AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
TT

İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)

İsrail ordusu bugün, Lübnan’daki kara operasyonlarının ülkenin güneyinde bulunan Litani Nehri’ni geçmesinin ardından ‘yeni bölgelere doğru genişletildiğini’ açıkladı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise birliklerinin Güney Lübnan’daki tarihi ve stratejik öneme sahip Şekif Kalesi’ni ele geçirdiğini duyurdu. Katz, Telegram kanalından yaptığı açıklamada, “Kahramanca mücadelenin üzerinden kırk dört yıl geçtikten sonra ve Birinci Lübnan Savaşı’nda (1982) hayatını kaybeden askerleri anma gününde, askerler yeniden Şekif Kalesi’nin zirvesine çıktı ve İsrail bayrağını bir kez daha burada göndere çekti” ifadesini kullandı.

Katz, daha sonra yaptığı açıklamada, “Birlikler Lübnan’daki güvenlik bölgesi kapsamında Şekif’te kalmaya devam edecek” dedi.

İsrail ordusu da askerlerinin Şekif Kalesi olduğu değerlendirilen bir bölgede çekilmiş fotoğraflarını yayımladı. Haçlı Seferleri dönemine uzanan tarihi bir yapı olan kale için Lübnan Kültür Bakanı daha önce doğrudan bombardıman uyarısında bulunmuştu. İsrail güçleri, 2000 yılında sona eren ve yaklaşık yirmi yıl süren Güney Lübnan işgali sırasında Şekif Kalesi’ni askeri üs olarak kullanmıştı.

Öte yandan İsrail ordusunun bir sözcüsü, bugün sabah saatlerinde X platformundan yaptığı açıklamada, birliklerin ‘Litani Nehri’ni geçtiğini ve Hizbullah’a yönelik saldırılarını nehrin kuzeyine doğru genişlettiğini’ belirterek, operasyonların eş zamanlı olarak yeni bölgelere yayıldığını ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu cuma günü yaptığı açıklamada, birliklerinin sınırdan yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Litani Nehri’ni geçtiğini ve Güney Lübnan’ın önemli bir bölümünün ilan edilen ateşkese rağmen ‘çatışma bölgesi’ haline geldiğini söylemişti.

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ‘birkaç gün önce Şekif Tepeleri ve Seluki Vadisi bölgesinde geniş çaplı bir operasyon’ düzenlediğini duyurdu. Açıklamada, operasyonun ‘Güney Lübnan’daki operasyonel kontrolü güçlendirmek ve Celile ile Metulla yerleşimine yönelik doğrudan tehdidi ortadan kaldırmak’ amacıyla gerçekleştirildiği belirtilirken, faaliyetlerin ‘ek bölgelere doğru genişletildiği’ ifade edildi.

Ordudan yapılan açıklamada ayrıca, çok sayıda askerin ‘ön savunma hattını genişletmek’ amacıyla saldırı başlattığı kaydedildi.

Öte yandan Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam dün, İsrail’i ülkesine karşı ‘yakılmış toprak’ politikası izlemekle suçladı.

İsrail ile İran destekli Hizbullah arasında, 17 Nisan’da ilan edilen ancak sahada fiilen uygulanmayan ateşkese rağmen çatışmalar neredeyse her gün sürüyor.

Bu arada İsrail ordusu, olası hava saldırıları öncesinde Güney Lübnan’da Zehrani Nehri’nin güneyinde yaşayan sivillere tahliye çağrısında bulundu.

Bir İsrail askeri saldırıda öldürüldü

Diğer yandan İsrail ordusu, Güney Lübnan’da yaşanan bir çatışmada bir askerin öldüğünü duyurdu.

İsrail'in Yedioth Ahronoth gazetesine bağlı Ynet haber sitesinin aktardığına göre, ordu tarafından yapılan açıklamada, Givati Tugayı’na bağlı keşif birliğinde görev yapan Başçavuş Michael Tiyukin’in (21) Hizbullah tarafından Güney Lübnan’daki bir İsrail birliğine yönelik düzenlenen insansız hava aracı (İHA) saldırısında öldüğü belirtildi. Saldırıda ayrıca 4 askerin hafif yaralandığı kaydedildi.

İsrail ordusu, İHA’nın dün akşam askeri birliğin faaliyet yürüttüğü bölgeyi hedef aldığını açıklarken, Tiyukin’in Lübnan’daki ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana ölen 13’üncü İsrail askeri olduğunu bildirdi.


Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)

Charles Lister

Aralık 2024'te Beşşar Esed rejimi devrildiğinde, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, ülkesinin “sıfır sorun” ilkesine dayalı bir dış politika izleyeceğini duyurdu. Bunun, ülkesine izolasyondan çıkış yolunu açacağını ve bazı ekonomik krizlerini çözmesine yardımcı olacağını umuyordu. Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşması imzalamaya teşvik etti ve ülke 2026 yılında kendisine daha da fazla yatırım anlaşması çekmeye devam etti.

İran ile devam eden savaşın ortasında bu eğilim sürerken, Suriye'nin en önemli jeopolitik ve ekonomik iddiası giderek daha belirgin hale geldi: Ortadoğu'nun kalbinden geçerek Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan ve enerji, ticaret ve teknolojik bağlantı için hayati bir koridora dönüşme potansiyeli. Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapalı olması ve Kızıldeniz'de güvensizliğin artmasıyla birlikte, Suriye kendisini daha doğrudan karasal bir alternatif olarak sunuyor.

