AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



Financial Times: Netanyahu, İran’a yönelik saldırıların yeniden başlatılması yönünde baskı yapıyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026 tarihinde İsrail’in Ramla kentinde, İsrail seçimleri öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldiği sırada konuşuyor. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026 tarihinde İsrail’in Ramla kentinde, İsrail seçimleri öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldiği sırada konuşuyor. (Reuters)
TT

Financial Times: Netanyahu, İran’a yönelik saldırıların yeniden başlatılması yönünde baskı yapıyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026 tarihinde İsrail’in Ramla kentinde, İsrail seçimleri öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldiği sırada konuşuyor. (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 19 Ekim 2026 tarihinde İsrail’in Ramla kentinde, İsrail seçimleri öncesinde bir alışveriş merkezinde vatandaşlarla bir araya geldiği sırada konuşuyor. (Reuters)

İngiliz Financial Times gazetesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İran’a yönelik geniş çaplı saldırıları yeniden başlatmayı hedeflediğini ve bu ayın başlarında orduya yeni ve büyük çaplı bir saldırı için plan hazırlama talimatı verdiğini yazdı. Bu adımların, bölgeyi yeniden topyekûn bir savaşın içine sürükleme riski taşıdığı belirtildi.

Konuyla ilgili bilgi sahibi üç kaynağa göre İsrail ordusu, 10 Ekim’de gerçekleştirilmesi planlanan bir bombardıman harekâtı için hazırlık yapmıştı. Harekât kapsamında elektrik santralleri gibi sivil altyapının yanı sıra nükleer tesisler ve İran rejimine ait hedeflerin vurulması öngörülüyordu.

Ancak operasyon nihayetinde gerçekleştirilmedi. Aynı kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’da yapılacak ara seçimler öncesinde çatışmaların yeniden başlamasına karşı çıktığını belirtti.

Görsel kaldırıldı.
Amerikalı bir denizci, USS George Washington uçak gemisinin güvertesinden kalkışa hazırlanan bir F-35C savaş uçağını yönlendiriyor (CENTCOM).

Buna rağmen, gelecek hafta zorlu bir seçim mücadelesine hazırlanan Trump ve Netanyahu, İran’a yönelik yeni bir saldırı düzenleme tehdidini sürdürdü. İkili, ABD ve İsrail’in İran rejimine karşı ‘işi bitirmesi’ gerektiğini vurguladı.

Kaynaklar gazeteye, söz konusu bombardıman harekâtının, ABD ve İsrail’in geçtiğimiz şubat ayında İran’a yönelik düzenlediği ortak saldırının şiddetini aşmayı amaçladığını söyledi.

ABD’nin operasyona doğrudan katılıp katılmayacağı henüz netlik kazanmazken, bilgi sahibi kaynaklardan biri, İsrail ve Washington’ın önümüzdeki haftalarda saldırıları yeniden başlatmasının ‘ihtimal dışı bir senaryo olmadığını’ belirtti.

Kaynak, “Ya bir anlaşmaya varılacak ya da saldırı düzenlenecek” diyerek ABD’nin amacının, Hürmüz Boğazı ve İran’ın nükleer programına ilişkin bir anlaşma kapsamında Tahran’ı Washington’ın şartlarını kabul etmeye zorlamak ve böylece savaşı tamamen sona erdirmek olduğunu ifade etti.

İsrailli bir yetkiliye göre, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth pazartesi günü İsrail’e geldi; Netanyahu ve diğer üst düzey yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi.

Financial Times’a konuşan kaynaklardan biri, İsrailli yetkililerin yeni istihbarat bilgilerine dayanarak İran’daki hedeflerin güncellenmiş bir listesini sunduğunu belirtti. Listede, bu yılın başlarında vurulan hedefler arasında yer almayan sivil altyapı unsurlarının da bulunduğu kaydedildi.

Bir başka kaynak ise İsrail ordusunun bu ayın başlarında önerdiği operasyonun, müzakerelerde ‘İran üzerinde baskı kurma’ girişiminin bir parçası olabileceğini ifade etti. Kaynak, saldırıların yeniden başlatılmasına ilişkin nihai kararın ABD Başkanı’nın elinde olduğunu vurguladı.

Axios haber sitesi geçen hafta, Netanyahu ile Trump’ın hem ABD’de hem de İsrail’de yapılacak seçimler öncesinde İran’a karşı geniş çaplı askerî operasyonların yeniden başlatılması ihtimalini görüştüğünü yazmıştı. Buna karşılık, ABD’li bir yetkili böyle bir görüşmenin gerçekleştiğini yalanladı.

