AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Oy sayımı sürerken neler bekleniyor?

Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)
Yaşar Partisi lideri Gadi Eisenkot ile Binyamin Netanyahu’yu bir arada gösteren fotoğraf (AFP)

Başbakan Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin, dün (Salı) yapılan seçimlerin ardından İsrail parlamentosunda en fazla sandalyeyi kazanması bekleniyor. Ancak ne Netanyahu’nun ne de başlıca rakibi Gadi Eisenkot’un parlamentoda çoğunluğu sağlaması için net bir yol bulunuyor.

Oy sayım işlemi devam ederken, partilerin hükümet kurmak amacıyla muhtemelen uzun sürecek müzakerelere başlaması bekleniyor. Görüşmelerin başarısız olması halinde İsrail yeniden seçime gitmek zorunda kalabilir.

Kazanan partileri ne zaman öğreneceğiz?

İsrail Merkez Seçim Komitesi, oy sayımına bugün de devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre seçimlerin kesin sonuçlarının yarından (Perşembe) önce açıklanması beklenmiyor.

Komite ayrıca İsrail askerlerinin kullandığı yüz binlerce oyun yanı sıra yurt dışında oy kullanan diplomatların oylarını da sayacak.

Komitenin yürüttüğü sayım süreci, İsrail’in önde gelen televizyon kanallarının sandık çıkışlarında gerçekleştirdiği anketlerin ardından geliyor. Bu anketler partilerin göreceli gücüne ilişkin genel bir fikir verebilse de özellikle çok sayıda partinin faaliyet gösterdiği İsrail gibi siyasi sistemlerde gerçek sonuçların kesin bir göstergesi olarak kabul edilmiyor.

Oy sayımının 30 Ekim’e kadar tamamlanması, seçimlerin resmî sonuçlarının ise sandık gününden bir hafta sonra, 4 Kasım’da açıklanması bekleniyor.

Süreç neden bu kadar karmaşık?

Knesset’teki sandalyeler, nispi temsil sistemi kapsamında parti listelerine göre dağıtılıyor. Partilerin parlamentoda sandalye kazanabilmesi için ülke genelinde kullanılan oyların en az yüzde 3,25’ini alması gerekiyor.

Yaklaşık 12 partinin seçim barajını aşma ihtimali bulunduğu düşünülüyor. Bu nedenle toplam oy sayısının kesinleşmesi ve sandalyelerin dağılımının belirlenmesi zaman alacak.

Sonuçlar açıklandıktan sonra ne olacak?

Oyların kesin sayısı belirlenip sonuçlar açıklandıktan sonra Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, hükümetin başına geçmesini istedikleri adayı belirlemek amacıyla parti liderleriyle istişarelerde bulunacak. Ardından hükümeti kurma ihtimalinin en yüksek olduğunu düşündüğü adaya görevlendirme verecek.

Görevlendirilen adaya hükümeti kurması için 42 güne kadar süre tanınacak. İsrail’de şimdiye kadar hiçbir parti tek başına mutlak çoğunluğu elde edemedi. Bu nedenle hükümetler, birden fazla partinin bir araya geldiği koalisyonlar aracılığıyla kuruluyor. Hükümet kurmaya yönelik müzakereler de çoğu zaman haftalar sürüyor.

Knesset’teki her sandalye büyük önem taşıyor. Küçük partiler, hükümetin kurulmasında bir tarafın lehine dengeyi değiştirecek ölçüde belirleyici bir rol oynayabiliyor.

Görevlendirilen adayın hükümeti kuramaması durumunda başka adaylara da bu fırsat tanınabilir. Hükümetin kurulamaması halinde ise yeniden seçim kararı alınır ve mevcut hükümet, yeni hükümet göreve başlayana kadar geçici hükümet olarak görevini sürdürür.


Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
TT

Halkların Baharı’ndan Avrupa Sonbaharı’na

Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)
Avrupa şehirlerinde günlerdir şiddet olaylarının yaşandığı protestolar devam ediyor. (AFP)

Refik Huri

Sokaktaki her barışçıl veya şiddet içeren hareket bir devrim değildir. Lenin’in ‘net bir program uğruna mücadele eden bir devrimciler örgütü’ olarak adlandırdığı yapı olmaksızın devrim de olmaz. Baskın güçlerin ezdiği devrimler bir yana, zafer kazandıktan sonra ilan edilen amaçlarından saparak, kendilerine karşı ayaklanılan rejimlerden daha baskıcı ve yolsuz sistemlere dönüşen devrimlerden daha fazlası yoktur.