Bu jeopolitik önerinin güncelliği sebebiyle, Suriye Maliye Bakanı Mayıs ayındaki G7 zirvesine davet edilirken, Cumhurbaşkanı Şara da haziran ortasında benzer bir zirveye katılmak üzere davet aldı. Suriye'nin G7 gibi taraflarla olan ilişkisinin düzeyindeki bu ani yükseliş, Şam'ın İran ile savaşın ortaya çıkardığı sorunlara sunduğu potansiyel uzun vadeli çözümlerin giderek daha fazla farkına varıldığını yansıtıyor.

cdcfv
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Brüksel'de düzenlenen AB-Suriye Yüksek Düzey Diyaloğu sırasında AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ile tokalaşıyor, 11 Mayıs 2026 (AP)

Böyle bir fırsat, nisan ayında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde (GKRY) düzenlenen acil bir AB zirvesinde ortaya çıktı; burada Şara, Suriye'yi Avrupa'nın enerji güvenliği endişelerine bir çözüm olarak sundu. “Bir zamanlar başkalarının çatışmalarının savaş alanı olan Suriye, bugün güvenlik için bir köprü ve çözümün temel taşı olmayı seçti” diyen Şara, ülkesini “Orta Asya ve Körfez'i Avrupa'nın kalbine bağlayan güvenli ve alternatif bir arter” olarak tanıttı.

Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzalamaya teşvik etti

GKRY’de, Şara, uzun süredir rafta duran “Dört Deniz” projesini yeniden canlandırmayı önerdi. Bu projeye göre Suriye, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'deki denizcilik rotalarını birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hatları yoluyla bir ticaret ve lojistik merkezine dönüşebilir.

Bu tür bir sınır ötesi proje, Ortadoğu'dan Avrupa'ya uzanan bir kara yolu ağı kurarak bölgenin ve dünyanın Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığını önemli ölçüde azaltacaktır. Bu açık öneri, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski'nin Şam ziyaretinden ve Türkiye'nin Ermenistan ile gümrük kısıtlamalarını kaldırma kararından sonra geldi; bu iki gelişme, Hazar ve Karadeniz'e giden yolun açılması ve stratejik konumlarından yararlanılması için gerekli görünüyor.

Gelgelelim Şara'nın vizyonunu gerçeğe dönüştürmek yıllar alacaktır. Bugün Suriye, yüz milyarlarca doları bulan devasa bir yeniden inşa maliyetiyle karşı karşıya bulunurken, kamu çalışanlarının maaşlarını ödemekte bile zorlanıyor.

Ancak en önemli sorun, ne kadar hızlı olursa olsun kara taşımacılığının kapasite açısından deniz taşımacılığının gerisinde kalmasıdır. İran ile yaşanan mevcut savaştan önce, Hürmüz Boğazı, dünyanın petrolünün yaklaşık yüzde 27'si, sıvılaştırılmış doğal gazının yüzde 20'si ve gübrelerinin yüzde 30'u için bir geçiş güzergahıydı. Tüketim mallarına gelince, boğazdan yılda en az 26 milyon konteyner geçiyor ve bu da boğazın kapanmasını küresel ithalat için doğrudan bir tehdit haline getiriyor. Körfez ülkelerinde gıda güvenliği büyük bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor, çünkü bu ülkeler gıda tedariklerinin yaklaşık yüzde 85'ini boğaz üzerinden ithal ediyor.

dddfv
 Suriye sahilindeki Baniyas rafinerisinin açıklarında demirlemiş bir petrol tankeri, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Buna rağmen Suriye hedeflerini gerçekleştirmeyi ve küresel bir lojistik merkezi ve önemli bir ticaret koridoru olmayı başarırsa, Hürmüz Boğazı'na olan aşırı bağımlılığı azaltacaktır. Suriye, Körfez'den Mısır ve Ürdün'e uzanan daha geniş bir yeni arter ağı içinde alternatif bir kara yolu haline gelebilir.

Dört Deniz projesi, Suriye'yi Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'i birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hattı ağları aracılığıyla bir bağlantı noktasına dönüştürüyor

Bu, Suriye'nin kendisinden önce, bölgedeki ülkelere, Körfez'deki enerji üreticilerine ve Avrupa'daki tüketicilere yansıyacak geniş kapsamlı küresel bir etkiye sahip olabilir. Zira İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, deniz taşımacılığında sigorta maliyetlerinde önemli bir yükselişe neden oldu; bu maliyetin savaş sona erse bile önceki seviyelerine dönmesi olası değil, bu da kara taşımacılığına daha fazla rekabet gücü kazandırıyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Suriye gerçekten de birçok kişinin umduğu gibi bir ülke haline gelirse, toparlanması ve refahı yalnızca Suriye'yi etkilemekle kalmayacaktır. Etkisi komşu ülkelere de yayılacak ve Arap Maşrık (Levant) bölgesinin nadiren, hatta hiç yaşamadığı bir tür istikrar ve bölgesel bütünleşmeyi teşvik edecektir.