Görevdeki ve eski İsrailli güvenlik yetkilileri, seçimlere çok yakın bir tarihte savaş başlatılmasının, oy verme gününden sonra gerçekleşse bile demokratik süreci ciddi biçimde etkileyebileceğinden endişe ediyor.

Yeni bir hükümetin kurulmasının zorlu müzakereler nedeniyle haftalar sürmesi bekleniyor. Bu süre boyunca Netanyahu geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürecek. Bu durum, seçimleri kaybetmesi hâlinde bile kendisine, sınırlı da olsa, savaş başlatmak için yasal yetki sağlayacak.

Ancak böyle bir adımın İsrail tarihinde neredeyse hiçbir emsali bulunmuyor. Ayrıca mevcut güvenlik yetkililerinin, önümüzdeki haftalarda İran’a yönelik geniş çaplı operasyonları yeniden başlatmaları istenirse nasıl bir tepki verecekleri de belirsizliğini koruyor.

Netanyahu’ya bağlı isimler, İsrail iç istihbarat servisi Şin-Bet ve dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın başına getirildi. Buna karşılık, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği saldırı sırasında yaşanan başarısızlıklardan ötürü İsrail ordusunun kamuoyu nezdindeki itibarı geriledi.

İran’a yönelik saldırı planları hakkında bilgi sahibi bir isim, hükümet cephesindeki duruma ilişkin olarak, “Tüm seçenekler masada. Hiçbir şey beni şaşırtmaz” dedi.


İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
TT

İsrail seçimleri: Netanyahu ve Eisenkot seçmenlere ne vaat ediyor?

İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)
İsrailliler, salı günü Tel Aviv’in güneyinde, üzerlerinde aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi’nin seçim afişlerinin bulunduğu bir otobüs durağında beklerken (AFP)

İsrail seçimlerinde gündem başlıkları çok sayıda olsa da savaşın, seçmenlerin öncelik sıralamasında hayat pahalılığıyla rekabet ettiği söylenebilir. Bununla birlikte, gelecek salı günü başlayacak ve parlamentodaki (Knesset) sandalyeler için yarışan listelerin karşı karşıya geleceği seçim sürecine güvenlik meselesi damga vuruyor. Yarışın başlıca iki aktörü ise mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu ile eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot.

Netanyahu ile Eisenkot’un seçim vaatleri doğal olarak birbirinden ayrılıyor. Eisenkot’un temsil ettiği muhalefet, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği saldırı karşısındaki başarısızlıklarını ön plana çıkarıyor. Muhalefet ayrıca hükümetin daha önceki uygulamalarının Hamas’ın Gazze’deki yönetimini güçlendirdiğini, savaşın ardından sürecin yönetilemediğini ve açıklanan hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını savunuyor.

Başbakan Binyamin Netanyahu ise kısmen başarılı bir şekilde 7 Ekim meselesini gündemden uzaklaştırmaya çalışıyor. Bunun yerine, askeri alanda elde ettiğini düşündüğü kazanımları öne çıkarıyor. Bunlar arasında İran’a karşı yürütülen savaşta ABD ordusuyla fiilî ortaklık, Başkan Donald Trump ve yönetimiyle kurulan özel ilişkiler, Dini Lider Ali Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey yöneticilerinin etkisiz hale getirilmesi, Hizbullah’ın Hasan Nasrallah dâhil liderlerinin büyük bölümünün öldürülmesi, Hamas’ın İsmail Haniye, Yahya Sinvar, Muhammed Sinvar ve Muhammed Dayf gibi önde gelen isimlerinin öldürülmesi yer alıyor.

vfjk
Filistinliler, 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus yakınlarında, ayırıcı duvar üzerindeki İsrail tankının üzerinde kutlama yaparken (AP)

Netanyahu ayrıca Suriye ordusunun tahrip edilmesini, Suriye ve Lübnan’da toprakların işgal edilmesini, Gazze Şeridi’nin üçte ikisinin kontrol altına alınmasını, Batı Şeria’da Hamas’ın altyapısına yönelik saldırıları ve buradaki üç mülteci kampının ortadan kaldırılmasını da kazanımları arasında gösteriyor.

İsrailli seçmen ne istiyor?

Gerçekçi bir değerlendirmeyle, İsrailli seçmenlerin küçümsenmeyecek bir bölümünün zihninde 7 Ekim’in açtığı yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bu yaraların nesiller boyunca etkisini sürdüreceği düşünülüyor. Benzer bir saldırının tekrarlanmasını önlemek isteyen bu seçmenler, farklı cephelerde savaşın, hatta savaşların sürmesine karşı çıkmıyor.

Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, Netanyahu’nun savaş hedeflerine ulaşamamasından duyulan hayal kırıklığını ortaya koyuyor. Bu durumun seçimlerde Netanyahu’ya bedel ödetmesi ve hükümetinin düşmesine yol açması mümkün.

Aynı zamanda seçmenler açısından güçlü bir alternatifin bulunup bulunmadığı sorusu da giderek önem kazanıyor. Netanyahu’nun yerine geçebilecek en güçlü aday olarak öne çıkan Gadi Eisenkot ise hedefleri belirsiz bir savaşın aylar boyunca sürmesini öngören bir plan vaat ediyor.

hj
İsrailli ultra-Ortodoks Yahudilerden (Harediler) bir kadın ve erkek çocuk, Tel Aviv yakınlarında seçim afişleriyle kaplı bir duvarın önünden geçerken (AFP)

Netanyahu, savaşı sürdürmeyi ve en az iki yıl daha devam edecek şekilde açık uçlu tutmayı taahhüt ediyor. Bu yaklaşımını şu sözlerle ifade ediyor:

“İran’da Devrim Muhafızları yönetimini devirmek istiyoruz; çünkü yılanın başı orası. Baş düşerse diğer düşmanlar, yani vekil güçler Hizbullah, Hamas, Husiler ve Irak Hizbullahı da peş peşe düşer.”

Netanyahu bu süreci “açık uçlu bir savaş” olarak nitelendiriyor ve İran’la mevcut yönetimin iktidarda kalmasını sağlayacak herhangi bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

Bölgesel düzeyde ise İsrail’in üstün bir askeri güç olarak konumunu pekiştirmeyi, “güç yoluyla barış anlaşmaları” dayatmayı ve ardından İsrail toplumunun diğer sorunlarıyla ilgilenmeyi hedefliyor.

Buna karşılık Eisenkot’un sunduğu planın hedefleri çok farklı görünmese de yöntem bakımından ayrışıyor. Plan, Washington’la ittifakın sürdürülmesi ve güçlendirilmesi, İran’a karşı ortak savaş yürütmek için ortaya çıkan tarihî fırsattan yararlanılması ve Hizbullah, Hamas ile İslami Cihad’ın askeri kanatlarına yönelik operasyonların devam ettirilmesi üzerine kurulu. Eisenkot ayrıca bu askeri kazanımların, aynı ölçüde güçlü siyasi kazanımlara dönüştürülmesini vaat ediyor.

Eisenkot, mücadelesinin “ABD yönetimi ve dünyanın diğer bölgelerindeki İsrail dostlarıyla tam koordinasyon içinde hazırlanan bir plan doğrultusunda ilerlediğini” söyledi. Gazze’deki silahlı örgütlere karşı savaşın 18 ay boyunca sürdürülmesini de taahhüt etti.

Bu süreçte, Netanyahu’nun da kabul ettiğini vurguladığı “Başkan Donald Trump’ın planının” uygulanmasını öngörüyor. Söz konusu plan Gazze’nin yeniden imar edilmesini de içeriyor.

Lübnan ve Suriye konusunda Eisenkot, askeri kazanımlardan yararlanmak istediğini belirtiyor. Lübnan ve Suriye hükümetleriyle yürütülecek müzakerelerin başarılı olmasını, güvenlik mutabakatlarının zamanla barış anlaşmalarına dönüşmesini hedefliyor.

Eisenkot ayrıca İran savaşının Arap ülkeleri üzerinde yarattığı etkilerden yararlanılarak İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilebileceğini ve İsrail’in uluslararası yalnızlığının sona erdirilebileceğini düşünüyor.

ytujk
Araçlar, Tel Aviv yakınlarında, İsrail’in mevcut Başbakanı Binyamin Netanyahu ile en güçlü rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarını taşıyan seçim ilan panosunun altından geçerken (EPA)

İç politikada ise Eisenkot’un vaatleri daha somut görünüyor. Göreve gelmesi halinde ilk 100 gün içinde atmayı planladığı adımlar arasında 7 Ekim’deki başarısızlıkları araştırmak üzere resmî bir soruşturma komisyonu kurulması, parti ve siyasi çıkarlar doğrultusunda savaş başlatılmaması, Knesset Başkanlığının değiştirilmesi ve yönetim sistemiyle yargı düzenini hedef alan yasal düzenlemelerin iptaline yönelik bir çalışma planının başlatılması bulunuyor.

