AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

Şarku’l Avsat’a konuşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, (BM Suriye Özel Temsilcisi Geir) Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında uluslararası iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyledi

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
TT

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat'a konuştu: Suriye rejiminin davranışları ve diğer ülkelerle etkileşim şekli değişmeli

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda Şam’daki ‘siyasi liderliğin’ Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Koneyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğini vurguladı.
Borrell, 29-30 Mart tarihlerinde Brüksel’de beşincisi düzenlenen Suriye Donörler Konferansı vesilesiyle verdiği röportajda, kendisine yöneltilen bir soruya, “Suriye rejimi, AB’nin katkılarıyla Suriye'nin yeniden inşası için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir” yanıtını verdi.
Borrell sözlerini şöyle sürdürdü:
“Rejim, AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.”
AB yetkilisi, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in 17 Temmuz'da görev süresinin sona ermesi öncesin yapılması planlanan Suriye cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili bir soruyu ise “Halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Bu seçimler, mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, rejimle doğrudan normalleşmenin önünü açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık” şeklinde yanıtladı.
Suriye konusunda ABD-Rusya arasındaki bir diyalog başlatılması ihtimali ile ilgili soruya yanıt  vermekten kaçınan Borrell, “Brüksel’deki Donörler Konferansı, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getiriyor” şeklinde konuştu.
BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in Suriye krizini çözmek için sahada aktif ülkeler arasında iş birliği yapılması çağrısını desteklediğini söyleyen Borrell, ‘Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilmesinin’ önemini vurguladı.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in pazar günü Şarku’l Avsat’a verdiği röportajın tam metni:

-Brüksel’de Suriye için düzenlenen Donörler Konferansı’ndan siyasi ve ekonomik düzeyde beklentileriniz neler?
Uluslararası toplum, Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden on yıl geçtikten sonra mevcut krize siyasi bir çözüm bulunması gerektiğine daha fazla odaklanmakta tereddüt etmesi mümkün değil. AB, Suriye kriziyle ilgilenen ve krizi etkileyen tüm uluslararası tarafları, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca siyasi bir çözüme ulaşmanın güçlü bir şekilde desteklenmesi gerektiğini yeniden teyit etmek ve güçlendirmek amacıyla 30 Mart'ta Brüksel’de düzenlenen Suriye konulu konferans çerçevesindeki çabalara katılmaya ve çabalarını birleştirmeye çağırıyor. Konferans,  Suriye'nin, uluslararası çalışma gündeminin en üst sıralarında kalmasını sağlayacak.

-Yeni tip koronavirüs salgınının (Kovid-19) donör ülkelerin bağışları üzerinde etkili olabileceğini düşünüyor musunuz?
Uluslararası toplumun, Suriye içinde ve dışında başta Ürdün, Lübnan  ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Irak olmak üzere Suriye’ye komşu ülkelerde mülteci olan Suriye halkına yönelik siyasi ve mali desteğini yenilemesi öncelikli hedefimdir.
Konferans, 2021 yılında Suriye'ye ve bölgeye mali yardım taahhütlerini duyuran başlıca etkinliktir. Temel amacı, özellikle Kovid-19 salgınıyla mücadelenin getirdiği ek zorluklar göz önüne alınarak BM’nin çağrısının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasını sağlamaktır.

-Düzenlene son Donörler Konferansı’nda 7 milyar dolarlık mali yardım sağladı. Bu yılki konferansta aynı miktarın toplanabileceğini düşünüyor musunuz? BM’nin insani yardım çağrısına karşılık bulabilecek misiniz?
Suriye'de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden bu yana, AB ve üye ülkeleri, Suriye topraklarında ve bölgede yaklaşık 25 milyar euro katkıda bulundu. Bir biri ardında yapılan yardım konferanslarında verilen sözlerin yaklaşık üçte ikisi AB’den geldi.

-Konferans, Suriye krizinin patlak vermesinin onuncu yıldönümüne denk geliyor. Sizce Suriye’nin yeniden inşasına yönelik bir konferansın ne zaman yapılır? Avrupa ülkelerinin Suriye’nin yeniden inşasına katılma koşulları neler?
Suriye’nin yeniden inşası için bir konferans düzenleyebileceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum. Fakat böyle bir konferansın zamanı, Suriye rejiminin eylemlerine bağlıdır. Bu yüzden Suriye rejimini davranışlarını değiştirmeye çağırıyoruz. Şam’daki siyasi liderliğin Suriye halkına yönelik zulme bir son vermek ve BMGK 2254 sayılı kararını uygulamak için Birleşmiş Milletler (BM) tarafından desteklenen ve denetlenen müzakerelere kendi isteğiyle girmek için açık ve kesin kararlar alması gerektiğinden mesele onlara bağlı.
Özetle, Suriye rejimi böyle bir konferans düzenleme çağrısı yapılmasını düşünmeden önce davranışlarını ve dünyanın geri kalanıyla olan etkileşim şeklini değiştirmeye yönelik net bir karar vermelidir.

Uluslararası standartlar
-Şam şuan, Devlet Başkanı Beşşar Esed'in kazanmasına kesin gözüyle bakılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşiğinde. Bunun gibi seçimlere nasıl bakıyorsunuz?

Eğer halen devam savaşın çözümüne katkıda bulunan seçimler yapıldığını görmek istiyorsak, bunların seçimlerde bilinen en yüksek uluslararası standartların uygulanmasıyla birlikte BMGK’nın 2254 sayılı karar çerçevesinde yapılması gerekiyor. Şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe saygı duyulmasıyla birlikte özgür, adil ve tüm potansiyel adayların seçimlere katılmasına izin verilen, seçim kampanyaları özgürce düzenlenen bir ortam olmalı. Ayrıca yurtdışındakiler de dahil olmak üzere tüm Suriyelilerin yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanmaları sağlanmalı.

-Şam ve Moskova, seçimleri normalleşme yönünde baskı yapmak için kullanmak istiyorlar. Seçimlerden sonra AB’nin Şam'la normalleşmesi mümkün mü?
Mevcut çatışma koşullarından ve Suriye rejimi, BM öncülüğündeki müzakerelere doğrudan katılamadığından ötürü, Suriye rejimi tarafından bu yıl içinde yapılması planlanan seçimlerin, uluslararası standartlar ve BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca düzenlenen seçimler olması mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler, Suriye rejimiyle doğrudan normalleşmenin önünü de açamaz. Bu nedenle, uluslararası toplumdaki diğer tarafları, bu tür bir normalleşmeye girmekten kaçınmaya çağırdık.

