AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi
TT

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD ordusu, bugün (Pazar) erken saatlerde, Ürdün'de Amerikan güçlerine yönelik ve iki ABD askerinin ölümüne yol açan saldırıları nedeniyle İran'ı yeni hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. Bu, Tahran'la çatışmaların yeniden başlamasından bu yana gerçekleştirilen ilk saldırı oldu.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamada, hava saldırılarının İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari deniz ulaşımını tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı ve Devrim Muhafızları güçlerini, dün gece Ürdün'de Amerikan askerlerine yönelik düzenlediği saldırılar nedeniyle derhal cezalandırmayı amaçladığı belirtildi.

ABD Merkez Komutanlığı, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırıların sürdüğü bir dönemde, İran'ın Ürdün'e yönelik saldırıları sonucunda iki Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini, bir askerin ise kayıp olduğunu duyurmuştu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Kuveyt ve Bahreyn, İran tarafından füze ve insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırıların önlendiğini açıkladı.

İran, ABD'yi inşaat halindeki nükleer tesisi bombalamakla suçladı

İran Atom Enerjisi Kurumu, ABD'yi bugün (Pazar) ülkenin güneybatısında inşaatı devam eden bir nükleer tesise saldırmakla suçladı.

İran resmi televizyonunun aktardığı kurum açıklamasında, ABD güçlerinin uluslararası hukuka aykırı, saldırgan ve vahşi bir eylemle, inşaatı halen devam eden Darkhovin nükleer tesisine Pazar günü çok sayıda mühimmatla saldırdığı belirtildi.


İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
TT

İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetiminde Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki İsrail ve İran politikalarına yönelik yaklaşım farklılığı, artık yalnızca yönetim içindeki bir görüş ayrılığı olmaktan çıktı. Ara seçimlerin yaklaşması ve 2028 başkanlık seçimlerine yönelik erken siyasi hesapların başlamasıyla birlikte iki isim, Cumhuriyetçi hareketin gelecekteki liderliği için yarışan iki farklı çizginin temsilcisi olarak öne çıkıyor. Vance, ‘Önce Amerika’ anlayışı doğrultusunda dış müdahalelere ve savaşlara mesafeli bir yaklaşımı temsil ederken; Rubio ise İsrail’e güçlü destek veren ve İran’a karşı daha sert bir tutum benimseyen geleneksel muhafazakâr çizginin sözcüsü konumunda bulunuyor.

İsrail’in şahinleri Vance’e karşı

Beyaz Saray, yönetim içinde İsrail’le ilişkiler konusunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğu yönündeki iddiaları reddetse de Reuters, Vance ile Rubio’nun tutumları arasında belirgin farklılıklar gözlemledi.

Bu ayrışma, özellikle Vance’in İran ile varılan mutabakat zaptının hazırlanmasında üstlendiği rol, anlaşmanın içeriğine itiraz eden İsrailli yetkilileri eleştirmesi ve İsrail’in Lübnan’daki bazı askeri operasyonlarını ABD’nin gerilimi düşürme çabalarının önünde engel olarak değerlendirmesiyle öne çıktı.

Buna karşılık Rubio, İsrail’in Hizbullah saldırılarına karşılık verme hakkını savunurken, Washington’ın Tahran ile bir anlaşmaya varmayı hedeflediğini ancak bunun ‘her ne pahasına olursa olsun’ gerçekleştirilmeyeceğini vurguladı.

Bu görüş ayrılığı, iki hafta önce Washington’da İnanç ve Özgürlük Koalisyonu’nun düzenlediği Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’na katılan İsrail yanlısı muhafazakâr kanaat önderlerine, İran ile varılan mutabakatın sorumluluğunu Vance’e yükleme fırsatı verdi. Ben Shapiro ve Mark Levin gibi önde gelen muhafazakâr isimler, Vance’i İran'a taviz vermeye ve İsrail’in askeri hareket serbestisini kısıtlamaya hazır bir siyasetçi olarak resmetti.

Söz konusu kampanya, yalnızca dış politika tartışmasıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda açık bir siyasi hedef de taşıyor. Bu hedef, Vance’in başkan yardımcılığı görevini Trump’ın doğal siyasi varisi olmasının garantisine dönüştürmesini engellemek ve Cumhuriyetçi Parti’nin şahin kanadıyla daha uyumlu görülen Rubio ya da Florida Valisi Ron DeSantis ve Teksas Valisi Greg Abbott gibi başka bir adayın önünü açmak.

