir yapıya sahip olmakla birlikte, özellikle Afrika'daki bölgesel kolların büyümesiyle birlikte merkezi olarak gerilemiştir. Yeni katılımcı sayısının azlığı ve sürekli askeri baskı nedeniyle merkezi kapasiteler sınırlı hâle gelmiştir. Buna karşın, Es-Sahap ve 2023 yılında bomba yapımı ile sivil havacılığın hedef alınmasına dair talimatlar sunmak üzere yeniden yayımlanan Inspire dergisi gibi güçlü medya organlarıyla birlikte para toplama, medya üretimi ve saldırılara ilham verme konularında küresel ağlarını korumaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Küresel Terörizm Endeksi (GTI) ve Batılı araştırma merkezleri, El-Kaide'nin merkez oluşumunun yalnızca 150-200 üyeye kadar gerilediğini, ABD'nin değerlendirmesine göre İran'da bulunan ve yardımcısı Abdurrahman el-Mağribi ile birlikte Seyf el-Adl (Muhammed Salahaddin Zeydan) tarafından yönetilen zayıf bir liderliğe sahip olduğunu tahmin ediyor. Bu konuya dair bazı yorumlar da yapılıyor. “Seyf el-Adl gerçekten de El-Kaide'yi mi yönetiyor?” sorusu da bu yorumlara eşlik ediyor. Çünkü örgütü fiilen başka bir liderin yönettiğine, bunun Ebu Abdulkerim el-Mısri veya Ebu Muhsin el-Mısri olma ihtimalinin yüksek olduğuna dair çeşitli Batı raporları bulunuyor. Çünkü örgüt kolları, Şii Tahran'da ev hapsinde tutulan birinin kendilerini yönetmesini kabul etmiyor. Ayrıca Seyf el-Adl'ın kişiliği ve küresel liderliğe uygun olmadığına dair eski bir tartışma da devam ediyor.

Al Majalla’ya konuşan terörle mücadele uzmanı ve eski CIA ajanı Sara Adams’a göre El-Kaide'nin, kollarla bağlarını korurken nispeten bağımsız kolların bir şebekesine dönüştüğü, 2022 yılında Eymen ez-Zevahiri'nin öldürülmesinden bu yana resmi olarak bir lider ilan edilmese de Taliban koruması altında Afganistan'da altyapıyı yeniden kurmaya odaklandığı değerlendiriliyor.

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra örgütün askeri kapasitesini inşa etmeyi ve ittifaklarını genişletmeyi başardığına inananlar da var.

El-Kaide, merkezi örgütten merkeziyetsiz bir yapıya dönüştü ve 11 Eylül olayının üzerinden 25 yıl geçtikten sonra örgüt, bölgesel kollar aracılığıyla uygulamada bir ölçüde merkeziyetsizliğe sahip merkezi bir üst yönetime dayanmaktadır. Katı hiyerarşik bir yapıdan, nispi özerkliğe sahip olan ancak küresel cihat hedeflerine bağlı kalan bölgesel bağlı yapılardan oluşan bir şebekeye evrildi.

Aşırı gruplar ve uluslararası terörizm uzmanı araştırmacı Munir Edib, Al Majalla dergisine yaptığı açıklamada, “El-Kaide artık 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları büyüklüğünde operasyonlar gerçekleştirebilecek merkezi bir örgüt değil. Çünkü liderlerinin ve kapasitesinin büyük bir kısmını kaybetti ve varlığı başta DEAŞ olmak üzere daha dinamik örgütler lehine geriledi. Ancak örgüt, son yıllarda yerel yapılara daha fazla dayanarak merkezi modelden merkeziyetsiz bir yapıya dönüşmeyi başardı. Cihadçı düşüncenin kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendini yeniden üretme becerisinin küresel cihadın geleceğini belirleyeceğine işaret eden Edib, örgütlerin askeri açıdan yenilebileceğini, ancak fikirlerin yalnızca güvenlik darbeleriyle ortadan kaybolmayacağını, aksine yeni biçimlerde ve farklı isimlerle geri dönebileceğini vurguluyor.

