Suyu olan mahallelere su satmak: Su nasıl ticarileşti?

Bir personel, Fransa’nın doğusundaki bir fabrikada maden suyu şişelerini kontrol ediyor (AFP)
Bir personel, Fransa’nın doğusundaki bir fabrikada maden suyu şişelerini kontrol ediyor (AFP)
TT

Suyu olan mahallelere su satmak: Su nasıl ticarileşti?

Bir personel, Fransa’nın doğusundaki bir fabrikada maden suyu şişelerini kontrol ediyor (AFP)
Bir personel, Fransa’nın doğusundaki bir fabrikada maden suyu şişelerini kontrol ediyor (AFP)

Fidel Spiti
(Reklamlar, bu küresel ticaretin büyümesine katkıda bulundu)
Su şişelerini büyük süpermarketin raflarından, küçük bakkal veya dükkanlardan alıyoruz. Diğer ürünlere göre daha düşük bir bedel ödüyoruz ve suyun, neden düşük fiyata plastik veya cam şişelerde satıldığını sorgulamadan günümüze devam ediyoruz. Bazı insanlar, bu meseleyi bir modadan daha fazlası olarak nitelendiriyor. Özellikle de bu şişelerin en büyük miktarı, başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere evlerindeki musluklardan içme suyuna ulaşan ülkelerde satılıyor.
Bu insanlara göre bu moda, yönetmen Orson Welles’in 1977 yılında Fransız Perrier suyu için çektiği reklamla başladı. Reklamda şu cümle seslendiriliyordu; “Fransa’nın güney ovalarının derinliklerinde, milyonlarca yıl önce başlayan gizemli bir süreçte doğa, tek kaynaktan buzlu sulara hayat katıyor: Perrier.”  İzleyiciler de suyun Fransız Pirene dağlarındaki doğa manzarasının pırıl pırıl yeşil şişeden geçerek bir bardağa döküldüğünü seyrediyordu. Bu bağlamda bu reklamın, şişelenmiş su için pazarlama geçmişini oluşturduğu ve büyük bir başarı elde ettiği söyleniyor. 1975 yılından 1978 yılına kadar ABD’de Perrier suyunun satışı, 2,5 milyondan 75 milyonun üzerine çıktı.
Başkaları, bu analizi kabul etmiyor. Onlara göre şişelenmiş suya yönelik yüksek ‘çılgın’ talep, öncelikle dünyadaki tatlı su kirliliğinden kaynaklanıyor. Her yıl içme suyu aracılığıyla kendilerine bulaşmış hastalıklardan ölen 5,1 milyon insan var. Araştırmalar, Afrika’daki atık suyun yüzde 90’ının arıtılmadan nehirlere döküldüğünü ve kıta nehirlerinin yüzde 75’inin kirlenmesine ve yılda 2 milyon çocuğun ölümüne neden olduğunu gösteriyor. Teorik olarak içilmesi güvenli olduğu varsayılan tatlı su miktarı, dünya yüzeyini kaplayan toplam suyun yüzde 3’ünü geçmese de (yüzde 97’si tuzlu su) insanların pervasızlığı tatlı su miktarını sürekli olarak azaltıyor.
Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı kuruluşların yayınladığı raporlara göre Rusya’da yüzey sularının yüzde 75’i ve yeraltı sularının yüzde 30’u, insan tüketimine uygun olmayacak ölçüde kirlendi. Avrupa’nın en büyük 50 nehrinden 5’i temiz. Afrika’da 677 gölden hepsi kirli. Kesin olan şey, özellikle üçüncü dünyada, şehirler büyüdükçe hükümetlerin yarışta kaybettiği, artık yeterli arıtma istasyonları kuramadıkları ve evlere su dağıtım ağlarını modernize edemedikleridir. Ve bunun da özellikle hızlı ekonomik gelişme ve büyümeye tanık olan ülkelerde sayıları sürekli artan şehir sakinlerinin talebini karşılamak için farklı boyutlarda plastik kaplarda su şişeleme fabrikalarının çoğalmasına yol açmış olmasıdır.