Eisenkot ayrıca genel bütçede onaylanan ve ultra-Ortodoks Yahudi partilerine (Harediler) aktarılan yıllık 10 milyar dolarlık ödemelerin durdurulmasını vaat ediyor. Bunun yanı sıra söz konusu partilerin askerlik hizmetinden kaçmasını teşvik etmek amacıyla atılmış adımların da sona erdirilmesini öngörüyor.

Netanyahu ne hazırlıyor?

Netanyahu’nun seçim kampanyasını yönetmekte zorlandığı artık bir sır değil. Özellikle kamuoyu yoklamaları, mevcut durumda partisinin sahip olduğu gücün yarısını kaybedebileceğine işaret ediyor. Bu nedenle Netanyahu, çoğunluğu elde edememesi halinde Eisenkot’la birlikte bir hükümet kurmak için Amerikalılarla temaslarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat’ın İbrani basınından aktardığı haberlere göre  “ortak hükümet” anlaşması daha kapsamlı bir uzlaşmanın parçası olabilir. Bu anlaşmanın, Netanyahu’nun yolsuzluk suçlamalarıyla yargılandığı davanın iptal edilmesi karşılığında bir ya da iki yıl içinde iktidardan çekilmesini içerebileceği belirtiliyor.

Bununla birlikte bazı çevreler, Netanyahu’nun yeniden iktidara gelmesini ve sağcı bir hükümet kurmasını sağlayacak bir sürprizin, hatta bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyor.

Öte yandan Netanyahu’yu eleştiren ve farklı toplumsal kesimlerden gelen çok sayıda kişi, şimdiden hayal kırıklığı yaşadıklarını dile getirerek İsrail’den göç etme niyetlerini açıkça ifade ediyor. Başka kesimler ise hükümetin çalışmalarını engellemek ve sivil itaatsizlik hareketi başlatmak amacıyla geniş çaplı bir halk mücadelesine hazırlanıyor.

Eisenkot’u neler bekliyor?

Mevcut tabloya göre Eisenkot, iktidara gelmesi halinde kendisini çok sayıda zorlukla karşı karşıya bulacak. Yalnızca Knesset içinde değil, daha geniş bir alanda sert bir muhalefetle mücadele etmek zorunda kalacak. Eisenkot’u ağır siyasi ve güvenlik riskleriyle dolu bir süreç bekliyor.

Bu engellerin başında, sahada faaliyet gösteren silahlı yerleşimci milisler geliyor. Netanyahu hükümetinin bu grupların gelişmesini teşvik ettiği, onlara silah ve ihtiyaç duydukları lojistik desteği sağladığı belirtiliyor. Amaçlarının ise kendi çıkarlarına uymayan siyasi kararları engellemek olduğu ifade ediliyor.

Bu grupların özellikle Gazze Şeridi’nden çekilmeye, Batı Şeria’daki mülteci kamplarının yeniden inşa edilmesine veya sayıları en az 120’ye ulaşan yerleşimci karakollarının kaldırılmasına karşı çıkabileceği değerlendiriliyor.

Eisenkot’un önündeki bir diğer büyük sorun da savaşın maliyetini karşılamak olacak. Savaşın şu ana kadar devlet hazinesine yaklaşık 450 milyar şekele, yani 150 milyar dolara mal olduğu belirtiliyor. Bu borçların ödenmesi için vergilerin artırılması kaçınılmaz görünüyor.

Bütün bunlara, hükümeti kurmanın başlı başına yaratacağı güçlükler de ekleniyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Eisenkot’un kuracağı hükümet başlangıçta azınlık hükümeti olacak. Bu hükümet, Arap partilerinin olumlu ya da olumsuz desteğine dayanabilir.

Mansur Abbas liderliğindeki Arap listesi hükümete katılmaya hazır olduğunu belirtirken, Arap vatandaşlarını temsil eden Ortak Arap Listesi hükümete girmemeyi, ancak sağın iktidara gelmesini engellemek amacıyla hükümetin düşmesini önlemeyi tercih ediyor.

Bu nedenle dış cephelerdeki savaşların devam etmesi, buna paralel olarak ülke içindeki gerilimi daha da artıracak kararların alınması ihtimal dâhilinde görünüyor.


Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
TT

Moritanya’da kamu yazışmalarında Arapça kullanımı zorunlu hale geldi: Tartışmalar alevlendi

Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)
Yeni Kültür Bakanı (solda), geçen pazartesi günü Nuakşot’ta düzenlenen devir teslim töreninde görevi selefinden (ortada) devralırken (Kültür Bakanlığı)

Moritanya Kültür, Sanat, İletişim ve Parlamento ile İlişkiler Bakanı ve hükümet sözcüsü Muhammed Veled Bebane,dün (Salı) bakanlığına bağlı yetkililerin kendi makamına gönderilecek yazışma, memorandum, rapor ve belgelerde Arapça kullanmasını zorunlu kılan bir genelge yayımladı. Karar, eski Bakan Hüseyin Veled Meddu’nun yerine göreve başlamasından bir gün sonra alındı.