-Rusya’yı Brüksel’deki Suriye konulu konferansa davet ettiniz mi? Rusya ile ilişkileri bu kadar düşük seviyede tutarken, Moskova ile Suriye dosyasında nasıl çalışabilirsiniz?
Rusya’yı Brüksel'de Suriye kriziyle ilgili düzenlenen her konferansa davet ettik. Rusya hükümeti bu tür etkinliklere her zaman açıktır. Rusya ile AB arasındaki ilişkilerin şuan istenilen düzeyde olmadığını herkes biliyor. Ancak bu durum, küresel sorunlar ve ortak ilgi alanlarına ilişkin konularda görüş alışverişinde bulunmamıza engel olmadığı gibi fırsat bulduğumuzda iyi çözümlere ulaşmak için doğrudan Rusya ile çalışmamızı da engellemez. Örneğin, Ortadoğu Dörtlüsü içinde Rus hükümeti ile aramızda iyi düzeyde bir iş birliği var.

Baskı
-Peki ya Şam’a uygulanan ekonomik yaptırımlar hakkında ne diyeceksiniz? Neden uygulanıyorlar?
AB’nin Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları, insani yardımları engellemekten kaçınmayı amaçlıyor. Aynı şekilde Kovid-19 salgınına karşı küresel mücadeledeki çabalarda göz önünde bulunduruluyor. Bu nedenle, gıda maddelerinin, ilaçların ya da tıbbi malzemelerin ihracatı hiçbir zaman AB tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların kapsamına girmemektedir. Bazı özel insani istisnalar da dikkate alınmaktadır.

-Şam ve Moskova, bu yaptırımların insani yardımların akışını etkilediğini söylüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Mevcut durumun arkasındaki büyük resmi unutmayalım. Suriye rejimi, halkının katlandığı insani acının sorumluluğunu taşıyor. Rejim, devam eden savaş sırasındaki stratejisinin bir parçası olarak Suriye’nin birçok bölgesine insani yardımların gönderilmesini defalarca kez reddetti.
İnsani krizin başlıca sorumlusu AB yaptırımları değil, rejimin davranışlarıdır. Suriye halkının şuan çektiği sıkıntıları AB yaptırımlarına dayandırmaya yönelik başka yeni girişimler de oldu. Bu, AB’nin konferans sırasında açıklığa kavuşturmayı hedeflediği önemli noktalardan biridir.

-Peki, yaptırımlar ne zaman kaldırılacak?
Yaptırımların amacı, baskıcı eylemlerine son vermesi için Suriye rejimi üzerindeki baskıyı sürdürmek ve ardından BM himayesinde 2254 sayılı BMGK kararı uyarınca Suriye krizine kalıcı bir siyasi çözüm bulmak için müzakereler başlatmaktır. Ayrıca bu yaptırımlar, Suriye rejiminin insan haklarına ve uluslararası insancıl hukuka saygı gösterdiği sistematik ve kapsamlı bir karşılık vermesi için uygulanıyor. Suriye rejimi, AB’nin ekonomik yaptırımlarını kaldırmasını düşünmeden önce açık ve net bir davranış değişikliği benimsemelidir.

ABD ve Rusya
-Peki ya siyasi uzlaşı ve BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in özellikle de BM’nin Brüksel konferansına sponsorluk yapmasından bu yana devam eden çabaları ne olacak?
AB, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'i, BMGK’nın 2254 sayılı uygulanmasına yönelik bitmek bilmeyen çabalarında desteklemeye devam ediyor. Suriye Anayasa Komitesi'nin, bahsi geçen BMGK kararıyla ilgili diğer hususlara dikkat çeken bir platforum görevi görmesinden ötürü çalışmalarında daha fazla ilerleme kaydedilmesi büyük önem arz ediyor. Sayın Pedersen'ın diğer konularda da somut ilerleme kaydetme çabalarını sürdürdüğünün tam olarak farkındayız. AB özellikle aileler için en ciddi endişe kaynaklarından biri olan kayıp kişilerin ve Suriye rejimi tarafından gözaltına alınanların akıbetinin acilen ele alınması gerektiğine inandığından, Pedersen’i bu yöndeki çabalarında da desteklemektedir. Sayın Pedersen'i şahsi olarak bu yolda devam eden çabaları için teşvik ediyorum.

-Pedersen’in Suriye krizi ve uluslararası toplumun çözüm için iş birliği yapması gerektiğine ilişkin yeni Suriye formatı önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
BM Suriye Özel Temsilcisi’nin, uluslararası toplumun Suriye krizinin çözümüne pozitif ve yapıcı bir şekilde katılımı için yaptığı çağrıyı tamamen destekliyorum. Brüksel'de düzenlenen Donörler Konferansı, AB’nin Suriye krizinin seyrini etkileyen ve bu gidişattan endişelenen çeşitli taraflar arasındaki diyalog araçlarının güçlendirilme taahhüdünün pratik bir örneğidir.

-Peki ya ABD ve Rusya arasında Suriye ile ilgili bir diyalog başlatılması olasılığına ilişkin düşünceleriniz neler?
Geçmişte ABD eski Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov arasındaki görüşmelerde olduğu gibi ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerin Suriye dosyasında önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak şuan bu tür müzakerelerin yapılıp yapılamayacağını onlara sormanız gerekir.

-Peki, artık Washington ve Moskova arasında bir diyalog olabilir mi?
Brüksel’deki Donörler Konferansı’nda, özellikle ana aktörleri ve başlıca donör ülkeleri krize siyasi bir çözüm bulma yolunda sürdürülebilir diyalogu ve ilerlemeyi teşvik etmek için bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. AB, mümkün olduğunda diyaloga doğrudan katılmaya ve yardım etmeye hazırdır. Çünkü Suriye bizim için en önemli konulardan biridir.

-Suriye’deki sınır hatları bir yılı aşkın bir süredir ilk kez sabitlendi ve üç nüfuz alanı ortaya çıktı. AB’nin bu duruma ilişkin tutumu nedir? Tüm Suriye için aynı tutuma sahip misiniz?
Evet, AB, Suriye’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olarak her bölge için aynı tutuma sahiptir. Bu ilkelerin yanı sıra aranan siyasi çözüm, BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde, Suriye’nin liderliğinde, Suriye'nin çıkarına ve geleceğine yönelik olmalıdır.