Böylece İsrail meselesi, Amerikan sağında ayrışmanın temel başlıklarından biri haline gelmiş durumda. Vance’i destekleyenler, İsrail’e destek vermenin ABD’yi açık uçlu savaşlara sürüklemek veya Amerikan çıkarlarını Binyamin Netanyahu hükümetinin hesaplarına tabi kılmak anlamına gelmediğini savunurken; karşıtları ise İran’a yönelik ‘azami baskı’ politikasından geri adım atılmasının hem İsrail’in hem de ABD’nin güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürüyor.

Evanjelikler taraf tutmadılar

Washington Post, Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’nın, medyadaki sert söylem ile katılımcıların eğilimleri arasında belirgin bir farkı ortaya koyduğunu yazdı.

Konferansta İsrail’e ve İran’a karşı yürütülen savaşa güçlü destek verilmesine rağmen, katılımcıların önemli bir bölümü Vance’in adaylığına açık yaklaşmayı sürdürdü. Katılımcılar, Vance’in etkinliğini, Trump’a bağlılığını ve Deniz Piyadeleri’ndeki geçmiş hizmetini övgüyle değerlendirdi. Bu görüşler bilimsel bir kamuoyu araştırması niteliği taşımasa da, İsrail meselesinin Evanjelik seçmen açısından dini ve siyasi önemine rağmen aday tercihinde tek belirleyici unsur olmadığını gösteriyor. Bu seçmen kitlesi, kürtaj, din özgürlüğü, göç, yargı, eğitim ve Demokratlara karşı mücadele kapasitesi gibi başlıklara da önem veriyor.

csdfvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 16 Temmuz 2026’da siyasi şiddet konulu bir bakanlar toplantısında konuştu. (Reuters)

Trump’ın siyasi tecrübesi de Evanjelik seçmenin, adayın kendi öncelikleri doğrultusunda mücadele edeceğine inanması halinde kişisel ya da ideolojik çekincelerini ikinci plana atabildiğini ortaya koydu. Vance, Trump’a yakınlığı, muhafazakâr kültürel söylemi ve inanç ile aile vurgusunu öne çıkaran açıklamaları sayesinde avantaj sağlıyor. Rubio ise kendisini dış politikada daha deneyimli, İsrail’e desteğini daha net ortaya koyan ve Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel kurumsal yapısı ile muhafazakâr bağışçılar açısından daha güven verici bir isim olarak konumlandırıyor. Her iki siyasetçi de Katolik olmasına rağmen, Evanjelik seçmende karşılık bulan dini söylemi etkili biçimde kullanıyor.

Erken sıralama

2028 başkanlık seçimlerine yönelik siyasi hazırlıklar erken başlamış olsa da yarış hâlâ şekillenme aşamasında ve tüm ihtimallere açık görünüyor. Mayıs ayında Emerson tarafından yapılan bir ankete göre, Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçim seçmenleri arasında Vance yüzde 36, Rubio ise yüzde 35 destek alarak başa baş bir tablo ortaya koydu.

Ankete göre Rubio, 50 yaş ve üzerindeki seçmenler arasında daha güçlü destek görürken, Vance genç Cumhuriyetçi seçmenler arasında öne çıktı. Buna karşılık Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) anketi, Vance’in daha belirgin bir üstünlüğe sahip olduğunu ortaya koyarak, onun MAGA hareketinin çekirdek tabanındaki güçlü konumuna işaret etti.

dfvgbhyj
 Vance ve Rubio, Başkan Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasını izlemek üzere 16 Temmuz akşamı Beyaz Saray’a geldi. (Reuters)

Yaş grupları arasındaki farklılıklar, bu siyasi mücadelenin önemli bir boyutunu açıklıyor. Daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve geleneksel Evanjelikler, İsrail’e ve müdahaleci dış politika anlayışına daha güçlü biçimde bağlılık gösterirken, genç muhafazakâr kuşak savaşlara ve maliyetli ittifaklara karşı daha kuşkucu bir yaklaşım sergiliyor. Pew Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, 50 yaş altındaki Cumhuriyetçilerin çoğu artık İsrail’e olumsuz bakarken, daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve beyaz Evanjelikler arasında İsrail’e destek güçlü şekilde devam ediyor.