Cumhurbaşkanı Şara’nın, Suriye'nin toparlanması için uluslararası destek çekmeyi amaçlayan ekonomik vizyonunun, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu güvenlik ve diplomatik zorluklarla kesişmesi tesadüf değil. Bu yaklaşıma ağırlık kazandıran jeopolitik itici güç olmasaydı, Suriye'ye yatırım çağrıları muhtemelen geniş çaplı bir ilgisizlikle karşılanırdı. Suriye'nin altyapısının ne kadar kötü durumda olduğuna dair uyarılar şüphesiz doğru olsa da, ileriye dönük her yol bir yerden başlamalıdır. Ortadoğu, bugün olduğu kadar daha büyük bir karşılıklı bağımlılık ve ortak faydalar vaat eden umut verici nedenlere nadiren ihtiyaç duymuştur.

Körfez'deki gıda güvenliği endişeleri, Suriye’nin önünde bir kapı daha açıyor; zira Körfez ülkelerinin gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bölgedeki büyük gıda rezervleri ve kısa vadede diğer kaynaklardan ek tedarik sağlama gücü büyük kıtlıkları önlemiş olsa da, uzun vadeli belirsizlik bölge ülkelerini alternatifleri değerlendirilmeye yöneltti. Bu bağlamda, örneğin Suudi Arabistan, Suriye'den Ürdün üzerinden Krallığın kuzeyindeki Arar şehrine gıda ve diğer ticari malları taşımak için yüksek hızlı bir demiryolu hattı inşa etmenin fizibilitesini araştırıyor.

sdvfd
ABD yaptırımları altında bulunan ve İran bağlantılı bir nakliye ağıyla ilişkisi olan “Brilliant” tankerinin, Suriye'nin Baniyas Petrol Limanı yakınlarında çekilmiş bir fotoğrafı, 8 Nisan 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye, Ürdün ve Türkiye, bölgesel bir ticaret koridoru kurmayı amaçlayan üçlü bir kuruluş oluşturdu. Bu koridor başlangıçta kara yollarına, daha sonra ise Akabe Limanı’nı Suriye üzerinden Türk limanlarına bağlayan yeniden canlandırılacak Hicaz Demiryolu'na dayanıyor. Bir kez daha, bu tür bölgesel koridorların geliştirilmesi, Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığı azaltacak ve Suriye'yi potansiyel alternatiflerin merkezine yerleştirecektir diyelim.

Suriye, gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı’ndan geçen Körfez bölgesindeki gıda güvenliğiyle ilgili ciddi endişeleri giderme fırsatına sahip

Enerji sektöründeki bölgesel karşılıklı bağımlılık ve dayanışma da önümüzdeki yıllarda bir dönüşüme hazırlanıyor gibi görünüyor. Dört büyük sınır ötesi petrol ve doğalgaz boru hattı projesi, bazılarının rehabilitasyonu ve yeniden akışın başlatılması, bazılarının da Suriye ve ötesine uzatılması amacıyla teknik değerlendirmelerden geçiyor. Bu projeler arasında Mısır'dan Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye uzanan Arap Doğalgaz Boru Hattı, Irak ve Suriye arasındaki Kerkük-Baniyas boru hattı ve Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’den geçen Katar-Türkiye boru hattı yer alıyor. Buna ek olarak, Suudi Arabistan'dan Ürdün üzerinden Suriye ve Lübnan'a uzanan Trans-Arap Boru Hattı yeniden aktif hale getiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Azerbaycan'ı Türkiye'ye ve ardından kuzeye Avrupa'ya bağlayan Trans-Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), güneyde Halep'e doğru uzatılarak kuzey Suriye'deki elektrik şebekesinin istikrarına katkıda bulunuyor. Bu dev projeler, petrol ve doğalgaz akışının rotalarını değiştirebilir, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz yollarına olan bağımlılığı azaltabilir ve aynı zamanda Avrupa'nın enerji güvenliği konusundaki artan endişelerini hafifletebilir.

Bu dev projeler bir gecede gerçekleşmeyecek olsa da, bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir transit güzergahı olarak değerlendirmeye başladılar bile. Irak, petrolünü Suriye toprakları üzerinden Akdeniz'e ve oradan da Avrupa'daki alıcılara taşıyor. Haberler, BAE ve diğer Körfez ülkelerinin de aynı güzergahı kullandığına işaret ediyor.

xsvf
Irak’tan gelen tırlar, taşıdıkları petrolü boşalttıktan sonra Suriye'nin batısındaki Baniyas rafinerisinden ayrılıyor, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Bu stratejik projeler, yeni güzergahlardan yararlanmak isteyen tarafların ciddi yatırımlar yapmasını gerektiriyor. Bölgede, Suudi Arabistan ve Katar, enerji ve havacılık sektörlerindeki yatırım anlaşmaları yoluyla önde gelen destekçiler olarak öne çıkıyor. Suudi Arabistan, bu bağlamda, doğudan Akdeniz'e uzanan bir veri koridorunun inşasına başladı. BAE de, Tartus Limanı’nı yönetmek ve genişletmek de dahil olmak üzere Suriye’deki varlığını genişletiyor. Bugüne kadar, Katar Enerji ve Arabian Drilling de dahil olmak üzere Ortadoğu enerji sektöründeki büyük oyuncuların çoğu, petrol ve doğalgaz alanlarında anlaşmalar imzaladı.