Suriye savaşının başlamasının üzerinden geçen 10 yılın ardından... Çatışmaya askeri bir çözüm yok
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 15 Mart 2021 tarihine denk gelen ve rejimin bastırması ve şiddet kullanmasıyla on yıldır devam eden bir çatışmaya dönüşen Suriye genelinde barışçıl protestoların başlamasının onuncu yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Rejimin Suriye halkına karşı acımasızca uyguladığı baskı ve protestoların başlıca nedenlerine çözüm getirememesi, silahlı çatışmanın tırmanmasına ve uluslararası bir hal almasına yol açtı. Son on yılda, başta Suriye rejimi olmak üzere tüm taraflarca gerçekleştirilen sayısız insan hakları ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlali, çok büyük insani acılara neden oldu. Uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukukuna yönelik tüm ihlalleri gerçekleştirenlerden hesap sorulması, yasal bir gereklilik olarak ve Suriye’de sürdürülebilir barışın ve gerçek uzlaşının sağlanmasında temel bir unsur olarak son derece önemlidir. Şuan 5,6 milyon kayıtlı mülteci ve 6,2 milyon yerinden edilmiş insanın uluslararası hukuka uygun olarak güvenli, gönüllü, onurlu ve sürdürülebilir bir şekilde evlerine geri dönüşleri için elverişsiz koşullarda yaşadıkları Suriyeli mülteciler krizi, dünyanın en büyük yerinden edilme krizi olmaya devam ediyor. Buna ek olarak çatışmanın bölge genelinde ve ötesinde risk oluşturmasına ve terör örgütlerini harekete geçirmesine neden oluyor. AB, Suriye'deki tüm aktörlerin DEAŞ ile mücadeleye odaklanması gerektiğine ve terör örgütünün yeniden ortaya çıkmasını önlemenin bir öncelik olmaya devam ettiğine işaret ediyor. AB, baskıya son verilmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını talep etmenin yanı sıra Suriye rejiminin ve müttefiklerinin, BMGK 2254 sayılı kararının tam olarak uygulanmasına katkıda bulunması konusundaki kararlılığını sürdürmektedir. AB’nin Suriye rejiminin önde gelen isimleri ve kurumlarına yönelik yaptırımları Mayıs ayı sonunda yenilenecek. AB, Siyasi süreçte somut ilerleme sağlanmadıkça Suriye'nin yeniden inşasına katkıda bulunmamak da dahil olmak üzere AB Konseyi'nde daha önce de belirtildiği gibi politikasını değiştirmedi ve halen Suriye’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı kalmaya devam ediyor. AB her zaman, BMGK’nın 2254 sayılı kararı uyarınca ve BM himayesinde, yönetim ilkelerini ve tüm Suriyeliler için en yüksek uluslararası şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını karşılayan, diasporadaki Suriyelilerin de katılabileceği Suriye'de özgür ve adil seçimlerin düzenlenmesini desteklemeye hazırdır. Geçtiğimiz yıl yapılan milletvekili seçimleri veya bu yıl yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi Suriye rejiminin düzenlediği seçimler, bu kriterleri karşılamadığından çatışmanın çözümüne katkıda bulunamaz ve Suriye rejimiyle herhangi bir uluslararası normalleşmeye yol açamaz. AB, bunu görmezden gelemez, çünkü savaş, Suriye'nin ve halkının geleceği rehin aldı. AB, BM ile birlikte 29-30 Mart tarihlerinde hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların yanı sıra Suriye sivil toplumunun katılımıyla ‘Suriye’nin Geleceği’ konulu konferansların beşincisine başkanlık edecek. AB, Suriye krizinde etkili tüm uluslararası aktörler arasındaki diyalogu güçlendirmeye ve onları BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi bir çözüme yönelik güçlü desteği yeniden teyit etmek ve pekiştirmek için konferansta çabalarını birleştirme çağrısında bulunmaya hazırdır. Bu aynı zamanda, BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in BMGK’nın 2254 sayılı kararı çerçevesindeki çabaları için de geçerlidir. Bu çatışmanın askeri bir çözümü olamaz. Sürdürülebilir barış ve istikrar, ancak Suriye’nin liderliğinde, kadınların tam ve etkili bir şekilde katılımıyla ve Suriye toplumunun tüm kesimlerinin endişeleri dikkate alınarak gerçek ve kapsamlı bir siyasi çözümle sağlanabilir. Konferans, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, Suriye içinde önemli ölçüde artan insani ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmak için uluslararası mali destek sağlayacak. Aynı şekilde Suriyeli mülteciler, onları misafir eden toplumlar ve bölge ülkeleri için de mali destek temin edecek. Konferans, Suriye içindeki mevcut koşullarda yaşayan milyonlarca insanın hayati ihtiyaçlarını karşılayacak insani yardımların sınırlardan güvenli ve engelsiz bir şekilde geçmesini ve dağıtılmasını öngören 2533 sayılı BMGK kararının bir kez daha vurgulandığı güçlü bir çağrı olacak.”

Suriyeliler için 10 milyar dolar toplanması çağrısı
BM’deki insani yardım, mülteci ve kalkınma işlerinden sorumlu yetkililer, donör ülkeleri, on yıldır devam eden savaşın ardından hayati öneme sahip insani yardımlara ve geçinmek için mali desteğe ihtiyaç duyan Suriye’deki ve bölgedeki milyonlarca insan için harekete geçmeye ve onların yanında durmaya çağırdı.
Yetkililer, şuan Suriye ve bölgede insani ve diğer yardımlara ihtiyaç duyan ve geçtiğimiz yıla kıyasla 4 milyon kişinin daha eklendiği 14 milyon insan olduğunu, sayının çatışmanın başlangıcından bu yana hiç bu seviyelere ulaşmadığını belirttiler. Bu yıl, Suriyeliler ve mültecileri misafir eden toplulukları tam olarak desteklemek için 10 milyar dolardan fazlasına ihtiyaç olduğunu söyleyen yetkililer, bu rakama Suriye içindeki insani yardım müdahalesi için gerekli olan en az 4,2 milyar dolar ile bölgedeki mülteciler ve ev sahibi toplulukları desteklemek için gerekli olan 5,8 milyar doların dahil olduğunu kaydettiler.
BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Yardım Koordinatörü Mark Lowcock açıklamasında şunları söyledi:
“Suriyeliler için son on yıl umutsuzluk içinde ve felaketlerle geçti. Şimdi kötüleşen hayat şartları, ekonomideki gerileme ve Kovid-19 salgının yansımaları, daha fazla açlığa, yetersiz beslenmeye ve hastalığa neden oluyor. Çatışmalar azaldı ama barış gelmiyor. Şuan savaş döneminde olduğundan daha fazla insan yardıma ihtiyaç duyuyor. Çocuklar okullarına geri dönmeliler. İyiliğe ve insanlığa yatırım yapmak her zaman iyidir. Ancak bu yatırım, Suriye'deki insanlar için temel yaşam standartlarını korumak, sürdürülebilir barış için daha da büyük önem kazanmaktadır. Bu, herkesin çıkarınadır.”
BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise açıklamasında, “On yıllık sürgünün ardından, Kovid-19 salgınının ezici yansımaları, geçim ve eğitim kaynaklarının kaybedilmesi, açlığın ve umutsuzluğun artması, mültecilerin sıkıntılarını daha da artırdı. Yıllarca hep birlikte güçlükle elde ettiğimiz kazanımlar riske girdi. Uluslararası toplum, ne mültecilere ne de onlara ev sahipliği yapan ülkelere sırtını dönemez. Mülteciler ve ev sahipleri, kararlılığımız, dayanışmamız ve değişmeyen desteğimizden daha azıyla karşı karşıya kalmamalılar. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse bu, insanlar ve bölge için felaket olur” ifadelerini kullandı.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl Brüksel'de düzenlenen Suriye konulu konferansta, insani yardım, dayanışma ve kalkınma faaliyetlerini desteklemek için 5,5 milyar dolarlık mali destek taahhüdünde bulunmuştu.