İçme suyu uygarlıkları
Başlangıçta tarım ve istikrarı sağlamak ve bu hayati yaşam kaynağı üzerindeki çatışmayı önlemek için su toplamak, depolamak ve dağıtımını yönetmek gerekiyordu. Bu durum yaklaşık 10 bin yıl önceydi. Nihayetinde insanlar yemeksiz bir ay yaşayabilir, ancak susuz bir haftadan fazla yaşayamaz.
Eski zamanlarda eski Mısırlılar, Nil’in çamurlu sularından yararlanmak için bir dizi filtreleme sistemi icat ettiler. II. Amenhotep’in Teb’deki mezarının duvarında, bir dizi toprak kap tarafından Nil’den su alındığı resmedilmiş. Su ticareti, modern çağımızda Mısır sanatlarında ‘Al-Saqqa Mat’ filminde sinema ve Şerife Fadıl, ardından da Muhammed Munir’in söylediği şarkılar aracılığıyla mevcut. Munir, şarkısında “Su olan mahallelere su satmanın faydası yok” diyor. Diğer taraftan Roma İmparatorluğu, imparatorluk boyunca etkileyici ve karmaşık su kanalları sistemiyle ünlüydü. Bu kanallar 100 yıl öncesine, yani yirminci yüzyılın başlarına kadar faaliyette kaldı. Romalılar suyun kalitesini şeffaflığı ve tadı ile ayırt ettiler. Çöl bölgelerinde ise kuyular, kabilenin toplanma ve istikrar merkeziydi. Bu kuyulara saygı göstergesi olarak ritüeller düzenlendi, suyun eşit olarak kullanılması için yasalar ve kurallar çıkartıldı. Ancak Babil’e geldiğimizde Kral Hammurabi, Dicle ve Fırat nehirlerinden çiftçilere, krallığındaki tüm tarlalara uzanan kanallar aracılığıyla su dağıtmak için katı yasalar koydu. Yasaları çiğneyenler için cezalar çok ağırdı. Arap Yarımadası’nda, Mekke’de olduğu gibi, Zemzem pınarı yakınında, kaynakların yakınlarında eski uygarlıklar ortaya çıktı.
Modern çağda, doğal su kaynakları, Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarında kişisel hijyene olan ilginin ortaya çıkmasının ardından, Avrupa’nın zenginleri için hızla büyük önem kazandı. Fransa, İtalya, Almanya ve İngiltere’de maden kaynaklarına ziyaretler, şifalı sudan içme ve bununla banyo yapma eylemleri gelişti.

Nasıl başladı?
Doğal suların ticari kullanımı, Fransa’da, Evian ailesinden bir iş adamının 1824’te Sardinya Kralı’nın sahip olduğu bir mülkte ilk kez bir termal banyo açmasıyla başladı. Kral, iş adamına su satması için izin vermişti. Daha sonra adam, 1829’da bir çömlekle su satmak için bir şirket kurdu.
Evian’dan sonra Perrier şişeleri ortaya çıktı. 1863’te Doktor Louis Perrier, 3. Napolyon’ndan topraklarındaki su pınarlarını satın almıştı. Ancak bu kaynak sularının pazarlanması, pınarın 1903’teki ilk satın alıcısı olan St. John Harmsworth’un fikriydi. Perrier’ın hekimlik ününden dolayı çeşmeye ‘sağlıklı’ statüsü vermesi için ‘Perrier’ ismi kullanıldı.
Diğer Avrupa ülkeleri de kısa süre sonra sularını satma yolunda Fransızları takip etti. İngiltere, Londra’daki 1851 Büyük Sergisi’nde ilk şişelenmiş suyu ‘Malvern’i sergiledi. Birkaç yıl sonra Alman ‘Apollinaris’ şirketi, 1982’de bir İngiliz ticaret fuarında üstün kalitenin bir göstergesi olan Kırmızı Üçgen ile ödüllendirildi. San Pellegrino şirketi, İtalyan su satışlarının ilk yılı olarak 1899’da 35 bin şişe su doldurdu.