Bu nedenle yarış henüz ‘İsrail yanlısı’ bir aday ile ‘İsrail karşıtı’ bir aday arasındaki basit bir tercihe dönüşmüş değil. Muhtemelen Rubio, İran’a karşı sert tutumu ve İsrail’e bağlılığını ülkenin en üst makamına hazır olduğunun göstergesi olarak öne çıkaracak. Vance ise kendisini ‘sonsuz savaşlar’ istemeyen ‘Trump çizgisinin’ savunucusu olarak sunacak. Belirleyici unsur ise Trump’ın tutumu ve İran ile yapılan anlaşmanın sonucu olacak. Anlaşmanın başarılı olması, Vance’e ‘barış sağlayıcı’ rolü üzerinden siyasi kazanım sağlayabilir. Ancak anlaşmanın çökmesi ve savaşın yeniden başlaması -ki bugün en olası senaryo olarak görülüyor- Rubio’nun ve Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanadın tezlerini güçlendirecek.


Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
TT

Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)

Cemal Ubeydi

Modern savaşlar artık kaçınılmaz olarak kentlerin kontrolü veya orduların imhası yoluyla değil, giderek artan bir şekilde ekonominin kontrolü, tedarik zincirlerinin aksatılması ve çatışmanın maliyetinin rakip ve müttefiklerine yeniden dağıtılması yoluyla yürütülüyor. Bu bağlamda, son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, günümüz çatışmalarının niteliğindeki dönüşümün açık bir örneğini teşkil ediyor. Çünkü çatışma, İran'ın askeri kapasitelerini hedef alan askeri bir mücadeleden, gelir, enerji, küresel ticaret hareketliliği ve çatışan tarafların askeri veya siyasi kazanımlar elde etmeden önce diğerini ekonomik olarak tüketme kapasitesi etrafında dönen bir mücadeleye dönüştü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail'in askeri operasyonları, İran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini kısaltmak ve kısa sürede yeni bir siyasi denklem dayatmak umuduyla füze sistemlerini, askeri altyapıyı ve komuta-kontrol merkezlerini hedef almaya odaklandı. Ancak çatışmanın sürmesi ve buna eşlik eden, birçok Körfez Arap ülkesindeki enerji altyapısı ve ekonomik tesislerin hedef alınması, ayrıca İran devlet kurumlarının çökmemesi, çatışmayı farklı bir aşamaya taşıdı. Bu aşamada artık yalnızca askeri güç belirleyici faktör olmaktan çıktı, küresel ekonomi de çatışma sahnesinin bir parçası haline geldi.

“Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve rakibi hesaplarını gözden geçirmeye zorlama kapasitesi, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakış açısıyla İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

O andan itibaren temel soru, artık kaç füzenin imha edildiği veya hangi askeri noktaların devre dışı bırakıldığı değil, çok daha etkili olan ‘hangi taraf ekonomik olarak daha uzun süre dayanma kapasitesine sahip? ABD ve müttefikleri, dünyanın en önemli enerji geçitlerinden birinde yaşanan kesintinin sonuçlarına katlanabilir mi? Yoksa deniz ablukası, ekonomik yaptırımlar ve lojistik altyapısı ile gelir kaynaklarının hedef alınmasının sürmesi karşısında en fazla etkilenen taraf İran mı olacak?’ soruları etrafında dönmeye başladı.

Askeri savaştan ekonomik savaşa

Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve düşmanı hesaplarını gözden geçirmeye zorlama yeteneği, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakımdan İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

Hürmüz Boğazı, İran açısından yalnızca petrol ihracatı için bir deniz çıkış noktası değil, aynı zamanda küresel enerji hareketliliğini etkileme kapasitesi kazandıran stratejik bir koz niteliği taşıyor. Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yüzde 20 ila 25'inin geçtiği bu boğaz, enerji piyasalarını etkilemeye veya rakiplerine yönelik çatışmanın maliyetini artırmaya çalışan herhangi bir devlet için olağanüstü bir önem taşıyor.