Şakif Kalesi'nin düşüşü: Coğrafya, tarih ve Güney Lübnan savaşı

İsrail askerleri, Güney Lübnan'daki Şakif Kalesi tepelerinde operasyonlar yürütüyor, 31 Mayıs 2026 (Reuters)
İsrail askerleri, Güney Lübnan'daki Şakif Kalesi tepelerinde operasyonlar yürütüyor, 31 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Şakif Kalesi'nin düşüşü: Coğrafya, tarih ve Güney Lübnan savaşı

İsrail askerleri, Güney Lübnan'daki Şakif Kalesi tepelerinde operasyonlar yürütüyor, 31 Mayıs 2026 (Reuters)
İsrail askerleri, Güney Lübnan'daki Şakif Kalesi tepelerinde operasyonlar yürütüyor, 31 Mayıs 2026 (Reuters)

Ömer Harkus

Güney Lübnan savaşı artık sadece askeri çatışmalar, hava saldırıları, Hizbullah üyelerine ve yetkililerine yönelik suikastlar veya insansız hava araçları ile takip edilmeleriyle sınırlı değil. Bu savaş, İran'ın Pakistan'daki görüşmelerine karşılık, Lübnan meselesini İran meselesinden ayırmayı amaçlayan Washington'daki müzakerelerle iç içe geçen çok yönlü bir çatışmaya dönüştü. Savaş sırasında, savaş alanları İsrail'in genişlemesiyle sembolik bir önem kazandı. Öte yandan, güney de dahil olmak üzere Lübnan siyasi sahnesinde, Hizbullah'ın silahının geleceği ve Lübnan devletinin vatandaşlarını devam eden savaşlardan koruma rolü konusundaki bölünmeler artıyor.

Bu sahnenin merkezinde, arkeolojik bir alan, askeri bir tepe ve İsrail ile Hizbullah arasındaki süregelen çatışmanın önemli bir bölümünü özetleyen odak noktası olan Şakif (Beaufort) Kalesi öne çıktı. Bu ayrıca, Hizbullah, İsrail güçlerini ilerledikleri bölgelerde, kalenin kendisi de dahil olmak üzere, bir dayanak noktası oluşturmalarını engellediğini iddia ederken, bu güçlerin Litani Nehri'ni geçerek yavaş yavaş ilerlediği Güney Lübnan'da değişen dinamikleri de yansıtıyor.

Şakif Kalesi, Cebel Amil'in orta kesiminde, 700 metreyi aşan bir kayalık çıkıntının tepesinde yer alan bölgenin en önemli kalelerinden biri. Doğrudan Litani Nehri'ne ve geniş vadisine bakan kale, Güney Lübnan, Cebel el-Şeyh (Hermon Dağı) ve kuzey İsrail'den Akdeniz'e kadar uzanan geniş bir alana nazırdır.

Bölgedeki en eski surlar, çeşitli tarihçilere göre, MS 12. yüzyılda Haçlılar tarafından yeniden inşa edilip genişletilmeden önce Roma dönemine kadar uzanmaktadır. Avrupa kaynaklarında, yüksek konumu ve geniş bir çevreye nazır olmasından dolayı “güzel kale” anlamına gelen “Beaufort” olarak bilinmektedir.

Nebatiye’nin kapısı

Kale, Nebatiye şehrini ve çevresini Mercayun kasabasına, Batı Bekaa Vadisi'ne ve İklim et-Tuffah bölgesine bağlayan yollara doğrudan bakan bir noktada yer alıyor. Coğrafi olarak Arnun, Yahmur eş-Şakif, Kafr Tebnit, Zavtar eş-Şarkiyye, Zavtar el-Garbiyye kasabalarına ve Hardali Köprüsü geçişine bağlı. Bu da onu Litani Nehri'nin her iki tarafındaki hareketliliği kontrol etmeyi sağlayan bir merkeze dönüştürüyor.

Şakif Kalesi, İsrail ve Hizbullah arasındaki süregelen çatışmanın önemli bir bölümünü özetleyen coğrafi ve siyasi bir odak noktasıdır

İsrail askeri doktrinine göre Şakif Tepeleri ve çevredeki köyleri kontrol altına almadan Nebatiye'ye doğru ilerleme, kara kuvvetlerini tepelerden doğrudan hedef alınma riskine maruz bırakacaktır. Bu nedenle, kalenin kontrol altına alınması, Nebatiye'yi izole etmenin ve İklim et-Tuffah üzerinden Bekaa Vadisi'ne kadar uzanan ikmal hatlarından koparmanın ön adımı olarak kabul edilmektedir. İklim et-Tuffah, Hizbullah'ın 1980'lerin ortalarından beri inşa ettiği en büyük tünellerin ve üslerinin bulunduğu bölgedir.

