AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
TT

İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)

Alex Vatanka

İsrail'in Ali Laricani ve Kemal Harrazi'ye yönelik suikastı, İslam Cumhuriyeti'nin siyasi sahnesinden iki önemli ismin uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildi. Tahran'daki bazı siyasi ve analitik çevreler bunu daha az görünür ve geniş kapsamlı bir şeyi, rejimin uzlaşı dili ile konuşma yeteneğini silme girişimi olarak anladı. Bu iki suikast aynı zamanda Tahran'ın yıllardır dış dünyaya hitap etmesine yardımcı olan kişilerin etkisiz hale getirilmesiyle ilgili daha geniş bir bağlama da dahildi.

Uzun yıllar boyunca Laricani, İran'ın sert gücü ile onu yurt dışında yönetmek için gereken diplomatik dil arasında tercüman rolünü oynadı. Onlarca yıllık deneyime sahip eski Dışişleri Bakanı Harrazi ise, rejimin stratejik sinyallerinin koruyucusuydu ve bu sinyallerin sırları ve bunları iletmenin yolları konusunda bilgi sahibiydi. Yıllarca bu iki adam merhum Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in en önemli dış politika danışmanları olarak hizmet etti. Suikastları ilk bakışta, diplomasinin yerini saha mantığına bıraktığı daha kapalı ve daha katı bir rejime doğru bir geçişi teyit ediyormuş gibi görünüyordu.

Ancak suikastın ardından yaşananlar daha karmaşıktı. Rejim dimdik ayakta kaldı ve karar alma mekanizmaları aksamadı. Onlarca yıldır İran devlet yönetimini karakterize eden dolaylı kanallar, siyasi sinyaller ve dikkatli hesaplar gibi kırılgan ateşkesten önce savaş da devam etti. Bu sonraki aşama, İslam Cumhuriyeti hakkında temel bir gerçeği ortaya çıkardı: Direncinin kişisel olmaktan ziyade kurumsal olduğu. Otorite, statüsü ne kadar yüksek olursa olsun tek bir kişinin elinde değil, bu tür şokları absorbe etmek için tasarlanmış kademeli bir yapının elinde. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları gibi kurumlar ve güvenliği siyasete bağlayan daha geniş ağ, İran stratejisinin temel itici güçleri olmaya devam ediyor. Laricani ve Harrazi'nin yokluğu zamanla siyasetin tonunu ve sunumunu değiştirebilir, ancak temel yönünü değiştirmedi.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi de işte burada yatıyor. Savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmak kolay. Sahne aynı zamanda hem net hem de sert görünüyor: Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, merhum babasının sahip olduğu bağımsızlık ve nüfuzdan yoksun; bu durum, kendisi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken de büyük olasılıkla devam edecek. Ayrıca ortada en deneyimli siyasi ve askeri figürlerinin çoğunu kaybettikten sonra küçülen bir siyasi sınıf var. Dahası Devrim Muhafızları liderliğindeki güvenlik kurumları karar alma süreçlerinde daha aktif ve kendi vizyonlarını empoze etmeye daha yatkın hale geldi. Rejimin resmi söylemi artık daha disiplinli ve belirsizliğe veya dışarıya taviz verme yönündeki herhangi bir belirtiye karşı daha az toleranslı. Bu tablonun ışığında, yaşananları ideolojik katılığın, yani kendisini daha İslamcı olarak tanımlayan, ülke içinde baskıya daha yatkın, Batı ve İsrail'e karşı daha da düşman bir rejimin kanıtı olarak değerlendirmek kolay görünüyor.

Fakat şu ana kadar elde edilen veriler bu sonucu tam olarak desteklemiyor, aksine daha açık bir şekilde baskıların dayattığı bir iç bütünlüğe işaret ediyor. Savaş ve iktidarın devri, sürekliliği sağlama konusunda en yetenekli kurumların, özellikle de Devrim Muhafızları'nın, istihbarat servislerinin ve onlarla müttefik siyasi figürlerin konumunu güçlendirdi. Bu da alternatif yaklaşımları kamuoyuna sunabilecek daha az sesin olduğu, daha dar bir yönetim ortamı yarattı.  Uzlaşıcı dile gelince, o da ortadan kaybolmadı, baskı ve denetime maruz kaldı ve her şeyden önce kişisel doğasından arındırıldı.

dvfvbf
Ali Laricani, Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki İran büyükelçiliğinde, merhum İranlı General Kasım Süleymani'nin fotoğrafının önünde, 17 Şubat 2020 (AFP)