Büyük projelerin hayata geçmesi şüphesiz zaman alacak, ancak bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir rota olarak kullanmaya çoktan başladılar

 Öte yandan, Trump yönetimi de bir başka destekçi olarak öne çıktı; yaptırımların hafifletilmesini hızlandırdı, siyasi destek sağladı ve Chevron ile ConocoPhillips ile imzalanan anlaşmalar da dahil olmak üzere Amerikan enerji şirketlerinin Suriye pazarına girişine aracılık etti. Bu destek gibi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'nin Esed döneminde girdiği terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarılacağına dair vaatleri hayati önem taşıyor.

Ne var ki Suriye'nin istikrara kavuşturulması ve uluslararası ekonomik ve ticari sistemlere entegrasyonunun desteklenmesi, rakiplerinin politikalarını yeniden gözden geçirmelerini gerektiriyor. Bunlardan biri olan İran, son aylarda önemli kayıplar yaşadı ve muhtemelen yakın gelecekte yaşadığı kayıpları telafi etmekle meşgul olacak.

vfvf
Beşşar Esed rejiminin devrilişinden sonra Suriye'ye petrol taşıyan ilk gemi olan “Nissos Christiana” petrol tankeri, Tartus Limanı’na yanaşıyor, 1 Eylül 2025 (Reuters)

Diğer düşman İsrail ise Suriye'yi zayıflatmayı ve daha fazla parçalanmaya doğru itmeyi amaçlayan politikasını sürdürüyor. İsrail, açık bir gerekçe olmaksızın, son iki haftada Suriye topraklarındaki askeri operasyonlarını önemli ölçüde artırdı, kara saldırıları çoğalarak tekrarlandı ve topçu saldırıları üç katına çıktı. Bu hamlelerin tehlikesi, Suriye'deki kırılgan siyasi geçişi tehdit etmekle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda gidişatının tahmin edilmesi zor olan çalkantılı bir bölgede uzun vadeli ekonomik güvenlik inşa etme fırsatını heba etme riskini de içeriyor


Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Shirley Ze Yu

Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif 23 Mayıs'ta Çin’in Hangzhou şehrine indiğinde sahne yeterince tanıdık görünüyordu. Bir Pakistan başbakanı Çin'i ziyaret ediyor, iki hükümet ‘her koşulda stratejik iş birliği ortaklığını’ yeniden teyit ediyor ve ortak bildiriler Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nda yeni bir sayfa açılacağını vaat ediyordu. Bu, on yıl boyunca her Pakistan-Çin ziyaretinin neredeyse değişmez senaryosuydu. Son ziyareti de alışılagelen diplomatik ritüelin bir tekrarı olarak okumak cazip gelebilir.

Ne var ki böyle bir okuma yapıldığında, mevcut jeopolitik konjonktürün sunduğu fırsat gözden kaçar. Şerif, bu hafta Pekin'e, son dönemde Pakistanlı hiçbir liderin bu ilişkiye taşımadığı kozlarla geldi. Pakistan'ın Çin için değeri 75 yıldır coğrafi ve askeri nitelikteydi. Hindistan'ın böğründe bir bıçak, Hint Okyanusu'na açılan bir koridor ve güvenilir bir silah alıcısıydı. İslamabad, 2026 baharında ise beklenmedik ve yeni bir stratejik sermaye edindi.

Pakistan, koronavirüs salgınından bu yana hiçbir olayın tehdit etmediği ölçüde Çin'in ekonomik can damarını tehdit eden bu savaşta vazgeçilmez bir eksen konumuna yükselerek deniz yollarının kapandığı dönemde mal hareketini ayakta tutan kara güzergahlarının bekçisi oldu.

Durup düşünmeyi hak eden resmi bir ziyaret

Olağan bir devlet ziyaretinin neden bu denli kritik bir önem kazandığını anlamak için ne Pekin'i ne de İslamabad'ı başlangıç noktası olarak bazı alınabilir. Burada asıl başlangıç noktası Hürmüz Boğazı.

ABD ve İsrail, 28 Şubat 2026'da İran'ın liderlerini, nükleer altyapısını ve füze programını hedef alan koordineli saldırılar düzenledi. Buna karşılık İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşedi, ticaret gemilere çıkarma yaptı ve hiçbir geminin geçişine izin vermeyeceği uyarısında bulundu. Hürmüz Boğazı'ndaki trafik, çatışma öncesinde aylık üç bin gemi olan hacminin yaklaşık yüzde beşine geriledi. 13 Nisan'da ise Pakistan’ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkesin çökmesinin ardından Washington, İran’ın limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı. Böylece neredeyse gerçeküstü bir tablo ortaya çıktı. İran bir yandan boğazı kapatırken öte yandan ABD Donanması İran ihracatını boğuyordu. Adeta iç içe geçmiş çifte bir abluka!