Kale, 1982'de İsrail'in Lübnan’ı işgali sırasında, Güney Lübnan’da Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve İsrail güçleri arasındaki önemli savaş alanlarından biri haline gelerek ün kazandı. İşgalden sonra İsrail, 2000 yılında Güney Lübnan'dan çekilmeden önce, “sınır hattı” olarak bilinen bölgede kaleyi askeri gözlem noktası olarak kullandı.

dfvbfr
Dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, Başbakan Menahim Begin ve sözcüsü Lübnan'da, 7 Haziran 1982 (AFP)

Son günlerde İsrail sağı, İsrail bayrağının tekrar üzerine çekilmesinin ardından kalenin sembolik önemini yeniden hatırlattı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, askerlerin Beaufor Muharebesi'nden 44 yıl sonra kaleye geri döndüğünü söyledi ve bu sahneyi sembolik ve askeri bir zafer olarak sunmaya çalıştı.

Savaş hatlarını belirleyen bir nehir

Şakif Kalesi'nin önemi, onlarca yıldır Güney Lübnan'daki en önemli coğrafi ve askeri hatlardan birini temsil eden Litani Nehri ile olan ilişkisi anlaşılmadan kavranamaz. Bekaa Vadisi'nden doğan nehir, birkaç gün önce İsrail'in Hizbullah'ı askeri operasyon girişiminde bulunmakla suçlayarak yakınındaki birkaç yeri bombaladığı Karun Gölü'ne dökülüyor. Batı Bekaa’nın güneyindeki Meşgara ve Sahmer gibi büyük kasabalardan geçtikten sonra, nehir batıya dönerek Sur şehrinin kuzeyinden Akdeniz'e dökülüyor ve güney bölgelerini ayıran, yerel halkın nehrin kuzeyi ve güneyi olarak adlandırdığı doğal bir bariyer oluşturuyor.

Şakif Kalesi'nin kontrolünün ele geçirilmesi, Nebatiye'yi izole etme ve İklim et-Tuffah bölgesi üzerinden Bekaa Vadisi'ne kadar uzanan ikmal hatlarından koparma yolunda atılan bir adımdır

BM Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararıyla, Lübnan Ordusu ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü (UNIFIL) dışında herhangi bir silahlı kuvvetin nehrin güneyinde bulunmasının yasaklanmasının ardından, 2006’daki savaştan bu yana Litani Nehri, uluslararası düzenlemeler için önemli bir referans noktası haline geldi. Bu nedenle İsrail, Litani Nehri'ni Hizbullah'ın askeri altyapısından arındırılmış bir şekilde kalması gereken savunma hattı olarak görüyor. Bu arada Hizbullah, İsrail'in nehrin kıyıları üzerindeki kontrolünün veya askeri baskısının, kendisini sınırdan uzaklaştırarak Kuzey İsrail'deki bölgelere karşı eylemde bulunma gücünü azaltmayı amaçladığına inanıyor.

Halksız bir savaş

Lübnan ve İsrail arasında devam eden müzakereler sırasında, Amerika Birleşik Devletleri gerilimi azaltmak için yeni bir bakış açısı sundu. Bu bakış açısı, saldırıları etkili bir şekilde sona erdirmenin ön adımı olarak, Hizbullah'ın İsrail'e karşı askeri operasyonlarını durdurması karşılığında, İsrail'in Beyrut ve Güney Banliyösü’ne yönelik saldırılarını genişletmekten kaçınmasına dayanıyor.

dvf
Güney Lübnan'daki Mercayun bölgesinden görüldüğü üzere, orta çağdan kalma Şakif Kalesi üzerinde dalgalanan İsrail bayrağı, 31 Mayıs 2026 (AFP)

ABD Dışişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun bu süreci ilerletmek için Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile telefonda görüştüğünü açıkladı. Ancak Washington, Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri'nin yanıtının ateşkes konusunda net taahhütler içermemesi ve ateşkesi önce İsrail'in atacağı adımlara bağlaması nedeniyle tutumundan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi.

Buna karşılık İsrail, siyasi ve askeri söyleminin şiddetini artırarak, Litani Nehri'nin güneyinden çekilmesinin veya konuşlanmasındaki herhangi bir değişikliğin, Lübnan devletinin Hizbullah'ı silahsızlandırma ve sivil alanların roket ve İHA saldırıları için bir fırlatma rampası olarak kullanılmasını engelleme yeteneğine bağlı kalacağını vurguladı.

Askerî açıdan yüksek tansiyona paralel olarak, son günlerde Güney Lübnan şehirlerinde de siyasi ve sosyal gelişmeler yaşandı. Sur ve Nebatiye şehirlerinde, Lübnan ordusunun sınır bölgelerine tamamen geri dönmesini, silahın Lübnan devletinin elinde toplanmasını, Hizbullah militanlarının yerleşim bölgelerinden uzaklaştırılmasını ve iki şehrin açık bölge olarak belirlenmesini talep eden yerel dilekçeler ve girişimler görüldü.

İsrail, Litani Nehri havzasını Hizbullah'ın askeri altyapısından arındırılmış olarak kalması gereken bir savunma hattı olarak görüyor

Ancak bu girişimler, Hizbullah'ın destek tabanında güçlü tepkilere yol açtı; aktivistler ve dilekçeleri imzalayanlar, kampanyayı durdurmak ve yayılmasını önlemek amacıyla imzalayanlarının çoğunun doğrudan ve dolaylı baskı ve tehditlere maruz kaldığını bildirdi. Bu gelişme, Güney'de hassas bir değişimi yansıtıyor; bazı sakinler artık Hizbullah'ın şehirlerdeki sürekli askeri varlığını geniş çaplı yıkım ve tekrarlanan yerinden edilmelerle ilişkilendiriyor. Bu arada, diğer kesimler hâlâ Hizbullah'ın silahını, 18 farklı mezhep ve dini grubun kontrolündeki bir ülkede mezheplerinin varlığını korumanın tek garantisi olarak görüyor.

Dilekçeyi imzalayanlardan bazıları, Cebel Amil adının artık sadece Litani Nehri ile İsrail'in kuzey sınırı arasında uzanan coğrafi bölgeyi ifade etmek için kullanılmadığını, son on yıllarda, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çatışma ile bağlantılı bir askeri bölgeye dönüştüğünü düşünüyorlar. Bir zamanlar tarımsal ve ticari yaşamın kalbini oluşturan köyler, yavaş yavaş açık savaş alanlarına dönüşürken, yıkım ve zorunlu göç görüntüleri Güney'in günlük sahnesinin bir parçası haline geldi.