1948 yılında Marx ve Engels Komünist Manifesto’yu yayımladıklarında, Avrupa ‘Halkların Baharı’ başlığı verilen ayaklanma ve devrimlerle çalkalanıyordu. Ancak baskın güçler ‘Kutsal İttifak’ çatısı altında birleşerek sonunda bu devrimleri bastırmayı başardılar. Proletaryanın zayıf olduğu köylü Rusyası dışında hiçbir devrim başarıya ulaşamadı; ki orada da önce Aleksandr Kerenski liderliğindeki sosyalistler Çarlığın yönetimini sonlandırmış, ardından 1917’de Lenin liderliğindeki komünistler sosyalistlerin iktidarını devirmiş ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar hüküm sürmüşlerdi. Lenin’in dostu Amerikalı iş insanı Armand Hammer, ‘Tarihin Tanığı’ adlı kitabında, Lenin’in ‘1920 yılında komünizmin başarısız olacağını fark ettiğini’ aktarır.

21. yüzyılın ikinci on yılında ise birçok Arap ülkesinde, Halkların Baharı’ndan ilham alınarak ‘Arap Baharı’ devrimleri adı verilen bir ayaklanmalar dalgası patlak verdi. Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır, Suriye ve Irak’a yayılan, 2019 sonbaharında Lübnan’da da bir eki bulunan bu ayaklanmalar ve devrimler, başlangıçta başarılı oldukları yerlerde bile felaketlerle sonuçlandı.

Bu yüzyılın üçüncü on yılında ise sıra, en büyüğü Fransa’da olmak üzere Arnavutluk, İtalya, Portekiz, İspanya, Belçika ve Yunanistan’a sıçrayan ayaklanmalarla yeniden Avrupa’ya geldi. Halkların Baharı’ndan bir parça, biraz kaos, vandalizm ve hırsızlık ile çokça ‘Avrupa Sonbaharı’ yaşandı; çünkü yaşlı kıta, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan nükleer şemsiyesi altında geçen onlarca yılın ardından gerçekten de yaşlandı. Kamu borçları artıyor, okul, sağlık ve konut altyapısı kötüleşiyor. Refah devletinin maliyeti; Avrupa'nın Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya yardım etmek için üstlendiği büyük mali ve askeri taahhütlerin, NATO’nun Avrupalı üyelerinin bütçelerindeki askeri harcamaları sosyal programların pahasına artırmak zorunda kalmasının ve yalnızca Avrupa'daki ırkçılıkla değil, aynı zamanda Afrika, Cezayir, Fas, Tunus, Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen birçok mültecinin radikalleşmesiyle de çatışan göç seviyelerinin artmasının ardı sıra katlanarak büyüdü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez üçüncü bir dünya savaşı korkusu artık bir hayal olmaktan çıktı. Moskova’nın Kırım’ı ele geçirmesi, Gürcistan’a askeri müdahalesi, Ukrayna savaşı ve nükleer silah kullanımına dair gözdağı vermesi; Almanya’da Rusya karşıtı, Rusya’da ise Avrupa karşıtı duyguların yükselişi; Avrupa’nın dünyanın zirvesi için verilen Amerikan-Çin rekabetinde herhangi bir etki sahibi olmaktan aciz kalışı ve İran’ın savaşı ile Hürmüz Boğazı’nın kapanması sebebiyle artan fiyatlar bu durumun en açık göstergeleri.

Yönetimlerin, gösterilerdeki tek bir yönü -yani vandalizm, hırsızlık ve kaos boyutunu- öne çıkararak aşırı solu ve göçmenleri bu eylemlerle suçlaması, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ‘Cumhuriyeti devirme komplosundan’ bahsetmesi kolay bir yoldur. Ancak ayaklanmalara yol açan yapısal faktörleri ve nedenleri göz ardı etmek hem zor hem de bir yanılgıdır. Avrupa toplumlarındaki değişimler, merkez sağ ve merkez sol partiler arasındaki klasik iktidar nöbeti sayfalarını neredeyse kapatmaktadır. Fransa, Almanya, İtalya ve benzeri ülkelerde merkez zayıflıyor; nitekim Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisi, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) önüne geçmektedir. İtalya’da, on yıllar boyunca iktidarda kalmış sosyalist ve Hristiyan demokrat partiler ile güçlü Komünist Parti’nin ardından bugün aşırı sağ iktidarda. Fransa’da ise Komünist Parti, Sosyalist Parti, Gaullist parti ve Macron’un merkezci partisi, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) ve Jean-Luc Melenchon liderliğindeki aşırı solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) kaydettiği ilerleme karşısında son derece zayıf bir konuma düşmüştür.