Mevcut şişelenmiş sular
2002 yılı geldiğinde küresel şişelenmiş su endüstrisi bir dönüm noktasındaydı. Geleneksel olarak, endüstri birçok yerel ve bölgesel oyuncu arasında bölünmüş durumda. Ancak son on yılda dört büyük çok uluslu şirket (Danone, Nestle, PepsiCo ve Coca-Cola) küresel pazar payı için rekabete girişti. Bu dört şirket, küresel pazarın yüzde 30’undan fazlasını kontrol etti ve satın almalarla büyümeye devam etti.
Şu anda, küresel şişelenmiş su endüstrisi şaşırtıcı bir patlama yaşıyor. Yeni isme sahip bir ürünün, su ürünlerinin neler içerdiğine dair farklı ve yeni sunumlarla her hafta raflarda yerini aldığı görülüyor.
Birçok analist, bu durumu en aktif, yaratıcı ve küstah şekilde kapitalizmin bir fikri olarak tanımlıyor. Yani; ücretsiz materyali alın, çeşitli şekillerde ve çoğu yanlış olan propaganda fikirleriyle sunun, sonra onu su şirketlerinin teşvik ettiği gibi bedeni, ruhu ve psikolojiyi etkileme yeteneğine sahip yeni bir şey olarak satın. Şişelenmiş suyun temel özelliği, ‘saf ve temiz’ olması. Bazı su türlerinin dolduruldukları ve petrolden yapılan şişelerden kaynaklanan maddelerle kirlenebileceğini belirten araştırmalara göre tüm markalar, sularının saflığını ve kaynaklarının temizliğini vurguluyor, ancak bu saflık ve temizlik kesin değil. Kolektif hayal gücüne göre musluk suyu çoğunlukla nehirlerden ve göllerden geliyor. Nitekim uzun mesafeler kat etmek ve kirli olabilecek yollardan geçmek zorunda. Bu sebeple doğal olarak şişelenmiş su popülerlik kazandı.
Bunun için şişelenmiş su, dünyanın en hızlı büyüyen içecek pazarı haline geldi. Küresel piyasa değeri 2013 yılında 157 milyar dolara, 2020’ye kadar da 280 milyar dolara ulaştı. 2021 yılında ve sonraki yıllarda bu pazarın, dünya çapında elde ettiği önemli ve istikrarlı büyüme nedeniyle trilyonları geçmesi bekleniyor. Geçtiğimiz yıl dünya çapında yaklaşık 500 milyar litre şişelenmiş su satıldığı ve bunların toplam perakende değerinin 100 milyar dolar olduğu unutulmamalı. Pazar her yıl yaklaşık yüzde 20 büyürken, bu rakamların da artması bekleniyor. Bu, belirli bir pazarın büyümesi için finans ve ekonomi dünyasında hayali bir sayı.
Öte yandan suyun paketlendiği plastik şişelerin imalatında çevresel ve ekonomik yönlerden bahsetmek şart. Ne yazık ki rakamlar gösteriyor ki, tek bir şişenin üretimi ve doldurulması, içindeki su miktarının iki ila üç katı kadar su gerektiriyor. Bu orana, imalatlar sırasında petrol tüketimi ve ek kaynaklar dahil değil. Yalnızca 2006 yılında ABD’deki plastik su şişelerinin üretimi, bir milyon ton PET üretimini gerektiriyordu ve bu da 17 milyon varil petrol gerektirmekteydi. Tükettiğimiz her şişe su için, dolaylı olarak bunun dörtte birine eşdeğer düzeyde (paketin imalatı, nakliye ve sevkiyat için gerekli olan) petrol tükettik.



İslam İşbirliği Teşkilatı, Somali'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruma hakkını yineledi

Somaliland bölgesinin en büyük şehri Hargeysa'nın genel görünümü (AFP)
Somaliland bölgesinin en büyük şehri Hargeysa'nın genel görünümü (AFP)
TT

İslam İşbirliği Teşkilatı, Somali'nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü koruma hakkını yineledi

Somaliland bölgesinin en büyük şehri Hargeysa'nın genel görünümü (AFP)
Somaliland bölgesinin en büyük şehri Hargeysa'nın genel görünümü (AFP)

İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) bugün yaptığı açıklamada, İsrail’in ayrılıkçı Somaliland bölgesini tanıma girişimine karşı Somali’nin birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğünün pazarlık kabul etmeyen, değişmez bir ilke olduğunu vurguladı.

İİT, Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde büyükelçiler düzeyinde toplanan Yürütme Komitesi toplantısının ardından yayımlanan bildiride, Afrika Boynuzu bölgesinde istikrarı zedeleyecek ve yeni çatışma ile gerilimlere zemin hazırlayacak herhangi bir fiilî durum dayatılmasına kesin bir dille karşı çıktığını belirtti.