Hizbullah: Süregelen anlatı

Hizbullah, Şakif Kalesi'nin düşüşünün siyasi etkisini, askeri önemini küçümseyerek kontrol altına almaya çalıştı. Hizbullah Milletvekili Hasan Fadlallah, kalenin Lübnan devletine ait bir arkeolojik alan olduğunu, askeri bir mevzi olmadığını belirtti. Hizbullah'ın sabit mevzileri savunma doktrinini benimsemediğini, bunun yerine ilerleyen güçlere karşı yıpratma savaşına odaklandığını ve uzun süreli işgal kurmalarını engellemeye çalıştığını iddia etti.

dfgfbgf
Lübnan'ın güneyindeki Nebatiye şehrinde bulunan tarihi Şakif Kalesi'nde konuşlanmış İsrail güçlerini gösteren bir video görüntüsü, 31 Mayıs 2026 (Reuters)

İsrail'in Litani Nehri'nin kuzeyine doğru devam eden ilerlemesi, Lübnan içinde daha geniş yansımaları konusundaki endişeleri artırıyor. Nebatiye gibi büyük şehirlerin düşmesi veya uzun süreli bir izolasyona maruz kalması, Beyrut, Cebeli Lübnan ve diğer bölgelere doğru büyük göç dalgalarına yol açabilir. Bu durum, özellikle Beyrut ve diğer bölgelerdeki birçok binanın, bu bölgelerden göç eden sakinlerin arasına sızan ve saklanan Hizbullah yetkilileri nedeniyle İsrail hava saldırılarına hedef olduğu göz önüne alındığında, ekonomik, sosyal ve siyasi baskıları daha da artıracak ve iç çekişmeleri yoğunlaştıracaktır.

Bazı sakinler artık Hizbullah'ın şehirlerdeki sürekli askeri varlığını geniş çaplı yıkım ve tekrarlanan yerinden edilmelerle ilişkilendiriyor

Bu durum ayrıca, özellikle güneyde Lübnan ordusunun rolünün güçlendirilmesini ve silahların şehirlerden uzaklaştırılmasını talep eden seslerin yükselmesiyle birlikte, devletin görevi ile Hizbullah'ın silahı konusundaki mevcut bölünmeyi derinleştiriyor. Bu taleplere karşılık Hizbullah, milislerinin silahını teslim etmeyip korumakta ısrar ediyor. Bir iç çatışmanın patlak vermesi korkusuna rağmen, siyasi ve güvenlik değerlendirmelerinin çoğu, iç güç dengesi, Lübnan ordusunun yapısı ve şu anda kesin bir askeri zafer elde edemeyen Hizbullah dışında ülkede herhangi bir silahlı tarafın bulunmaması nedeniyle, kapsamlı bir iç savaşın patlak vermesi olasılığını hâlâ dışlıyor.

Kaleyi aşan bir savaş

Şakif Muharebesi, mevcut çatışmanın artık sadece yüksek bir noktayı veya stratejik bir tepeyi kontrol etmekle ilgili olmadığını ortaya koyuyor. Şarku’l A vsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu bölge, Güney Lübnan'ın geleceği, devletin rolü, Hizbullah'ın etkisinin sınırları ve Washington ile Tel Aviv'in müzakereler ve askeri baskı yoluyla dayatmaya çalıştığı çözümün niteliğiyle ilgili daha geniş bir savaşın sembolü haline geldi.

dsfbrtbg
Kuzey İsrail'den, sınırın diğer tarafından görülen bir İsrail Humvee askeri aracı, Güney Lübnan'daki yıkılmış binaların yanından geçiyor, 7 Mayıs 2026 (AFP)

Bu arada, Sur ve Nebatiye'de görülen dilekçeler ve kendisini imzalayanlardan bazılarının maruz kaldığı baskı, silah ve devletin rolü etrafındaki tartışmanın, 14 Mart ve 8 Mart ittifakları arasındaki çekişme sırasında olduğu gibi, artık geleneksel siyasi güçlerle sınırlı olmadığını, güney toplumunun kendi içinde de büyümeye başladığını ortaya koyuyor. Bu gelişme, bu savaşın ve güneydeki insanların yaşamlarının ve evlerinin maruz kaldığı geniş çaplı yıkımın sonucu olarak ortaya çıkan en önemli siyasi değişimlerden biri olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Meksika Devlet Başkanı Sheinbaum, Trump'ı anmadan ABD'nin Meksika'ya müdahalesini kınadı

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (DPA)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (DPA)
TT

Meksika Devlet Başkanı Sheinbaum, Trump'ı anmadan ABD'nin Meksika'ya müdahalesini kınadı

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (DPA)
Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum (DPA)

Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum dün, ABD’nin ülkesinin iç politikasına müdahalesini kınadı. Sheinbaum, Washington’ın bir eyalet valisi hakkında şüpheler uyandırması ve ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) Meksika’da bir operasyon düzenlemesinin ardından, ABD Başkanı Donald Trump’ın adını anmadan ABD'deki ‘aşırı sağ kesimlerin’ Meksika hükümetine karşı bir ‘kampanya’ başlattığını iddia etti.

Başkan Trump, yaptığı bir açıklamada, uyuşturucu kartellerinin Meksika'yı kontrol ettiğini belirtmiş ve Meksika makamlarının suç örgütleriyle mücadele için gerekli adımları atmaması halinde tek taraflı önlemler alacağı tehdidinde bulunmuştu.

Bu yeni gerginlik dalgası, geçtiğimiz nisan ayında CIA’nin Meksika'da bir operasyon düzenlediği ve bu operasyon sırasında federal hükümetin Meksika topraklarında faaliyet göstermelerine izin vermediği iki ABD ajanının öldürüldüğünün ortaya çıkmasıyla başladı. ABD'nin, Meksika'nın Sinaloa Valisi Rubén Rocha’yı, ABD'de ömür boyu hapis cezasına çarptırılan El Chapo lakaplı Joaquín Guzmán'ın kurduğu kartelle bağlantılı olmakla suçlaması sonucu tansiyon daha da yükseldi.

Sheinbaum, her sabah rutin olarak düzenlenen basın toplantısında, “Başkan Trump’ın çeşitli konularda bu kampanyayı yönettiğini sanmıyorum” diyerek, ABD’deki aşırı sağ kesimleri iki ülke arasında ‘iyi ilişkiler kurulmasını istememekle’ suçladı.

Göreve gelmesinin ikinci yıl dönümü vesilesiyle pazar günü düzenlenen bir toplantıda bu iki konuya değinen Sheinbaum, “2026 seçimlerine hazırlanmak için ülkemizi mi kullanıyorlar? Yoksa 2027’deki seçimlerimizi etkilemeyi mi amaçlıyorlar?” diye sordu.