Ayaklanmalar sokaklardan çekilse dahi krizler bütün canlılığıyla ortada. Zira baskı sorunu çözmez; bütçelerde ve vergi adaletinde yapılması gereken reformların önünde ise iş insanları, devasa şirketler ve onların adına hükmeden muhafızları birer set gibi durmaktadır. Le Pen ve sağ kolu Jordan Bardella’nın programına göre göçü sınırlamak ya da aşırı sağın en uç isimlerinden Eric Zemmour’un talep ettiği şekliyle ‘yeniden sınır dışı/göç ettirme’ (re-migration) politikasını uygulamak gerçekleştirilmesi imkânsız bir görevdir. Zira Avrupa ülkelerindeki yaklaşık 90 milyon göçmeni yeniden nasıl sınır dışı edebilirsiniz?.. Aşırı sağın ve aşırı solun iktidara gelmeleri halinde varacakları son nokta, mevcut hükümetler gibi acil sosyal talepleri karşılamaktan aciz kalmak değil midir? Fransızların yüzde 15’inin yoksulluk sınırının altında olduğu gerçeği nasıl göz ardı edilebilir?

Paris’te öğrencilerin 1968 yılında okul ve müfredat talepleriyle başlattıkları ayaklanma, Fransa’da önemli bir değişime yol açmış ve General de Gaulle’ün, bir halk oylamasında istediği oranı alamayınca istifa etmesine neden olmuştu. Andre Malroux kendisine, “Böyle saçma bir şey yüzünden mi istifa ediyorsun?” diye sorduğunda, şu yanıtı vermişti: “Bu saçma şey yüzünden istifa edeceğim.” Mevcut ayaklanmanın, Macron’un görev süresinin son aylarında neleri değiştireceğini kimse bilmiyor. Ancak görünen o ki Beşinci Cumhuriyet sona ermiştir. Çünkü bu, anayasası tamamen General de Gaulle’ün ölçülerine göre dikilmiş bir cumhuriyettir. Pompidou, Giscard d’Estaing ve Mitterrand dönemlerinde işler kabul edilebilir düzeyde kalmıştı; fakat Sarkozy ve Macron dönemlerinde bu anayasa ‘üzerlerine bol gelen’ bir hal aldı.

Gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, seçmenlerin aşırı sağ ve aşırı sol bir başkanlığı reddetmesi karşısında geriye tek bir seçenek kalmaktadır: Le Pen ve Melenchon gibi isimlerin iktidara gelmesini engellemek için ‘oldukça sıradan’ bir başkan seçmek. İşin şaşırtıcı ve garip yanı ise İtalya’nın Mussolini’siz faşizme, Almanya’nın ise Hitler’siz nasyonal sosyalizme (nazizme) geri dönmesidir.


Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
TT

Düşmanlıktan ittifaka: Afganistan İran için nasıl stratejik bir derinliğe dönüştü?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki, Tahran (AFP)

Kemal Allam

1998 yılında, Taliban'ın kuzeydeki Mezar-ı Şerif şehrinde 10 İranlı diplomatı ve bir gazeteciyi öldürmesinin ardından İran güçleri Afganistan'ı işgal etmenin eşiğine gelmişti. Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani, 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar 1990'ların büyük bir bölümünde Pakistan destekli Taliban'a karşı bir vekalet savaşı yürüttü. Amerikalı diplomatlar, Süleymani'nin bizzat ABD'ye sahada kritik istihbarat ve operasyonel destek sağlayarak Taliban'ı devirmesine yardım ettiğini doğruladı. İran ve Taliban arasındaki düşmanlık, Washington ve İran Devrim Muhafızları'nın ortak bir düşmana karşı iş birliği yaptığı bir noktaya ulaşmıştı.