İİT, İsrail’in Somaliland’ı tanıdığına ilişkin duyurusunu kınayarak, bunu Somali Federal Cumhuriyeti’nin egemenliğine yönelik açık bir ihlal olarak nitelendirdi.

Bildiride ayrıca, çabaların yoğunlaştırılması, safların birleştirilmesi ve Somali Federal Cumhuriyeti’nin yanında yer alınması çağrısında bulunuldu.


Güney Geçiş Konseyi, Hadramut ve el-Mehra'daki mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmeye başlandığını duyurdu

Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
TT

Güney Geçiş Konseyi, Hadramut ve el-Mehra'daki mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmeye başlandığını duyurdu

Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)
Yemen Başkanlık Konseyi’ne bağlı Vatan Kalkanı Güçleri, Hadramut'taki askeri noktalardan birinin güvenliğini sağlarken (Vatan Kalkanı Güçleri)

Yeni yılın ilk saatlerinde Güney Geçiş Konseyi’ne (GGK) bağlı güçler, Doğu Yemen’deki Hadramut ve el-Mehra vilayetlerinde yeni düzenlemelere varıldığını gösteren bir adım olarak, bazı askeri mevzileri hükümete bağlı Vatan Kalkanı Güçleri’ne devretmeye başladı.

Hadramut vilayetindeki yerel yönetim kaynakları, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Vatan Kalkanı Güçleri’nin GGK’ye bağlı birliklerden birçok noktayı devraldığını doğruladı. Kaynaklar, bu sürecin iki taraf arasında gerçekleştirilen toplantıların ardından hayata geçirildiğini belirtti.

Kimliklerinin açıklanmasını istemeyen kaynaklar, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin denetimindeki Vatan Kalkanı Güçleri’nin komutanları ile GGK liderleri arasında toplantılar yapıldığını ve bu görüşmelerde önümüzdeki döneme ilişkin düzenlemelerin ele alındığını aktardı.

Kaynaklar, söz konusu düzenlemelerin içeriğine dair ayrıntı vermedi. Ancak aynı zamanda, Şebve vilayetinde Belhaf Limanı’na giriş yapan ve Yemen hükümetinin talebi üzerine daha sonra bir gemiyle ülkeden ayrılan Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait zırhlı araçlar ve askeri unsurların geniş çaplı bir çekilme süreci yaşadığını belirtti.

Bir Yemenli yetkili, bu düzenlemeleri, ortak düşman olan Husilere karşı meşruiyet cephesinin birliğini ve dayanıklılığını güçlendirme yolunda ‘olumlu’ adımlar olarak nitelendirdi. İsminin açıklanmasını istemeyen yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, meşru yönetimin bileşenleri arasında ortaklığın önemine ve gelecekte yaşanabilecek ihtilaflarda diyalog diline başvurulmasının gerekliliğine vurgu yaptı.

Öte yandan Yemenli askeri kaynaklar, GGK’ye bağlı bazı birliklerin mevzilerinden çekilmeyi reddettiğini bildirdi. Bu durum üzerine GGK’nin, söz konusu güçlerin yönetimini üstlenmek ve müzakere sürecini yürütmek üzere Ebu Tahir el-Beyşi’yi Seyun kentine gönderdiği belirtildi.

Aynı kaynaklara göre GGK güçleri stratejik öneme sahip el-Haşa kampından çekilmeyi halen reddediyor. Bu sabah erken saatlerde Vatan Kalkanı Güçleri ile GGK liderleri arasında yapılan görüşmelerin ise şu ana kadar somut bir sonuç vermediği ifade edildi.

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak kaynaklar, GGK’ye bağlı Güvenlik Destek Kuvvetleri Komutanı Salih bin eş-Şeyh Ebu Bekir, bilinen adıyla Ebu Ali el-Hadrami’nin, dün ülkeden ayrılan BAE güçleriyle birlikte el-Mukelle kentinden ayrıldığını doğruladı.