El-Kaide’nin yapısı ve bölgesel kolları

Al Majalla’ya konuşan Mısır’daki İslami Cihad örgütünün kurucularından ve Eymen ez-Zevahiri'nin arkadaşı olan Şeyh Nebil Naim, merkezi liderliğin stratejik kararları tartıştığı bir Şura Konseyi (20-30 üye) tarafından yönetilmeye devam ettiğini düşünüyor. Naim’e göre Şura Konseyi’nin yanı sıra eğitim ve operasyon planlamasından sorumlu Askeri Komite, havale ve ticari faaliyetler gibi ağlar aracılığıyla finansmanı yöneten Mali ve Ticari İşler Komitesi, İslam şeriatı ile uyumu sağlayan Şeriat Komitesi, dini fetvalar çıkaran Fetva Komitesi ve medya için es -Sahab gibi araçlar vasıtasıyla propagandayı yöneten Medya Komitesi bulunuyor.

Naim, örgütsel yapıda büyük kollara önemli bir rol düştüğüne işaret ederek 2024 yılından bu yana Yemen kolunun liderliğini yürüten, yardımcılığını ise Ebu Aymen el-Mısri'nin (İbrahim el-Banna) yaptığı ve silah ile eğitim konusunda Husilerle iş birliği yapan yaklaşık 2 bin ila 3 bin üyeye sahip Sa'd bin Atıf el-Evlaki, yerel şikâyetlere ve küresel cihada odaklanan, yaklaşık 10-18 bin üyesiyle en güçlü kol olan Somali kolunu yöneten Ahmed Diri, etnik ve ekonomik çatışmaları sömüren geniş toprakları kontrol eden yaklaşık 9 bin savaşçıyla birlikte Afrika Sahel'ini (Mali, Nijer, Çad vb.) yöneten İyad Ag Gali ve Amadou Koufa, ve son olarak merkezi örgüt Şura Konseyi üyesi olup Kuzey Afrika kolunu (Cezayir, Mali, Moritanya, Nijer) yöneten Ebu Ubeyde Yusuf el-Enabi gibi isimleri saydı.

2022 ile 2026 yılları arasında El-Kaide'nin direnci ve kapasitelerinin genişlemesi

Örgütün 2022-2026 döneminde karşılaştığı tehditlere ve yaşadığı birçok aksiliğe karşı direnmenin yanı sıra askeri kapasitesini inşa etmeyi, ittifaklarını genişletmeyi, yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya geçmeyi, kollarını ve kendisine bağlı grupları birleştirmeyi, daha fazla şiddet ve aşırılığa yönelerek ideolojik dönüşümlerini pekiştirmeyi başardığına inananlar var. Al Majalla’ya konuşan araştırmacı Münir Edib de bunlardan biri. Merkezi örgüt çökmeden kollar lehine gerilediğini belirten Edib’e göre bunun sebebi, son yıllarda otorite kurma modelinden merkeziyetsiz bir şebekeye dönüşmeyi başarırken yerel kollara ve örgütlere daha fazla dayandı. Bu yerel yapılar, kırılgan ortamlarda, çatışma ve kaos bölgelerinde kendilerini yeni biçimlerde ve farklı isimlerle yeniden üreteceklerini düşünüp buna göre hareket ettiler.

Bu başarılara dair göstergeleri Strategics merkezinin hazırladığı ayrıntılı bir çalışmada bulabiliriz. Bu çalışmada askeri kapasitenin inşa edilmesi, örgütün kendisine bağlı terör gruplarını kaynaklarını ve yerel savaşçılarla olan ittifaklarını değerlendirmeye yöneltmesi, Somali, Batı Afrika ve Yemen'in bazı bölgelerinde güvenli sığınaklarını koruma çıkarlarını organize etmesi ele alınıyor. Örgüt, tamamen kuzey Gana, Togo, Mali, Nijer ve diğer yerlerdeki altın madenlerine ve kaçırma eylemleri için talep edilen fidyelere dayanan yeni finansman yolları elde etti. Ardından, El-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile iş birliği yaparak Mali'nin kuzeyinden güneyine, oradan da Burkina Faso'ya doğru yöneldi. Sonrasında unsur toplama merkezi haline getirdiği Nijer'e ulaşmasıyla birlikte haritasını ve ittifaklarını genişletti.

hm
İslamabad'da yayımlanan Pakistan'ın günlük The News gazetesinde yer alan bir ilan. İlan, El-Kaide üyelerinin yakalanmasını sağlayabilecek her türlü bilgi karşılığında 27 Ağustos 2005 (AFP)

“El-Kaide merkezindeki zayıflığına rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardi ve bu durum Mali ile Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü.