İmzalanmasının ardından derhal yürürlüğe giren karar, Moritanya’da dil ve kimlik konusundaki köklü tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Ülkede Fransız sömürge yönetimi döneminden bu yana Arapça ve Fransızca konuşan kesimler arasındaki anlaşmazlık, 1960’taki bağımsızlığın ardından da devam ediyor.

Veled Bebane, muhalefetteki Demokratik Güçler Birliği Partisi’nden milletvekilliği yapmış, bu dönemde ülkenin en tanınmış ve etkili hatiplerinden biri olarak öne çıkmıştı. Son olarak Moritanya’nın Doha Büyükelçisi olarak görev yapan Bebane, 10 Ekim’de açıklanan yeni hükümette bakanlık görevine getirilmişti.

Atamasının ardından muhalefetten bazı isimler, özellikle Fransızca konuşan kesimler, Bebane’nin hükümet sözcülüğüne getirilmesini eleştirmeye başladı.

Muhalif aktivist Abdunnasır Bibe, Bebane’nin ana dili Arapçadan başka hiçbir dil konuşmadığını öne sürerek, “Arapça bilmeyen gazetecilerin sorularını nasıl yanıtlayacak? Yabancı diplomatlarla nasıl konuşacak?” diye sordu.

Bakanın, makamına gönderilecek idari yazışmalarda Arapça kullanımını zorunlu kılan kararı, zaten hararetli olan tartışmayı daha da alevlendirdi. Bazı yorumcular, kararı bakanın kendisini eleştirenlere dolaylı bir yanıtı olarak değerlendirdi. Bu yorumlara göre Bebane, ülke anayasası uyarınca Arapçanın resmî dil olduğunu vurgulamak istedi.

Anayasaya dayalı karar

Buna karşılık, Moritanya’da Arapçanın kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla sivil toplum temsilcileri tarafından kurulan Arapçanın Güçlendirilmesi Halk Girişimi, yeni Kültür Bakanı’nın kararını memnuniyetle karşıladı.

Girişim, kararın Moritanya Anayasası’nın 6. maddesinin uygulanmasına katkı sağlayacağını ve kamu hizmetlerini vatandaşlara daha yakın hale getireceğini belirtti.

Açıklamada, diğer bakanlıklar ve kamu kurumlarına da benzer genelgeler yayımlayarak Arapçanın idari işleyişteki varlığını güçlendirmeleri çağrısında bulunuldu. Arapçanın Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin resmî dili olduğu vurgulandı.

Avukat Muhammed el-Mami Mevlay Ali de adımı olumlu olarak nitelendirdi. Kararın, devletin resmî işleyişinde anayasal bir yükümlülüğe bağlılığı hatırlattığını belirten Ali, dil konusundaki bazı tanımlamaların da gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Ali, Arapça eğitim alan kişilerin tek dilli, Fransızca eğitim alanların ise iki dilli olarak nitelendirilmesine itiraz ederek, iki dilliliğin eğitim alınan dile değil, dillerin ne ölçüde konuşulup anlaşılabildiğine göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Anayasal arka plan

Moritanya Anayasası’nın 6. maddesi, Resmî dil Arapçadır hükmünü içeriyor. Ülkede Hassaniye Arapçası, Pulaar, Soninke ve Wolof da ulusal diller arasında yer alıyor. Buna karşın Fransızca, kamu yönetiminde güçlü varlığını sürdürüyor. Fransa’dan bağımsızlığın kazanılmasının ardından 1961’de kabul edilen anayasada Fransızca, ülkenin tek resmî diliydi.

Arapça, 1968’de yapılan anayasa değişikliğiyle resmî dil statüsü kazandı. Bu adım, o dönemde Araplar ile siyah Afrikalı topluluklar arasında dil konusunda yaşanan anlaşmazlıkların ortasında atıldı. Yetkililerin eğitimde Arapça kullanımını zorunlu kılma kararı, siyah Afrikalı toplulukların tepkisine yol açtı ve çatışmalarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

1980’de ise dönemin yönetimindeki askerî konsey, Arapçayı ülkenin tek resmî dili ilan etti.

Moritanya’da kamu yönetiminde hangi dilin kullanılacağına ilişkin anlaşmazlık, 1960’lı yıllardan bu yana ülkenin siyasi tartışmalarının temel başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.