Kaynaklar, el-Hadrami’nin kentten ayrılmadan önce birliklerine kendilerini terhis ederek evlerine dönmeleri talimatı verdiğini ve askerlerine “Görev sona erdi” dediğini aktardı.

xscdf
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi dün ABD Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede (SABA)

Bu gelişmeler, GGK'ye bağlı Güney Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Muhammed en-Nakib’in yaptığı açıklamadan saatler sonra yaşandı. En-Nakib, yayımladığı bildiride, sınır hattındaki Semud bölgesinde bulunan bazı mevzilerin Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı 1. Tugay’a devredildiğini, Hadramut ve el-Mehra vilayetlerindeki Rumat bölgesi ile diğer bazı noktalarda da ‘varılan anlaşmalar doğrultusunda’ yeni devirlerin yapılacağını duyurdu.

Yayımlanan görüntülerde, Vatan Kalkanı Güçleri’nin komutanları ile GGK’den bazı liderlerin bir arada yer aldığı görülürken, bu buluşmanın iki taraf arasında önümüzdeki döneme ilişkin düzenlemelerin ele alındığı bir çerçevede gerçekleştiği değerlendirildi.

En-Nakib’e göre bu adım, ‘kardeş ülkelerin oluşturduğu koalisyonun çabalarının başarıya ulaşmasına katkı sağlama’ amacıyla atıldı. En-Nakib, “Bugün Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı 1. Tugay Semud bölgesinde yeniden konuşlandırıldı. Varılan mutabakat uyarınca, Hadramut ve el-Mehra vilayetlerindeki Rumat bölgesi ve diğer alanlarda da Vatan Kalkanı Güçleri’ne bağlı başka birliklerin yeniden konuşlandırılması sürecek” ifadelerini kullandı.

Diğer yandan Suudi Arabistan, BAE’ye atfedilen ve GGK’ye bağlı güçleri güney sınırlarına yakın askeri hareketliliğe sevk eden ‘son derece tehlikeli adımlardan’ duyduğu üzüntüyü daha önce açıklamıştı. Riyad yönetimi, söz konusu adımların Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliği ile Yemen ve bölgenin güvenliği için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu vurgulamıştı.

yuı
Yemen'in doğusundaki el-Mehra vilayetinde yaşayan bir grup vatandaş, son Başkanlık Konseyi kararlarına desteklerini ifade ediyor. (SABA)

Suudi Arabistan, güvenliğinin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu vurgulayarak, Yemen’in birliğine ve egemenliğine bağlılığını yineledi; Başkanlık Konseyi’ne tam destek verdiğini teyit etti. Riyad yönetimi, ‘güney meselesinin’ adil bir dava olduğu yönündeki tutumunu da yenileyerek, bu konunun kapsamlı bir siyasi diyalog çerçevesi dışında ele alınmasını reddettiğini açıkladı.

Riyad, güney meselesini iç çatışmalarda araçsallaştırılamayacak adil bir siyasi mesele olarak ele aldığını belirterek, çözümün güç yoluyla dayatma değil, diyalog ve uzlaşıyla sağlanması gerektiğini vurguladı.

Bu gelişmeler kapsamında Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi ise BAE ile imzalanan ortak savunma anlaşmasının iptal edildiğini, 90 gün süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini ve BAE güçlerinin 24 saat içinde ülkeden çekilmesini talep ettiğini açıkladı. El-Alimi ayrıca, askeri kampların Vatan Kalkanı Güçleri’ne devredilmesini istedi. Söz konusu kararlar, resmî kurumların desteğini aldı.


Şeyh Gazel Gazel: Kimdir ve Suriye sahilinde ne istiyor?

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
TT

Şeyh Gazel Gazel: Kimdir ve Suriye sahilinde ne istiyor?

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel
Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazel Gazel

Sobhi Frangieh

Şeyh Gazel, mezhepçiliği eleştirirken aynı zamanda onu benimsiyor. Merkezi olmayan bir devleti savunuyor. Sekülerizmin en iyi çözüm olduğuna inanıyor ve yeni Suriye hükümetini “tamamen terörist bir sistem” olarak görüyor. “Alevi kanı” gibi terimler kullanıyor ve İslam'ın Ali bin Ebu Talib olmasaydı var olamayacağını savunuyor. Suriye’nin sahil bölgesindeki insanlara Suriye hükümetine karşı meydanlarda gösteri yapma çağrısı yapıyor. Talepleri kasım ayında ve aralık ayında yankı buldu, ölümler ve yaralanmalarla sonuçlanan bir kaosa yol açtı. Son gelişme iş adamı Rami Mahluf'un yayınladığı bir video ile onu hedef almasına, Alevileri kışkırtmayı bırakmasını istemesine ve babası ile kardeşine olan desteğini hatırlatmasına neden oldu.