Meksika, gelecek yıl 32 eyaletinin yarısından fazlasında milletvekili ve vali seçimi yapacak. Bu eyaletler arasında Sinaloa da bulunuyor.

Sinaloa Valisi Rocha, New York Savcılığı'nın kendisine suçlamalar yöneltip tutuklanmasını ve iadesini talep etmesinin ardından görevinden geçici olarak ayrıldı.

Sheinbaum, herhangi bir adım atmadan önce ülkesinin sağlam deliller elde etmesini talep etti. Ayrıca, hükümetinin organize suçla bağlantısı olan hiçbir siyasi yetkiliyi korumayacağını da vurguladı.


ABD ile İran arasındaki çatışmalar, gerilimi azaltma çabalarına baskı yapıyor

İran’a uygulanan abluka kapsamında yürütülen ABD deniz operasyonları sırasında, Amerikalı denizciler MH-60S Seahawk tipi bir helikopterin USS Milius destroyerinin güvertesine inişini yönlendiriyorlar, 29 Mayıs 2026 (CENTCOM)
İran’a uygulanan abluka kapsamında yürütülen ABD deniz operasyonları sırasında, Amerikalı denizciler MH-60S Seahawk tipi bir helikopterin USS Milius destroyerinin güvertesine inişini yönlendiriyorlar, 29 Mayıs 2026 (CENTCOM)
TT

ABD ile İran arasındaki çatışmalar, gerilimi azaltma çabalarına baskı yapıyor

İran’a uygulanan abluka kapsamında yürütülen ABD deniz operasyonları sırasında, Amerikalı denizciler MH-60S Seahawk tipi bir helikopterin USS Milius destroyerinin güvertesine inişini yönlendiriyorlar, 29 Mayıs 2026 (CENTCOM)
İran’a uygulanan abluka kapsamında yürütülen ABD deniz operasyonları sırasında, Amerikalı denizciler MH-60S Seahawk tipi bir helikopterin USS Milius destroyerinin güvertesine inişini yönlendiriyorlar, 29 Mayıs 2026 (CENTCOM)

ABD ile İran arasında yeni askeri saldırılar yaşanırken, bu gelişme gerilimi düşürme çabaları üzerindeki baskıyı artırdı ve ateşkesin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Taraflar arasında üç aydır devam eden savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya ulaşılması amacıyla dolaylı temaslar ise sürüyor.

ABD ordusu, cumartesi ve pazar günleri İran içinde ‘savunma amaçlı’ saldırılar düzenlediğini açıkladı. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ise buna karşılık, ABD saldırılarında kullanıldığını belirttiği bir hava üssünü hedef aldığını duyurdu.

Bölgesel arabulucular üzerinden yürütülen müzakereler devam ederken, taraflar arasında nükleer dosya, yaptırımlar ve Hürmüz Boğazı konularındaki anlaşmazlıklar sürüyor.

Karşılıklı saldırıların yeniden başlaması, küresel enerji arzı ve deniz taşımacılığının güvenliğine ilişkin endişelerin artmasıyla petrol fiyatlarının yüzde 3’ten fazla yükselmesine yol açtı. Bu süreç, İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonlarını yeniden yoğunlaştırdığı bir döneme denk geldi. İranlı yetkililer ise nihai bir anlaşmanın, Lübnan cephesi de dahil olmak üzere tüm cephelerde ateşkesin sağlanmasına bağlı olduğunu vurguladı.

Karşılıklı saldırılar

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), pazartesi gecesi Amerikan güçlerinin Kuveyt’te konuşlu birlikleri hedef alan iki İran balistik füzesini havada imha ettiğini açıkladı. Açıklamada, füzelerin başarıyla düşürüldüğü ve olayda herhangi bir can kaybı ya da yaralanma yaşanmadığı belirtildi.

CENTCOM, ABD güçlerinin yüksek alarm durumunda kalmayı sürdüreceğini ve mevcut ateşkesi desteklerken ‘İran saldırganlığı’ olarak nitelediği tehditlere karşı Amerikan askerlerini korumaya devam edeceğini bildirdi.

Bu açıklama, CENTCOM’un cumartesi ve pazar günleri İran’ın Hark Adası ile Keşm Adası’nda bulunan radar sistemleri ile insansız hava araçlarına (İHA) yönelik komuta ve kontrol merkezlerine karşı ‘meşru müdafaa’ kapsamında saldırılar düzenlediğini duyurmasının ardından geldi.

CENTCOM, söz konusu saldırıların, İran’ın uluslararası sularda görev yapan ABD’ye ait MQ-1 tipi İHA’yı düşürmesi de dahil olmak üzere ‘saldırgan eylemlerine’ karşılık gerçekleştirildiğini açıkladı.

Açıklamada, ABD savaş uçaklarının İran’a ait hava savunma sistemlerini, bir yer kontrol istasyonunu ve bölgeden geçen gemiler için açık tehdit oluşturduğu belirtilen iki silahlı insansız hava aracını imha ettiği belirtildi.

CENTCOM, ABD güçleri arasında herhangi bir can kaybı yaşanmadığını vurgulayarak, ateşkes süresince Amerikan personeli, varlıkları ve çıkarlarını korumaya devam edeceğini bildirdi.

Öte yandan CENTCOM, deniz operasyonları kapsamında 1 Haziran itibarıyla 121 ticari geminin rotasının değiştirildiğini, İran’a uygulanan deniz ablukasına uyumun sağlanması amacıyla 5 geminin faaliyetlerinin de engellendiğini açıkladı.

DMO açıklaması

Buna karşılık DMO, ABD’nin Arap Körfezi kıyısındaki Hürmüzgan eyaletine bağlı Sirik Adası’nda bulunan bir haberleşme kulesini hedef aldığını açıkladı.

DMO tarafından yayımlanan açıklamada, örgütün füze birimlerinin ABD saldırısının düzenlendiği hava üssünü hedef alarak karşılık verdiği belirtildi. Açıklamada, ‘önceden belirlenen hedeflerin’ vurulduğu ve imha edildiği ifade edildi. Ancak açıklamada hedef alınan hava üssünün konumuna ya da saldırının yol açtığı hasarın boyutuna ilişkin herhangi bir ayrıntı verilmedi.

sxd
ABD karşıtı bir propaganda afişinin önünden geçen iki İranlı kadın (Reuters)

DMO, ABD’nin benzer saldırıları tekrarlaması halinde buna ‘tamamen farklı’ bir karşılık verileceği uyarısında bulunarak, yaşanabilecek her türlü yeni tırmanışın sorumluluğunu Washington’a yükledi.