Öte yandan Tahran, boğazın tamamen ve uzun süreliğine kapatılmasının, ABD'nin deniz üstünlüğü karşısında pratik bir seçenek olmadığının farkında. Çünkü böyle bir adım, geniş çaplı siyasi, askeri ve ekonomik sonuçlar doğurabilir. İran genel bütçesi, gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan petrol, doğalgaz ve türevlerinin gelirlerine büyük ölçüde bağımlı. Vergiler ve diğer gelirler ise yaklaşık yüzde 20'lik bir pay oluşturuyor. Dolayısıyla bahsin farklı bir denklem olarak boğaz çevresinde yüksek düzeyde güvenlik riskini sürdürmeye doğru kaydığı görülüyor. Bu yaklaşımda, deniz taşımacılığının aksama ihtimalinin sadece varlığı bile petrol fiyatlarını yükseltmeye, deniz sigortası primlerini artırmaya ve nakliye maliyetlerini yükseltmeye yetiyor. Bu da doğrudan küresel ekonomiye yansıyor.

Böylece hedef, artık yalnızca deniz taşımacılığını aksatmakla sınırlı kalmayıp, belirsizlik durumunun kendisini stratejik bir baskı aracına dönüştürmeyi de kapsayacak şekilde genişledi. Birbirine bağlı tedarik zincirlerine dayanan küresel bir ekonomide, risk düzeyinin yükselmesi, sevkiyatların gecikmesi veya sigorta maliyetlerinin artması, bazen doğrudan askeri güç kullanımının sonuçlarını aşan ekonomik etkiler doğurmaya yetiyor.

Karşılıklı acı denklemi

Bu dönüşüm, iki tarafı bir tür ‘karşılıklı acı’ denklemine soktu. Artık her iki taraf da geleneksel bir askeri zafer elde etmeye çalışmaktan ziyade, rakibine savaşın maliyetini yükseltmeye ve rakibinin çatışmayı sürdürme kapasitesini sınamaya odaklandı.

İran, Hürmüz Boğazı'nın coğrafi konumunu küresel enerji piyasalarını etkileyen bir baskı kozu olarak kullanmak suretiyle, savaşın maliyetinin bir bölümünü sınırlarının dışına taşımaya çalıştı. Çünkü petrol fiyatlarındaki her artış, nakliye ve sigorta maliyetlerindeki her yükseliş ve tedarik zincirlerindeki her aksama, enerji ithal eden ekonomilere ek yükler getiriyor ve hükümetler, şirketler ve uluslararası piyasalar üzerinde giderek artan baskılar yaratıyor.

Buna karşın ABD, tam tersi bir strateji benimseyerek maliyeti İran'ın kendi içinde yoğunlaştırmaya odaklandı. Washington, deniz ablukasını sıkılaştırarak, limanları hedef alarak, lojistik altyapıyı aksatarak ve petrol ihracat hareketliliğini engelleyerek, İran ekonomisinin dayandığı mali kaynakları azaltmaya ve devletin askeri operasyonlarını finanse etme kapasitesini zayıflatmaya çalıştı; bu da Tahran açısından savaşın sürmesinin maliyetini artırıyor.

Böylece ekonomi, artık savaşın sadece bir sonucu olmaktan çıkıp ana sahnesi haline geldi. İran, maliyeti küresel ekonomiye yaymaya çalışırken, ABD ise maliyeti İran içinde en üst düzeye çıkarmaya odaklandı. Böylece gelirler, enerji, tedarik zincirleri ve ticaret hareketliliği, çatışmanın seyrini belirlemede füze ve uçaklardan aşağı kalmayan önemde unsurlar haline geldi.

Bu noktadan hareketle, savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, en azından öngörülebilir vadede ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor. Tam bu noktada, Hürmüz Boğazı'ndaki çatışma geleneksel askeri çerçevesinden çıkarak, gelir mücadelesine ve karşılıklı ekonomik tükenmeye dönüşmeye başladı. Bu durumun savaşın seyrine ve sonrasında şekillenebilecek bölgesel dengelerin niteliğine doğrudan etkisi olacak.

Liman savaşı: Küresel ekonominin ipleri kimin elinde?