Gazel, tanınmış bir Alevi din adamı olan Vahib Gazel'in oğludur. 1962 yılında Lazkiye kırsalındaki el-Haffa kasabasında doğdu ve orada ilk eğitimini aldı. Liseyi Lazkiye şehrinde okudu. Gazel daha sonra Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi'nde öğrenim gördü. Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra 1988 yılında Londra'daki Uluslararası İslami İlimler Üniversitesi'ne kaydoldu. Daha sonra Lazkiye'ye dönerek şehirdeki Muhammed el-Bakir Camii'nde müderris, imam ve vaiz olarak çalıştı, sonrasında da Lazkiye müftüsü oldu. Gazel, “Kuran ve Sünnette İnsan Kalbi” ve “Kuran ve Sünnette Bilgi Araçları” da dahil olmak üzere birçok kitap yazdı.

Şeyh Gazel, Hafız Esed ve ardından Beşşar Esed dönemlerinde iktidarın iç çevresine girmeye birden fazla kez teşebbüs etti, ancak baba ve oğul Esed onun kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünmüyorlardı. Zira ikisi de ​​İslam hukuku ve din alanlarındaki en yüksek makamlara Sünni din adamlarını yerleştirmeye odaklanmışlardı. Dahası Alevi toplumundan başka din adamlarının önünü açmışlardı ve Alevileri yönetimlerinin kaçınılmaz bir müttefiki olarak görüyorlardı. Çabalarını Suriyeli Sünnilerin çoğunluğunu kazanmaya yönlendirmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. El-Mecelle'ye verdiği röportajda, Haziran 2000'de Hafız Esed'in cenaze töreniyle ilgili düzenlemelere aşina bir kaynak, Şeyh Gazel'in, Sünni bir şeyh olan Dr. Muhammed Said Ramazan el-Buti'nin, Alevi mezhebine mensup Hafız Esed'in cenaze namazını kıldırmasına itiraz ederek Alevi cemaati içinde iç sorunlara yol açtığını belirtti. Kaynak, bunun daha sonra Gazel'in Beşşar Esed'in güvenini kazanma gücünü etkilediğini de söyledi.

dfgt
Suriye'nin Lazkiye şehrinde düzenlenen bir gösteride, Aleviler Alevi İslam Konseyi Başkanı Gazel Gazel'ın resminin olduğu bir pankart açtı, 28 Aralık 2025 (Reuters)

Şeyh Ahmed Hassun'un 2005 yılında Suriye Müftüsü olarak atanmasıyla birlikte Gazel, onunla yakınlaşmaya çalıştı. Suriye'de Sünni müftünün yanında bir Alevi din adamının bulunmasını hem sosyal hem de siyasi açıdan elzem görüyordu. Ancak Hassun, Gazel'in daha ileriye gitmesine izin vermedi. Suriye rejimi döneminde, 2011'deki Suriye devriminden önce Tahran'da düzenlenen bir konferansta Hassun, Şeyh Gazel'den ön sıralarda yanına oturmak yerine arka sıralara geçmesini ve yerleşik oturma düzenini bozmamasını istedi. Böylece Gazel'in etkisi, Esed dönemi boyunca yakın çevresi ve cemaatiyle sınırlı kaldı.

Mart ayında Suriye sahilinde yaşanan olaylar, Şeyh Gazel'in Şam'a karşı tutumunu netleştirmesinde önemli bir rol oynadı; bu olaylardan sonra Suriye'deki Alevileri korumak için uluslararası müdahalenin gerekliliğinden bahsetmeye başladı

Eski Suriye rejiminin yıkılması ve Beşşar Esed'in 8 Aralık 2024'te kaçmasıyla birlikte Şeyh Gazel'in sesi daha yüksek çıkmaya başladı. Ahmed eş-Şara hükümetini kabul etme ile eleştirme arasında gidip gelen bir söylemle kelimelerle ustaca oynadı. Geçtiğimiz yıl şubat ayında, “Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi”nin kurulduğu duyuruldu ve Gazel, başkanlığına getirildi. Özellikle geçen yıl mart ayında sahil bölgesinde yüzlerce insanın hayatını kaybettiği kanlı olaylardan sonraki aylarda, en etkili ses haline geldi.

Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi çatısı altında iki meclis bulunuyor. Birincisi, Şeyh Gazel'in başkanlığını yaptığı ve 130 din adamından oluşan Din Meclisi’dir. Din adamları şu şekilde dağılmıştır: 30'u Lazkiye şehrinden, 30'u Humus şehrinden, 30'u Tartus şehrinden, 30'u Hama şehrinden, 10'u Şam ve kırsalından. İkincisi ise Siyasi Büro, Halkla İlişkiler Bürosu, Ekonomi Bürosu, Hukuk Bürosu, Koordinasyon Bürosu, Medya Bürosu, Yardım Bürosu ve Tarihsel Uzlaşma Bürosu'nu içeren Yürütme Meclisi’dir.

frty6
Suriye sahilindeki Lazkiye şehrinde hükümet yanlısı göstericiler, Humus'taki bir Alevi camisine düzenlenen bombalı saldırıdan iki gün sonra gösteri düzenleyen Alevi göstericilerle karşı karşıya geldi, 28 Aralık 2025 Pazar (AP)

Mart ayında Suriye sahilinde yaşanan olaylar, Şeyh Gazel'in Şam'a karşı tutumunu netleştirmesinde önemli bir rol oynadı; bu olaylardan sonra Suriye'deki Alevileri korumak için uluslararası müdahalenin gerekliliğinden bahsetmeye başladı. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın kararıyla kurulan Suriye sahilindeki olaylarla ilgili araştırma komitesini reddettiğini açıkladı. Şeyh Gazel, Suriye hükümetinin çabalarına karşıt bir söylem benimsemeye başladı ve sahil halkının yaptığı hatalardan birinin silahlarını yeni hükümete teslim etmek olduğunu belirtti. Bu da birçok kişi tarafından Şeyh Gazel'in yeniden silahlanmaya yönelik örtülü bir çağrısı olarak yorumlandı. Temmuz ayında yayınlanan bir videosunda Şeyh Gazel, Suriye hükümetini “kan dökmeyi yücelten çarpık bir dine bağlı, tamamen terörist bir sistem” olarak tanımladı. Gazel ayrıca, Ağustos 2025'te Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı Özerk Yönetim tarafından düzenlenen Bileşenlerin Birliği Konferansı'na katıldı. Video konferans yöntemiyle yaptığı konuşmada, laik, çoğulcu ve adem-i merkeziyetçi bir devlet çağrısında bulunarak, adem-i merkeziyetçi veya federal bir sistemin tüm Suriye bileşenlerinin haklarını garanti altına alacağını savundu.

Video mesajlarından birinde Şeyh Gazel, Suriyeli Sünnilere hitaben, çözümlerin açık olduğunu belirtti; federalizm ve siyasi adem-i merkeziyet. Terörizm ile neyi kastettiğini veya terör kaynağının ne olduğunu açıklamadan, bu yönetim sisteminin, Alevilerin ve Sünnilerin haklarını terörden uzakta garanti altına aldığını da ekledi. Başka bir mesajında ise şunları söyledi: “Masum insanları koruma talebim ve onları rejimin kalıntıları olarak görmeyi reddetmem mezhepçilik sayılıyorsa ve taleplerimin siyasi olmasıyla suçlanıyorsam, uluslararası koruma talebimi yineliyorum.” Suriye hükümetini de “sadece radikal ideolojilerine katılmadığımız için kendi mezhebimden olan insanların geçim kaynaklarını hedef almakla” suçladı.

Kasım ayının sonunda Gazel, 24 Kasım'da Humus'ta patlak veren gerilimlerin ardından Suriye sahilinde halka Suriye hükümetine karşı oturma eylemleri düzenleme çağrısı yaptı. Bir video mesajında ​​şunları söyledi: “Silahlarımızı terörist, tekfirci ve dışlayıcı bir fiili otoriteye teslim ettik; bu otorite Sünni topluluğunu adaletsizliği kınayan her sese karşı kullanılan siyasi bir araca dönüştürdü.” Ayrıca “sokaklarda katledilecek bir halk değiliz” diyerek çağrısını “tüm dini gruplara” yöneltti. Tüm dini gruplardan insanları “öldürme makinesini ve her türlü terörü durdurmak için öğlen (25 Kasım) barışçıl bir oturma eylemine” katılmaya çağırdı. Yüzlerce kişi Gazel'ın çağrısına yanıt verdi. İç güvenlik güçleri, meydanlardaki insanları korumak için müdahale etti. Lazkiye'deki bir Genel Güvenlik yetkilisi Mecelle'ye kendilerine verilen emirlerin kesin ve katı olduğunu söyledi. Buna göre “siviller tutuklanmayacak ve sloganlarına bakılmaksızın göstericilere müdahale edilmeyecekti.” Yetkili “ne var ki Şeyh Gazel'in çağrısına yanıt veren sivillerin düzenlediği gösteriler sırasında karşı gösteriler de düzenlendi. Biz ortadaydık, o anda iki taraf arasında kaçınılmaz olan çatışmaları önlemeye çalışıyorduk” diye ekledi.