El-Kaide'nin Afganistan ve Güney Asya'da yayılması ve ittifakları

Sara Adams, değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Örgüt, geçmiş yıllarda Güney Asya'daki eski lideri Asim Ömer'in (Afganistan’daki ortak bir askeri operasyonda öldürüldü) Leşker-i Cendvi el-Alemi, Cendullah, Leşker-i İslam, Sa’d bin Ebi Vakkas Cephesi, Tevhid vel-Cihad ve Özbekistan İslami Hareketi gibi örgüt ve gruplarla ittifak kurmasıyla birlikte, Afganistan'da Taliban Hareketi’nden bağımsız savaş yapısını inşa etmek için ciddi adımlar attı. Aynı zamanda Hakkani Ağı ile yakın ilişkilerini korudu. Pakistan'da Hakkani Ağı ile müttefik olan Gul Bahadur grubu ve Mahsud kabilesinden iki grup ile bağ kurdu. Aralarında çok sayıda Arap unsurun da bulunduğu Veziristan'ın kabile bölgelerinde üye toplama ve eğitim faaliyetlerini sürdürdü ve Benin, Fildişi Sahili ile Burkina Faso gibi yeni yerel terör gruplarının temellerini atarak Senegal'deki altın madenlerine yaklaştı.”

El-Kaide'nin kolları yerel kontrole yöneliyor

Bölgesel güvenlik ve terörizm araştırmacısı Ahmed Sultan, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada, El-Kaide’nin merkezdeki zayıflığa rağmen yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya ve toprak kontrolü sağlamaya geçmeyi başardı. Bu durum, örgüt kolları ve gruplarının faaliyetlerini sınır ötesi uluslararasılaştırmadan yalnızca yerel faaliyetlerle sınırlı tuttuğu Mali ve Somali'nin bazı bölgelerinde açıkça görüldü. Örgüt, önceki merkeziyetsiz eylem stratejisinden türetilen ve ideolojik benzerliğe dayanan geleneksel modelin bir alternatifi olarak, kendisine bağlı ya da sadık grupları ortak ve birleşik bir liderlik şemsiyesi altında ve tek bir örgütsel yapı içinde birleştirdi.

Örgütün en önemli ana faaliyet alanları; Etiyopya, Uganda ve Kenya'ya yayılan, Somali'nin güneydoğusunda geniş bir coğrafi alanı kontrol eden, kaçakçılık ve deniz yoluyla geçiş için okyanusta büyük bir varlık sürdüren Doğu Afrika kolu (Eş-Şebab), Sahel ve Sahra bölgeleri kolu (Nusretü'l-İslam vel-Müslimin/CNIM), Ebu Bekir Adem Kamber, Ebu Usame el-Ensari lakaplı ve gerçek adı Muhammed Evvel İbrahim Gumbe olan liderleri yönetimindeki Ensar grubu liderliğindeki Batı Afrika Kolu, Ebu Ubeyde el-Enabi liderliğindeki Kuzey Afrika Kolu, Ebu İhlas el-Mısri, Libyalı Abdulazim bin Ali ve eğitim kampları sorumlusu komutan Hakim el-Mısri liderliğinde Ömer el-Faruk Tugayı'nı barındıran Hint Alt Kıtası Kolu ve ayrıca Hurras ed-Din grubunu fesheden, ancak Suriye içinde sembolik olarak varlığını koruyan Irak ve Suriye El-Kaidesi ve son olarak Arap Yarımadası Kolu olarak sıralayabiliriz.

zrbg
Afganistan’ın Kandahar eyaletindeki Daman bölgesinde Taliban’a bağlı bir güvenlik görevlisi, 20 Temmuz 2026 (AFP)

Terör örgütleri uzmanı Muhammed bin Faysal'a göre Arap Yarımadası Kolu, en önemli kol olma özelliğini taşıyor. Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, bu bölgedeki örgütün rotasını 3 noktada özetleyen Faysal’a göre Arap Yarımadası El-Kaidesi’ne karşı askeri ve güvenlik operasyonlarının yapılmaması, kapasitesini yeniden inşa etmek, saflarını yeniden düzenlemek ve yıpratmadan uzak bir şekilde kendini geliştirmek için bir kazanç ve fırsat oldu. İkinci olarak örgüt, şu anda yerel taraflara karşı her türlü askeri çatışmayı dondurdu, ki bu durum mutlaka kapasitesinin gerilediği veya zayıfladığı anlamına gelmez. Son olarak, Halit Batarfi ve Seyf el-Adl'ın oğlu Halit'in ölümünden ve Sa'd bin Atif el-Evlaki'nin liderliği devralmasından bu yana, Seyf el-Adl ile ilişkilendirilen vizyonu net bir rotaya dönüştürmeyi başaramadı. Bu vizyonun özü İran siyasetiyle bütünleşiyor. Dolayısıyla Husilerle olan ilişkisi, aralarındaki iletişim ve koordinasyon kanalları açık kalmaya devam etmekle birlikte, bugün daha donuk görünüyor.