İran, Hürmüz Boğazı'nı ekonomik bir baskı kozu olarak devreye sokmaya çalışırken, ABD bu meydan okumaya sadece bir deniz taşımacılığı krizi olarak değil, Tahran'ın coğrafi konumunu yeni siyasi ve ekonomik denklemler dayatmak için kullanma yeteneğini kısıtlamayı hedefleyen bir mücadele olarak yaklaştı. Bu bakış açısından hareketle, ABD buna gemileri korumak veya askeri olarak eşlik etmekle yetinmek yerine, İran'a bu kozu yönetme kapasitesi kazandıran araçları hedef alarak yanıt verdi.

Bu nedenle, Bender Abbas (Gemron), Buşehr, Hark ve Cask limanlarının hedef alınması veya ikmal ve iletişim tesisleri ile yol ve köprü ağlarının vurulması, birbirinden bağımsız askeri operasyonlar değil, İran'ın deniz operasyonlarını yönetme kapasitesini sınırlamayı ve limanlarını işletmede, ihracatını güvence altına almada ve Körfez'deki deniz taşımacılığı hareketliliğini izlemede dayandığı lojistik altyapıyı zayıflatmayı hedefleyen bir strateji çerçevesinde gerçekleşti.

Modern savaşlarda limanlar artık sadece ticari tesisler olmaktan çıkarak gelir yönetimi, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve deniz operasyonlarının koordinasyonu için merkezler haline geldi. Bunun yanı sıra sürat tekneleri, insansız hava araçları (İHA) ve kıyı gözetim ile keşif sistemlerinin yönetim üslerine dönüştü. Dolayısıyla bu tesislerin hedef alınması, ticari faaliyetin aksatılmasıyla sınırlı kalmayıp devletin hem askeri hem de ekonomik kapasitesini aynı anda etkileyecek şekilde genişliyor.

Bu bakış açısıyla ABD saldırıları, DMO’ya bağlı komuta-kontrol, deniz gözetim sistemleri ve hızlı tekneler üzerinde yoğunlaştı; bu unsurlar, geleneksel bir deniz çatışmasına girmek yerine hızlı ve dağınık deniz operasyonları yoluyla düşmanı tüketmeye dayanan asimetrik savaş temelli İran deniz doktrininin en önemli unsurlarından birini teşkil ediyor.

Buna karşılık Tahran, direnme kapasitesinin yalnızca sahip olduğu askeri araçlara değil, aynı zamanda Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir baskı kartı olarak elde tutmaya da bağlı olduğunun farkına vardı; bu durum, çatışmanın son haftalarında İran'ın siyasi ve askeri söylemine açıkça yansıdı.

Geçici yatışma anlaşmasının çökmesi ve askeri operasyonların tırmanmasıyla birlikte, İran'ın resmi açıklamaları, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ihtimalinden söz etmekten, boğazdaki deniz taşımacılığının geleceğinin artık savaşın seyrine ve ABD'nin bölgedeki politikalarına bağlı hale geldiğini vurgulamaya doğru evrildi.

DMO Deniz Kuvvetleri, 15 Temmuz’da askeri operasyonların ve deniz ablukasının sürmesinin, ‘bölgede petrol ve gaz ihracatının ya herkes için mümkün olacağı ya da hiç kimse için mümkün olmayacağı’ anlamına geldiğini açıkladı ve herhangi bir tırmanışın, Hint Okyanusu ve Babu’l-Mendeb'e bağlı diğer enerji ihracat rotalarına da sıçrayabileceğini ekledi. Ertesi gün İran Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü yaptığı açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı'ndaki durumun savaş öncesi haline dönmeyeceğini’ belirterek, İran’ın altyapısının hedef alınmasının, bölgedeki enerji altyapılarının hedef alınmasıyla karşılık bulacağı uyarısında bulundu.

Aynı bağlamda, İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti, Hürmüz Boğazı'nı İran egemenliğinin bir parçası olarak nitelendirerek, Tahran'ın bu deniz geçidindeki rolüne bağlı olduğunu vurguladı. Hamaney’in Askeri Danışmanı ve DMO eski komutanı Muhsin Rızai ise, ‘Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün onlarca nükleer bombadan daha önemli olduğunu’ değerlendirdı. Rızai’nin bu sözleri, boğazın İran'ın en önemli caydırıcılık ve baskı araçlarından biri olarak stratejik düşüncedeki konumunu yansıttı.

DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Ali Azmayi, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz operasyonlarının sürdüğünü açıklarken, DMO Ortak Askeri Operasyon Merkezi (Hatemu'l-Enbiya Karargâhı) boğazdan gemi geçişinin sahadaki gelişmelere bağlı kalmaya devam edeceğini vurguladı. İran Ordusu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise, boğazın yeniden açılmasını krizin nedenlerinin sona ermesine bağlayarak, deniz geçidinin artık çatışma yönetiminde baskı ve müzakere araçlarının bir parçası haline geldiğine işaret etti.

Bu açıklamaların tümü, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın stratejik düşüncesinde merkezi bir konuma sahip olduğunu yansıtıyor. Boğaz yalnızca bir deniz geçidi olarak değil, küresel enerji piyasalarını etkilemek, nakliye ve sigorta maliyetlerini yükseltmek ve savaşın maliyetinin bir bölümünü sürece dahil olan veya bundan etkilenen taraflara yeniden dağıtmak için kullanılabilecek en önemli kozlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Alternatifler mücadelesi: Hürmüz aşılabilir mi?

Öte yandan bu gelişmeler, Körfez Arap ülkelerini Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı azaltmaya yönelik çabalarını hızlandırmaya itti. Bu kapsamda Basra (Arap) Denizi'ne açılan Abu Dabi'deki Habşan petrol sahalarını Umman Körfezi kıyısındaki Fucayra Limanı'na bağlayan Habşan-Fucayra Petrol Boru Hattı (Batı-Doğu Boru Hattı) ile Kızıldeniz'e uzanan Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı (Petroline) başta olmak üzere karadaki boru hatlarının kullanımı güçlendirildi. Bu sayede acil durumlarda petrolün bir kısmının boğazdan uzak şekilde ihraç edilmesi mümkün hale geliyor.

Bu nedenle çatışma, artık Hürmüz Boğazı'nın kapatılması veya açık tutulması etrafında değil, her iki tarafın da rakibinin elindeki kozun etkinliğini azaltma kapasitesi etrafında dönüyor. ABD, limanları, sahil altyapısını ve İran'ın askeri kapasiteleriyle bağlantılı ikmal yollarını hedef alarak, İran'ın boğazın askeri ve ekonomik önemini bir baskı kozu olarak kullanma kapasitesini kısıtlamaya çalıştı. Buna karşılık Tahran, boğazın hem mevcut çatışmada hem de gelecekteki herhangi bir çatışmada kullanılabilir bir baskı kozu olarak değerini korumak amacıyla, deniz taşımacılığında bir belirsizlik durumunu sürdürmeye çalıştı.

Füzeler kadar tehlikeli bir silah olarak zaman

Ekonomi ve enerjinin yanı sıra, çatışmanın yönetiminde bir diğer önemli faktör daha öne çıktı. O da zaman faktörü. Çatışma ne kadar uzarsa, tüm taraflar için maliyeti o kadar artıyor ve etkileri savaş alanlarının ötesine geçerek finans ve enerji piyasalarına, nakliye ve sigorta şirketlerine ve küresel tedarik zincirlerine yayılıyor.

ABD açısından, savaşın uzun süre devam etmesi, enerji piyasalarındaki aksama veya bölgesel müttefikler üzerindeki artan baskılar nedeniyle ekonomik ve siyasi maliyetin yükselmesi anlamına geliyor. Bunun yanı sıra Körfez'de deniz taşımacılığı güvenliğini sağlamak ve enerji altyapısını korumak için gereken askeri yüklerin de artması söz konusu.

Buna karşılık İran, çatışmanın uzamasının, yaptırımlar ve hayati tesislerinin hedef alınmasının sürmesi altında ekonomik ve askeri kaynaklarını tükettiğinin farkında. Ancak İran, zaman faktörünün rakiplerine giderek artan baskılar uygulayabileceği ve onları çatışmanın sürmesinin maliyetini beklenen getirilerle karşılaştırarak yeniden gözden geçirmeye zorlayabileceği ihtimaline bel bağlıyor.