Bugün, neredeyse otuz yıl sonra ise, denklem tersine döndü. İran, Taliban'ın en önde gelen askeri ve bölgesel müttefiki haline gelerek Pakistan'ı uzun süredir sahip olduğu etki konumundan uzaklaştırdı. Rusya ve Çin ise, Orta ve Güney Asya'daki Amerikan etkisine karşı koymak için Tahran-Kabil eksenine güveniyor. Amerika Birleşik Devletleri, ara dönem kongre seçimlerinin ardından İran'a karşı savaşını yeniden başlatmaya hazırlanırken, Tahran ve Taliban arasında gelişen ilişki, İran rejimine yeni bir stratejik derinlik sağlıyor.

Taliban gibi Şii karşıtı bir İslamcı hareket, İran ile bu kadar yakın bir ittifaka nasıl girdi? Cevap, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık ve aynı zamanda Tahran ile el-Kaide arasındaki uzun süreli bağları da ortaya koyuyor.

İran, Taliban'ın birincil müttefiki konumunu Pakistan'dan nasıl aldı?

Yaklaşık olarak 2010 yılında, üst düzey Amerikalı komutanlar, İran'ı Afganistan'daki NATO güçlerine karşı Taliban isyanını desteklemekle suçlamaya başladılar. Pakistan hareketi kucaklamış, ona güvenli bir sığınak sağlamış ve koalisyon güçlerine karşı zaferine katkıda bulunmuş olsa da, hareket üzerindeki kontrolü giderek azalırken, İran hem Pakistan hem de Amerikan istihbaratına karşı manevralarda üstünlük kazandı.

Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın onları en azından Afganistan arenasında kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı

Süleymani ve Devrim Muhafızları tarafından desteklenen ve Taliban rejiminin devrilmesine neden olan ABD liderliğindeki işgalden kısa bir süre sonra, Tahran ve Washington arasında Afganistan'ın gelecekteki yönetimi konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı ve Süleymani ile ABD ordusu arasındaki iş birliğini baltaladı. Ancak, bu ortaklığın çöküşünde en önemli faktör Irak oldu. Orada da Süleymani, Amerikalıların Saddam Hüseyin'i devirmesine yardım etmişti; ancak birkaç yıl sonra iki taraf, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipti.

 Irak'taki çatışmanın doğasını büyük ölçüde Sünni-Şii ayrımı açıklarken, Afganistan'daki durum çok daha karmaşıktı. 11 Eylül saldırılarından sonra iktidara gelen ve Farsça konuşan Tacikler, Sünni Müslümanlardır ve İranlılarla yakın kültürel bağlarına rağmen, dini olarak aynı mezhebi paylaşmıyorlar. Buna karşılık, Amerikalılar, Afganistan'daki en önde gelen Şii gruplardan biri olan Hazara'lardan çok sayıda kişiyi yanlarında savaşmaları için saflarına kattılar; bu da İran'ın, en azından Afganistan arenasında, onları kendi tarafına çekmesini zorlaştırdı.

ascdvg
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova'da Afganistan konusunda istişareler için düzenlenen “Moskova Formatı” toplantısında Afganistan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki'yi kabul ediyor, 5 Ekim 2026 (Reuters)

Bu arada, Molla Abdusselam Zaif'in “Taliban'la Hayatım” adlı kitabında anlattığı gibi, Taliban'ın Pakistan'a olan güveni azalıyordu. Zira Pakistan ordusu, Zaif de dahil olmak üzere birçok Taliban liderini tutuklamış ve onları Guantanamo’ya gönderen Amerikalılara teslim etmişti. Taliban liderliği, kendisine yönelik baskı arttığında Pakistan'ın liderlerini Amerika Birleşik Devletleri'ne teslim etmekten çekinmeyeceğini anladı.

Böylece hareket, yeni müttefikler ve hamiler aramaya başladı ve en şiddetli düşmanlarından ikisi olan İran ve Rusya'da potansiyel ortaklar buldu. Buna paralel olarak, Taliban Şii karşıtı ideolojik duruşunu gözden geçirmeye ve Afganistan içindeki Şii Müslümanlara karşı daha fazla hoşgörü göstermeye başladı.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı

 Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Taliban'ın bakış açısına göre, Pakistan nihayetinde Batı destekli bir ordu tarafından yönetilen ve her zaman Amerikan politikalarıyla uyumlu hareket etmeye hazır bir ülkeydi. Tahran da burada bir fırsat yattığını gördü. Doksanlı yıllarda Pakistan'ın Afganistan’da baskın hale gelmesi  ve İran'ın Afganistan arenasından dışlanmasının ardından, İran ve Süleymani bu yenilginin intikamını almak istediler. Bu durum, Afganistan-Pakistan sınırını aşan dağlarda saklanan el-aKaide'yi desteklemeyi de gerektiriyordu.