Bu savaşın sonucunda kaybı en yüksek olacak olan büyük güç Çin. Pekin, ham petrol ithalatının yaklaşık yarısını Ortadoğu'dan sağlıyor. Normal bir yılda petrol arzının üçte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çin, 2021 tarihli iş birliği anlaşması çerçevesinde İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde doksanını Brent standardının altında indirimli fiyatlarla satın alıyordu. Savaş bu ekonomik can damarı bir gecede kopardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'dan Çin'e akan ham petrol ithalatının durması, günlük bir milyar varili çok aşan anlık bir açık doğurdu. Mart ayı itibarıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık bazda yüzde seksen oranında çökmüştü. 2025 yılında net ihracatın gayri safi yurt için hasıla (GSYİH) büyümesine yaklaşık üçte bir oranında katkı sağladığı bir ekonomi için bu tablo ciddi bir tehdide işaret ediyordu. Uzun soluklu bir enerji şokunun, Çin'in en büyük yirmi ihracat pazarından sekizinde talep daralmasıyla eş zamanlı yaşanması, Çin ekonomisinin bağrında yapısal bir sarsıntıya dönüşme riskini beraberinde getiriyordu.
“Çin, Pakistan Başbakanı Şerif’in gelişiyle birlikte kendisine borçlu bir devletin ötesinde bir şeyle yüz yüze geliyor. Karşısında çatışmanın tam kalbine nüfuz etme ve savaşın seyrini etkileme kapasitesini kanıtlamış bir hükümeti, boğazın kapalı kaldığı süre boyunca Tahran ile Pekin arasındaki ticareti ayakta tutabilecek kara köprüsünü elinde bulunduran ülkeyi ağırlıyor.

Çin için denize alternatif bir koridor

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, büyük stratejik mantığından dolayı tam da ABD denetimindeki küresel denizcilik boğaz noktalarına alternatif oluşturmak üzere tasarlandı. Bu fikir, projenin 2015 yılındaki resmi lansmanından tam 20 yıl önceye uzanıyor. 1993 yılında dönemin Çin Başbakan Yardımcısı Zhu Rongji ile Pakistanlı ekonomist Şahid Cavid Burki, Şincan'daki Kaşgar'ı Umman (Arap) Denizi'nde sıcak sulara açılan bir limana bağlayacak karayolları, demiryolları ve boru hatlarından oluşan bir ağ aracılığıyla batı Çin'i dış dünyaya açmanın yollarını tartışmıştı.

O liman sonradan Gwadar oldu. Şi Cinping, Kaşgar'a uzanan yaklaşık üç bin kilometre uzunluğundaki otoyolları, bin 800 kilometrelik demiryolu hattını, enerji projelerini ve planlanan boru hatlarını kapsayan koridorun güney terminali olarak Gwadar'ı hizmete açtı.

cvdf
ABD Başkanlık Danışmanı Henry Kissinger (solda) Pakistan'ın Rawalpindi şehrinde Cumhurbaşkanı Ağa Muhammed Yahya Han ile sohbet ederken, 8 Temmuz 1971 (AP)

Tüm bu beton blokların anlamı hiçbir zaman salt ticari olmadı. Asıl hedef Çin'e denize alternatif bir güzergah kazandırmaktı. Körfez'den batı Çin'e giden bir tankerin olağan rotası, Hürmüz ve Malakka boğazlarından geçerek yaklaşık 12 bin kilometreye ulaşıyor. Malakka Boğazı, Pekin'in kriz dönemlerinde Amerikan donanmasının kapatacağından uzun süredir çekindiği bir diğer kritik geçit. Buna karşılık petrolün Gwadar Limanı üzerinden karaya çıkarılıp Kaşgar'a kara yoluyla taşınması mesafeyi yaklaşık üç bin kilometreye indiriyor; teorik olarak deniz yoluyla kırk günü bulan ikmal süresini yaklaşık yedi güne düşürüyor. Çin'in Gwadar ile Kaşgar arasında planladığı ve günlük kapasitesinin yaklaşık bir milyon varile ulaşması öngörülen ham petrol boru hattı, Ortadoğu petrolünün ABD tarafından uygulanan tüm deniz ablukalarını tamamen devre dışı bırakarak Çin'e ulaşmasını sağlayabilirdi.

Geçtiğimiz on yılın büyük bölümünde bu uzun vadeli mantık, hiçbir zaman gerçekleşmeyebilecek bir senaryoya karşı alınan maliyetli bir önlem olarak kalmıştı; Karakurum dağları aşılarak boru hattı döşemenin önündeki devasa mühendislik engelleri de cabasıydı. Bu yüzden eleştirmenler boru hattını ekonomik açıdan sürdürülemez olarak nitelendirdi.

Ancak 2026 yılında patlak veren savaş, hesapları değiştirebilir. Ve koridorun başlangıçta önlem almak üzere inşa edildiği ve Körfez'den Batı Pasifik'e uzanan deniz güzergahının düşmanca bir eylemle kapatılması şeklindeki tehdit, artık teorik bir olasılık değil, Küresel ekonomiyi fiilen zorlayan somut bir gerçekliğe dönüştü.

Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Daha önce aşırı maliyetli bir tedbir olarak görünen bu hamle, bugün hayati bir enerji güvenliği meselesine dönüştü. Bu varlığın stratejik değeri de buna paralel olarak yükseldi. Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Koridorun bu kez işlevselliğini kanıtlayanın Pekin değil, İslamabad olduğunun en somut göstergesi olarak bir gümrük kararnamesiyle geldi. Pakistan Ticaret Bakanlığı, 25 Nisan'da ‘2026 Pakistan Toprakları Üzerinden Transit Mal Geçiş Kararnamesi’ni derhal yürürlüğe koydu. Bu kararname, Çin ve Avrasya'nın diğer bölgelerinden gelen üçüncü ülke mallarının Pakistan toprakları üzerinden İran'a taşınmasını resmen meşrulaştırdı. Kararname Gwadar, Karaçi ve Port Qasim'den İran sınırına uzanan altı kara güzergahını faaliyete açtı. Gwadar-Gabd Koridoru’ndan taşınan mallar için İran'a geçiş süresi iki ila üç saate inmiş oldu.