Bu bakış açısıyla zaman, artık savaşın sadece eşlik eden bir unsuru olmaktan çıkıp, her tarafın kendi hedeflerine hizmet edecek şekilde kullanmaya çalıştığı stratejik bir araca dönüştü. Washington, askeri ve ekonomik baskıların sürmesinin nihayetinde Tahran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini zayıflatacağına bel bağlarken, İran ise bölgesel ve uluslararası maliyetin artmasının, rakipleri açısından krizi kontrol altına almayı tırmanışın sürmesinden daha faydalı hale getireceğine bel bağlıyor.

Bu hassas denge içinde, İran'ın ekonomik dayanıklılığı, kaynaklarını yönetme kapasitesi ve devlet kurumlarının sürekliliğini koruması, ABD'nin sahip olduğu askeri üstünlük kadar savaşın seyrini ve sonucunu belirlemede önemli faktörler olarak öne çıkıyor.

Son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, Ortadoğu'daki savaşların niteliğinin hızlanan bir dönüşüm yaşadığını ortaya koyuyor. Artık toprak üzerinde egemenlik kurmak veya askeri üstünlüğe sahip olmak çatışmaları sonuçlandırmaya yetmiyor. Ekonomi, enerji, limanlar ve tedarik zincirleri, çatışmaları yönetmede, rakipleri tüketmede ve güç dengelerini yeniden şekillendirmede başlıca araçlar haline geldi.

Bu savaş, Hürmüz Boğazı'nın yalnızca petrol ve gaz taşımacılığı için bir geçit olmadığını, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin ekonomik ve güvenlik çıkarlarının kesiştiği bir eksen niteliği taşıdığını ortaya koydu. İran, bu boğaz aracılığıyla savaşın maliyetinin bir bölümünü küresel ekonomiye taşımaya çalışırken, ABD, bu kozun pratik değerini oluşturan limanları, lojistik altyapıyı ve ulaşım ile ikmal ağlarını hedef alarak Tahran'ın coğrafi konumunu kullanma yeteneğini baltalamaya odaklandı.

Dolayısıyla mücadele, artık yalnızca boğazın açılması veya kapatılması etrafında değil, deniz taşımacılığının sürmesinin maliyetini ve buna eşlik eden risk düzeyini kontrol etme kapasitesine kimin sahip olduğu ve bunun küresel enerji ve ticaret piyasalarına nasıl yansıdığı etrafında dönüyor. Petrol fiyatlarındaki her artış, deniz sigortası primlerindeki her yükseliş veya nakliye hareketliliğindeki her aksama, karşılıklı caydırıcılık ve baskı denkleminde yeni bir unsura dönüşüyor.

Savaş ayrıca, limanların, köprülerin, ulaşım ağlarının ve enerji tesislerinin artık modern çatışmalarda ikincil hedefler olmadığını, aksine devletlerin ekonomik gücünün temel dayanaklarını oluşturduğunu ve dolayısıyla öncelikli askeri hedefler haline geldiğini ortaya koydu; zira bunların aksatılması doğrudan gelirlere, lojistik kapasiteye ve askeri operasyonların sürekliliğine yansıyor.

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı etrafındaki çatışmanın yalnızca askeri gücün bir sınavı olmadığı, aynı zamanda çatışan tarafların ekonomik tükenmeyi yönetme, savaşın maliyetini dağıtma ve güç unsurlarını koruma kapasitesinin de bir sınavı olduğu görülüyor. Bu çatışmanın etkilerinin Körfez Arap bölgesinin sınırlarını aşarak tüm küresel ekonomiyi etkileyebileceği bir mücadeleden söz ediliyor.

Durum böyle devam eder ve İran rejimi, küresel ekonominin temel dayanaklarından biri olan Körfez Arap bölgesinin güvenliğini ve istikrarını sarsan tutumunu sürdürmeye devam ederse, bu ihtimal daha da güçlenebilir. Bu çatışmanın ortaya çıkardığı derslerin, gelecekteki çatışmaların yönetim biçimi üzerinde derin bir etki bırakması bekleniyor. Zira kaynaklar, deniz geçitleri ve hayati altyapı üzerindeki kontrol, bölgesel ve uluslararası güç dengelerini şekillendirmede orduların ve silahların sahipliğinden aşağı kalmayan bir öneme sahip olacak.