Donald Trump'ın Tahran'da bir “rejim değişikliği” gerçekleştiği iddiası ne kadar doğru olursa olsun, buradaki ayrım önemli çünkü İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik çekirdeği fiili bir dönüşüme tanık olmadı. Batı hegemonyasına karşı direniş, İsrail düşmanlığı ve İslami referanslı rejime dayalı egemenlik anlayışı gibi kurucu unsurları, mevcut savaştan çok önce iyice kökleşmişti.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi, savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmakta yatıyor

Bunlar, çatışmanın ateşinde doğan yeni doktrinler değil, daha ziyade 1979'dan bu yana rejimin yapısına yerleşmiş ve onlarca yıldır süren çatışma ve uyumla pekişmiş, miras alınmış normlardır. Değişmekte olan bu ideolojinin içeriği değil, kendisini ifade ettiği koşullardır. Aynı şekilde rejimin hem içeride hem de dış baskılar karşısında taviz vermeye hazır olduğunu gösterdiği şartlardır. Bugün İran'ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme kartına güvenmesi, siber baskıları ve asimetrik askeri tırmandırması, ideolojik çekirdeğindeki bir değişimi yansıtmaktan ziyade, savaş yürüten bir devletin araçlarını yansıtıyor.

Mücteba Hamaney'in yükselişi bu değişimi açıkça somutlaştırıyor. Uzun yıllar süren yönetimi ona çeşitli kanatlar arasında benzersiz bir otorite kazandıran babasının aksine, kendisi büyük ölçüde Devrim Muhafızlarına güveniyor. Yükselişini kolaylaştıran güvenlik teşkilatıyla daha yakından bağlantılı. Bu, kendi başına onu daha ideolojik kılmıyor ama ideolojinin ifadesinin, kimliği şimdiye kadar söylem disiplinine, toplum üzerindeki kontrolün sıkılaştırılmasına ve dış düşmanlarla mücadele ruhuna dayanan kurumlara daha fazla bağlı hale geldiği anlamına geliyor. Böyle bir ortamda, pratikte var olsa bile esnekliğin gösterilmesi zorlaşır.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a davranış şekli de bu sonucu destekliyor. Savaş sırasında Körfez Arap ülkeleriyle gerilimi hafifletmeye yönelik erken girişimi - ki bu, İran'ın bölgesel diplomasisinin pratiğinden temel bir sapma teşkil etmiyordu - hızlı ve sert bir tepkiyle karşılandı. Bu hadise, söylemi yeniden kalibre etmek için mevcut marjın ne kadar dar olduğunu ortaya koydu. Önceki aşamalarda bu tür sinyalleri, rejimin mesajlarını yönlendirmek için kullandığı daha geniş bir sicile yerleştirmek mümkündü. Bugün ise zayıflığın kanıtı olarak okunma tehlikesi taşıyor. Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler sadece kendileri hakkında açıkladıkları ile değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar. Bu, daha derin bir ideolojik değişimin kanıtı olmasa da, rejimin baskı altında olduğunun, saflarını sıklaştırdığının ve iç sınırlarındaki kontrolleri sıkılaştırdığının bir göstergesidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Laricani ve Harrazi gibi isimlerin yokluğu bu süreci daha da netleştiriyor. Her iki adam da rejimin çekirdek üyeleriydi ve İslam Cumhuriyeti içindeki güç yapılarının derinlerine kök salmışlardı. Ancak bu rejim içinde, direniş söylemini sürdürürken bile diplomasiyi çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak gören özel bir geleneği de temsil ediyorlardı. Onların yokluğu bu geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler hâlâ mevcut ve Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf gibi diğer isimler de güvenlik arka planını siyasi pragmatizmle birleştiriyor. Ancak denge değişti. İran diplomasisinin en belirgin yüzünü oluşturan siyasi sınıf küçüldü ve bununla birlikte kamusal alanda esneklik de azaldı. Bu dengeleyici ağırlığın ortadan kalkmasıyla rejim, doğası gereği artık daha ağır ve daha sağlam bileşenlere doğru meylediyor.

dfvfdv
İranlı bir kadın, Washington ile Tahran arasındaki barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Tahran'da Mücteba Hamaney'in posterinin yanından geçiyor, 13 Nisan 2026 (AFP)

Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler de sadece kendileri hakkında açıkladıklarıyla değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar

Burada öne çıkan diplomasinin ortadan kalkması değil, dönüşümüdür. Müzakereler, İslamabad'daki son ABD-İran görüşmelerinde olduğu gibi, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, gittikçe daha fazla güvenlik ve siyasetin kesişim noktasında duran ve her iki alanda da rahat hareket eden, melez olarak tanımlanabilecek isimler tarafından yürütülüyor. Onlar için uzlaşma bir taviz değil, gücün bir uzantısı olarak sunuluyor. Kelime dağarcığı değişir ama derin hesaplar aynı kalır.