Zamanlamanın anlamı açıktı. ABD ablukasının 13 Nisan'da yürürlüğe girmesiyle birlikte İran'a gitmek üzere yola çıkmış yaklaşık üç bin konteyner Pakistan limanlarında mahsur kalmıştı. İslamabad'ın kararnamesi bu bekleyen yükler için deniz ablukasını aşan bir kara güzergahı açtı. Pakistan bu adımla Tahran'a ekonomik bir çıkış supabı sağlarken İran'ın ticaret altyapısını deniz merkezli modelden, abluka koşullarında ayakta kalacak şekilde tasarlanmış karma bir kara-deniz sistemine dönüştürdü.

sdds
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Çin'in başkenti Pekin’deki Büyük Halk Salonu'nda tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Peki İran, Pakistan üzerinden karayolula Çin'e petrol ithal ediyor mu? Bu sorunun açık cevabına göre bunun teorik altyapısı artık mevcut, siyasi irade de açıkça orada, yalnızca miktarlar halen belirsizliğini koruyor. Zira faaliyete açılan güzergahlar başlangıçta ham petrolden çok pirinç, et ve bebek maması taşıyor. Boru hatları bir ayda döşenmiyor. Analistler de İran'ın abluka başladığından bu yana fiilen ne kadar mal taşıdığının hâlâ netlik kazanmadığına işaret ediyor. Ancak genel tablo gözden kaçırılamayacak kadar belirgin. İran'ın gölge filosu gemiden gemiye aktarma operasyonlarını sürdürüyor. Varış noktası genellikle Çin. Orta Asya üzerinden geçen Çin-İran Demiryolu Hattı, denizin artık garanti edemediği teslimat sürelerine baskı uyguluyor. Pakistan’ın Transit Mal Geçiş Kararnamesi ise ABD’nin deniz ablukasını fiilen bypass eden gelişmekte olan bir kara koridorunun halkalarından sadece biri. Bu ağ Pakistan topraklarından geçiyor. Kapısının kulpunu elinde tutan adamsa bu hafta Pekin'e uçtu.

Şerif, önce dijital koridorun şifresi Hangzhou’ya gitti

Başbakan Şerif'in ziyaretine başkent Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlamasının arkasındaki nedenleri dikkatle incelemek gerekiyor. Çünkü bu tercih, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazının ne olmasının hedeflendiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Hangzhou artık yalnızca Batı Gölü'nün büyüleyici manzarası ve Alibaba'nın merkezi olarak tanınmıyor; birkaç yıl içinde Çin'in öne çıkan derin teknoloji merkezi konumuna yükseldi. Bugün Hangzhou, Çin merkezli yapay zeka şirketi DeepSeek'in, ‘Çin'in Altı Küçük Ejderhası’ olarak anılan ve yapay zekadan robotik ile uzamsal bilişime kadar uzanan girişimlerin, dünyayı şaşırtan düşük maliyetli yapay zeka modelinin, Unitree ve Deep Robotics robot şirketlerinin, ‘Black Myth: Wukong’un arkasındaki oyun stüdyosunun, beyin-bilgisayar arayüzlerine odaklanan Brainco projesinin ve 3 boyutlu tasarım geliştirici Manycore'un evi. Bu teknoloji havzası, Alibaba'nın oluşturduğu ekosistemin etkisini, Zhejiang Üniversitesi'nin sağladığı yetenek havuzunu ve katı teknolojiye yönelik girişim sermayesi fonlarına milyarlar pompalayan yerel yönetimi yansıtıyor. Shenzhen Çin'in donanım başkentiyse Hangzhou da yazılım ve yapay zekanın başkentidir.

Şerif'in ilk durağının, bilgi ve iletişim teknolojileri, enerji depolama ve tarım teknolojisi üzerine bir forum, Alibaba genel merkezine ziyaret ve Çinli teknoloji şirketi yöneticileriyle toplantıları kapsayan Hangzhou olması, amacı kendiliğinden açıkça ortaya koyuyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ilk versiyonu karayollarına, limanlara ve enerji santrallerine, yani sanayileşmeye koşan bir ekonominin fiziksel iskeletine yapılan bir yatırımdı.

Hangzhou'ya yöneliş ise dijital altyapı, veri bağlantısallığı, yapay zeka ve fiziksel altyapının üzerine kurulan platformlar gibi çok daha ileri bir katmana yapılan bir yatırıma işaret ediyor.

Pakistan Bilgi Teknolojileri Bakanı Şaza Fatıma Hoca'nın heyete eşlik etmesi, ‘Pakistan yalnızca Çin malları için bir kara transit güzergahı olmayı değil, Çin'in dijital ve teknoloji ekosistemine asli bir ortak olarak dahil olmayı da istiyor’ şeklindeki üstü kapalı mesajı açıkça ortaya koyuyordu.