DMO Deniz Kuvvetleri tarafından yayımlanan ayrı bir açıklamada ise son 24 saat içinde aralarında dört petrol tankerinin de bulunduğu 15 geminin, önceden izin alıp kuvvetlerle koordinasyon sağladıktan sonra Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yaptığı bildirildi.

Açıklamada ayrıca Arap Körfezi ile Hürmüz Boğazı çevresinde faaliyet gösteren ticari gemiler ve petrol tankerleri uyarılarak, ‘bölge dışından gelen düşman güçler’ olarak nitelenen unsurlarla yapılacak her türlü iş birliğinin yakın ve doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirileceği, buna göre karşılık verileceği belirtildi.

Trump anlaşmaya bağlı kalıyor

Karşılıklı saldırılara rağmen ABD Başkanı Donald Trump, İran ile bir anlaşmaya varılabileceği yönündeki iyimserliğini korudu.

Trump, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda İran’ın ‘gerçekten bir anlaşma istediğini’ belirterek, olası bir uzlaşının hem ABD hem de müttefikleri açısından olumlu sonuçlar doğuracağını savundu.

Açıklamasında, bazı Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin kendisine yönelik baskılarını da eleştiren Trump, bir kesimin müzakerelerin hızlandırılmasını, diğerlerinin yavaşlatılmasını istediğini; kimilerinin savaşa gidilmesini, kimilerinin ise bundan kaçınılmasını savunduğunu söyledi.

Bu tür tutumların müzakere sürecini daha karmaşık hale getirdiğini ifade eden Trump, kendisini eleştirenlere ‘oturup rahatlamaları’ çağrısında bulunarak, sürecin ‘iyi sonuçlanacağı’ yönündeki inancını dile getirdi.

Trump, bir başka paylaşımında ise İran’la yürütülen müzakere çerçevesini savundu ve anlaşmanın nükleer dosyayı kapsamadığı yönündeki haberleri yalanladı.

Olası anlaşmanın İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını açık şekilde öngördüğünü belirten Trump, metnin ayrıca nükleer programın çeşitli yönlerine ilişkin ayrıntılı düzenlemeler içerdiğini kaydetti.

Buna karşılık İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Washington’u müzakere sürecini uzatmakla suçladı. Bekayi, ABD’nin tutumunu sürekli değiştirdiğini, zaman zaman yeni ya da birbiriyle çelişen talepler gündeme getirerek görüşmelerin ilerlemesini zorlaştırdığını öne sürdü.

Bekayi, taraflar arasında mesaj alışverişinin sürdüğünü ancak bunun ‘yoğun kuşku ve derin güvensizlik’ ortamında gerçekleştiğini söyledi.

Müzakerelerin zaten karşılıklı güvenin bulunmadığı bir zeminde başladığını belirten Bekayi, diplomasinin taraflar arasında güven ilişkisi bulunmasını zorunlu kılmadığını ifade etti.

Bekayi, ABD’den gelen çelişkili mesajların bir müzakere taktiğinin parçası olması halinde sonuç vermeyeceğini savunarak, Washington’a net ve kararlı bir tutum benimseme çağrısında bulundu.

ABD’yi İran’ın güneyini hedef alan saldırılarla ateşkesi ihlal etmekle de suçlayan Bekayi, bu durumun mevcut şüpheleri daha da artırdığını ve ülkesine karşılık olarak savunma tedbirleri alma hakkı verdiğini söyledi.

Bekayi ayrıca, İran’ın bölgedeki İsrail hamlelerini, Lübnan’daki gelişmeler de dahil olmak üzere, ABD’nin politikalarından bağımsız değerlendirmediğini ifade etti.

Gemilerin geçişi devam ediyor

Askeri gerilimin arttığı bir dönemde New York Times gazetesi ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilere yönelik deniz operasyonlarını sürdürdüğünü ortaya koydu.

Gazetenin ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre, Amerikan güçleri son üç hafta içinde yaklaşık 70 ticari geminin Hürmüz Boğazı’ndan Arap Körfezi’ne giriş ve çıkışlarını koordine etti.

Yetkililer, gemilerin büyük bölümünün geçiş sırasında tespit edilmemek amacıyla verici ve alıcı sistemlerini kapattığını belirtirken, kullanılan rotalar veya gemilerin türleri hakkında ayrıntı vermedi.

Yetkililerden biri, bazı güzergâhların İran kıyılarından uzak bölgelerden geçtiğini ifade etti. ABD’li yetkililer ayrıca, İran’ın onayı olmaksızın ülke kıyılarına yakın seyreden gemilerin İHA ya da füze saldırılarına maruz kalma riskiyle karşı karşıya bulunduğunu söyledi.

Yetkililer, ABD koordinasyonunda gerçekleştirilen bu geçişlerin savaş öncesi döneme kıyasla hâlâ sınırlı düzeyde kaldığını vurguladı. Savaş öncesinde Hürmüz Boğazı’ndan günlük olarak 100’den fazla gemi geçiş yapıyordu.

dfrgtyhu
20 Mayıs’ta yapılan bir operasyon sırasında bir İran petrol tankeri üzerinde bulunan ABD Deniz Piyadeleri mensupları (ABD Donanması)

Buna rağmen ABD’li yetkililer, gemilerin Amerikan koordinasyonunda geçişlerini sürdürmesinin, bazı armatörlerin haftalarca aksayan ticari faaliyetlerin ardından Arap Körfezi’ne giriş ve çıkış yapabilmek için risk almaya hazır olduklarını gösterdiğini belirtti.

Yetkililer, ABD’nin koordine ettiği güzergâhın, İran’dan geçiş izni almak ya da geçiş ücreti ödemek istemeyen gemiler için alternatif bir seçenek oluşturduğunu ifade etti.

ABD’li yetkililer geçen hafta yaptıkları açıklamada, Washington ile Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nın tamamen yeniden açılmasını sağlayabilecek bir anlaşmaya yaklaşmış olduğunu bildirmişti. Savaş öncesinde boğazdan dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri ile önemli miktarda doğal gaz sevkiyatı gerçekleştiriliyordu.

Ancak ABD’li yetkililer pazar günü, Trump’ın önerilen anlaşma çerçevesine ilişkin şartları sertleştirdiğini açıkladı. Bu durumun, İran’ın nükleer programı, yaptırımlar, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına yönelik düzenlemeler başta olmak üzere temel konulardaki anlaşmazlıkların sürdüğünü ortaya koyduğu belirtildi.