Bu, mevcut anın paradoksunu açıklamaya yardımcı olabilir. Zira yüzeyde rejim daha katı, daha baskıcı, daha merkezi ve belki de dışarıyla ilişki kurmada daha isteksiz görünüyor. Ancak bu yüzeyin altındaki stratejik mantık, açık bir süreklilik düzeyini ortaya koyuyor. İran hâlâ bir kısıtlamalar sistemi içerisinde hareket ediyor. Ekonomik baskı, askeri güç dengesizliği ve bölgesel karışıklıkların tümü, saf bir direniş politikasının başarabileceklerine sınırlamalar getiriyor. Hayatta kalmak en büyük öncelik olmaya devam ediyor ve hayatta kalmak her zaman bir dereceye kadar dikkatli kalibrasyon gerektirmiştir. Pakistan'da Amerikalılarla müzakere için büyük ve üst düzey bir İran heyetinin gönderilmesi de bu değerlendirmeyi pekiştiriyor.

Bütün bunlara rağmen rejimin ideolojik aşırılık aşamasına girdiği sonucuna varmak için henüz çok erken görünüyor. Aşırılığın tezahürleri gerçektir, ancak bunların doktrinin kendisindeki bir değişiklikten ziyade kurumsal ve prosedürel değişiklikler olarak anlaşılması daha doğrudur. Kimliği diplomasiyle bağlantılı olan isimlerin azalmasının ardından rejim, daha fazla güvenlik servislerinin hakimiyeti altına girerken, retorik sapmalara karşı daha az toleranslı ve dengede daha zayıf hale geldi. Bu değişiklikler devlete daha ideolojik bir görünüm kazandırır ancak bu görünüm daha derin bir sürekliliği maskeleyebilir. Daralma dönüşümle eş anlamlı değildir.

Bununla birlikte bu süreç geniş kapsamlı riskler taşıyor. İç alanları aşırı daralan rejimler zamanla hem ifade esnekliğini hem de düşünce esnekliğini kaybedebilir. Diplomatik seslerin ikinci plana itilmesi, güvenlik aktörlerinin statüsünün yükselmesi ve yumuşak olarak yorumlanabilecek her şeye karşı duyarlılığın artması, zamanla uyumun zorlaştığı bir ortamın zeminini hazırlar. Savaşın dayattığı birlik olarak başlayan şey, uzun sürerse sertleşerek daha yerleşik ve kalıcı bir özelliğe dönüşebilir.

Şu anda yapılabilecek en dengeli değerlendirme, İslam Cumhuriyeti'nin doktrinlerinin özünde açıkça daha ideolojik bir hale gelmediğidir. Değişen, bu doktrinlerin nasıl yönetilip ifade edildiğine odaklanma düzeyidir. Sonuç olarak Laricani ve Harrazi'nin diğer birçok yetkiliyle birlikte suikasta uğraması, rejimin müzakere kabiliyetini ortadan kaldırmadı, aksine bu görevi yürütenlerin kimliğini değiştirdi. 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gerçek dönüşüm, yeni ve daha sert bir ideolojinin ortaya çıkması değil, ideolojinin kendisinin artık daha az sayıda ve en sağlam, sert aktörler tarafından empoze edilmesi ve ifade edilmesidir.


ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var
TT

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

Ateşkesin sona ermesine birkaç gün kala, İranlı baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, son dönemde ABD ile yapılan görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, ancak nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda önemli anlaşmazlıkların sürdüğünü açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise Tahran ile ‘çok iyi görüşmeler’ yapıldığını belirtirken, hayati öneme sahip deniz ticaret koridoru konusunda ‘şantaj’ girişimlerine karşı uyarıda bulundu.

İran dün Hürmüz Boğazı’nı bir gün açık tutmasının ardından yeniden kapattığını duyurdu. Tahran yönetimi, bu adımın İran limanlarına yönelik ABD ablukasına yanıt olduğunu ve söz konusu ablukanın ateşkesin ihlali anlamına geldiğini savundu. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney ise ülkenin donanmasının düşmanlarına ‘yeni ve ağır yenilgiler’ yaşatmaya hazır olduğunu söyledi.

Diğer taraftan Trump, diplomatik temaslara olumlu yaklaşmasına rağmen boğazın kapatılmasını sert şekilde eleştirdi ve uzun vadeli bir anlaşmaya varılamaması halinde yeniden ‘bombalama operasyonlarına başlanabileceği’ yönünde tehditte bulundu.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.