Çin açısından da çekim gücü bir o kadar kuvvetli. Pekin'in derin teknoloji devleri Batı pazarlarına erişimde giderek artan kısıtlamalarla karşılaşıyor. ABD’nin teknoloji ekosistemi dışında pazar ve veri ortağı bulma stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Çin bulut altyapısıyla, Çin merkezli dijital bankacılık platformlarıyla, Çin'in inşa ettiği iletişim ve gözetim sistemleriyle ve 240 milyon nüfuslu dost bir ülkede eğitilip konuşlandırılan Çin yapay zeka modelleriyle dijital olarak entegre edilmiş bir Pakistan, Hangzhou'nun beslediği ekosistemi bölgesel bir teknolojik altyapı sistemine dönüştürebilir. Fiziksel koridor petrol ve konteyner taşırken dijital koridor veri, teknoloji paketi ve standartlar taşıyor. Ziyaretin Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlaması, bu turun Çin'in teknolojik birikiminin Avrasya genelinde aktığı dijital altyapıyla ilgili olduğunun açık kanıtı.

Pakistan daha önce de dünyayı değiştirmişti

Pakistanlı bir lider ilk kez küresel düzende yeniden konuşlanmayı kolaylaştırmak için harekete geçmiyor. Bu ikinci kez oluyor.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Soğuk Savaş'ın zirveye çıktığı 1971 yılı ortalarında, Asya turu sırasında İslamabad'daki bir akşam yemeğinde mide rahatsızlığı geçirdiğini öne sürdü. Ardından dönemin Pakistan Cumhurbaşkanı Yahya Han'ın özel şoförü onu bir askeri havaalanına götürdü, oradan da Pakistan Hava Yolları'na ait bir uçakla Pekin'e hareket etti. Uçuş, bizzat ABD Dışişleri Bakanı'ndan bile gizli tutulan gizli bir misyona dönüştü. Amaç, henüz tanımadığı Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmaktı.

fdvfdvfd
Umman'ın Musandam kentinden çekilen, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemileri gösteren bir hava fotoğrafı, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Bunun çıkış noktası olarak Pakistan'ın seçilmesinin nedeni bugün tanıdık gelecek. Kissinger'ın yardımcısı Winston Lord'un sonradan ifade ettiği gibi Pakistan, her iki tarafla da dost olma avantajına sahipti.

O gizli uçuş, 1972'deki Nixon-Mao buluşmasının ve Soğuk Savaş'ın merkezi üçgeninin yeniden düzenlenmesinin zeminini hazırladı. Buradaki paralellik birebir örtüşmeden ziyade farklılıkların da benzerlikler kadar anlamlı olmasıydı. Pakistan, 1971'de iki düşman gücün iletişim kurduğu sessiz bir kanalın işlevini gördü. Kendi çıkarları büyük ölçüde taşıdığı mesajın gölgesinde kaldı. Bugün ise Pakistan, ABD/İsrail-İran Savaşı’nı sona erdirmek için arabuluculuk yapıyor. Yalnızca mesaj iletmekle yetinmiyor, tarafları masaya taşıyor. İslamabad, müzakerelere ev sahipliği yapıyor. Çin ile barış önerisini birlikte şekillendiriyor ve sunduğu hizmete karşılık kendine bir fırsat penceresi açıyor.

Yine de özündeki varlık olan Pakistan'ın birbirleriyle doğrudan iletişim kuramayan taraflarla faal kanalları açık tutma konusundaki nadir görülen yeteneği aynı kalmaya devam ediyor. 1971'de söz konusu taraflar Washington ve Pekin'di. 2026'da ise Washington, Tahran, Körfez Arap ülkeleri ve Pekin.

Pakistan İran'la pratik bir sınır ilişkisiyle, Suudi Arabistan'la derin bir güvenlik anlaşmasıyla, Washington ile sağlam askeri kanallarla ve Çin'le köklü bir dostlukla hâlâ söz konusu tarafların tümünün kesiştiği noktada duruyor. Parçalanmış bir dünyada herkesle konuşabilen bir ülke, yalnızca tek bir tarafla güven tesis edebilen müttefikten çok daha değerli hale geliyor. Pakistan coğrafyasını bir kez siyasi bir sermayeye dönüştürmüş ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Şimdi bunu bir kez daha yapmayı hedefliyor.

İslamabad nasıl vazgeçilmez oldu

Pakistan'ın bu çatışmada güvenilir bir arabulucu olarak yükselmesi ne önceden belirlenmiş bir kaderin ürünüydü ne de yalnızca kendi diplomasisinin meyvesi. Bu süreç kısmen bir Çin projesiydi. Savaş patlak verdiğinde Pekin ve İslamabad birlikte beş maddelik bir barış önerisi sundu. Çin, son dakika müdahalesiyle Tahran'ı nisan ayı başlarında yürürlüğe giren iki haftalık ateşkese yaklaştırdı. Pakistan da ateşkesi koordine etti. Müzakereler sonradan ‘İslamabad görüşmeleri’ olarak anılacak süreçte yürütüldü. Ancak görüşmeler sonuçsuz kalırken ABD’nin ablukasına zemin hazırladı. Buna karşın süreç, İslamabad’ın konumunu Washington ile Tahran'ın kısa soluklu da olsa aynı masada bir araya getirilebileceği bir arena olarak pekiştirdi.