İkiz kulelerin vurulmasından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve son zamanlarda kendine ait emirlikler kurmaya yöneldi.

Araştırmacı Ahmed Sultan sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yerel faktörlerin yanı sıra, El-Kaide'nin Yemen, Somali ve Afrika Sahel'indeki kollarının bazı bölgelerde mekânsal kontrol yaklaşımına ve bölgesel emirlikler kurmaya yöneldiğini görüyoruz. Bu durum, El-Kaide'nin genel liderliğinin direktifleriyle, Eymen ez-Zevahiri'nin, ondan önce Usame bin Ladin'in ve ayrıca 2020 yılında öldürülen Mağrib El-Kaidesi emiri Ebu Musab Abdulvedud'un mesajlarıyla çelişiyor. Mevcut gerçeklik de El-Kaide’nin kollarının kendi vizyon ve stratejilerine sahip olduğunu, bu doğrultuda hareket ettiğini, küresel veya sınır ötesi cihat meselesini umursamadığını veya buna çok fazla ilgi göstermediğini söylüyor. Zira genel olarak cihatçı durumda, bir kısmı Heyetu Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) iktidara gelmesi ve El-Kaide ile geçmişteki bağını kopardıktan sonra uluslararası topluma kademeli olarak entegre olmasının başarısından kaynaklanan bir dönüşüm söz konusu. Bu dönüşüm, yerel cihada odaklanmak ve küresel cihat ajandasından vazgeçmek şeklinde kendini gösteriyor. Özellikle örgütün Afrika’daki kollarının, Suriye’de yaşananlara benzer şekilde El-Kaide’nin genel liderliğiyle olan bağlarını koparmayı düşünmesi bekleniyor. Çünkü bu kollar ile örgütün merkezi liderliği arasındaki bağ zayıf ve iki taraf arasındaki bağlantıyı sağlayan liderler ya öldürülmüş ya vefat etmiş ya da en azından yeni koşullara uyum sağlamış ve kendi ülkelerindeki ile dünyadaki gerçekliğin verilerinden hareketle küresel cihad yaklaşımından vazgeçmiş durumdalar.

Özetle, İkiz Kuleler'in vurulması olayından çeyrek asır sonra El-Kaide, küresel ve yerel mücadeleyi birleştirdi ve hayatta kalma stratejileri doğrultusunda son zamanlarda kendine ait emirlikler kurma eğilimine girdi. Çünkü hiçbir zaman tek bir merkeze veya belirli bir coğrafi alanda hareket eden bir liderliğe dayanan sıradan bir örgüt olmadı. Daha ziyade darbeler şiddetlendikçe şekil değiştiren bir yapıya benziyordu. Liderlerini ve yapılarını hedef alan yıllarca süren güvenlik ve askeri operasyonlarına rağmen, merkezi örgüt tamamen ortadan kaybolmamış, aksine varlığı ve etkisi kademeli olarak gerilemiş, geride daha karmaşık koşullarda varlığını sürdürmeye ve kendini yeniden üretmeye muktedir bir örgütsel yapı bırakmıştır. Merkezin küresel cihat sahnesine ritmini dayatmada daha az muktedir göründüğü sırada, bölgesel kolları zıt yönde hareket ediyor. Bazı devletlerin kırılganlığında, yerel çatışmalarda, güvenlik boşluklarında ve toplumsal çalkantılarda nüfuzlarını genişletmek için elverişli bir ortam buluyorlardı. Öyle ki bu kollar artık merkezin sadece marjinal uzantıları olmaktan çıkıp, bazı bölgelerde ana örgütün kendisinden bile daha fazla varlık ve etki kazanmış durumdalar. Bu durum tam olarak, “El-Kaide doğrudan saldırıdan hayatta kalma stratejilerine, küresel savaştan yerel savaşa ve yıpratma odaklı cihattan otorite kurmaya evrilmiştir” şeklinde ifade edilebilir.