dfrgt
Suriye'nin Humus şehrindeki bir patlamada hedef alınan ve hasar gören cami, 26 Aralık 2025 (Reuters)

27 Aralık'ta Şeyh Gazel, Alevileri ertesi gün (28 Aralık) sokağa çıkmaya çağırdı. Bu sefer Gazel daha açık konuştu ve yayınladığı videoda şunları söyledi: “Yarın dengeler onların aleyhine dönecek ve dünyaya Alevi topluluğunun aşağılanamayacağını veya dışlanamayacağını göstereceğiz. Yarın barışçıl bir insan seli olacak.” Herkesi “göğüsleri açık” bir şekilde sokağa çıkmaya çağırdı. Ertesi gün kaotik ve kanlı geçti; Lazkiye ve Celba şehirlerinde iç güvenlik güçlerine yönelik saldırılar oldu ve her iki şehirde de yaralanmaların yanı sıra can kayıpları yaşandı. İç güvenlik güçleri genel olarak durumu kontrol altına alabilse de, sahil bölgesinde bu çatışmaların sosyal yansımaları kolay kolay ortadan kalkmayacak, özellikle de bölgedeki topluluklar arasında iç öfkenin arttığı ve bölgede herhangi bir güvenlik açığı yaşanması durumunda patlama anının yakın olabileceği göz önüne alındığında.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şeyh Gazel Gazel, nerede olduğuna dair herhangi bir işaret veya belirti olmaksızın, genel olarak Suriyelilerin ve özellikle sahil halkının karşısına videolu mesajlarla çıkıyor. Mecelle onun yeri hakkında çelişkili bilgiler edindi. Bazıları şu anda Kamışlı'da olduğunu söylerken, diğer kaynaklar muhtemelen birkaç ay önce Suriye topraklarını terk ettiğini belirtiyor. Birkaç kaynak ise  Şeyh Gazel olgusunun Suriye ve Lübnan'da yaşayan eski rejimin birçok liderini etkilediğini ve bu liderlerin, hareketleri ve operasyonları için daha fazla dini destek kazanmak amacıyla, ağırlıklı olarak Alevilerin yaşadığı bazı bölgelerde aynı olguyu tekrarlamaya çalıştıklarını kaydetti. Buna ek olarak, İran ve Hizbullah'a bağlı medya organları da Suriye hükümetini şeytanlaştırma kampanyalarında Şeyh Gazel'in söylemlerini kullanıyorlar.

Suriye bugün, birden fazla ses ve anlatıya dayalı bir sosyal bölünme hali yaşıyor. Bunlar arasında Suriye sahilinde, Suveyda'da ve diğer bazı Suriye bölgelerinde yaygın olan dini anlatılar, SDG komutanlarının öncülük ettiği Kürt ulusal sesini birleştirme çabalarına dayanan milliyetçi bir anlatı, Suriye hükümetinin resmi kanalları aracılığıyla desteklemeye çalıştığı devlet merkezli bir anlatı da yer alıyor. Bu anlatıların ortasında, Esed rejiminin devrilmesinden zarar gören ülkeler ve kuruluşlar tarafından desteklenen gayri resmi medya ajandaları aktif durumda. Bunlar, Suriyeliler arasındaki gerilimleri körüklemeyi ve bölünmelerini derinleştirmeyi amaçlıyor ve bunu çeşitli faktörlere dayanarak yapıyor; silahın yaygınlaşması, toplumsal parçalanma ve hâlâ yeniden inşa sürecinde olan mevcut Suriye güvenlik kurumlarının zayıflığı.