Temel mesele, bu düzenlemenin Pekin'e neden uygun geldiğini anlamakta yatıyor. Çin savaşın sona ermesine ya da boğazı yeniden açacak ölçüde gerilimin düşmesine ihtiyaç duyuyor. Fakat bunu sona erdiren arabulucu görüntüsü vermekten kaçınıyor. Aksi takdirde Tahran'la hizalanmasına ilişkin tüm Amerikan şüphelerini doğrulamış olacak. Washington, olası nihai bir anlaşmada esaslı bir taraf tutma olarak yorumlayabileceği bir tutumla karşılaşacak.

Pakistan, tarafsızlık görüntüsünü korurken çatışmanın gidişatını etkileme yeteneğiyle Pekin’e bir tür stratejik denge sağlıyor.

Bu açıdan bakıldığında Şerif'in ziyareti, Washington ve Tahran'ın ilerleme kaydettiklerine dair sinyaller verirken nükleer müzakereler ve Hürmüz Boğazı'ndan geçiş ücretleri meselesinde çıkmazın devam ettiği bir konjonktürde bir koordinasyon toplantısı ve sonraki adımları düzenleme fırsatı niteliği taşıyor.

Yeni adres Pekin mi?

Şerif'in ziyaret programının arka planında daha geniş bir jeopolitik örüntü beliriyor. Bu yılın ilk beş ayında yaklaşık on iki devlet ve hükümet başkanı Pekin'i ziyaret etti. Ziyaretlerin sıralaması da en az içeriği kadar dikkat çekiciydi. ABD Başkanı Donald Trump 14-15 Mayıs'ta bir zirve için Pekin’e geldi. Birkaç gün sonra, 19-20 Mayıs'ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin resmi bir devlet ziyaretinde bulundu. Çin devlet medyasının kendisi de ABD’li ve Rus liderleri art arda aynı hafta ağırlamanın Soğuk Savaş sonrası dönemde neredeyse emsalsiz bir durum olduğunu kabul etti. Trump'ın ziyaretinden kısa süre önce ise İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşın patlak vermesinden bu yana ilk kez Pekin'i ziyaret etmişti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçtiğimiz aralık ayında, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise ocak ayında Pekin’e ziyarette bulunmuştu. Güney Kore, İspanya, İrlanda, Kanada, Almanya ve Finlandiya'dan liderlerin de yolu Pekin'e düştü. Şimdi sıra Şerif'e geldi.

Bu kesintisiz diplomatik hareketlilik en açık şekilde, Pekin’in giderek büyüyen jeopolitik nüfuzunu sergileme fırsatı yakaladığı anlamına geliyor. Rakip ve ortak ayrımı gözetmeksizin dünya liderlerinin küresel krizleri ele almak için Çin başkentine yönelmesi, diplomatik ağırlık merkezinin kayma işaretleri verdiğine işaret ediyor.

ABD uluslararası dengeleri hiçbir jeopolitik aktörün boy ölçüşemeyeceği bir kesinlikle sarsabilme kapasitesini koruyor. Ancak ticaret ya da güvenlik alanlarında kırılanı onarması beklenen taraf olma konumunu artık eskisi gibi üstlenemiyor. Pakistan Başbakanı Şerif, bu hafta Pekin'e yaptığı ziyaretle bu gerçeği hem kabul etmiş hem de onu bir fırsata çevirmeye soyunmuş gibi görünüyor.

Yeni haritanın hatları

Anlaşma metinlerinden ve ziyaret programından biraz geri çekilince, Ortadoğu ve Asya'nın sessiz sedasız yeniden çizilmekte olduğu anlaşılıyor.

ABD eşsiz askeri gücünü koruyor. İran limanlarını abluka altına alabiliyor, Hürmüz Boğazı’nı havadan vurabiliyor. Ancak askeri üstünlüğün savaşı kendi koşullarında sonlandırma kapasitesine eşdeğer olmadığını da artık anladı. Üstelik müttefikleri kendi tercihlerinin bedelini taşımaya giderek daha az istekli görünüyor. İspanya ABD'ye hava üslerini kullandırmayı reddetti. Körfez ülkeleri ise Washington'ı devre dışı bırakarak Pekin'e yöneldi.

Öte yandan Çin, ekonomik gücün onu destekleyecek siyasi ve askeri araçlardan yoksun kaldığında uzanabileceği noktaların sınırlarıyla yüzleşti. Devasa döviz rezervlerine ve muazzam satın alma gücüne karşın Pekin, enerjinin can damarını açık tutamakta başarılı olamadı. Hem diplomaside hem lojistikte üçüncü bir tarafa yaslanmak zorunda kaldı. Böylece dünyanın en büyük ticaret gücü, sert askeri güvenlik söz konusu olduğunda bir aracı üzerinden hareket etmek durumunda olan bir güç görünümüne büründü. Bu aracı da yine Pakistan’dı.

Pakistan, herkesle konuşabilen bir arabulucu, deniz yolları kapandığında kara köprüsünün anahtarını elinde tutan bir bekçi olduğunu iddia ederken çok kutuplu bir dünyada tek bir tarafın yanında duran büyük güçten çok daha değerli bir konuma yükseliyor.

Pakistanlı bir lider, 55 yıl önce ABD’li bir bakanı gizlice bir uçağa bindirip Pekin'e yolladı ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulundu. Bu hafta bir başka Pakistanlı lider de Çin'e bizzat uçtu. Üstelik bunu ülkesini o gün vazgeçilmez kılan coğrafyanın bugün de aynı işlevi gördüğünü hatırlatmak için herkesin gözü önünde yaptı.