İran'ın Taliban ve el-Kaide'ye verdiği destek, güç dengesini değiştiriyor

Irak ve Afganistan'daki ABD askeri istihbaratının başında bulunan Korgeneral Michael Flynn, İran'ın el-Kaide'ye verdiği desteğe ve örgütün kalıntılarını Afganistan'dan Irak'a taşıma rolüne dair kanıt sunan ilk Amerikalı generaldi.

Adrian Levy, “Sürgün: Usame bin Ladin'in Kaçışı” adlı kitabında, İran Devrim Muhafızları'nın bin Ladin'in ailesini ve aralarında şu anda örgütün lideri olan ve hâlâ İran'da ikamet eden Seyfül Adl'in de bulunduğu diğer el-Kaide liderlerini koruma ve barındırma rolünü ayrıntılarıyla anlatıyor.

sd
Afganistan'ın Herat eyaletinin Zinda Jan bölgesinde, Afganistan ve İran'ı birbirine bağlayan Herat-Khaf demiryolunun raylarının yakınındaki bir Taliban güvenlik görevlisi, 28 Eylül 2026 (AFP)

Kitap ayrıca, kaçan Taliban ve el-Kaide liderlerinin başlangıçta Pakistan'da nasıl kendilerine bir sığınak bulduklarını ve İran'ın onlar üzerindeki etkisini nasıl genişlettiğini de inceliyor.

2021'de Afganistan'daki Amerikan savaşı sona yaklaşırken, Tahran zaten Rusya ve Çin ile birlikte Afganistan'ın başlıca hamisi olarak ABD'nin yerini almaya çalışıyordu. Taliban liderliği, ordusunun hareketin liderlerinin aleyhine dönmesinden sonra Pakistan'dan intikam almak için yirmi yıl beklemişti. Taliban'a güvenli sığınaklar ve üsler sağlamasına rağmen, İslamabad, ABD'ye karşı ortak düşmanlık yoluyla hareketi başarıyla kendi safına çeken İran'a karşı zemin kaybetmeye başlıyordu.

Afganistan'daki artan Rus ve Çin yatırımlarıyla birlikte, özellikle Pekin, Pakistan'ın şahit olduğu karışıklıkların aksine, bu ülkenin istikrar kazanması için gayret etmeye yöneldi; zira Pakistan'daki karışıklık, Pekin'in Belucistan'daki yatırımlarını sekteye uğratmıştı. Çin, Çin-Afganistan sınırından Kabil'e ve oradan da İran'ın Bender Abbas Limanı’na uzanan yol ve demiryollarının inşasını finanse etti.

Rusya da, çatışmaların durduğu dönemlerde İran'a ikmal sağlamak için Afganistan üzerinden geçen kara koridorunu kullanıyor.

Tahran için ise Afganistan, Suriye üzerindeki kontrolünü kaybetmesinin ve Hizbullah'ın gücündeki keskin gerilemenin ardından İran'ın yeni bir stratejik derinliğe umutsuzca ihtiyaç duyduğu bir dönemde öne çıktı.

2022'de İran, Tacikistan'da Ebabil-2 insansız hava araçlarının üretildiği ve yaklaşık 6 bin Rus askerinin bulunduğu bir fabrika açtı. Bu düzenleme, İran'ı Kabil üzerinden Orta Asya'ya bağlamak için Afganistan topraklarına güveniyor.

İran'a karşı savaş yeniden başlarsa, Afganistan onun stratejik derinliği haline gelecektir. Tahran ve Kabil arasındaki ilişki, dini veya mezhepsel bağlardan ziyade güvenlik çıkarları ve karşılıklı bağımlılığa dayanıyor.

İronik bir şekilde, Taliban, Farsça konuşan gruplara ait olmayan Peştunların hakim olduğu bir hareket; yazarın Farsça konuşan Afgan gruplar olarak sınıflandırdığı Tacikler, Özbekler ve Hazarlar ise artık İran’ın destek hesaplarının dışında kaldılar.

İran'a karşı savaşın yeniden başlaması, Afganistan'ı bölgesel çatışmanın ön saflarına geri getirecektir.